• 479 syf.
    ·5 günde
    Bu bir inceleme değildir, ben de zaten inceleme yazmam.

    Kafam... beynim... hissetmiyorum boynumdan üstünü, oyuna geldim. Dedim ki Oğuz Atay denildiği kadar yoktur, yormaz, üzmez, ağlatmaz, kızdırmaz, yaşatmaz yazdıklarını; iyi yazardır o dedim. Tehlikeliymiş, bilememişim. Hikmet, Sevgi, Bilge üçgeninden yorgun argın çıktığımda albay, dul kadın, Hikmet üçgeninde buldum kendimi. Sonra üçgenler birleşti prizmaları oluşturdu ben içinde hapsoldum, gerçek nedir oyun nedir çakışır mı, iç içe midir, teğet mi; kim dedi bunu bu bunu dedi mi Hikmet gecekonduda mı yoksa Sevgiyle evindeki kanepede mi, yazılanlar söylendi mi söylenenler yazılmalı mı yazılmalı evet yazılmalı da yazılanların söylendiği meçhul: önemi ne? Son yemek son sevişme, Bilge Sevgi: Bilgenin içindeki bilgisizlik, Sevginin içindeki sevgisizlik ya da hayır ismiyle müsemma olup da karşıtı içeremeyen bedenler kişilikler ve aralarında Hikmet. Hikmet? Bilgelik. Bilge? Here Bilge comes. Sevgi ve bilgi aynı kadında vücut bulamayınca iki ayrı bedende sevmiş ideal kadınını Hikmet. Ya da hiç sevmemiş de o siyah çoraplı kadını sevmiş. Olur mu? Saçmalama Yağmur. Tamam, Hikmet’im. Albayım. Albay? Gerçekliği sorgulanmış en son olmayışına ikna olduğumuz albay mı evet o albay e peki o albay en son Hikmet’ten daha gerçekti. Hikmetin gerçekliğini niye sorgulamadık ki sanki, bıraksaydık kitabı, olmaz mıydı? Olması şart mıydı, şarttı. Oldu, olmak istemediği şekilde oldu, provasız ve olabilecek ihtimalleri bilmeksizin bir telaş ve şaşkınlıkla. Anlayamadı Hikmet anlaşılamadı da tamam anlaşılamadı da dur bi neyi anlayamadı, şunu anlayamadı: insanlar nasıl hiç çalışmadan ezberlemeden şartları değerlendirmeden yaşıyordu işte bunu anlayamadı. Birisi bir başkasına bir şey dediğinde vereceği cevabı hem de tam kendisi olmayı başararak nasıl verebiliyor, hayat oyun değil mi? Oyunlara çalışılmaz mı insanın metni olur, rolü olur -öyle herkes istediği gibi davranamaz, bencilce- gireceği zaman olur girmeyeceği zaman olur ama gireceği zaman olursa zaten girmeyeceği zaman da olur. Olmaz, böyle yaşanmaz. Çalışılmadan ve dayanaksız bir güvencesi, bunların hepsinin yazılı olduğu bir ansiklopedi olmadan. Filozoflar da halt etmiş en temel şeyler üzerine yazmayarak, benim burdan bakkala giderkenki yol üzerinde karşılaşabileceğim milyon tane şeye hazırlıksız yakalanabilirim hep onlar yüzünden. Ah bir yazsalar pijamanın önce üstü mü çıkarılmalı altı mı, yoksa çoraplar mı. Bilemeden yaşıyoruz hep bunları. Ya da hayat oyun değil. Gel de sen bunu Hikmet’e anlat. Anlatabilirsen. Anlatamazsın çünkü o yorgun ben de yorgunum hepimiz yorulduk, biraz dinlensek dinlendirsek aklımızı, en değerli varlığımızı. Tabii en değerli varlığı aklı olacak çünkü tüm kavgalarını tartışmalarını sevmelerini gidişlerini gelişlerini karşı çıkışlarını hepsini aklında yaşamış, ya neresi olacaktı? Onu yıpratmamak adına yavaş hareket edilmeli hem düşünceler de acıtmaz o zaman. Belki. Umarım. Bir umut. Neye umut? Sevilmeye, belki. Aranmaya. Kapı çalışlarında bir farklı atan kalbinin beklediğini alabilmesine karşı umut. Rastgele, şans eseri değil gayet aklı başında ona gelmeyi isteyerek, ihtiyaçları olduğundan değil sadece öyle istedikleri, görmeyi diledikleri, sohbetini özledikleri ve konuşmasını dinlemek istedikleri için. Öyle bir geliş. Yok saymadan, göz ardı etmeden, devamı gelirse eş anlamlılarıyla devam edecek bir şekilde onun da hayatlarının içinde olduğunu göstererek. Hayatlarının, oyunlarının değil. Çünkü hayat oyun değil. Kelimelere de çok anlam yüklemeye gerek yok, kelimeler işte. Yazarın beyin acıtmasını telepatiyle kendi zamanında ve ilerisinde yapamayacağını keşfetmesiyle bu kitabı yazmakta kullandığı araçlar: kelimeler. Bu kadar.

