• İnsanın aklına her geleni söyleyememesi kimi zaman büyük kayıptı.
  • ‘bilenlerle bilmeyenlerin bir ve eşit’ sayıldığı demokratik platformlarda her kafadan ayrı bir ses çıktı ve fakat işin garibi bu keşmekeş karşısında kimse sesini çıkarmadı, çıkaramadı. Herkesin biliyormuş, düşünüyormuş gibi yapıp aklına geleni söylediği, canı sıkılan herkesin bir Kur’an meâli veya “Kur’an’da...”, “Kur’an’a Göre...’’ başlıklı yazılar yazıp neşrettiği, üstelik bütün bu olup bitenlerin de ‘zenginlik’ (!) olarak görüldüğü bir toplumda avâmileşme kaçınılmazdı ve bütün bu olup bitenlere ‘demokrasi’ aşkına katlanıldı, halen de katlanılmakta...
  • 175 syf.
    ·10/10
    Türk edebiyatında deneme yazarı denilince akla ilk gelenlerdendir Nurullah Ataç. Bundan öce Söyleşiler kitabını da okumuştum. Her yazısında farklı bir tat vardı, hepsini aldım. Biz Nurullah Ataç’la farklı dünyaların insanıyız. O ölümden korkar, yokluk olarak görür, ayrılık hem de herkesleri geride bırakıp belki bir anlamda kendisi için ölmüş kabul edip gitmek onun için acı veriyor olabilir. Bu onun meselesi. Her yazısına katıldım mı, hayır. Bazen kızdım mı, evet. Dünya görüşlerimiz farklı olsa da Ataç’ın onayladığım çok görüşü vardı.

    Herkes Abdülhak Hamid’e Şair-i Azam dese de Ataç onu şair olarak görmüyor. Verdiği örnekle gördüm ki evet haklı. “Madem Şair-i Azam Abdülhak Hamit, hadi bir şiirini okuyun da dinleyelim.” diyor. Herkes sus pus. “Madem büyük şair ezberinizde bir şiiri yok mu yani?” “Yok.” Mehmet Akif’in de şairliğini sevmiyor. Aslında bu biraz da farklı dünyaların insanları olmasından kaynaklanıyor. Onu devrimlerin önünde bir engel olarak görüyor. Ben öyle hissettim. “Sevmesem de Mehmet Akif’i, savunucuları onun şiirlerini çatır çatır okuyorlar işte.” diyor.

    Yazılar çok öznel. “Beğenmedim, sevmem o adamı. Kötü şair, kötü yazar. Okumadım, okumam öyle kitapları” diyor rahatlıkla. Böyle cümleler kullanırsa bir yazar elbette aynı şekilde karşılık bulur. Tartışmaların göbeğinde yer alıyor Ataç. Kendine hafiften dokunduranları takmıyor görünse de kelimeleriyle ve umursamaz tavırlarıyla dövüyor. Konuşur gibi yazıyor. Devrik olmayan bir cümlesini gördüm mü hatırlamıyorum. “Yazı dili farklıdır konuşma dili farklıdır” ayrımını takmıyor. Yazı dilini konuşma diline yakınlaştırıyor. Duyduğu gibi, konuştuğu gibi yazıyor.

    Bir yerde der ki “Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur.” Başka bir yerde de “Kapatmalıyız artık o edebiyatı, büsbütün bırakmalıyız, unutmalıyız, öğretmemeliyiz çocuklarımıza.” der. Edebiyat derslerinden divan edebiyatının bütün her şeyinin kaldırılmasını istiyor. Gençlere öğretilmesini istemiyor. Geçmişten ümidi kesersek ancak yüzümüzü batıya dönebilirmişiz. “Önce özgür düşünceli batılı yazarları öğrenelim, sonra oradan gelip kendi eski kültürümüzü tanıyalım” diyor. Yunan ve Latin yazarlarına hayran. Dillerine de. Mutlaka öğrenilmesini istiyor.

