• .. “Sen adam olmayacaksın,” dedi albay. “Ben de Bilge’ye her zaman bu sözünüzü tekrar ediyorum albayım, fazla ümide kapılmasın diye"
    “Kızı üzmüyorsun ya Hikmet?” diye mırıldandı Hüsamettin Bey.
    “Üzüyorum albayım. sonra gidip ne diller döküyorum bilseniz. ‘Neyin var canım?’ filan diyorum. Daha neler söylüyorum. Gözlerine filan bakıyorum. Siz gerçekten doğru söylüyorsunuz albayım: Ben adam olmam. Ben, tek başıma yaşamalıyım; başkalarını zehirlememeliyim. Dama çıkıp ulumalıyım kurtlar gibi.”
    Tehlikeli Oyunlar/Oğuz ATAY
  • "Seninle birlikte olmaktan yorulan insanlara hak veriyorum" dedi albay. "Hepsi de beni başından attı albayım." Suratını astı, gözlerini kırpıştırarak bir süre tavana baktı. "Yoruldum albayım" dedi. Albay telaşlandı: "Bir şeyin yok ya oğlum?" Hikmet, başını yana çevirdi, "iyiyim albayım" dedi zayıf bir sesle. "Sahi iyi misin?" "Başımın altına bir yastık verirseniz daha rahat olacağım." Sonra, albayın sesini taklit etti: "Bu çocuk, ölürken de şaka yapacak." Kendi sesiyle devam etti: "Yapamayacak albayım. Orada şaşıracaksınız işte." Başka birinin sesini taklit etti: "Kim şaşıracak? Kim senin yanında olacak?" Yastığı başının altına koydu. "Bir oyun yazalım mı albayım?" Hüsamettin Bey sevindi: "Yazalım." "Bugün başladığım maceralara oyun şeklinde devam edelim." "Hepsi yarım kalıyor" diye yakındı albay. "Her gün yeni bir oyun çıkarıyorsun." "Sonunda hepsi birleşecek albayım. Sonunda, herkese birden tek bir oyun oynayacağım. Tadı damağınızda kalacak."
  • Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ını hatırlayalım. Tehlikeli Oyunlar, "Aklın Kurallarına Karşı Öfkenin Savaşı", "Batı Aklına Karşı Doğu Duygusu", "İnsanlardan Hesap Soruyorum" gibi melodramların yazarı, "duygulu ve romantik insan" Hikmet'in aynı anda hem Batı'nın derinliğini sezmiş "soğuk İngiliz Bilge"yle, hem "Garbın ilk nazarda inkârı gayrı kabil fikriyatına karşı bizim hakiki kıymetlerimiz"i savunan Mütercim Arifle, "kibar aile çocuklarına çamur atan mahalle çocuklarıyla, "yurttan sesler"le dolup taşan, birbiriyle uyuşamayacak bir sürü farklı Hikmet'ten oluşmuş arızalı bilincinin hikâyesidir. Hüsamettin Albayım'la bitmek bilmez diyaloglarından birinde, Albayım'a şunları söyler Hikmet: "Dün gece rüyamda bu Hikmetler kalabalığını ilk defa açıkça gördüm. Sonra, bir ansiklopedi yazmayı düşündüm." Albay, "Ansiklopedi mi?" dedi, "Ne ansiklopedisi?" "Bayağı ansiklopedi işte, Hikmet Ansiklopedisi." "Nasıl Hikmet?" "Bildiğimiz Hikmet canım." Durdu, "Öyle ya," dedi, "Birçok Hikmet vardı değil mi? Hangisini yazacaklar?" "Kim yazacak?" dedi albay. "Önce ben yazacaktım, sonra da başkaları. Birbirimizden habersiz çalışacaktık. Geri kalmış bir ülke insanının iç dünyası olamaz diye vazgeçtiler." Hüsamettin Bey sabırsızlanmaya başlamıştı: "Kimler?” "İngilizler," dedi Hikmet zayıf bir sesle.

    "Geri kalmış ülke insanının iç dünyası olamaz." Oğuz Atay'ın ironisinin kuvveti bence bu cümlenin hem doğru hem de elbette yanlış olmasından kaynaklanır. Atay'ın Türk edebiyatındaki tekilliği de acıyı, kızgınlığı, yetersizlik duygusunu, oyuna getirilmiş olmayı, sahneye soytarı rolünde, uşak rolünde çıkarılmış olmayı, var olduğundan tabii ki emin olduğumuz bu devasa malzemeyi, ister istemez dokunaklı, acıklı ve gülünç olan bu ruhsal malzemeyi hem Doğululuğa seslenen bir mağdur romantizmiyle hem de doğrudan taklit sorunuyla, gecikmişlikle, yapaylıkla boğuşarak yazmış olmasından gelir. Karikatür gerçek hayatta değilse de kağıt üstünde içerilmiş ve aşılmıştır. İç dünya ancak kendi boşluğunu, kendi bağımlılığını, kendi kökensel arızasını görebildiği an iç dünya olur. Bir orijinallikten söz edilebilecekse eğer, kökendeki yamukluğa; romanı da okuru da eleştirmeni de çoktan biçimlendirmiş olan kaçınılmaz arızaya bakabilmekten geçiyor yolu. Oğuz Atay özgünse eğer, bu yüzden özgün.
    Nurdan Gürbilek
    Sayfa 131 - Orijinal Türk Ruhu, VI
  • "İktisatçılara göre, bizim geri kalmamızın ve İngilizlerin ilerlemesinin nedeni, onların gece yatısından vazgeçmeleriymiş."

