• Ülke de bela mı var diye soranlara cevabım başımızda Akp var daha ne olsun diyorum. Millet açlıktan çocuğuna elbise alamamaktan intihar ederken reisleri 16. Uçağını alıyor ve millet alkışlıyor. Yazıklar olsun size de itibarınızada.
  • recep tayyip erdoğan ve ailesi bu ülkeyi bataklığa dönüştürdü. ileriki zamanlarda durum öyle bir hal alacak ki akp ve mhp başını kurtaramayacak. sizin bilmediğiniz çok şey var.
    ALLAH halka zulmeden sistemleri uzun süreliğine ayakta tutmaz. rte sistemi, yargısından eğitimine, hastanesine, tüm kurumlarına kadar firavun sistemidir. ALLAH bu firavun sistemine karşı tavır almanızı istiyor. ALLAH diyor ki korkmayın, ben sizinle beraberim.
  • Karma eğitim kaldırılıyor, kadınlara özel avm açılıyor, pembe otobüsler geliyor, imam hatipler almış başını gidiyor, dershaneleri ortadan kaldıracağız bahanesiyle merdiven altı kurslar dahi en düşük üç beş bin lira, diğer dershaneler özel okullara dönüştürüldü ve bir öğrencinin yıllık masrafı en düşük on binlerden başlıyor vs. vs. Eğitim sistemi iflas etmiş, fatih gibi büyük bir fiyasko ya da ihanetin bedeli hala ödeniyor 4+4+4 eğitim sistemi öğrencileri derin bir bataklığa sürüklemiş.. Bunların nedenleri ve sonuçları üzerinde durmak istemiyorum zira başka bir niyete yazmaya niyetlendim.

    Bunlar ne yapıyor ve ne yapmak istiyorlar? Bunlar dediğim Meriç’in ifadesiyle ‘’burjuvazinin iki marifeti var: Hayâsızlık ve el çabukluğu.’’ Tam da bu yönetime gidecek bir kelam. Çok açık ve net ki bu iktidar yirmi yıla yakın bir sürede bir kültür devrimi yaratamadı, kültür iktidarını ele geçiremedi. Bu iktidarsızlık doğal olarak onları bu eğitim sistemine itiyor, itmek durumunda bırakıyor. Kültürel iktidar oluşturamamalarının da en önemli nedeni kendi tabanlarının basiretsiz, yetkinsiz, tembel, uyuşuk, boynu bükük(her şeye itaat eden), birikimsiz, sanatsız, felsefesiz ve edebiyatsızlıklarından gelmektedir. Çünkü iktidar tam dindar bir nesil istemiyor. Tam dindar bir nesil oluşursa kendi ayakları da kayacak. Çünkü tam dindarlık tam bir ışid kafasıdır. Amerikan ürünlerini kullanmayacaksın, açık gezmeyeceksin, laik devlet sistemine itaat etmeyeceksin, devlet başkanı aynı zamanda bir halifedir ve şeriat yani Kur’an her alanda tam bir hâkimiyet sağlayacak. Bankalar faizsiz çalışacak, avmler kapanacak ya da yeniden yapılandırılacak, gıda ürünleri(helal gıda) denetim altına alınacak, giyim ve kuşam tamamen değiştirilecek, bağımsız ve yerel bir internet(birçok kısıtlamayı getirmiş ve sadece dini ilimlerin yayımlar yaptığı bunun yanında fen ilimlerinin de yayımlar yaptığı ama burada da şöyle bir durum var ki biyoloji gibi bir derste anatomi nasıl öğretilecek?) faaliyete geçirilecek vs. vs. İşte tam bu noktada din ile seküler akp iktidarı arasında bir çatışma bir uyumsuzluk başlamaktadır. Akp’nin istediği birey ve toplum tipi nedir? En açık ve ne ifadeyle: Kapitalist bir toplum, seküler anlayışlı bireyler. Yani kişi hem kerhaneye gidecek hem de kerhaneden çıktıktan sonra camiye gidecek ardından da akşamüstü bankadan faizli parasını çekip eve giderken avmden(Migros gibi) poşetlerini doldurup ailece oturup yemek yiyecekler ardından çocuklarına dini ve ahlaki öğretiler öğretilecek. İşte akpnin yapmak istediği kapitalist uşaklar sistemi tam olarak bu. Bunu yaparken iktidarını sürdürmek ve daha da güçlü kılmak için belirli aralıklarla karma eğitim, 4+4+4 eğitim sistemi, ahlaki söylemler, erkekli kızlı evler, imam hatipler, başörtüsü vs vs gibi propagandalar yapmaktadırlar. Diğer yandan ekonomik, bireysel ve sosyal hayattaki çöküntüleri örtmekte de büyük bir etken olmaktadır. Cumhurbaşkanı sözcüsü olan kalın kafalı kalın: Ekonominin düzelmesi için ahlaki çöküntüyü durdurmak gerektiğini de belirtiyor. Halk için tam bir afyon söylemleri. Söylem üstüne söylem gerçekleştirerek halkı iyice uyutuyorlar. İslam’a göre yaşayan devletler adında bir araştırma yapılır ilk otuz beş ülke içerisinde tek bir İslam ülkesinin bulunmaması bu söylemin ne kadar saçma, temelsiz olduğunu da göstermektedir.

