• İtiraf etmek gerekirse Batı aynı Batı’ydı ama ben Doğuluydum.
    Her kuş gibi ben de kendi cinsimle uçmayı seviyordum.

    Hazin ki; İstanbul’u ne denli sevdiğimi Rumeli’ye dönünce anladığım gibi, Doğulu bir kalp taşıdığımı da ancak Alamanya gurbetinde idrak edebilmiştim.
  • Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası

    İlk önce yağmurla

    sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.

    Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.

    Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.

    Topraktan nefret duyarak

    - halbuki köylüydü birçoğu -

    tıraşlı ve korkak

    çapalıyorlardı patatesleri.

    Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana

    köy kilisesinden gelen çan sesleri.

    Pazardı.

    Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı

    kadınların değil,

    içlerinde büyük memeli kızlar,

    ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.

    Maviydi gözleri.

    Başları önde,

    kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.

    Terliydiler.

    Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.

    Kürsüde muhterem peder

    «beyannameyi» okuyordu,

    - gözlerini gizleyerek -.

    Renkliydi pencere camlarından biri.

    Bu camdan içeri giren güneş

    duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde

    eski bir kan lekesi gibi.

    Ve hiçbir zaman

    doğurmamış olan

    göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :

    başı öyle büyük

    o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları

    hazin ve korkunçtu.

    Önlerinde kandil yanıyordu

    eski

    sert

    ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

    İki adam boyundaydı tahta heykel.

    Şeytan saklanmıştı arkasına

    - kaşları çekik, sakalı sivri,

    Mefistofeles olması muhtemel,--

    ve âlim bir tebessümle

    dinliyordu muhterem pederi.

    «- Avrupa'nın bekası,

    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)

    Avrupa'nın bekası için harp ediyoruz.»

    Dinliyordu şeytan

    sivri sakalında keder

    ve âsi ve selîm aklına

    dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

    Okuyordu rahip :

    «- Avrupa milletleri el ele verip

    harp ediyoruz,

    ve mutlak imha edeceğiz

    medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

    Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini

    ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

    kaldırdı elini

    rahibe doğru

    - etsizdi, uzundu bu el,

    hakikat gibi, kemikli ve kuru -.

    Ve ne olduysa o anda oldu işte.

    Renkli camın altındaki kadın

    çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.

    Memeleri ağırdı

    ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.

    Düşürdü kâadı muhterem peder

    ve şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :

    «- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.

    Harbediyoruz,

    fuhşun bekası için,

    kerhane kapıları kapanmasın diye.

    Ve sen orda, arkada

    içinde beyaz entarisinin

    bir erkek çocuğu gibi duran,

    sen orospu olacaksın kızım.

    Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler

    büyük şehirlerimizden birinde.

    Baban dönmeyecek

    Yatıyor şimdi yüzükoyun

    çok uzak bir toprağın üzerinde.

    şimdi kan içindedir

    etli, kalın kulaklar

    ve ince kollarının dolandığı boyun.

    Yattığı yerde yalnız değil.

    Hareketsiz duran tanklarla,

    terk edilmiş toplar sahada.»

    Kendi sesinden ürkerek

    sustu rahip.

    Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.

    Kadife ceketli bir erkek

    - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin -

    bir şeyler söylemek istedi.

    Sivri sakalını kaşıdı şeytan,

    rahibe : «Devam et,» - dedi.

    Ve muhterem peder

    başladı tekrar konuşmaya :

    «- Harbediyoruz :

    pazar ve mal nizamının bekası için.

    Kömür, lâstik ve kereste,

    ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti

    satılmalıdır.

    Patiska, benzin

    buğday, patates, domuz eti

    ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet

    satılmalıdır.

    Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun

    ve ihtiyarlığın emniyeti

    satılmalıdır.

    Şan, şeref ve saadet,

    ve

    kuru kahve

    topyekun pazar malı olup

    tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.

    Harbediyoruz :

    harbi bitirdiğimiz zaman

    aç, işsiz ve sakat

    - harp madalyasıyla fakat -

    köprü altında yatılmalıdır...»

    Yine sustu muhterem peder.

    Şeytan emretti yine :

    «- Naklet onun macerasını,

    o ne idi, ne oldu, anlat...»

    Ve anlattı rahip :

    «- Onu hepiniz hatırlarsınız,

    toprağın içindeki bir patates tohumu gibi

    fakir,

    çalışkan

    ve neşesiz geçti çocukluğu.

    Sonra uyandı birdenbire

    on yedi yaşına doğru.

    Yine fakirdi, çalışkandı.

