• Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden mi gizleyeceğim?
    Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim.
  • “Zaman zaman böyle duygusallaşır işte,” diyerek durumu izah etti Gatsby, “bu da anlaşılan öyle günlerinden biri. New York’ta tanınır ancak, aslında Broadway’dendir.”
    “Ne iş yapıyor? Aktör mü yoksa?”
    “Ah, hayır.”
    “Dişçi?”
    “Meyer mi? Daha neler! Kumarbazdır,” dedi ve bir anlık tereddüdün ardından serinkanlılıkla ekledi, “1919 Beysbol Turnuvası’na şike karıştıran odur.”
    “Turnuvaya şike mi karıştırdı?” diye tekrarladım.
    Duyduğum karşısında şaşkındım. Elbette 1919 Turnuvası’ndaki şikeden haberdardım, ancak muhtemelen uzun bir zinci­rin halkası olduğunu sandığımdan, sadece oluvermiş, diyerek geçiştirmiş, çok da üstünde durmamıştım. Bu işin tek kişinin başının altından çıktığını, onun da bir kasa hırsızının dakikliği ve ustalığıyla, elli milyon insanı oyuna getirebileceği aklımın ucundan geçmezdi.
    Biraz sonra, “Nasıl yapmış?” diye sordum.
    “Sadece fırsatı görüp, değerlendirmiş.”
    “Peki neden içeride değil?”
    “Kanıtlayamıyorlar ki ahbap. Ne cin adamdır o!”
  • Birkaç zaman önce sınıf meselesi üzerine düşünürken gaddarca davranarak sınıfın günümüzde silikleştiğini, keskin tanımlarının olmadığını, varsayılan işlevselliklerinin de artık ona dair gizli yaraları olduğunu söylediğimde iki noktada çıkış yolu bulamamıştım. Bu çıkmazlar üzerinde çalıştığım araştırma konumda ilerlememi de engelliyordu. İlki, bütün bir tarihi sınıf çatışmasıyla izah etmeye kalkışmanın kifayetsiz olup olmadığı üzerineydi. Bana kalırsa, yetersiz ve sığ bir durumdu bu. Sınıfın hâlâ var olduğunu, bütün bir seyrin sınıf çatışmasıyla yürüdüğünü söylemek eksik kalırdı. Şayet Weberyan bir arzumuz yoksa, sınıfın önceden tanımlanmış bir yapı olduğunu iddiada ısrarcı değilsek (fiyakalı olsun diye ex-ante derler), sınıfın keskin, net bir tanımlamasının olmadığını söyleyebiliriz. Hepimizin sınıf konusunu düşünürken Marksist, yaşamsal koşullarının sınıfla bağını tartışırken açık bir Bourdieucu, sınıfsal hareketlilikleri düşünürken bihakkın Weberci olması muhtemeldir. Anlaşılabilir. Yine de kimliklerimizin ne kadarını sınıfsal konumların temsil ettiğini düşününce vardığım sonucu işgal etmeye kalkışmadan, anlamaya yakın duruyorum: sınıfın kendisi hakkında peşin hükümlü değilim. Diğer muammam, kent gibi son derece muallak bir mekânın içerisindeki suç, ceza ve aktör üçgeninde topluma yeniden kazandırılmanın nasıl başarılı olacağıydı. Bunun sınıfla doğrudan olmasa da yakın ilişkisi vardı ve düpedüz damgalı bireyleri sınıftan ziyade alt-kültür ile izah etmeye cevaz verebiliyordu. Hapsedilme, İyileştirme ve Yeniden Suç İşleme, bu sorularımı cevaplamakta yetersiz kalsa da hatırı sayılır yol gösterici olmayı başardı.