    Karma eğitime son vermek istiyor. Pekâlâ, bunu nasıl yapacak? Önce ilköğretimleri ayıracak sınıfları değil okulları. Yani her okulun yanına bir okul daha yapılacak. Kaç tane ilköğretim var ülkede? Ekonomik yükü siz düşünün. Sonra Liseleri ayırması gerekiyor. Kaç tane lise binası varsa iki katını, sonra kaç tane üniversite var iki katını düşünün. Bunlara öğretmenler gerek, hizmet gerek, yani büyük bir maliyet gerek. Bütün bu yükü nasıl kaldıracaklar? Sadece liseler için yapıyorlarsa bunun din açısından manası nedir? O zaman bu uygulama tam politik bir uygulama iktidarın iktidarda kalması ve gücünü yitirmemesi adına bir miktar uygulayacağı bir uygulama yahut safsata.

    Diyelim ki iktidar erki tam bir İslam ülkesi istiyor. O zaman bunu nasıl yapacak? Bütün toplumu tek bir renge büründürmesi gerekecek. Yani bütün ırklardan arındırılmış saf bir Türk insanını oluşturmalı ardından bütün insanları tek olan İslam’a itaat ettirmesi, siyasi itikadi mezhepleri ortadan kaldırmalı yani Alevilik, Caferilik(ikisi yanı yahut aynı paralellikte değil) gibi mezhepleri. Ardından bunun için iki nesil gerekecek geçiş süreci olarak. Yani koca bir yüz yıl gerekiyor. Bu yüz yıl içinde durmadan çalışacak, sürekli iktidarda olacak sürekli müfredatın başında inceden ipliğe kadar her şeyi denetim altına alacak. Bu süre zarfında iki nesil heba olacak.

    Eğer tam bir dindarlık örneği gösterecekse önce imamlardan başlamalı. İmamların maaşları en fazla üç beş yüz lira olacak. Bunun yanında kirası, geçim harcamaları devletin üzerinde olacak o da çok asgari bir düzeyde tutulmalı. Bunu böyle yapmaları şuna yol açacak: İmam olmak isteyenler maaşı ve rahatlıktan dolayı değil tamamen insanlara halis bir niyetle hizmette bulunmak için imam olacaklar. Dünyevi hiçbir arzuya, ticarete kulak asmadan insanların manevi bekçisi olacaklardır. Sekülerleşen imamların ve lüks cami yapılarının canı cehenneme. Diyanet kendi konumu itibariyle İslam’la zıt bir oluşumdur. Diyanet ihanet yurdu ve kapanması gerekiyor hem toplum açısından hem de ülke açısından büyük bir yüktür. Diyanetin kapıları yüzyıldır örümcek ağları ile örülü. Ara-sıra anlaşılmayan garip sesler çıkıyor. Asırlardır aynı senfoni: Kaderinize razı olun! Birkaç leş kelime yığını. Lüks camilere gelen cemaatin aklı, ticarette, pazarda, plajda.. İmamlar aklını cemaatlare, tarikatlara satmış kimisi de diyanete. Nedir bu diyanet? Fakirlere fakirliği kabul ettiren, ettirmeye devam eden. Zenginler ve yolsuzluk yapanlar hakkında tek bir kelam söyleyemeyen, iktidarın ve gücün yanında duran sapkın bir kurum.

    Biz şeriat ülkesine doğru mu gidiyoruz? Yukarıda bahsettiğim gibi bir şeriat ülkesine doğru adımlar atılsa da, belirtiler güçlü olsa da tam tersi biz kapitalist, kapitalizme gelin olmuş ve bekâreti bozulmuş bir ülkeye doğru gidiyoruz. Görüyoruz ki: İltimas, rüşvet, yolsuzluk, yalanlar almış başını gidiyor ama bunların hiçbir önemi yok çünkü adam abdestinde ve namazında. Bu anlayış yeşerdi, hiç sökülmemek üzerine kök salmış durumdadır. Hiçbir şeriat ülkesi hiçbir zaman bu kadar fahişeleşmiş bir toplumdan daha kötü değildir, bu kadar tutarsız bir ülke konumuna düşmemiştir... Arada kalmış bir toplum piç bir toplumdur.