    Fakat aylarca gidip

    bulutsuz bir denizde

    altında sönük yelkenlerin

    sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın

    yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...

    Mahallede sesi en güzel olan insandı

    ve en güzel mandolin çalan.

    Hatırlıyorsunuz değil mi

    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

    ve mavi kurdelesini

    mandolininin?..

    İçinizde kimin kalbini kırdı,

    kime yalan söyledi,

    sarhoş olduğu vaki midir,

    ve kiminle dövüştü?

    Çocuklara saygısını

    ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?

    Belki biraz kalın kafalı

    fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz

    onu geçen sene harbe gönderdik.

    şimdi gerilerinde cephenin

    işgal altındaki bir köyün odasındadır.

    Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul

    bir tahta masanın üzerinde.

    Beli çıplak

    pantolunu dizlerinde

    başında miğfer

    ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.

    Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu

    direkte bağlı bir erkek.

    Dışarda yağmur yağıyor

    ve uzaktan uzağa motor sesleri.

    Kadını masadan yere iterek

    doğrulup çekti pantolonunu...

    Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,

    hatırlıyorsunuz değil mi

    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

    ve mavi kurdelesini

    mandolininin?»

    Yine birdenbire sustu muhterem peder.

    (Susabilmek bir hünerdir

    insanın ağzından çıkan sözler

    kendine ait olmazsa.)

    Fakat tahta Meryem'in arkasından

    yine emretti şeytan :

    «- Rahip, devam et,» - dedi.

    Ve devam etti rahip :

    «- Harbediyoruz.

    Çalıştırılan insan yığınları

    birbirine devrederek zinciri,

    karanlık ve ağır,

    beton künklerin içinde akmalıdır.

    Ve sen kocakarı

    - ön safta, solda, diz çöküp

    yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan -

    seni temin ederim ki

    kilise kapısında oynayan torunun

    - beş yaşında,

    başı altın bir top gibi yuvarlak -

    dedesi,

    senin kocan,

    babası,

    senin oğlun

    ve komşuların gibi

    kömür ocaklarında çalışacak.

    Hiçbir şeyi

    ümit etmemeyi

    öğrensin.

    Bu maksatla

    uçuyor bombardıman birliklerimiz

    tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp

    iki gergin kanatla.

    Ve motorlarına benzinle beraber

    belki bir parça keder dolarak

    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),

    uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak

    bombardıman birliklerimiz

    birbiri ardından giden dalgalar halinde...

    Harbediyoruz :

    öldürdüklerimizin sayısı

    - bizden ve onlardan

    aralarında meme çocukları da var -

    şimdilik

    beş altı milyon kadar.

    Harbediyoruz :

    kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

    Harbediyoruz :

    parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde

    hapisane demirleri...»

    Hakikat çok taraflıdır.

    Fakir bir Şimal kilisesinde

    - şeytan'ın iğvasıyla da olsa -

    fakir bir papaz

    onu o kadar uzun anlatamaz.

    İnzibat kuvvetleri aldı haberi

    - kadife ceketli orman bekçisinden -

    gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.

    Ve asfalt yolun üzerinde

    arasında silâhlı iki adamın

    giderken muhterem peder

    şeytan baktı arkasından :

    çekik kaşlarında ümit

    ve sivri sakalında keder.

    12.9.1941

    Not :

    Alamanya yıkıldı.

    Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.

    Ve yine şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer

    önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün

    Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.

    Halbuki yine uydu şeytan'a.

    Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine

    batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken

    41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen

    bilhassa mal nizamına ait olanları.

    Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle

    (tevkif edilmediyse de bu sefer)

    kovuldu kiliseden muhterem peder.

    Yine arkasından baktı şeytan :