    O değil de, Oğuz Atay okumak ne zormuş.
  • Özsever kişilerle iletişim kurabilmek oldukça güçtür. Çoğu, o anda aklında ne varsa onu konuşur ki bu da genellikle kendisine, duygularına, düşüncelerine ve yaptıklarına ilişkindir. Söylediklerinin karşı tarafta nasıl bir etki yarattığına aldırmadığından ve onların anlattıklarını anlamaya çalışmayarak salt kendi bakış açısından değerlendirdiğinden, böyle bir insanla gerçek bir diyalog kurulamaz.
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • 687 syf.
    ·11 günde
    Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz. (İncil: Matta: 5)

    Yeryüzünün tadı, biz. Biz, hepimiz. İnsan-ı kamil olanın tekamülü hayatiyet süresince devam ediyor. Tadı muhafaza etmek. Tadı tuzda muhafaza etmek. Tadı olan bizleri bu yeryüzünde ifsad olmadan muhafaza edebilmek üzerine kurulu. İslam inanınca göre her Müslüman, bir diğer Müslümandan sorumludur. Aslında yan yana geçirdiğimiz, bir süre sınırını doldurduğumuz herkesten sorumluyuz; din ayrımı gözetmeksizin, tadı muhafaza etmek için. Ali Ural, Güneşimin Önünden Çekil isimli kitabında “Bizler İlahi kelimetullahın muhafızlarıyız.” diyordu hâfızlar için. Hafız, yani koruyan. Sözü koruyan, esası koruyan.

    Tuz nedir?
    Tuz, bu yeryüzünün tadıdır. Tadını yitirmesi en zor olandır, kokusunu yitirmesi en zor olandır. En dayanıklısıdır. Yeryüzünün en dayanıklısı; insan. İnsana karşı yeniden insan. İnsan mefhumuna girmek bu yolda biraz tefekkür etmek istiyorum. Etimolojik bağlamda insan, ünsiyet kelimesinden doğmuştur. Anası, sancısı ünsiyettedir insanın. Onun doğumu kanlıdır, biraz tenha bir yerin çığlığıdır.

    *Tenha: Yalnız. Kökeni tan. Kişi manasına geliyor. Tensizlik, bir başka kişiden yoksun olma durumuna deniyor olabilir mi? Tenha kelimesinin kökü tan ise ten ve tin kelimeleri birbiriyle ilintili olabilir mi? Bu yüzden bir başkasıyla olabilme, bağ kurmada tinsel bir yan bulmak daha kolay olabilir mi? Çünkü insan kendi kendiyle ne denli bir bağ kurabilir ilahi manada?
    -Bu sorular burada dursun.-

    Ünsiyet, yakınlık, bağlılık manalarını barındırıyor. İnsan neye yakınlık gösterirse diğer her şeyden de o denli uzaklaşıyor. Ömer Türker bunu Cins dergisi, ocak sayısında şöyle ifade ediyor;
    “İnsan, ünsiyet kazanamadığı şeyden yüz çevirir, uzaklaşır ve nihayet onu unutur. “
    Dünyaya ünsiyet, ahiretten nisyanı getiriyor. Birbirini takip eden birbiriyle ilintili olan ikisi de anlam dehlizlerinde bir uçta bulunan iki karşıt mana.

