• Ama canının en çok istediği şey ÇİKOLATA' ydı.
  • Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan,bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen.
    Böyle zamanlarda eşya hayatla aranda bağ kurulmasını sağlıyor. İki kişilik kullanılmış tren bileti, yapım aşamasında yarım kalmış bir ney, bir zamanlar gerizekalı bir süs muamelesi yaparken en kıymetli eşyan haline gelen duvardaki dart, galata kulesi kartpostalı, yemek sonrası verilen küçük mor lokantacı şekeri, renkli fotokopi bir vesikalık resim, çantada muhafaza edilmiş alakasız bir kitap, Mcdonalds'dan alınan kredi kartı slipi, boş votka şişesi, boş ıce tea mango kutusu, boş Winston paketi ve dünyanın en güzel misketi.. Ve tüm bunlarla dolu bir oda. Beklerken hiçbir şey yapamadan, dua ettiğin kutsal objeler haline geliyor nesneler ve odanın kendisi..
    Ve uzaktaki eşya. Anları anı haline getiren ve hatırlandıkça katlanmayı zorlaştırıp beklemeyi kolaylaştıran eşyalar. Şu an seninle olmayan ama diğerlerinden hiç ayıramadığın eşyalar. Belki birgün bir araya getirip anıları birleştirmeni sağlayacak olan eşyalar. Sigara jelatininden mamül dünyanın en korunaklı yerinde saklanan galata kulesi maketi(ki külahını yapmak -bir kaç tuhaf girişimden sonra akıl edilebilen- çok yaratıcı bir hamleydi) ,cafede yıllardır duran ve muhtemelen kimsenin dikkat etmediği ve ihtimal kimsenin bakıp gözlerinin yaşarmasına neden olmayan bozuk gramofon ve onun artık nerede olduğu bile bilenmeyen karakalem resmi, başka bir ankara-eskişehir gidiş dönüş tren bileti, olmadık bir yerde koparılıp kurumaya bırakılmış bir gül, yeni baskı bir Salinger kitabı(Gönülçelen) , sendeki Galata kulesi kartpostalının bir eşi, içi dışı kara bir paket karanfilli sigara..
    Ve mekanlar tabi. Zamanın durduğu, gidildikçe hep o anları yaşatan ve dayanmak zor olduğundan mecburen uzak durulan ama bir şekilde hep etrafında dolaşılan mekanlar. Oralarda oldukça acı veren, ama çok uzak oldukça da her şeyin tamamen yitirilmesi demek gibi bir şey olacak olan yerler.. Çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, duygularını Perec ve Oğuz Atay eşliğinde en sevdiğine servis ettiğin teras barı, onu beklerken her dakikanın bir saatte geçtiği cafe, yıllarca şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için gittiğin ve artık bambaşka bir şey demek olan kenardaki park ve onun yukarıdan dördüncü aşağıdan üçüncü bankı, dünyanın en güzel uykusuzluğunun yaşandığı kuşetli istanbul treni, hangisinin gerçek olduğu konusunda türlü münakaşalara girdikten sonra karar verilip girilen ve yemek gelir gelmez çakma olduğu anlaşılan sultanahmet köftecisi, son anda koşarak yetişilen ve 360 derece dönerken bile yüzündeki gülümsemeyi silemeyen lunaparktaki ölümcül makine, sinema tarihinin en rezil filminin büyük bir keyifle izlendiği sinema salonu, İstasyonun yanındaki trene binmeden son trenden inince ilk sigaranın birlikte içildiği çiçekli ağaçlı taşa oturmalı dış bahçe, binbir nazla geçilen üst geçit(bilen bilir oradan geçmek epey bir iştir) ,tavla oynanılan ve yenilince mahsustan küsmecilik oynanan çay evi, v.s... Ve odam tabi, odamız.. O kadar çoklar ki. Ama hepsinin yaşattığı duygu ortak. Hem en güzel anları oralarda yaşamış olmanın hatırlanmasıyla yüzde beliren tebessüm hem de o anları yitirmiş olma ve bir daha yaşayamama ihtimalinin verdiği acı. Tebessüm ve acı sadece anlar ve mekanlar birlikte hatırlanınca bu kadar yakışıyorlar birbirlerine. Keşke mümkün olsa da eşya gibi mekanları ve anları da bir odaya toplayabilsek. O zaman büyü yapmak daha kolay olurdu belki..