    çekik kaşlarında biraz daha çok ümit

    sivri sakalında biraz daha az keder...
  • Şu Thomas Mann denilen adamı zaten sevmezdim, son yazdıklarını da okuyunca büsbütün soğudum. Hitlerciliğin yenilmesine elbette sevinecekti, tâ ilk günlerden beri o akışa karşı koymak istedi, ona bir diyeceğim yok; ama Alamanya'nın, kendi yurdunun, milletinin ezilmesi karşısında da bir üzgünlük duymuyor. "Oh olsun!" der gibi bir hali var.
    Nurullah Ataç
    Sayfa 26 - Yapı Kredi Yayınları
  • 163 syf.
    Romanı beğenmeyeceğimi aslında Raif beyin ailesinden gereksiz ve uzun bir şekilde en ince ayrıntısına kadar girilmesinden belliydi. İlerleyen sayfalarda Raif'in aileyle alakalı hiç bir konu geçmedi. Ama ayrıntılı anlatımına bakınca herhalde aileyle alakalı gelişmeler olacağını sanmıştım. Biraz gizemli bir kitapla bu olumsuz havayı kaybedeceğimi sanmıştım ama Alamanya muhabbeti daha beter çıktı. Her nasılsa babasının iyi biri olduğu hakkında bir fikri yok ama nasıl biri olduğunu tam manasıyla tanımanın mümkün olamayacağı bir kürklüyü iyi bulurken, zor şartlar altında çocuğuna iyi bir gelecek sunan ya da kürklüyle tanışmasına vesile olan babasını nerdeyse niye öldün senin yüzünden kürklüden uzak kaldım demediği kalmıştı. Kitabın en güzel bölümü ve beğendiğim kısmı son 10-15. sayfaları oldu. Kitapta açıklamalı açıklamasız bir çok eskimiş sözcükler mevcut. Açıklamalarına bakmaktan kitabı bitirmem uzadı.
  • Ya da "Ahvali siyasiye ne alemde oğlum? Alamanya toparlayabilecek mi kendini? O gökgözlünün halefi kavuruyor memleketi. Komşuların hepisi varlık vergisi kurbanı. Sen anlarsın oğlum, o bomba ellerinde diye şimdi de Amerikan tulumbacıları mı haraca kesecek bu dünyayı?
  • 156 syf.
    Sekiz öyküden oluşan, Livaneli'nin sosyolojik, politik ve dini ideolojilerini her hikayeye ayrı ayrı serpiştirip sentezlediği orta güzellikte bir hikaye-öykü kitabıdır.

    ARAFAT'TA BİR ÇOCUK.

    Ülke ismi belirtilmese de, benim Almanya olarak tezahür ettiğim bir ülkede, hem gurbette hem sılada yabancı olan Alamancı bir ailenin küçük çocuğu  Yılmaz'ın faşizanlık üzerine yürek burkan hikayesi okumaya değer.

    BÜTÜN KUŞLARIN UYKUSU.

    Allah sizi inandırsın ben bu hikayeden hiç ama hiç birşey anlamadım.


    DOKUMA İŞÇİSİ İLE ŞAİR.

    Devrimci manifestolar verip,devrimci şiirler yazan bir şairin,bir gün sendikal olaylara karışıp polis tarafından aranan  tanımadığı devrimci bir işçi olan Zeynel'i evinde saklayıp konuk etmesi ve yaşadıklarını anlatan güzel bir öykü.Sonunda şaire sövebilirsiniz, serbest.

    BİR ARPA BOYU.

    Berat Koza'nın, sıkıyönetim Türkiye'sinden kaçıp önce Almanya sonra da Kopenhag'a uzanan siyasi mülteci hikayesi.Solcular genellikle solcuların evinde yakalanır tezine inat bir şekilde,aslında dünyanın neresine giderse gitsin kendi topraklarında bir arpa boyu bile yol alınamadığının hikayesidir.

    SEÇENEK.

    Yine bir kaçış hikayesi. Bu sefer yurtdışına değil, anadoluya.Bu kaçış hikayesinde dikkati çeken şey, öğrenci olan Erdem'in öğrenci gibi görünmemeye çalışıp kılık, kıyafet ve tipik görünümünü değiştirme çabasının başarısızlığı ve daha çok dikkat çekmesi.Sonunda kendi özüne dönüp çevrede "turist" olarak görünmesi. İlginç bir hikayeydi.

    GÖRÜŞ.

    Alamanya'da adam yaralama suçundan cezaevine düşen Müslüm'ün,karısı ile yaptığı görüş gününün hikayesi. Sesleri banda kaydedildiği için klasik konuştukları ancak iç seslerinin başka şeyler söylediği hikaye. "Kocası sağken dul kalacak fukara.Kocasız kadını rahat bırakmazlar. Takılan olacak buna. Genç kadın, güzel... Sağlam durur mu ki? Durur tabii. Ya çok üstüne düşerse bir kopuk? Kaç yıl yatacağım belli değil... Offf felek!"

    ÜNİFORMA.

    Film setlerinde figüran olarak çalışan yarım akıllı Bekir'in, birgün sette polis üniforması giyip o üniformanın cazibesine kendisini kaptırarak gerçek hayatında da sahte polis olarak yaşamaya başlamasının düşündürücü hikayesi.Üniformanın kutsallığından çok avantalarının ve avantajlarının cazibesinde bir yanılgı.

    SIKINTILI GÜNLER.