    Yüce Allah kitabında buyurmuş ki; Allah'ı unutan, bu sebeple de Allah'ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.( Haşr 59/19)

    Yeryüzünün tuzu; insan. Tuzun tadı; ünsiyet. Ünsiyetin mahiyeti Allah’a duyulursa ancak perde perde açılır. İşte o vakit bir lezzetli tat bırakır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatının Sözler isimli kitabında, Onuncu Söz, sayfa 174’te diyor ki;

    "Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var; bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır."

    Hakiki lezzet, imanda. Tuz lezzetini yitirirse bir ehemmiyeti kalmaz. Demek insanın ehemmiyeti de duyduğu iman lezzetinde saklıdır. Tuz, yeniler, diri tutar. Öyleyse denebilir ki bizi diri tutan, yenileyen tek hazine imandır.

    -Bunun Suç ve Ceza romanıyla ne ilgisi var dediğinizi hissediyorum.-

    Işık.
    Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan kent gizlenemez. 15 Kimse kandil yakıp tahıl ölçeğinin altına koymaz. Tersine, kandilliğe koyar; evdekilerin hepsine ışık sağlar. 16 Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerdeki Babanız’ı yüceltsinler!” (İncil: Matta:5: 15-16)

    Dünyanın ışığı olan bizler. Vahdette kesrete boğulan biz biçareler, kandil yakmak, nurla dolmak hasletiyle yanıp tutuşan bizler. Bir mülkiyet iddiasıyla ömrünü tarumar eyleyen bizler. Cezamızı bir gün muhakkak kavuşacağımızı ümit eden, bundan tek bir an bile şek duymayan bizler. Işığımız, iyiliğimizdir. Bizi iyi yapan, Rahman’a götüren budur.

    Kitap karakterlerini genel manada ele almak istiyorum, son olarak bağdaştıracak ve nihayetlendireceğim.

    Dostoyevski ana karakter olarak Raskolnikov’u seçmiş. İsmin anlamına bakalım:
    Kelime manası bölünmüşlük olan bu isim Raskolniklikten geliyor. Raskolniklik ise 17. yüzyıl ortalarında Rusya’da merkezi kilisenin güçlenmesine karşı çıkan ayrılıkçı bir din hareketi. Ayrılıkçı.
    Burada elimize bir büyüteç alıp irdelemek lazım. Raskolnikov, toplumun ayrık kişiliğini yansıtıyor. Toplumsal eşitsizliği anlatan Dostoyevski bütün çığlıklarını Raskolnikov’un çılgın sakinliğinde ete kemiğe bürüdü.
    Söyleyecek “yeni” şeyler sunan herkes, istisnasız suçlu olmak zorundadır. Aykırılıkları, farklılıkları zaten doğalarında bulunan sürüden uzaklaşma isteği onları suçlu olarak tasvif etmek için yeterlidir. Dostoyevski, Raskolnikov karakteri üzerinden sayfa 318’de “Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur.” diyordu. Buna göre, suç bireyden çok onu buna iten çevrenindir. Çevre kimden müteşekkildir? Elbette insandan. Tuzunu kaybeden insan, ışığını ondan evvel yitirmiştir. Aydın ve sosyal demokrat çizgide canlanan Raskolnikov’la birlikte suçu, psikolojiyi, suçlu psikolojisini kelimenin tam manasıyla idrak ediyorsunuz.

    Razumihin ise Raskolnikov’un en yakın arkadaşı. Tüm serkeşliğine, asiliğine, ayrıklığına rağmen her haliyle onu tabii bulan ve elinden geleni ardına koymayan iyilik, insanlık timsali Razumihin. İsmin kökü “razum”; akıl anlamına geliyor. Razumihin de akıllı, öngörülü, gerçekten insan yanını; ışığını ve tuzunu kaybetmemiş bir karakter. Razumihin’i sevmeli, Razumihinlerimiz çok olsun…

    Sonya, sophia’dan gelen bu sözcük bilgi manasını taşıyor. Raskolnikov’un kararmış dünyasının ışığını ortaya çıkaran, tuzunun lezzetini tattıran kişi. Dini öğelerin Sonya ile bu kadar bütünleşmiş olması bu manada yine bir Dostoyevski ustalığını gösteriyor.