    Böylece bu tartışmaların gölgesinde biz iki bin yıl öncesine gideceğiz. Tam bir gerici ülke olacağız. Aydınlanmaya dair tek bir belirti yok. Işıklar sönmüş, karanlık yağıyor.
  • "Türkiye’de köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar. 1830’lu yıllar Almanya’sında olduğu gibi…

    2017 yılında vizyona giren, R. Peck’in yönettiği “Genç Karl Marx” filmini izleyenler filmdeki, pis ve yırtık pırtık kıyafetler içindeki kadın, erkek, çocuk köylü-proleterlerin ormanda, kurumuş ağaç, çalı çırpı, kuru yaprak toplarken atlı polislerin saldırısına uğrayıp bazılarının kılıçtan geçirilip öldürüldükleri, diğerlerinin ise yakalanarak götürüldükleri ilk sahneyi hatırlarlar.

    1830’lu yıllarda Almanya’da köylülerin ormanları kullanması suç sayılmaktadır. Öyle ki 1836 yılında sadece Prusya’da 150 bin civarında köylü bu nedenle tutuklanarak muhtelif cezalara çarptırılırlar. Sadece kuru dal, kurumuş ağaç, çalı, çırpı ya da yaprak değil, yere dökülen meyvelerin dahi toplanması hırsızlık sayılmaktadır.[1]

    Böyle bir gelişmenin nedeni ise para kazanma derdinde olan küçük tüccarların ormanlara el koymaları ve adeta bir tür “çitleme” yaparak bu hakkı kendi tekelleri altına almalarıydı. Marx daha sonra bu gelişmeyi, Kapital’de ilkel sermaye birikiminin bir örneği olarak sunar.

    Benzer olaylar benzer sonuçlara yol açar

    Tarih kuşkusuz ki tekerrürden ibaret değildir. Diğer taraftan tarihin değişik dönemlerinde bir birine benzer olaylar ortaya çıktığında, farklı bir zaman diliminde de olsa birbirine benzer sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Nitekim son 15 yıllık AKP iktidarları döneminde siyasal iktidarın ve onun yol verdiği sermayenin hem emek, hem de doğa ile kurduğu ilişki onları sonsuz bir kâr hırsı için tahrip etme yönünde oldu.

    Bu gelişme aslında, özellikle de düzenlemelerin, denetimlerin neredeyse tamamen ortadan kaldırılıp sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamında tam serbestlik demek olan neoliberal kapitalizmin tipik bir özelliği.

    Türkiye’deki sermaye de kâr çıkarım alanı olarak gördüğü doğaya ait ne varsa talana varırcasına onu tahrip etmekte sakınca görmedi. Özelleştirmeler adı altında bu talan meşrulaştırıldı. Halka ait, kamuya ait ne varsa adım adım adeta yeni bir çitleme hareketiyle büyük sermayeye devredildi.

    Bunun özellikle de 20 Temmuz 2016’dan sonra OHAL altında ve sonrasında artık kurumlaşmış bir otoriter rejim altında daha da hızlanarak yapılması ise tesadüf değildi.

    Ormanların, su varlıklarının ve toprakların büyük sermaye tarafından gaspı kolaylaşıyor

    Böyle bir çitleme ya da modern ilkel sermaye birikimine izin veren bir kanun bu yılın Nisan ayında yayımlandı.[2] Kısaca söylemek istersek, bu kanun ile tüm su varlıklarının Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) kontrolüne verilerek, ardından da özelleştirilmesi, ormanların imara açılması, arazi toplulaştırma işlemlerinin yine DSİ’ye verilerek köylülerin arazilerine el konulması yasalaştırılıyor.

    Sırasıyla:

    -Doğadaki su kaynakları ve su havzalarından yapılan tarımsal sulamanın işletme ve bakımı, yani suyun dağıtımı özelleştirilecek.

    -DSİ tarafından zorunlu arazi toplulaştırma ve tarla içi geliştirme hizmetleri yapılacak. Böylece köylülere ait arazilere önce devlet tarafından el konulacak, ardından hektarlar düzeyinde toplulaştırılan bu arazileri yoksul köylüler ve küçük toprak sahipleri satın alamayacağı için (küçük köylünün satın alamayacağı kadar yüksek fiyatlar nedeniyle) bunlar DSİ tarafından özel şirketlere satılacak. Böylece küçük köylülüğün tasfiyesi hızlandırılmış olacak.