    Türkiye'nin genel olarak Avrupa macerasının başladığı yıllarda o dönemlerde çekilen siyasi sıkıntıların ve bunun doğurduğu geçim sıkıntısının bir firma temsilcisi olarak çalışan Mehmet Özver'in iç dünyasında yaşadığı çalkantıların izdüşümü olan bir hikaye.Kitaptaki diğer hikayeler de bu çalkantılardan ibaret ama Mehmet Özver'in hikayesi bunu bana daha çok hissettirdi.

    Bir Dünya vatandaşı ve büyük bir Entelektüel olan Zülfü Livaneli'nin önünde yine yeniden saygıyla eğiliyorum. Sokakta yazsın, kaldırımda okurum,sokakta çalsın söylesin,pencerede dinlerim kendisini. Çok seviyorum be abi,ne yapayım...
  • “Esas burdaki Türklerden kork hemşerim,” dediler ona. “Türklere
    misadesiz olduğunu çaktırdın mı yandın, hemen gammazlarlar. Bizim
    milletimiz...”
  • 346 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Alayınıza selam olsun kozmik şekerpareler ...Daha öncesinde okuduğum ve incelemesini yazmak istediğim fakat fırsat bulamadığım Aziz Nesin kitapları sebebiyle karşınızdayım .. Lafı çok uzatmadan yavaştan girizgahı yapalım .. Pek tabii kitabı merak edenler için kitabın arka planına dair bilgileri vererek yol alacağız.. Son kısımda sıtkımı sıyırmaz isem normal bir kapanış yaparız . Sanmıyorum ama plan şimdilik bu ...

    Saygıdeğer canikolar , biliyorsunuz filmlerimizde olsun , edebiyatımızda olsun bizimle bir olmuş , gurbetçi olgusunun dahi önüne geçmiş bir kesim insanımız var .. Almancılar! Yaz aylarında uçak gibi mersolarıyla mahalleye gelip , çeşit çeşit elektronik eşyaları , damperli kuzu kıvamındaki çikiletaları gözümüzün içine sokan , uzaktan kumandalı arabaları ile zerrece türkçe konuşamayan Hans aromalı Mehmetleri ile ruhumuzda erezyonlara start veren insanlardı bunlar .. Peki ne olmuştu da bir garip simbiyotik yaşam formuna evrilmişti bu insanlar ? Neden Almanya'da idiler ..

    Efenim biliyorsunuz ki bu manyak naziler sonrasında savaştan yenik ayrılan Almanya ,karpuz misali ikiye ayrıldığında iş gücü ve ekonomi bakımından bitme noktasına gelmişti .. Yalnız hepimiz bir şeyi çok iyi biliyoruz ki disiplin denince sözlüğün karşılığı Almanya'dır .. Dolayısıyla harabeye dönmüş Federal Almanya,bu disiplin ile sanayii için gerekli yatırımları yapıp tekrar ayağa kalkmaya kalkıştığında savaş zamanında ölen 6 milyon alman vatandaşının eksikliğini son raddesine kadar hissetti .. Garp cephesi sonrasında değişen pek çok şey olmuştu sizin anlayacağınız ..Bundan kelli, dışardan işçi alımı başladı .. Bildiğim kadarıyla açlar açı İtalya ve sirtaki sever Yunanistan da bizimle beraber kampanyaya katılanlar arasında idi .. Bizim o dönemlerdeki yüksek işsizlik oranımız ile onların iş gücüne olan ihtiyacının birleşiminin , daha doğrusu TÜRK USULÜ VOLTRON' un sözlük karşılığı idi işte bu Alamancılar =)) Bu kısım muazzam işsizlik kaldırır lakin devam edelim. =))