    Kitap, hala sosyolog olarak görev yapan Şükrü Bilgiç’in sıkı araştırmalarının ürünü. Basım yılı itibariyle günümüzden yedi yıl öncesine ait olduğu için içeriğin güncelliği noktasında eksiklikler var. Fakat yine de benzer konuda yapılacak çalışmalar için bilhassa teorik altyapı sağlama açısından oldukça verimli. Eserin kabataslak üç ana hat üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz: suç, ceza ve yeniden iyileştirme. Birbirinden çetrefilli bu üç kavramın üstesinden gelebilmek güncel ve ciddi bir problemdir. Dirsek teması içinde oldukları halde büsbütün iç içe de olmayan bu kavramların incelenmesi sağlam bir teorik altyapıyı, birbirileriyle temas halinde oldukları ve ayrıldıkları noktaları belirlemek ve kent ile birlikte irdelemek hakiki bir marifeti gerektirir. Kitabın marifeti, bu kritik durumları yansıtma noktasında zayıf, buna rağmen vermek istediği nihai mesaja yönelik takdire değer. Kitap, yedi farklı bölümden oluşuyor. İlk bölüm, konuya dair temel kavramların irdelendiği teorik çerçeveyi kapsıyor. Bu bölümde suç ve ceza kavramlarının mahiyeti tartışılmakta, mevzuatımızdaki karşılıkları verilmekte. Bu bölümde dağınık halde bulabileceğiniz kavramların bir arada, derli toplu bulunması ve yazarının da kendisini şimdilik geri planda tutması önemliydi. Çünkü takibindeki bölümde suç teorilerini ele alırken sıkça araya girip görüşlerini yansıtması ve hapsedilmeyi irdelediği üçüncü bölümde de iyiden iyiye görünür kalması kitaba arşiv ve araştırma özelliği katıyor. İyileştirmeyi dördüncü bölümde, yeniden suç işlemeyi de takibindeki beşinci bölümde ele alan çalışmanın son iki bölümü ciddi bir kaynak mahiyetinde. Bu andan itibaren kitaba yönelik bir iki eleştiriyi yazmaya başlayacağım, bu yüzden şimdilik kitabın ana hatlarıyla neleri kapsadığını vermek faydalı olacaktı.

    Lafı pek de dolandırmadan “kentli” kavramının bir hayal ürünü olduğunu söyleyerek başlamalıyım. Bunu söylemeyi önemsiyorum zira kenti anlamadan kentteki varyasyonlar üzerinde kafa yormanın bir sonuca varmayacağı görüşündeyim. Kitabın birçok yerinde Marksistlere dair tespitlerin olması umut vericiydi, fakat Marksistleri var eden şeyin bir yerde kent olduğunu görmezden gelmek ciddi bir eksiklikti. Kentin Marksistler için tastamam bir acı olduğunu, yoksulluk ve hamisi oldukları işçi sınıfının ezildiği mekânlar olduğunu ifade etmek gerekir. (Bir parantez açarak, bu noktanın önemini gösterecek bir örneği de paylaşmak isterim: Hitler gibi ayaktakımından birisini nasıl oluyor da ciddi bir birikimi olan Komünistlere karşı iktidar olduğunu anlamanın yolu kenti okumaktan geçer. Kent, bu açıdan ciddi bir turnusol kağıdıdır). Dolayısıyla, köklü bir değişimin ardındaki sebepleri arıyorsak –ki kitabın maksadının bu olduğu açık- mekân-zaman ilişkisinin ayak izlerini takip etmek durumundayız. Yaşamsal deneyimler, benlik, olanaklar ve risklerin tamamı mekânda, bir tarihsel sürecin himayesinde gerçekleşir. Suç, ceza ve yeniden iyileştirme ve yeniden suç işleme bile buna dâhildir. Kentte cereyan eden varyasyonları ele almak, bu sebeple içerimlerini aşikârmış gibi kabul etmemekten geçer.