    Divan edebiyatını hem seviyor, hem sevmiyor. Sıkıldığında kendini divanların sayfaları arasına atıyor. Şöyle kallavi beyitler arıyor. Buluyor da. Beğendiklerini yazılarının çoğunda kullanmış. Ama o bir devrimci. Sevsek de sevmesek de. Dil alanında devrimin muhafızlığını yapıyor. Devrimin dil ayağının zarar görmesi bütün devrimleri akamete uğratacaktır. Çünkü bir millet, önce dilinden yakalanır. Çünkü bir millet, önce dilinden bozulur. Yazarımız da bunu bozabilmek, günümüz dünyasının geçmişle bağlarını kesebilmek için canla başla çalışıyor. Batıl da olsa inandığı yolda gayret gösterenler başarırlar. Çünkü çalışana veren bir Allahımız var. Ataç da çalışanlardan ve de başaranlardan. Bugün kullandığımız ve de artık “kanıksadığımız” uydurukça kelimelerin uydurukçusudur Ataç.

    Bir önceki eserinde bol bol uydurduğu yeni kelimeleri görmüşken bu kitapta kulağımı ve gözümü tırmalayan fazla sözcük yoktu. "Uydururum kelimeyi kullanırım, sonraki yıllara kalırsa ne ala!" diyebiliyor. Tutmamışsa uydurduğu kelime mecburen kendisi de gerisin geriye dönüp kullanmıyor.

    Nurullah Ataç eski olan her şeye karşı. Halk edebiyatına da karşı. Samimi olacağım diye aklına gelen her şeyi söylediklerini belirtiyor. “Düşünülmemiş, aklın süzgecinden geçmemiş mısralara sanat diyemem” diyor. Hele doğaçlamalara tam karşı. “Aklınıza geleni şöyle iyice bir tartmadan söylemeye hakkınız yoktur. Yeryüzünde bir başınıza değilsiniz, başkalarının zevkini, hatırını da gözetmeniz gerektir.” Cümleyi böyle okursam doğru tabi de halk şairlerinin aklına geleni söylediği kısmı doğru mudur, sanmıyorum. “Samimîlik demiyorlar mı, büyük bir söz ettiklerini, her işi ta kökünden çözümleyiverdiklerini sanıyorlar. (…) Öyle ya, aklınıza geleni, daha doğrusu ağzınıza geleni söyleyiverirsiniz, olur biter, içinizden öyle doğmuş. “ “Dokunmıyacaksınız onlara. Beğeneceksiniz, seveceksiniz. Hani: Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yârim? soğukluğu yok mu, ona bile hayran olacaksınız. Neden? "Samimî" şiirmiş âşıkların ki.” Böyle böyle halk şiirini küçümsüyor.

    Ataç bu yazılarıyla bir dönemin edebiyatçılarını oldukça etkilemiş. Kendine özgü üslubu, kendine özgü değerlendirmelerini ve denemelerini üslup bakımından ben beğendim. -Gerçi o üslup kelimesini de sevmiyor. Ama yerine bir kelime bulamadığı için mecburen, mecburiyetten kullanmak zorunda kalıyor.- Nurullah Ataç biliyorum birçoğunuza yabancı bir isimdir. Zaten öleli de elli sekiz yıl olmuştur. Nurullah Ataç’ın kitabını yazıya merak duyan herkesler okumalıdır. Okumalıdır çünkü onun, okuyucularına bazen coşkulu, bazen karamsar; bazen takmayan, ironi dolu, sanat ve edebiyat hakkında söyleyeceği çok söz vardır.

    İşte onun ölüm üzerine yazdıkları:
    “Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Şu güzel ağacı, adeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?”

    Söyleyin nasıl katlansın Ataç! Bu arada Ataç’ın diğer kitaplarının da okuma listemde olduğunu belirtmeliyim.
  • 146 syf.
    ·2 günde
    "Feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir.

    Feminizm budur işte; herhangi bir cinsin toplanma alanı değil de her iki cinsin sömürüsüne engel olma uğraşıdır Feminizm.