    Aslında buraya kadar karakterlerin isminden başlayarak tek tek incelememin nedeni Dostoyevski’nin romanının baştan sona bütün ayrıntılarıyla ne denli işlevsel olduğunu, her bir kelimenin ne denli önemli olduğunu ifade etmek içindi. Gereksiz, işe yaramaz tek bir cümle dahi yoktur. Ara sözlerin hepsi baştan sona öylesine dolu, öylesine yerli yerindeydi ki…

    Şimdi gelelim benim en çok etkilendiğim karaktere; Svidrigaylov. Beni baştan sona öylesine etkiledi ki… Okurken gözümün önünde canlanan, olayın seyrini neredeyse hiç değiştirmeyen ancak demirbaş bir karakterdi bu olağanüstü yapıtta. Svidrigaylov, nefsimizin dışavurumuydu. Bana kalırsa Dostoyevski toplum eleştirisini aşağılık Lujin üzerinden yapmış olmakla birlikte Svidrigaylov’la zirve noktaya ulaştırmıştır. Toplumun zengin-fakir kavramları üzerindeki algısını, pedofilinin para ile normalleştirilebildiğini, genç kızların yarım yamalak beğenilerini aşk ile karıştırmalarını, eksikliklerini tamamlama dürtülerinin yanlış yollarla sağladığını, kadın-erkek eşitsizliğini, konjonktür sebebiyle algının da din eksenli olduğunu ve nişanlı, sözlü, evli tanımlamaları altında her türlü alçaklığın yapılabileceğini, bir insanın idsel dürtülerinin okşandığı takdirde bunun için bir hayvandan aşağı olabileceğini-hayvan aşağılık değil, insanın hayvan olması aşağılık-, benlik duygusunun soğan zarı inceliğinde olduğunu ve bunun için en etkili silahın da övgü olduğunu Svidrigavlov’la anlıyoruz.
    Övgü üzerine biraz da değinmiş olan Dostoyevski’nin aslında benlik duygusunun insanın felaketi olacağı üzerine uzun uzun argümantasyonlarını dolu dolu aktarmış. Övgü, insanın kör olasıca nefsini okşayıp insan yanlarını bir sel gibi alıp götüren gerisinde baştan aşağı çamur bırakan bir pislik. Başlarda, suyun berraklığı insanı korkutmasa da yavaş yavaş bir vartada olduğunu anlarken insan bir de bakmış içinde boğulmuş, tam kurtuldum derken bir de görmüş ki esfel-i safilin. Bir zehirli ok, evet, övgü böyledir.

    Romanla birlikte feminizm anlayışını, toplumsal nezaket kurallarının kadın odaklı olmasının aslında kadınları aşağı görmenin ve onlara bir “kıyak geçmenin” bir dışavurumu olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda komün sistemi çok ince ayrıntısıyla ele aldığı ve belki denebilir ki toplum denen hayatın komün hayattan başka bir şey olmadığını, suçlunun da suçlusunun toplum-çevre ekseninde değerlendirmesi de bunun bir sonucudur. Dostoyevski’nin bir sorusu vardı: “Bir komün üyesi, kadın ya da erkek bir başka komün üyesinin odasına istediği zaman girebilir mi, giremez mi? Buna hakkı var mıdır, yok mudur?” Sanırım benim buna yanıtım, kesinlikle girebilir. Komün hayat mülkiyet hakkını ve aidiyet hakkını da komün bir paydada kabul etmiştir. Kadın ve erkeğin özel bir durumda olması müstesna. Kıyafetler ortak maldır, dolaplara kilit vurulamaz, kapılara kilit vurulamaz ve hepsinden önemlisi fikirlere kilit vurulamaz…

    Bu eseri kıymetli yapan temel mesajlarıydı; feminizm, komünizm, kapitalizm, adalet ve skolastik düşünce. Falanster’a hazır olan Raskolnikovların dünyasıdır Suç ve Ceza. Falanster’lar hazırdır, ama toplum buna hazır mı?