    En başta inanamamak. Hiç ihtimal vermediğin birşeyin kolayca oluvermesi. Ve neredeyse şaşkınlıktan sevinmeye vakit bulamamak. Bir taraftan onu haketmediğini düşünmenin yol açtığı kendine güvensizlik diğer taratan ise hiç alışık olmadığın güzellikler. İlk buluşmanın çocuksu heyecanı, trenden ineceği saati beklerken oynanan sevimli zaman hesaplaması oyunları, saatlerce ne yesek telaşına düştükten sonra aynı anda dillendirilen "yemek yemeyiverelim" keşfinin yol açtığı inanılmaz rahatlık, yağmur yağarken saçak altında geçen zamanda sigara içmekle öpüşmeyi aynı ana sığdırmaya çalışmanın kaçamak telaşı, mantıyı sarımsaksız salatayı soğansız yemenin tarifsiz lezzeti, kalkmasına az zaman varken ve anlatacakların hiç bitmeyecekken önündeki son yudumu içmemesi için bira bardağına çaktırmadan atılan yalvaran bakışlar, terlediğini farkederde elimi tutmayı bırakır endişesiyle başka bahaneler bulup kısa süreli elleri bırakıp kot pantolonun arkasında silme hınzırlığı, rüzgarın ağzına soktuğu saçlarını usulcacık çekip çıkarma ve bunu yaparken bir taraftan başka şeylerden bahsedip hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettirme çabası, her gecenin son iyi geceleri -her sabahın ilk günaydını,güne onun sesini duyamadan başladığın anların tedirgin edici gerilimi, sigara jelatininden mamül kutsal kulenin başında geçirilen ömrünün en içten zamanları.. Hepsini bir arada hatırlamak mı daha çok acı verir yoksa teker teker hatırlayıp ayrı ayrı acı çekmek seyreltir mi biraz acıyı? Belki de tek bir acı var. Yoğunluğu hiç değişmeyen ve hep aynı şey demek olan tek bir acı. Çok özlemek demek olan, boşluğunu hiçbir şeyle dolduramayacağını bildiğin yitirilmiş zamanları kafanda tekrar tekrar yaşamanın sızısı..
    Ama bu haksızlık. Öylece çekip gitmek bu kadar kolay olmamalı. Gücünü yalnızlığından alan ve yalnızlığa alışkanlığını yıllar süren bir çabayla benimseyen birinin hayatına girip,onu kapandığı ve artık şikayet etmediği mağarasından çıkartıp hiç alışık olmadığı bir oyunun ortasında tek başına bırakıvermek. İnsafsızlık. Tamam insan kızar, küser, kavga eder, yanlış bir şey varsa yapanın burnundan getirir. Ama böyle basıp gitmek neyin nesi, insaf. Tamam artık aramaz seni diyerek telefonun sesini kısıp elinin eremeyeceği bir yere koyarken bile on dakikada bir telefonu kontrol etmek ve kendi kendine ben aslında saate bakıyorum kimseden telefon beklediğim yok diyerek yürek burkan yalanlar söylemek; iyi oldu zaten yürümeyeceği belliydi eninde sonunda bitecekti türünden avuntularla uykuya dalıp sonra sıçrayarak uyanmak ve bu zavallı avuntunun aslında seni hiç rahatlatmadığını farketmek; artık hiç işine yaramayacağını bilmene rağmen acı bir alışkanlıkla ve tükenmeyen alışkanlıktan da acı bir umutla 3900 dan 5000 sms almak; bin kere bilmene rağmen artık seni ilgilendirmediğini, kendini kendinden gizli acaba bu saatte o ne yapıyordur diye düşünürken yakalamak; geçen ay bu