    Yazarın objektif olması ve basit bir dille Feminizm düşüncesini ayrıntılara inerek anlatması cidden çok guzel olmuş, bazı kitaplar var ki anlaşılmak dahi istenmediğini bas bas bağırıyor o kadar yoğun terimler, bilinmesi gereken kuramcıların özellikleri ile donanımlı olduğunu hissettiren lakin alt sınıflara hitap etmeyen o kitapları okumayı pek istemiyorum; çünkü yazarın da değindiği gibi Feminizm akademik çevre kadınları arasında sıkıştırılmış, yalnızlığa terk edilmiş belki de bu yüzden istenilen etkiyi hiçbir zaman gösterecek boyuta gelememiştir.

    Feminizm savunucularına bakın çoğu akademik alanda ilerlemiş bireyler halbuki Feminizmin savunucuları ilk başta çocuk yaşta zorla evlendirilip tecavüze uğrayan, aile onayı ile resmi veya dini farketmeden bir nesne olarak dağıtılan kadınların ilk başta savunması gereken bir alan olması gerekirdi, yazar buna şöyle değiniyor:

    "Başta imtiyazlı beyaz kadınlar olmak üzere çoğu kadın, mevcut toplumsal yapı içinde ekonomik güç kazanmaya başladığında devrimci feminist anlayışı zihninden sildi. Bu anlamda, devrimci feminist düşüncenin en çok akademik çevrelerde kabul görmüş olması ise ironikti. Bu çevrelerde devrimci feminist teori geliştirildi, fakat neredeyse hiçbir zaman halka açılmadı. Zamanla etrafımızdaki okuryazar, iyi eğitimli ve genellikle de maddi anlamda imtiyazlı olan kişilere mahsus bir söylem haline geldi ve hâlâ da öyledir."

    Devrimci bir Feminist teorinin varlığından bahsetmek için tüm topluma ulaşabilir hale getirilmesi gerekir bunu nasıl yapabiliriz peki? yazara göre:

    "Dünyanın dört bir yanında, feminizmin sözünün yayılmasını sağlayan reklam panoları kurulmalı; dergilerde, otobüslerde, metrolarda, trenlerde, televizyonlarda reklamlar ve tanıtımlar yayımlanmak. Bugün henüz o noktada değiliz; fakat feminizmi paylaşmak, hareket adına herkesin aklına ve yüreğine seslenmek için yapmamız gereken budur. Feminist değişim halihazırda yaşamlarımızı olumlu yönde etkilemiş bulunuyor. Ancak feminizm hakkında duyduğumuz her şey olumsuz olunca, onun olumlu yönlerini de görememeye başlıyoruz."

    Tabii bu günümüzde de hala gerçekleştirilebilecek bir alan değil çünkü iktidar ve sağ kolu olan medyanın gücünün kırılması gerekir, okutarak feminizm bilinci tabii ki arttırılabilir lakin Devrimci bir teori haline gelmesi ancak güç odaklarının vereceği bir destekle sağlanabilir ve bu sömürü düzeninde, bu nefret çağında yayılmak istenen en son şey feminizm olur."Vizyoner feministler erkekleri de hareketin içine çekmek gerektiğini daima anlamışlardır. Hepimiz biliyoruz ki dünyadaki tüm kadınlar feminist olsalar da, erkekler cinsiyetçiliklerini sürdürdüğü müddetçe yaşamlarımız kısıtlanacak ve toplumsal cinsiyetler arasındaki savaş hali bir norm olmaya devam edecektir. Erkekleri mücadelede yoldaş olarak görmeyi reddeden, şayet erkekler feminist politikalardan herhangi bir fayda görürse kaybedenin kadınlar olacağı gibi akıldışı korkular besleyen feminist aktivistler, hatalı bir şekilde, toplumun feminizme kuşku ve küçümsemeyle yaklaşmasına katkıda bulunmuş oldular. Erkeklerden nefret eden kadınlar zaman zaman, erkeklerle yaşadıkları sorunlarla yüzleşmek yerine, feminizmin ilerlememesini tercih ettiler. Erkeklerin feminizmin bayrağını ellerine alıp ataerkiye meydan okuması acil bir ihtiyaçtır. Gezegendeki yaşamın devamı ve güvenliği feminizmin erkekleri harekete çekmesini gerektiriyor."