    Not: Dostoyevski’nin yaşamını, eserlerini, mesleki başarısını bana anlatan Ali Ural’a sonsuz sevgiler… Yıllardır okumam için ısrarla tavsiye edenlere rağmen Rus edebiyatından korkan bendenizi Dostoyevski’nin bu eserini tanımam için önayak olan eser ise "Güneşimin Önünden Çekil". O esere göre yakında okumam gereken isim Goethe.
    Benim gibi Rus isimlerini aklında tutmakta çok zorlananlar için de şöyle bir link bırakayım;
    https://seyler.eksisozluk.com/...sim-sistemi-kilavuzu
  • 238 syf.
    Bismillâhirrahmanirahıym
    “Pirimiz, üstadımız kutsal mevlid şairi Süleyman Çelebi’nin diliyle: Allah adını zikredelim evvelâ.”
    Bir incelemeden ziyade sohbet edelim istedim, kısa bir sohbet, sohbet ederken inceleyelim.
    Biz niçin kitap okuruz hiç düşündünüz mü? Bilmek için mi, filanca kafiyeyi okuyup ya da falanca sayfadaki tasvir edileni hayal edip o anı yaşamak, zevkten dört köşe olmak için mi okuruz? Yoksa okuduğumuz kitapta hayalimizi süsleyen o al yanak, güzel yüz, örgülü saçlı güzel kızı bulduğumuz için mi okuruz?
    Sizinde nedeniniz vardır elbet, ben benimkini söyleyeyim; bilmek için.
    Kitap okumakla bilinir mi adam sende diyenleri duyar gibiyim. Bilmek demişsem benimki öylesine cinsten bir bilmek değil.
    Hani evvel zamanda bir ilim adamı yaşamıştı. O ilim adamı ki aklında hukuk, sosyoloji ve astronomi ile ilgili on iki bin problemi çözebilen bir ilim adamı idi. Sizin dediğiniz bilmekte işte böylesine bir bilmek. Ancak böylesine bilmekte noksanlık vardır.
    Bilmenin meydana gelişi için üç şart mühimdir. Bu üç şart gerçekleşince işte bilmek dediğimiz şeyin yalnızca büyük ummandan bir kaç damlasını bilmek vasfına erişmiş olacağız. Ben bu kitabı okuyarak bu bir kaç damlanın tekinden zerresinin zerresine, en azından adının ne olduğu sırrına ermiş gibiyim. Ya o sırrı sorarsanız, beni affeyleyin. Çünkü sır bildiğini söylememektir.
    Eğer sizde bilmek isterseniz, okuyun. Bu can ocağında pişen aştan sizinde gönlünüz doysun isterim.
    Eminim söylediklerimi okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız.
    Canlarını bizler için yakıp bu lezzetli aşı bizler için pişirenlerden Allah razı olsun. Gelin ruhlarına Fatiha hediye edelim.
  • O benim için her gün kütüphaneye gidip aceleyle birkaç sayfa okuduğum bir kitap gibiydi. Ayrıldığımız zaman günün geri kalanında ve geceleri uykuya dalana kadar hep onu düşünüyordum. Bir noktada hayatının her dakikasında aklında olan bu kitaba artık sahip olmak istiyorsun, acaba ilerisinde ne olacak diye düşünmek bir zaman sonra ağır gelmeye başlıyor. Her gece yatmadan önce yanı başında olsun istiyorsun sabah kalkınca okumaya kaldığın yerden devam etmek istiyorsun. Ama hayatta başıma gelen bir çok hadise gibi bu da istediğim gibi sonuçlanmadı ve ben galiba her gün gidip o kitabı okumaya devam edeceğim veya bir daha açmamak üzere tozlu raflara kaldıracağım çünkü bitirememeye katlanabileceğimi zannetmiyorum. Tanrı kimseyi elde edemeyeceği ve bitiremeyeceği yarım kalacak bir kitaba başlatmasın.
  • * SPOİLER İÇERİR *