    "Saçmalama," dedi albay.

    "Bir dakika, albayım. Biraz düşünebilir miyim?" "Hay allah," dedi Hüsamettin Bey ve Hikmet'in düşünmesini bekledi.

    "Tamam albayım. Şöyle diyorlar: Onsekizinci Yüzyıl Sanayi Devrimiyle birlikte gece yatısı adeti de kalkmış. Çünkü, derebeyliğin zayıflamasıyla, toprağa bağlı köylüler ucuz emek olarak şehirlere akın etmeye başlayınca, şehirdeki akrabaları onları yatıracak yer bulamaz olmuşlar. Sanayi burjuvası da öte yandan bu emekçilerin daha bir iş bulmadan akraba ve dost evlerinde kalmalarını ücretlerin yükselmesi bakımından sakıncalı görmüş. Şöyle ki: Gece yatısına kalan ve dolayısıyla yiyeceğini de aynı yerden bir dereceye kadar sağlayan bir misafir, iş bulmadan uzun süre dayanabiliyor ve böylece ücretlerin düşük tutulması mümkün olmuyormuş. Bunun üzerine bazı ahlakçı düşünürler, gece yatısının kutsal aile düzenine aykırı olduğunu ve doğacak çocukların nüfus kaydı bakımından bazı güçlükler çıkaracağını ileri sürmüşler. Hükümet de bir bildiri yayımlayarak, sağlık bakımından sakıncalı olduğu gerekçesiyle bir evde gece yatısına ancak üç kişinin kalabileceğini, geri kalanların 'Düzeltme Evleri'ne gönderilerek delilerle birlikte zorla çalıştırılacağını ilan etmiş. Ayrıca, sanayicilerin baskısıyla yatak, yorgan, çarşaf, yastık, karyola, somya ve benzeri ürünlere büyük ölçüde zam yapılmış. Gece yarıları evlere baskınlar yapılarak misafirler, yatak ve yorganlarıyla birlikte toplatılmış. Bu konuda bir araştırma yapan William Astley Sheete'nin bir raporuna göre, 1753 ocak ayında, yalnız Astley End ve Hangers Lane'de 4248 yatakla 11376 çeşitli misafir (kadın, erkek, çocuk) yakalanmış. Sheete, yatak sayısının misafirlere oranla az oluşunu, bir yatakta ortalama üç kişinin yatmasına bağlıyorsa da, kanepe ve karşılıklı birleştirilmiş koltuklarda sabahlanmış olabileceğini ileri süren görüşlere de hak vermek mümkün. On bir yaşından küçük çocukların gece yatısı kısıtlaması dışında bırakılmasına ilişkin 1765 tarihli kararname de iktisatçılar tarafından şöyle yorumlanıyor: Aynı tarihte çıkarılan başka bir kararname ile bu yaştaki çocukların yapımevlerinde çalıştırılması yasaklanmış."

    "Sosyal gözlemciler de, İngiliz milletinde görülen aşırı bireyciliğin bu tarihten sonra kuvvetlendiğini ve gece yatısı yasağının insanlar arasında bir soğukluk yarattığını belirtiyorlar. Saat beş çayının, bu hasreti gidermek için icat edildiği söyleniyor."

    Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar


    Gece yatısına kalmanın, ücretlerin yükselmesine nasıl sebep olduğunun açıklaması, gayet basittir. Marksist ücret teorisine göre, işçinin ücreti, işçinin kendisinin ve geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimselerin geçinebilmesi için gerekli olan metaların fiyatlarının toplamı kadardır. Marx, Kapital'in birinci cildinin, kadınların ve çocukların çalışmasının sanayi üzerindeki etkilerini irdelediği bölümünde, sanayide kadın ve çocuk emeği kullanımının yaygınlaşmasının, ücretlerin düşmesine sebep olduğunu söyler. Yukarıda ne olduğunu açıkladığımız Marksist ücret teorisine göre bu durumun açıklaması şöyledir: Kadınlar ve çocuklar çalışmaya başlamazdan önce, evli ve çocuk sahibi yetişkin bir erkek işçinin, kendisiyle birlikte ailesinin de geçimini sağlaması gerekirken, kadın ve çocukların da çalışıp, eve para getirmeye başlamalarıyla birlikte bu gereklilik ortadan kalmıştır ve böylece, Marksist ücret teorisinin ortaya koyduğu kural doğrultusunda, yetişkin erkek işçinin ücreti düşmüştür. Gece yatısına kalma durumunun yaygın ve yoğun bir hal alması ise, sanayide kadın ve çocuk emeği kullanımının yaygınlaşmasının sebep olduğu sonucun tersi bir sonucu ortaya çıkarmıştır: daha önce yalnızca kendisinin ve çoluk çocuğunun geçimini sağlaması gereken işçinin, gece yatısına kalmanın yaygın ve yoğun bir hal almasıyla birlikte, yukarıda Hikmet Benol'un da söylediği gibi, kendisi ve ailesinden başka, kendisinde gece yatısına kalan akrabalarının da geçimini sağlaması gerekli hale gelmiştir. Ücreti belirleyenin, kişinin kendisini ve geçimini sağladığı kişileri geçindirebilmesi için gerekli olan metaların fiyatları toplamı olduğunu hatırlarsak, bahsedilen durum, bu toplamda bir artışa sebep olacağı için, buna koşut olarak ücretlerde de bir artışın gerçekleşeceği, kendisini aşikar edecektir.
  • Şimdi kitap bitince geriye dönüp baktığımda buna hala inanamıyorum; üzerinde düşündükçe kitap ile aramda zihinsel bir bağ olduğuna kanaat getiriyorum. "Tehlikeli Oyunlar" da Oğuz Atay, kendi gizli hayatı ile birlikte kitabın içinde yazmış olduğu kelimeler, bizi uzaklaşmak istediğimiz ama bir türlü başaramadığımız gerçekler ile yüzleştiriyor. Kitabı değil kendimizi okumamıza neden olan zorlu ve yorucu bir hoşnutsuzluk içinde bir hayatın gizli rehber niteliğinde içsel yolculuk yapmaya neden oluyor. Kişinin kendisi ile nasıl savaştığını ve nasıl kazandığını anlatan bir eser.

    Baş kahramanımız Hikmet Benol. Uzun süre kırsal da yaşamış devamında şehirde de umduğunu bulamamış hep dar hayat kesitinde kalmış ve kendini kitaplara vermiş bir adam, Hikmet Benol.

    Anlaşılmakta zorlanan bir adam. Hep ilgilenilmeyi ve fark edilmeyi beklemiş, ne yazık ki bu umudu gerçekleşmemiş bir adam. “Albayım” diye başlayan paragrafların hepsi altı çizilesi. En müthiş kesimler onlar bence. Beni en derinden etkileyen... Hikmet Benol ve Albay Hüsamettin Tambay...

    ''Otur'' dedi Hüsamettin Bey, ''Anladım.'' ''Haklısınız albayım.'' Oturdu. ''Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: ''Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.
    Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
    Kelimeler, kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor."

    Eserde zaman, mekan ayrımı yok. “Ne zaman?”, “Neredesiniz?” bu soruların cevabını aramayın çünkü bulamazsınız.

    Oğuz Atay tam bir bilinçakışı yöntemi konusunda usta bir yazar. Tartışmasız. Keşke hayatta olsaydı da daha çok yazsaydı ve bizler daha çok kitabını okuyabilseydik.

    "Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz , rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay'ın romanlarını çok seveceğiz."

    Herkese keyifli okumalar edebiyat sever güzel insanlar.
  • Albay Hüsamettin Bey nerede oturur? Bana sorarsanız üç yerde birden oturuyor. Bir kere, sokak kapısının üstündeki sarı plakaya inanmak gerekirse bu üç katlı evde yalnız Albay Hüsamettin Tambay yaşıyor. Ben ısrar ettim de pirinç levhanın üstüne küçük harflerle 'emekli' kelimesi ekledik. Albayım dedim, sonra bizim evi askerlik şubesi sanacaklar. Razı oldu. Bana kızmaz...
  • Şimdiye kadar nasıl oldu da sizin, daha önce kafamda yaşadığım olaylar gibi bir hayalden ibaret olduğunuzu düşünemedim? Oysa her şey ne kadar açıktı. Size ihtiyacım olduğu için yarattım emekli albayı. Ne Sevgi, ne Dumrul, ne de Bilge bana dayanırlardı. Onları yeniden yaratamazdım; buna izin vermezlerdi. Dul kadın da, siz de karşı koymadınız. İnsana ancak hayallerinde karşı konulmaz, ancak rüyalarda olur böyle şeyler. Siz bir rüya kahramanısınız albayım. Beni çok ezdiler, çok horladılar albayım; onun için bir dul kadına, yani Nurhayat Hanıma ihtiyacım vardı. Ha-ha. Nerede görülmüş böyle bir dul kadın? Hem de adı Nurhayat. Oğlu askerde piyes yazıyor. Albay da tarihe meraklı; benim gibi karısından ayrılmış. İşte böyle bir Hüsamettin Bey; yaşına, başına ve mevkiine geçmişine bakmadan beni anlıyor.