saatlerde şuradaydık, şu saatte şunları konuşuyorduk, eğer böyle olmasayadı şu gün şunları yapacaktık muhasebesine obsesifce takılıp kalmak; birlikte dinlediğiniz şarkılardan kaçmaya çalışırken mırıldandığını utanarak farkedip yarıda kesmek ama kafanın içinde şarkının devam etmesine engel olamamak; ikinizinde sevdiği yazarların kitaplarını kitaplığın en görünmez yerlerine sokuşturup,göz ucuyla yerlerinde olup olmadığını hızlıca kontrol etmek; nefret etmek için yüzlerce bahane üretip her birine tutundum zannedip bir süre rahatlamak ve sonra hiçbir işe yaramadığını süratle farkedip eskisinden daha beter kahrolmak; ve özlemek.. Hep özlemek; uyurken özlemek, uyanır uyanmaz özlemek, bir şeylerle uğraşmaya çalışıp bir süreliğine unutur gibi olduğunda farketmeden özlemek, hiçbir şey yapmadığın zamanlarda özellikle gece yarısından sonra ibadet eder gibi özlemek, yüzünü görsem bir kere,başkasıyla konuşurken bile olsa sesini duysam yetecek bana dedirtecek kadar özlemek. Özlemenin her çeşidini ezberler gibi özlemek. Yok, olmaz böyle,haksızlık bu..
    Sonra bütün günler birbirine benzemeye başlar. Ayrılığın ilk bir kaç günü deliren ve ne yapacağını şaşıran sen zaman geçtikçe acıklı bir suskunluğa bürünürsün. İnsanın en zavallı hallerinden biridir böyle zamanlarda yaşanılan. İlk gün, kızgınlığının etkisiyle burnundan kıl aldırmaz en söylenmeyecek lafları söylersin. Sonra aynı gece şaşkın ve ne yapacağını bilmez şekilde dolaşırsın ama seni çıldırtan şey öfkeymiş gibi gelir sana. Ona öyle kızıyorsundurki, sırf sana bunu yapmış olması bile affedilmez bir hatadır. Karar vermişsindir artık o seni aramaya kalksa bile konuşulmayacaktır. Evet her şey bitmiştir.. Öyle zanneder içebildiğin kadar içersin ve sızarsın sonra. Ama uyanınca aklın başına gelir. Önce bir önceki günü düşünürsün ve metafizik bir umutla bunun rüya olması için yalvarırsın. Ama rüya değildir, ayrılmışsınızdır artık. İçinde korkunç bir acı ve boşluk hissiyle atarsın uyku sersemliğini ve umutsuzca telefona saldırırsın. Ama ne bir arama vardır ne de mesaj. O zaman akşamki öfkenin yerini çaresizlik alır. Ve elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile ama bir taraftan da her şeyi düzeltebilecekmiş gibi büyük bir enerjiyle sen ararsın. O da ne,telefonu kapalıdır! Defalarca denersin ama hep aynı şeyi duymaktasındır. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..." Aslında çok iyi bilirsin ki aradığın kişi artık geride bıraktığın kişi değildir. Bir şey olmuştur dün ve artık o başka birine dönüşmüştür. Ama bu düşünceyi şiddetle kovarsın kafandan. Hayır,bir kaza yaşadık dün, düzelecek mutlaka. Telefon elinde yataktan kalkıp sokağa atarsın kendini, çok erkendir gidecek yerin de yoktur. Hem olsa bile hiçbir yere sığamazsın ki.. Dolaşıp durursun gözünde akıtmaya utandığın kocaman yaşlarla. Ağlayamazsın ama henüz. Çünkü içinde hala bir umut vardır, zannedersin ki telefonu az sonra açılacak,konuşmaya