    Şu dakikada öyle büyük bir elem duyuyorum ki..Gözlerim kitabın arasından sızan iğne ucu deliği kadar olan o boşluğa dalgın ve kocaman bir şaşkınlık içinde bakıyor. Küçük dostumu yeni kaybettim. İçim onun acısıyla harmanlandı. Hüznümün ve öfkemin birbirine karıştığı şu dakikalarda, dostumun keder dolu yazgısının ruhumda yarattığı kırıkları yazıya dökmem oldukça zor. Yinede herkes dostumun hikayesini merak edip okusun ve günde bir parçada olsa dostumu ansın diye kâğıt ve kalemle iş birliği yaptım. Kelimelerimi dikkatle seçeceğim. Biraz uzun olacak ama dostumun, werther'imin sizden çalacağım vakti sonuna kadar hakettiğine inanıyorum.
    Werther'le tanışmam, oldukça yalnız ve kimsesiz hissettiğim bir zamanıma denk geldi. Doğrusu ben daima bir parça böyle hissetmişimdir. Ama o gün yalnızlığın zirvesindeydim. Kendi nefesimin beni boğduğunu duyumsuyor,müthiş bir endişeye kapılıyordum. Klasikleri göz gezdirirken onu gördüm. Hiç düşünmeden elime aldım. Ve ilk sayfayı araladım. Daha o an anlamıştım, karşılaşmamız tesadüften ziyade kaderin eseriydi. İlk satırlarda aslında kaderin, bana ışıltılı birşekilde "yalnız değilsin" deme şeyliydi. Kader bana şöyle diyordu "Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun, eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun. " ... "Dost? Gerçekten mi? " tam olarak böyle sordum kendime. Kitabın ilk satırları beni heyecanlandırmıştı. Müthiş güven duymuştum. İçten içe sevinmiş, bir parça mutlu olmuştum. Daha önceden de Goethe ile ilgili birtakım araştırmalar yapmış olduğumdan yazmış olduğu kitap, işlemiş olduğu konu ve elbette kitabın sayfalarına çizmiş olduğu karakterlerle anlaşabileceğime hiç şüphe yoktu. Goethe'nin düşünce yapısı ve bakış açısı ayrıyetten topluma ve hayata karşı kesin duruşu beni onu ilk tanıdığım günden bu yana herzaman çok etkilemiştir. Bu sebeple kitabı o gün aldım ve werther'le bu şekilde tanışmış oldum. Goethe bu eserinde, werther adında bir gencin yaşama bakış açısını ilk kez rastlaştığı aşkla, beraberinde getirmiş olduğu acıyı birlikte harmanlayıp önümüze sunmuştur. Derinliği olan her şey-deniz, okyanus, çukur- insan için nasıl içinde ölümü ve korkuyu barındırıyorsa, derin duygularda tıpkı bu tür şeylere dönüşebiliyordu zamanla. Ve insan ruhunda asılı duran ve gücünü tamamen insan ruhundan alan bu duygular, insanın yaşama gücü olduğu kadar tam tersi olup insanı büyük bir yıkıma uğratabiliyordu. Konu itibariyle kulağa farklı gelmediğini biliyorum ancak asıl yetenekte bu değil midir? hayatın içinden çıkıp gelen hemen hemen birçoğumuzun tatmış olduğu duyguları, yaşamış olduğu olayları farklı bir hikaye dinliyormuş, sanki daha önce hiç karşılaşmadığımız duyguları yaşıyormuşuz gibi hissettiren bir romanı yazabilmiş olmak.. Evet! Goethe bu duyguyu verebilen, şüphesiz en iyi yazarlardan biri. Çoğu incelemelerde kitaptaki aşkın, karamsarlığın abartıldığını okudum. Ve hayır kesinlikle katılmıyorum. Belki hemen hemen aynı şeyleri hissetmemiş olsam bende pekâlâ anlayamazdım. Kitabı okumak istememin bir nedenide karakterin sonunda intihar ettiğini öğrenmem oldu. İstemeden öğrendim ve bu beni mahvetti. Beklemiyordum. Yakın bir zamanda sevdiğim birinin de tıpkı bu yolu seçerek ölmüş olması üzerine okuma isteğim arttı. "Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar." demiş Albert camus. Goethe'nin intiharı nasıl ele aldığı beni kurgunun akışından daha çok ilgilendirdi.Goethe, intihar olgusunu ve bu düşünce de ki bir insanın aklında olup bitenleri öyle sade ve dokunaklı, derin işlemiş ki.. Tam olarak o insanın karmaşık beyninin içinde bir yerlerde buluyorsunuz kendinizi. Sırf bu sebepten bile okumanızı öneriyorum.