    Kitaptaki en kritik noktalardan biri de bu bana göre. Feminizmi aşırı uçlarda yaşayan bazı teorisyenler ve onları takip eden kitleler farkında olsun ya da olmasın cinsiyetler arası uçurumu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bilinçli insanların yapması gereken şey kadın erkek cinsi demeden varolan şiddet ve ayrımcılığı gidermek için elden geleni yapmak, illa sokaklara çıkıp eylem yapmak gerekmiyor yazdıklarımız, okuduklarımız ve konuştuklarımız toplumun istediğinin dışında olduğu sürece doğru bir yoldayız demektir, çünkü bizi tuzağa düşürenler en başta siyasiler ondan sonra onların medya kanatları, kapitalist temsilcileri ve en önemlisi bir uyanış ruhuna aykırı olan içi boş eğitim sistemlerine karşı mücadele etmek zorundayız..

    Bell Hoks'un bu konu için bir tespitine de yer verirsem:

    "Her sınıftan genç erkeğin aile üyelerini, arkadaşlarını ve okul arkadaşlarını vahşice Öldürdüğü durumlarla karşılaşıp toplumumuz bunlara tepki vermeye davet edildiğinde, söz konusu kavrayış noksanlığı hepten su yüzüne çıkıyor. Kitle medyasında herkes bu şiddetin neden ortaya çıktığını soruyor, ama kimse bunu ataerkil düşünce sistemiyle ilişkilendirmiyor."

    Ülkemizde her gün süregelen kadın taciz, tecavüz ve katliamlarının oluşturduğu kitle tepkisine baktığımız vakit bu durumu daha iyi kavrayabiliriz. Erkek şiddetinin sanki bar olan bir haklılık, kadınının da bu konuda mutlaka bir hatasını arayan, toplum mühendisleri bir bilincin oluşmasının önündeki en büyük engellerdir.


    Kitabın önemli gördüğüm bir bölümünü daha paylaşmak istiyorum:

    "İster kadın olalım ister erkek, hepimiz, doğduğumuz andan itibaren toplumsallaşma vasıtasıyla cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmeye yönlendiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak, kadınlar da erkekler kadar cinsiyetçi olabiliyor."

    Çarklar hep bu yönde işliyor cinsiyet rolleri bazıları tarafından belirleniyor ve kadına "yüce" "kutsal" bir görev sayılan "ev hanımlığı" uygun görülüyor ve binlerce yıldır kadınlar da buna uysal bir şekilde boyun eğen köleler olarak "anneden kıza" olacak şekilde eğitiliyor acı olan taraf ise 21. Yüzyıl olmasına rağmen hâlâ aynı sistem işliyor ve hâlâ kadınların büyük bir çoğunluğu uysal bir şekilde kabullenip yazgısına boyun eğiyor.

    Erkeklerin çoğu ise tesadüfi olarak doğdukları cinsten başka bir farkları olmadığı kadın cinsini aşağılamaya devam ediyor, Ataerkil düzen ile ufaklığından beri sömürülmeye ve gücünü sevgide, akılda aramak yerine; kaslarında, iriliğinde aramakta ve insani tarafı yerine hayvani taraflarını sergileyerek hayat döngüsünü tamamlamakta.. yapmamız gereken en önemli şey kendimizin ne kadarının kendimize ait olduğunu sorgulamak, bize dayatılan ve kabul ettiğimiz fazlalıkları atabilmek ve tek bir şeyi savunmak o tek bir şeyi de bize Ahmet Cemal söylesin:

    "Bütün yaşamları savunmayı ilke olarak benimsediğimiz gün, tek tek öldürmelere ve ölümlere karşı çıkışımız hiç kuşkusuz daha etkili ve daha inandırıcı olacaktır..."



    Bütün yaşamları savunmak ilkemiz olsun.
  • Kelimeleri içinde tutabilmeyi başardığında anlamları korursun. Her aklına geleni söylemek marifet değildir, kendinle savaşamadığının göstergesidir. İnsanın en büyük savaşı kendisiyle olandır, bunu anladığında birçok şey daha kolay gelir
  • "Özgüvenin, aklına her geleni söyleme küstahlığıyla karıştırıldığı dönemdeyiz. İncelikten uzak fikir savaşçısı oldu çıktı insanlar."