başlayacaksınız ve o kötü kabus hiç görülmemiş gibi hayatınız devam edecek. Affetiririm kendimi diye düşünürsün, o da beni seviyor nasılsa, kıyamaz bana. Ne kadar pişman olduğumu görür, biraz kızar ama sonunda affeder. Yeter ki şu telefonu bir açsın, gerisi mutlaka hallolur, olmak zorundadır. Bu düşüncelerle dakikada en az üç kere arayarak şehrin muhtelif yerlerinde dolaşıp durursun, vakit ilerler ama telefon bir türlü açılmaz. Bu esnada telefon açıldığında ne konuşacağını kafanda kurgulamaya başlarsın ve o anda yapmış olduğun yanlışların hepsi birden aklına gelir. Ve beklerken bir taraftan da kendinle hesaplaşmaya başlarsın. Pişmanlık içinde çığ gibi büyümektedir. Sözler verirsin kendi kendine, söz dersin bir daha onu üzmeyeceğim, küçük kaprisler uğruna hayatı dayanılmaz hale getirmeyeceğim, onu mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım, hatalarımın farkındayım asla hiçbiri tekrarlanmayacak. Onu ne kadar çok sevdiğimi göstereceğim ona her şey eskisinden de güzel olacak.. Bu esnada o kadar samimisindir ki gerçekte tutamayacağını bildiğin sözleri bile vermekten çekinmezsin. Trajiktir aslında, çünkü bir taraftan tükenmeye yüz tutmuşken diğer taraftan kendini hiç olmadığın kadar kuvvetli hissedersin. Kendi kendine tekrarlarsın, olmaz dersin böyle olmaz, düzelecek herşey yoluna girecek. O da üzülüyordur zaten, sen anlatacaksın o anlayacak ve eskisinden daha kuvvetli bağlarla sarılacaksınız birbirinize. Yeter ki telefonunu açsın.. Açsın artık telefonunu.. Sadece telefonunu açsın.. Açsın artık.. Açsın.. Ne olur açılsın artık o telefon.. Ve sonra açılır o telefon.. Alo dersin...

    Biliyor musunuz aslında neden zordur ayrılık? Neden kabul edemez insan? Bir bıçak kanatıp ruhunu kimsenin göremediği kanlar akıtır içine içine, neden? Aşık olduğun için mi? Onsuz yaşayamayacağın için mi? Hayatının anlamını kaybettiğin için mi? Sana haksızlık edildiğini düşündüğün için mi? Hayır hiçbiri değil. Başkasına da aşık olursun, o olmadan da yaşarsın, bir şekilde her şey yoluna girer. Bunu da herkes bilir. Peki bunu bile bile neden acı çeker insan biliyor musun? Çünkü onu başkasıyla düşünemezsin. Tuttuğun elleri başkasının tutması, öptüğün dudakları başkasının öpmesi, yaslandığın omuza başkasının yaslanması. Düşünmek bile delirtir insanı. Bu yüzden işte, herkes bilinçaltında sevdiğinin ölmesini ister. Sevdiğinin ölümü bile onu başkasıyla düşünmekten daha az acı verir. Aşk zihninin savunma mekanizması geliştiremediği tek yanılsamadır, hallüsinasyon gibi... Bir varmış bir yokmuş.. Uyarıcısı olmayan algı.. Her şey biter acı kalır. İşte o acı da bencilliğinden ve kibrinden kaynaklanan acıdır. Onu başkasıyla düşündükçe kendine acımaya başlarsın,çünkü bunu kendine yediremezsin. Ölse, mesele kalmayacaktır. Ama ölmez namussuz, gözünün önünde korktuğun her şey bir bir gerçekleşir. Bu yüzden acı çekersin işte.. İşte bu yüzden çok zordur ayrılık..
    Ali Lidar