    Gelgelelim kitabın kendisine.. İlk 10-20 sayfasını kafamda bir tuhaflıkla okudum. Birşey beklermişçesine.. Çok büyük birşey. Acı? Keder ? Doğrusu hepimiz yeni bir kitapla tanıştığımız günün ertesi hemen büyük bir acelecilikle böyle bir beklentiye gireriz değil mi?. Bu doğru! Kimimiz, daha doğrusu büyük çoğunluğumuz karmaşık ve acıklı olmayan mutlu bir son bekleriz. Kimimiz ağlamaklı sonlar olsun isteriz, yüreğimizde usulca kıpırdanan ve dramm diye haykıran benliğimizi susturamayarak.. Bazılarımız ise daha farklı.. Daha bilinmedik sonlar bekler durur. Hepimizin yaptığı kuşkusuz tek birşey var ki oda daha ilk sayfadan bu sonu kafamızda kurmaya, parçaları birleştirmeye, yerine oturtmaya çalışmamızdır. İlginçtir, çoğunluklada uydururuz o sonları. Evet nerede kalmıştım, küçük dostum beni şaşırtıyordu ilk sayfalarda. Ben kasvetli bir werther beklerken, küçük dostumun ruhunun dinginliği, saflığı ve yaşama, doğaya olan açlığı ve coşkulu heyecanı beni şaşkına çeviriyordu.. Öyle bir iç huzuru vardı ki.. Şöyle diyordu dostu wilhelm için yazdığı bir mektubunda "yalnızlık bu cennet yörede kalbim için harikulade bir merhem oldu, gençlik demek olan bu mevsim, çoğunlukla ürperti içinde olan yüreğimi tüm zenginliğiyle ısıtıyor. Her ağaç, her çalılık çiçeklerden(...) oradan oraya süzülebilmek ve bütün yiyecekleri içlerinde bulabilmek için insanın mayısböceği olası geliyor. " biraz daha okuduktan sonra dostumun yaylalar gibi serin ruhu ve huzuru banada bulaşıyor. Bu kez farkında olmadan o kasvetli beklentininde ruhumun üzerinden dağıldığını hissediyorum. Ahh diyorum ve iç çekişlerimin arasında dostumun ruhundaki sükûnetin bozulmasından korkarak çeviriyorum sayfaları. Werther doğayı, çocukları, gökyüzünü ve yaşamı öyle güzel sahipleniyor.. Öyle değer veriyor ki. O an aslında yaşamın bizi yalnızca kendisiyle bile büyük bir şekilde ödüllendirdiğini anlıyoruz. Yaşam ve büsbütün yaşam..başka birşey değil. Bayağı ve sıkıcı gördüğümüz hayatımızın yanında bulunan, mütemadiyen yeşeren, yaprak döken, kuruyan sonra yeniden hayat bulan.. Dallarında binlerce kuş yetiştiren o ağaç mesela.. Sonra gökyüzü.. Issız vadilerde, kavruk tepelerde dolaşan o yalın rüzgâr.. Sadece bunlar bile öyle çok anlam ifâde ediyor ki werther için. Kimileri için anlamı yokken werther ve daha niceleri için mutluluk kaynağı olabiliyor. Mutluluk aslında baktığımız her yerde. Bakabilirsek eğer.. Tüm bunların yanı sıra dostumun kalbi öyle şeffaf öyle kırılgandı ki.. Dostu, wilhelm'e şöyle dediğini görüyoruz birinde. "Kalbime küçük ve hasta bir çocuğa bakar gibi bakıyorum; her arzusunu yerine getiriyorum. " ahh werther! Öyle bir kalbi bile hiç düşünmeden çiğneyip öteye geçebilecek ne çok insan var. Sezgilerimde yanılabilsem keşke! Ama büsbütün doğru. Dostum, daha kitabı yarılayamamışken öyle bir takım olaylarla karşıyor ki.. Sanırım werther haklı. İnsanın değişmez yazgısı bu. Dostum şöyle anlatıyor bu yazgıyı. "Çok sayıda insanla tanıştım, ama henüz bir arkadaş edinmiş değilim. İnsanlara cazip gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var, benimle ilgileniyorlar ama yollarımız sadece kısa bir süre için kesişiyor ve ben buna üzülüyorum. Buradaki insanların nasıl olduğunu soracak olursan, söyleyeyim. Her yerdeki gibi! İnsan aslında karmaşık bir varlık değil. Çoğunluğu zamanını yaşamak için kullanıyor, geriye kalan ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor. " sayfaların arasında ilerledikçe aslında dostumun kalbinin çok evvelden şeffaflaştığını, yüreğinde taşıdığı bir yarayla birlikte bu şeffaflığın daha da açıldığını, onu dünyaya karşı daha savunmasız hale getirdiğini görüyordum.