    Şimdi kitaba gelecek olursaaak.. Kitabın ismi sanırsam hepinizin ilgisini çekmiş ve sinirinizi zıplatmıştır.. Şahsen ben ilk gördüğümde yine neler okuyacağım acaba diyip buhar atan düdüklü tencere kıvamına gelmiştim .. Kitabı okuduğumda yine acı acı güldüm .. Neşeleri kaçırmamak adına tek tek olanları anlatmayacağım size ... Öncelikle kitabın ismi bir halk ozanımızın dizelerinden alınmış .. Bu kitabı başka bir isimle cidden düşünemiyorum .. CUK oturmak deyimi bu olsa gerek sanırım ..Kitapta anlatılanlar , Aziz Nesin ' in ,1965 ile 1980 lerin ortalarına dek Almanya' ya yaptığı ziyaretleri sırasında alınan notlar ile oluşturulmuş .. Kapakta da yazdığı gibi gezi yazılarının derlemesi yani ..Yalnız, "şurda şu vardır , burda bu vardır , bira içen şu kızın ismi de Helga'dır" kıvamında bir anlatım yok .. Bilakis tüm bunların yerine, Almanya'daki vatandaşlarımızın sorunları ve karşılaştığı , içine düşürüldükleri durumlar anlatılmış.. Eğitimsiz , saf ve köyünden dışarı tek bir adım dahi atmamış bu insanları döviz deposu gibi görüp ,gelecek markların hayaliyle ,hiçbir devlet güvencesi olmaksızın Almanya' ya gönderen pek vatanperver hükümetlerimiz de unutulmamış .. Almanya'da tarikatların, hacı hoca geçinen düzenbazların kucağına itilen vatandaşlarımızın başından geçenleri okurken delirme raddesine geldiğim anlar oldu .. Bir devlet düşünün ki kendi vatandaşına karşı bu raddede vurdumduymaz olsun.. Buna mukabil ,çok güldüren kısımlar da var .. Biliyorsunuz , ZÜBÜK kelimesini türkçeye Aziz Nesin katmıştır .. Kendi yarattığı , can verdiği bu karakterin bin beterini Almanya'da bulup , bu Alman Zübük' e çarpılması .. Gözümden yaş fışkırdı okurken gülecem diye =)) TAM AZİZ NESİN'LİK OLAYLAR işte ! =)) Safi şu yüzden dahi kitabı alıp okumanızı kesinlikle öneririm =)) Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum ..

    Kapanışı da barutla yapalım .. 1965 'te bu işe start veren isim bilin bakalım kim idi ? Süleyman Demirel !! Milliyetçi geçinen ve muhafazakarlık bayrağını kimselere kaptırmayan Süleyman Demirel =) Soruyorum !!

    İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar , yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar , madenlerimizi peşkeş çekip satanlar HİÇ MİLLİYETÇİ OLABİLİR Mİ?

    Bu uluslararası sermayenin açık pazarında , yabancı sermaye ile işportacılık yapanlar HİÇ MİLLİYETÇİ OLABİLİR Mİ?

    Morrison Knudsen Inkorpıreyşın' dan ateşlenen o dönemki MOR BİNLİKLERİ iskambil kağıdı gibi masalara açanlar , okulsuz , yolsuz ve ışıksız köylerle dolu bu yurdun MİLLİYETÇİSİ SAYILABİLİRLER Mİ?

    Atalarımızın 4 kıtada at koşturduğundan bahsedip , Münih sokaklarında çöp toplamak zorunda bırakılmış Anadolu çocuklarından utanmayanlara MİLLİYETÇİ DENEBİLİR Mİ ?

    Milliyetçilik , ülkesinin "HALKINI" iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür.Halkçılık da milliyetçiliğin toplumsal yönünü belirler.. Milliyetçi olmayan bir halkçılık olamaz.Ancak halkçı olmayan bir milliyetçilik de asla var olamaz ! Bu durum vuku bulursa , (işbu 1965'teki örnekte olduğu gibi) bunun adı siyasi dolandırıcılıktır.. Başka birşey değil !! E bu yola da girerseniz , halkınızı ,yurtdışındaki o fabrikalarda kurutulmuş tarhana gibi elekten geçiriverirler ! Sen sahip çıkmazsan elin adamı ne diye sahip çıksın ?!?
  • Türkiye'nin işsizler ordusu ekmek kapısı olaraktan daha Alamanya'yı
    keşfetmekten çok önceleri, bu bizim yeğen Alamanya'ya gitti. On yıl kadar sonra Alamanya'dan döndü ki, öyle bir değişmiş, öyle bir değişmiş, biz bunu
    tanıyamadık da, halis Alaman sandık. Alamancanın en kibarcasını öğrenmiş ve
    Türkçesi az bi şey bozulmuş. Kimi Türkçe sözleri unutmuş. "Aaaa, nasıl
    derler?..." diye kekeleye kekeleye konuşuyor. Kendi demesine bakılırsa yeğenin o kibar Alamancasını Alaman'ın ayak takımından olanlar bile anlayamazlarmış.
    Alamancasına aşkolsun da, bir de bir huy edinmiş, her sözün başında, ortasında
    ve sonunda "Ah zooo..." deyip duruyor. Bizim yeğen "Ah zooo'suz konuşamıyor.
    Dayanamadım sordum:
    - Yeğen, ikide bir "Ah zoo, ah zooo..." demektesin. Bu "Ah zoo" ne demeye
    gelir?