    Suçun kavramsal olarak neleri karşıladığı, mevzuatımızda ve küresel mevzuatta suç ile ne ifade edildiğine dair yetkin bir izah kitapta mevcut. Bunlar üzerinde yeni bir izahta bulunmayı yersiz buluyorum. Bunun yerine, birkaç eksik noktaya değinerek bu şekilde çalışmaya övgüde bulunmak isterim. Yazarın tahayyülü, şeffaf bir hapishane üzerine yürüyor. Suça karışan, suçu ispat olunan, normları es geçip sapmayı tercih eden bireylerin bir süreliğine toplumdan soyutlanmasına karşın, yazarın yeniden iyileştirme üzerine notları neredeyse cezalandırmanın nerede var olduğunu anlamamıza müsaade etmeyecek kadar esnek. Sosyal, psikolojik, fiziksel, toplumsal, hukuki, ekonomik şartların maksimum iyileştirilmesi isteği, bir yerden sonra tuhaf bir hümanistik çizgiye kaymakta. Bu, bir araştırmacının şahsi talepleri de olabilir, mümkündür, fakat suçun küresel tarihini irlemeden böylesi bir talebe kalkışmak, hapishanelerin de ceza kurumunun kendisinin de maksadına ters düşecek sonuçlar doğuracaktır. Dahası, suçun da tıpkı diğer üst-kurumlar gibi bir inanç mahsulü olduğunu ıskalamazsak, küresel bir suç ve suç mekânı tasavvurunun da beyhude olacağını anlayabiliriz. Dostoyevski vicdanlı bir insandı mesela, onun tahayyülündeki suç, yoğun bir ağrı çeken Raskolnikov’undan mülhemdi. Onun nezdinde suç, bir adalet çeşidiydi. Kafka da Gregor Samsa’sı üzerinden suça farklı şekilde baktı. Birçok örnek sıralanabilir. Anlayacağımız şey, küresel bir suç ve ceza tanımlamasının arızalı hale geldiğidir. Müşterek bir tanımla yapmak, bir nebze daha faydalı ve sonuca yönelik olur. Daha da önemlisi, mekânda cereyan eden suçların mekânla ve zamanla diyalogu da ıska geçilmeden, kapatılmanın patolojisine ulaşacak süreçler bu kritik anların izahında saklıdır.

    Mekân, benlik, suç ve ceza hakkındaki eksiklerinden sonra, kitabın ekseriyetine dair fazlasıyla olumlu tespitler yapabiliriz. Her şeyden önce, kapsamlı ve maksadına uygun anket çalışmalarından, saha notlarından ve araştırma yöntemlerinden oluşan kitabın donanımlı olduğu açık. Bu açıdan tipik bir arşiv ve katalog özelliği de taşıdığı söylenebilir. Diğer yandan kapatılma ile birlikte başlayan sürecin içerimlerini anlatmakta ve olası problemleri tespit etmekte de faydalı bir çalışma. Kurumsal hizmetlerin ulaşım ve kendisinden faydalanan bireylerin etkileşimlerine dair hassas tespitlerin bulunduğu kitabın sosyal yaşama yeniden kazandırma üzerine de söyleyecek şeyleri oldukça fazla. Kısmen üslup konusunda yetersiz olduğu hissini verse de elbette onanmış ve bastırılmış bir eserin alanındaki eksikleri giderdiği açık bir gerçektir. Eserden bu yönde faydalanmak gerekir. Çalışmanın sonuç ve değerlendirme kısmına referans olacak şekilde alınabilecek önlemler listesi sunularak tespit edilen noksanlıkların giderilmesi yönünde tavsiye ve bilirkişi raporu görevi de üstleniyor. Kıymetli, kaynak olabilecek teorik bir eser. Derine, kavramsal ilişkilere ve kente yansımasına inmeyi aklınıza getirmediğiniz sürece elinizin altından eksik etmemeniz gereken bir kitap.
  • Rus sinemacı, yazar ve aktör Andrey Tarkovsky;

    “Bir damla, bir damla daha iki damla etmez; daha büyük bir damla eder.”

    sözüyle ne anlatmak istemiş olabilir?
  • "Hayat .... ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin."
    Amin Maalouf
    Sayfa 151 - Yapı Kredi Yayınları
  • Aktör ve aktris, dedi içinden, iki taraf da karşılıklı oynuyor, ama kimse kimseyi aldatmıyor.
  • “Herhangi bir duyguyu hissetmeyecek kadar aptallaşıp bedenlerini televizyonlara teslim ediyorlar. Dizilerde yaşıyor, filmlerde hayat buluyor, aktör ve aktrislere âşık oluyor, televizyona çıkan herkesi adam yerine koyuyor ve kitap okumaya çalışınca da hemen uyuyuveriyorlar! Daha fazla hissetmemek için ilaçlara sığınıyorlar… AMA hissetmek için buradayız, hissetmek ve anlamak için, gerekirse acıya da hazır olmalıyız.”