    "Bazıları için insan yaşamı bir düşten ibaret, nereye gidersem gideyim, bu duygu benim peşimi hiç bırakmıyor. "

    Dostum belkide o çok sevdiği yaşamın gerçekliğini bulmak için kaçıyordu. Kendi kurduğu o düşsel gerçeklikteki dünyasını arıyordu. Şöyle bir düşünüldüğü zaman kaçımız doğduğumuz dünyada yaşıyoruz ki? Herkes bir dünyada doğuyor. Ama kimse o dünyada yaşamını sürdürmüyor. Kimse o dünyadan göçüp gitmiyor.. Geride kalan binlerce farklı dünyadan yalnızca birine aidiz.

    "Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu. O zaman herşey birbirine karışıyor ve arkasından düşler içinde dünyaya gülümsemeyi sürdürüyorum. "

    Bazı acılarda tıpkı bir parazitin bağırsaklarımızın içinde yavaş yavaş gelişmesi ve orayı benimsemesi gibi yüreğimizde zamanla büyümeye başlar. Oraya ne zaman yerleştiğini ve bize müthiş zarar verdiğini anlayamayız başta. Çok sonra o parazit küçük küçük larvalar bırakır oraya. Bu şekilde kendi ömrünü tamamlasa bile daima birşekilde varolmaya devam eder. Sonra onlar büyür ve bu döngü bu şekilde devam eder. Ta ki artık size gözle görülür zararlar verinceye kadar. Bazı acılarımızda böyledir. Başta zararsız görünürler. Onların bizi içten içe kemirdiğini farketmeyiz. Ama sonra bize küçük gelen acılarımız biraraya gelir ve içimizde devasal birşekilde bizi yutan büyük birer boaboblara dönüşürler. Üstesinden gelmekte zorlanırız. Werther bizlere gözardı ettiğimiz duygularımıza yeniden dönüp ciddi bir şekilde bakmamızı söylüyor aslında. Başta güzel ve sıcacık gelen o muazzam duygunun onu böylesine büyük bir yıkıma uğratacağını kim bilebilirdi. Onu kendi sonuna hazırlayan da o duygu değil miydi?

    " Wilhelm, aşk olmasa hayatın ne anlamı olur? Işık vermeyen büyülü bir fener gibi!"
    "Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı?"

    Tüm bunların yanısıra werther'in duygularını abartılı bulan ve hatta duygularından ve duygularının onu götürdüğü sona emin adımlarla yürümesinden dolayı onu eleştiren, bu kadar sevgisinde direttiği için ona kızan insanlara werther'in ağzından cevap vermek istiyorum.

    "Tutkularının esiri olan bir insan, düşünce gücünü tamamen yitirdiği için bir alkolik, bir deli muamelesi görür. "

    Evet Werther bazısı için tamamen deli muamelesi gördü kuşkusuz. Bu eleştirilere saygım var ancak bazen gerçekten insanoğlu acımasızlığını zorluyor.
    Artık sona gelmek istiyorum. Çok fazla yazdım ama elimde değil. Werther benim mektup arkadaşım gibiydi. Tüm okuduğum süre içerisinde kitap okuyor gibi değilde onun bana göndermiş olduğu mektupları okuyor gibi hayal ettim. Ve bu beni tatmin eden düşsel bir mutluluk haline geldi. Werther, içten kırgındı. Ve acılar ruhunun taşıyamayacağı boyutta büyümüştü. Üzerine umutsuz aşkıda eklenince bu yük katlanılmaz derecede ağırlaştı.
    "Tanrım, çektiğim acıyı görüyorsun, buna bir son vermelisin."
    "Şu sıkışmış yüreğime hava aldırmak için bıçağı yüz kere elime aldım. Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı koşturulmaktan korkunç kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış. Sık sık bende kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz bir özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kessem diyorum. "

    "Hiçbir şey arzulamıyor, hiçbir şey istemiyorum. Gidersem kendimi daha iyi hissedeceğim. "

    Böylece werther artık bir çıkış yolu olmadığını düşünmeye başlar ve tünelin sonunda mutlaka bir ışık bulunduğuna asla ihtimal vermez. Ve bir öğle vakti saat on ikiyi vurduğunda ölümün tunçtan kapısını büyük bir soğukkanlılıkla ve sakince çalar..