    -Hazine arazileri (tarıma uygun olsalar dahi) enerji, maden, imar rantı gibi amaçlarla özel şirketlere devredilecek.

    Ormanlar köylülere kapatılacak

    Ama asıl düzenleme ormanların kullanımıyla ilgili. Öncelikle orman alanları Hazine’ye takas yoluyla devredilip her türlü imara açılacak. Böylece halihazırda orman içinde gördüğümüz lüks villalara ve malikânelere yenilere eklenecek.

    Dahası, kanunun 18. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarında, odun kömürü, terebentin, katran, sakız gibi işletilmesinde ağaç kullanılan ocakların açılmasına, balık üretmek üzere tesis kurulmasına ve göl, baraj ve deniz yüzeyinde yapılan balık üretimi için karada yapılması mecburi tesislere ve yeraltında depolama alanı kurulmasına Orman Genel Müdürlüğü’nce bedeli alınarak yirmi dokuz yıla kadar izin verilebilir.

    ve 30. Maddesi’nde:

    Devlet ormanlarından elde edilen dikili ağaç da dâhil, orman ürünlerinin piyasa satışlarında açık artırma esastır.

    hükümleri yer alıyor. Böylece orman içlerine, göl ve baraj göletlerine balık üretme çiftlikleri, ormanlarla deniz ve göl kıyılarına balık tesisleri kurulabilecek. Ormanlardaki ağaçların altı metrelerce oyulup sebze ve meyve ya da tehlikeli kimyasal atık saklamak üzere depo haline dönüştürülebilecek.[3]

    Ayrıca, ormanlardaki dikili ağaçlar özel sektöre satılacak ve ormanlar dikili ağaçları satın alacak şirketlere 29 yıllığına kiraya verilecek. Tıpkı Turgut Özal sonrasında kıyıların Yap-İşlet-Devret Modeli altında 29 yıllığına kiraya verilip sonra mülkiyetlerinin özel sektöre devredilmesi gibi, ormanlar da 29 yılın sonunda özel sektörün malı olacak.

    Şimdi bu gelişmenin neden olacağı felaketleri sıralamaya çalışalım.

    Öncelikle bu, ormanları doğrudan tahrip edecek ve zarar verecek bir yıkımın artık yasalaştırılması demektir.

    Bir bölgenin, kentin akciğerleri anlamına gelen ormanların metalaştırmaya ve ticarileştirmeye konu edilmesi ya da satılması iklim değişikliklerinin, aşırı ısınmanın ve ardından gelebilecek ekolojik felaketlerin nedeni olacaktır.

    Tüm topluma ve bu ormanların içinde yaşayan hayvanlara ait olması gereken bu müşterek kullanım alanlarının sermayenin kâr hırsına terk edilmesi ve bunlar üzerinden bir haksız servet birikimi demektir.

    Yeni tür bir çitleme

    Orman köylüleri açısından ise daha vahim bir durum söz konusudur. Kışın yakacağını kurumuş ağaç, dal, yaprak ya da yere dökülmüş meyve veya toplanabilecek meyve gibi (örneğin kuşburnu) gibi toplayarak doğa ile ücretsiz bir alışveriş içinde olan (en azından böyle olmasını beklediğimiz) yoksul köylüler artık bundan mahrum edilecekler ve yakacak odunlarını satın almak zorunda kalacaklar. Bu da onların yoksulluğunu daha da artıracaktır.

    Çünkü özelleştirme yoluyla çitlenmiş orman alanlarına artık hiç giremeyecekler. Buralarda sadece bu şirket ucuz işçi aradığında çalışmak için birbirleriyle yarışacaklar. (Nitekim bu durum 13. Madde ile düzenlenmiş.)

    Tarihin “tekerrür” kısmı burada da devreye giriyor. Çünkü daha önce çıkartılan Büyükşehir Belediyeleri Kanunu ile köylülerin müşterek alanları (su kaynakları, otlak, yaylak ve meralar) imara açıldıktan sonra köylüler bu hizmetler için para ödemek zorunda kalmışlardı.

    İmara geçirilen tarım arazilerini satıp, üç-beş yıl içinde parasını tüketen köylülerin çoğu bu arazilerde yükselen konut inşaatlarına bekçilik yaparak hayatlarını kazanmaya çalışmışlardı. Bu arada azalan tarım arazisi nedeniyle artan tarımsal ürün fiyatları yüzünden iyiden iyiye yoksullaşıp, yoksulluk yardımlarına sığınmışlardı.

