• Nefretin artıyordu, benimse sevgim.
    Bu dertler, bu bela sana yakışıyordu
  • 282 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    "Hangi kitabın yazarı olmak isterdiniz?"

    Bu ve benzeri sorular, bu kitabı okumadan önce bana tamamen anlamsız ve ukalaca geldi. Psikoloji veya felsefe kitapları bir yana, başka birinin yazdığı bir hikayeyi veya öyküyü "ben de o kadar iyi yazarım." demek gibi bir olay kitabı üstlenmek.

    Mesela George Orwell'ın "1984"ü. Benzer şeyleri düşünebiliriz ama Orwell'ın kurgusunu yaratmak bizleri -ve de birçok usta yazarı- aşar. Dönemin karanlığında yaşayan, Birinci Dünya Savaşı'nı görmüş olan biri ancak bu kadar kasvetli ortamı yaratabilir, hafızamıza kazıyabilir.

    Milan Kundera bir başka örnek... Kundera'nın yazdıklarını düşünmek imkansız bir olay değil, Kundera'yı usta yapan onları inanılmaz bir şekilde birleştirerek siyaset, felsefe, ilişkiler bağlamında tüm mesajları okuyucuyu da sıkmadan yazabilmesi. Kundera'nın Prag Baharı'nı yaşamış olması, daha sonra Fransa'ya taşınması, farklı kültürler ve bambaşka insanlar tanımış olması, onun edebiyatına müthiş katkılar yapmıştır.

    Bu açıklamalar asla Proust'u küçük görmek anlamı taşımıyor. Proust gibi yazabilmek için mutlaka müthiş bir edebiyat bilgisine sahip olmak, felsefe bilmek, düşünceleri birbirine bağlayabilmek gerekir. Bunların yanında da doğuştan gelen bir duyarlı karaktere sahip olmak gerekir. Bunları harmanlayarak Proust bizlere çok az yazarda ve eserde görebileceğimiz bir haz verir. Proust'un yazdığı o kadar mükemmelken, okuyucuyu kendini ifade etme konusunda yeterli derecede rahat ve başarılı olursa benzer bir esere imza atabileceğine inanır. Bu empati kurabilme şansı çok az ortaya çıkan müthiş bir ilhamdır. Bu kadar derin bir empatiye 1984 okurken, Dorian Gray okurken, Kundera okurken ulaşırız ama bunların benzerlerini yazabilecek gibi hissetmeyiz çünkü yazarlar farklı şeyler yaşamışlardır ve o farklılıklar onları yazar yapmıştı. Proust ise zaten yazar olmak için doğmuş, farklı bir hayatı olsa farklı şeyler yazabilirdi ama cümleler, kaleminden şiir mısraları gibi dökülürken bunu çok iyi anlarız.

    Kitaba geçelim, bu kitap "Kayıp Zamanın İzinde" serisinin altıncı kitabı. Benim içinse Proust'u tanıdığım ilk kitap oldu. Muhtemelen önceki kitapları okumuş olsaydım, kitabın hikaye bölümünü daha iyi kavrardım, en azından sürekli tanımadığım karakterler görüp anlamaya çalışmazdım. Yine de, serinin bu kitabından başlansa bile olayların okuyucu tarafından çözülebileceğine inanıyorum. Zaten Proust'un derdinin bize hikaye anlatmak olduğunu düşünmüyorum. Proust, hikayeye bağlı kalarak arada yaşama dair oldukça önemli tespitlerde bulunmaktadır, öyle ki bu tespitlerin tamamının günümüz dünyasında da geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bunu Kundera da net bir şekilde yazar, "felsefe soslu edebiyat" olarak niteleyebileceğimiz tarzda bu iki yazar birbirleriyle yarışırlar.

    Bir başka karşılaştırmayı ise "Genç Werther'in Acıları" ile yapabiliriz. Goethe'nin bu eseri de muhakkak ki dünya edebiyat tarihinde önemli etki bırakan eserlerdendir ama doğrusunu söylemek gerekirse çok boğucu bir dille yazılmıştır ve insanın moralini bozar. Proust ise bu kitapta aksini yapar. Eminim ki isteseydi Goethe gibi iç bunaltıcı bir eser de ortaya çıkarabilirdi ama tersine son derece umut dolu ama aynı zamanda gerçekçilikten de uzaklaşmayan, insanı yaşama aşkı ile dolduran, Camus'nun öncülü sıfatını bile hak eden bir eser ortaya çıkarmış.

    --

    Kitaptan en sevdiğim birkaç alıntıyla noktalamak isterim...

    . "Yalan insanın özünde vardır. İnsan hayatında belki zevk arayışı kadar önemli bir yer tutar ve zaten bu arayışın yönetimi altındadır. Zevklerimizi korumak için veya zevkin ifşa edilmesi şerefimize aykırı düşüyorsa, şerefimizi korumak için yalan söyleriz. Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de en çok, bizi sevenlere yalan söyleriz."

    . "Entelektüel ve duyarlı kişiler genellikle yalana pek eğilimli değildirler. Yalan bu tür insanları gafil avlar, çünkü çok zeki olsalar bile, ihtimaller dünyasında yaşarlar."

    . "Muhtemelen aşkın ebedi olmamasının sebebi, hatıraların doğruluğunu daima korumaması ve hayatın hücrelerin sürekli yenilenişinden oluşmasıdır."

    . "Hiç şüphesiz, bir şeye ancak zihnimizle sahip olabiliriz; anlayamadığımız bir resmin yemek odamızda asılı olması o resme sahip olduğumuz, hiç bakmadığımız bir manzaranın ortasında yaşamamız o manzaraya sahip olduğumuz anlamına gelmez."

    . "Tıpkı gelecek gibi geçmişi de bir hamlede değil, yudum yudum içeriz."

    . "Öleceğimiz düşüncesi ölmekten daha korkunçtur, ama en korkuncu, bir başkasının öldüğü düşüncesidir."

    . "Ama güven ve sohbet vasat şeylerdir, mükemmel olup olmamaları önemli değildir; önemli olan, ilahi denebilecek yegane şeyin, yani aşkın güvene ve sohbete karışmasıdır."

    Ve bir numara...

    . "Yeryüzünde tek zannettiğimiz kadın, sayılamayacak kadar çoktur. Bununla birlikte, onu sevdiğimiz için, bizim nazarımızda yoğun ve sağlam bir bütündür, çok uzun zaman boyunca, yerine bir başkasının konulması imkânsızdır. Aslında o kadın, bizim içimizde parçalar halinde bulunan yüzlerce sevgi unsurunu, adeta büyüyle uyandırmış, bir araya getirip birleştirmiş, aralarındaki boşlukları doldurmuştur sadece; sevilen kadının malzemesini ise, hatlarını belirleyerek, biz sağlamışızdır."