    Doğa ile kurulan ücretsiz faydalanma ilişkisi yok ediliyor

    Oysa binlerce yıldır insanların ilk üretim ve dönüştürme faaliyetinin doğa ile kurduğu ücretsiz ilişkinin (karşılıksız olarak doğadan alma faaliyeti) üzerinde temellendiği biliniyor.

    Bu da onlara su kaynaklarını, toprağı, ormanları ve daha birçok yeraltı ve yerüstü varlığını ücret ödemeden kullanmak gibi geleneksel bir hak veriyor. Bu hak doğadaki diğer canlılar için de olmalıdır.

    İşte bu kanun ile su varlıklarını, ormanları özelleştirerek ve arazileri kapitalist bir zihniyetle toplulaştırarak ve binlerce yıldır gelenek haline gelen kullanma haklarını yok ederek insanların doğa ile kurdukları doğal ilişkisi artık yok ediliyor.

    Yani köylüler artık ormanın içindeki kuru odun, çalı çırpı, kuru yaprak ya da meyve toplanması gibi geleneksel olarak yüzlerce yıldır sahip oldukları haklarından faydalanamayacaklar.

    ‘Genç Karl Marx’ ile bitirelim. Filmde, dönemin meşhur ideoloğu Proudhon’un “mülkiyeti hırsızlık olarak ilan ettiği” bir sahne var. Dinleyiciler arasındaki Marx söz alır ve “Hangi tür mülkiyet hırsızlıktır? Burjuva mülkiyeti mi?” diye sorar. Proudhon “Bütün mülkiyet türlerinin hırsızlık” olduğunu söylediğinde, bunun çok soyut bir yanıt olduğunu söyleyerek itiraz eder.

    Marx, kullanım/faydalanma hakkı (appropriation) ile istimlak (expropriation) arasında fark olduğunu ve orman köylülerinin sadece kullanım haklarını kullandıklarını ileri sürer.[4]

    Yani Marx’a göre, köylülerin ormanda kuru ağaç, dal, yaprak ya da meyve toplamaları hırsızlık değildir. Özellikle de yere dökülen meyvelerin toplanması çocuklar açısından geleneksel bir haktır. (Bizde de aslında buna benzer ve daldaki meyveler için dahi geçerli bir geleneksel hak vardır: “Göz Hakkı”.)

    Bunlar yoksulların geleneksel olarak sahip olduğu haklardır ve ellerinden alınamazlar. Ona göre yoksulların ölü orman ürünlerine erişim hakkı onların genel yoksulluklarının bir yansımasıdır ve onların doğa ile olan geleneksel ilişkilerini bir sonucudur.

    Bu yüzden de filmin başlarında, gazetedeki odasında arkadaşlarıyla konuyu tartışırken köylülerin Prusya devletine ve onun liberal sanayici destekçilerine karşı mücadele etmekten başka çarelerinin olmadığını hararetle savunur. Çünkü köylü proleterler hırsızlık yapmamakta, geleneksel haklarını kullanmaktadırlar."

    http://sendika62.org/...stafa-durmus-509283/
  • Aralarındaki tüm tarihsel farklılıklara rağmen, İran Devrimi'nde Humeyni'nin, 2000'ler Türkiyesi'nde AKP'nin başarısı aynı nedenin, dindar burjuvazinin alt sınıfların desteğini kazanma becerisinin sonucudur.
    E. Attila Aytekin
    Sayfa 442 - Burak Gürel
  • Atatürkçüysen, terörist holigansın. Türk bayrağı ile yürüyorsan marjinslsin. Alt kimliksin. Ulusalciysan irkcisin, faşistsin. Milliyetciysen ayaklar altındasın. Akp milletvekili söyledi. Kanın bozuk. Akp valisi söyledi gavatsin. En son ne öğrendik? Akp yöneticisi söyledi. Türk değilsin.
    Türk filan yok. Hakli olabilir aslında. Çünkü bırak türkleri... yabancılar bile türk milletine bu kadar hakaret edilmesine sessiz kalmazdı herhalde.
    Yasin Aktay: 2015 te akp milletvekili yapıldı. Bayburt üniversitesinde konferans verirken, milletin ne olduğu siyasilerin kararıyla doldurulan bir şeydir, milletin tanımı siyasiler tarafından yapılmış, sana türksün demisler, ne demek türklük? Var mı böyle bir şey, türk nedir mesela? Türk dediğin sentezdir, türk diye bir ırk yok dedi. Türk filan yok diyen bu arkadaş.
  • Avrupa kapılarında kralların ayağımıza geldiği günlerden bugün istenmeyen misafir durumuna düşürülmüş olan ülkemizin talihsizliği ise onu altmış yıldır okumuşların değil, Tayyip Beylerin yönetmesidir.