• “Hakiki tevhit öncelikle kalbin yaşadığıdır. Beynin onayladığı ve dilin söylediği ise tevhidin taklidinden ibarettir.
    ‘Akılcı tevhit’ bu taklidin ‘tahkik’e dönüşmesi yönünde, yanlış bir yol tutmak demektir. Bu tevhidin ilk aşaması olan ‘taklit’ten ileride, ‘tahkik’ten geride bir konumdur. Fakat ‘tahkik’ yolunda aldatıcı oyalaması yüzünden, belki başlangıç aşaması olan ‘taklit’ durumundan bile geridir. Çünkü bu yolun önünde sayısız boşluklar, hatta tehlikeler bulunmaktadır.
    Bir kere ‘akılcı tevhit’ ile yola çıkan kişinin, ardı ardına gelecek ve birbirini doğuracak sayısız ‘niçin’ler karşısında zihnen tıkanması kaçınılmazdır.
    ..
    Her söz bir akıl yürütme denemesidir; sebep-sonuç bağı aratır. Tek boyutlu bir tutarlılık gerektirir. Fakat ‘tek boyutlu tutarlılık’ ne kadar kesin bir kuraldır, kime ve neye göredir, niçin zorunluluktur, ne derece zorunluluktur?
    .
    ‘Tutarlı’ olma hırsının içinde sinsi bir ‘küstahlık’ vardır. Çünkü bu tavır için için ‘Ey Tanrı, senin yaptığın ve yapacağın her işi anlayabilirim. Benden bir şeyi saklayamazsın,’ dercesine bir diklenme tazammun eder.”
  • bak, bak, dini bir resmi nasıl da beklenmedik girişleri ve çıkışları olan bir tiyatro sahnesine çevirmişler, ...... hayali ışıklardan oluşan cismani sahneleri nasıl yaptıklarını bir baksana.
  • 192 syf.
    ·10 günde·10/10
    Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Eco’nun konferans metinlerinden oluşuyor. Deneme anlatılarını oldum olası seviyorum, çünkü her bir metinde hayatın kendisi olan realite, bilgi, öneri, serzeniş ve sayamadığım birçok unsuru bu anlatılarda buluyorum.
    “Nasıl iyi okur olunur?” konusunu böylesine irdeleyen, metinler üzerindeki çözümlemelerin ilginçliği üzerine düşündüren, bir metni açıklayıp aslında ne denileni söylemeyerek, okuru anlamaya onun tabiriyle “örnek okur” olmaya iten bir yazar, okurunu düşünen, teori veren bir yazar… Evet, tam olarak Umberto Eco’dan bahsediyorum.
    Yazarın bıraktığı boşlukları, -şöylesi daha iyi olurdu- veya konunun bütünlüğünden çıkarılacak anlamları, yazarın aksine kendince fazlalaştıran okur, örnek okurdur. Bir de ampirik okur var, bu tip okur kitabın kendisinde rastlantısal olarak uyandırdığı ilgisini çeken bir şey gibi alır, yani onu tutkularının muhafazası gibi kullanır diyebiliriz, metni karmaşık biçimlerde okumaya yatkın bir okur örneğidir.
    Eco’nun sayfalarca anlattığı şeyin aslında özeti şu: Kendi tecrübelerinin, seçimlerinin, tutkularının etkisinde bir kitap okursan, örnek okur olamazsın, bir kitabı eline alıp bitirdiğinde yazarın yaratmaya çalıştığı okur olmak zorunda değilsin, ama tutkularını kenara itmelisin. Eco bunun yazar olarak da ayrımını yapıyor. Örnek yazar, eserin arkasında, okurla bir şekilde konuşan, okuru yanında isteyen bir ses ve talimatlar bütünü. Okura boşluklar bırakan, çözümlendirmeye iten bir yazar…

    Bir metni tekrar okumanın, üzerinden titizlikle incelemenin, metni uç noktalara vardırmanın büyüyü yok ettiği söylenebilir mi? Bunun faydasına değinerek, zihnimizde berraklığını daha sağlam koruyacağını niteliyor Eco.
    Okur şunu düşünmelidir: Yazarın kendinden nasıl bir örnek okur olmasını beklediğini merak etmek; yazarın vermek istediği uç mesajı tahmin ederek okumak ve sonuca varmak…

    Anlatı ormanlarına bir giriş atalım isterseniz. Oyalanmak. Bir şey yapmakta olduğumuzda boşa geçen zaman olarak adlandırırız oyalanmayı, fakat yazara göre oyalanmak zevk almaktır, bazen keyif çıkarmak, çoğu zaman bir karar almadan önce düşünüp tartmaktır.
    Polisiye bir roman okuyorsunuz, aranan katil ansızın bir suç daha işlemek üzere, kurban bir çocuk ve savunmasız. Dakikalar geçerken, çocuktan ansızın hiç beklenmeyecek bir yumruk darbesi, o zamana kadar oyalanan okurun bir anda ters köşe olmasıdır ve heyecanın tam olarak zirvesidir. Bunu filmler için de söyleyebiliriz, bu noktada oyalanmak yerinde ve zamanında güzel bir şeydir. En azından düşünmek açısından iyi bir sebep olarak söylemek yanlış olmaz.- Proust’un yarattığı karakteri otuz sayfa boyunca yatakta bir o yana bir bu yana dönmesinin anlatısını bu oyalanmanın dışında tutuyorum…

    “Eğer anlatı dünyaları böylesine rahatsa, neden dünyanın kendisini bir romanmış gibi okumayı denemeyelim? Ya da eğer kurmaca anlatı dünyaları böylesine küçük ve aldatıcı bir biçimde rahatsa, neden tıpkı gerçek dünya gibi karmaşık, çelişkili ve kışkırtıcı anlatı dünyalarını kurmaya çalışmayalım?"

    Kurmaca ve gerçeklik.
    Gerçek kelimesinin karşılığı varsa bu “doğru” olan-apaçık- şeydir ki; gerçek, bilgisel meselelerde "doğru"yu, olgusal meselelerde de "hakikat"e yakın bir anlamı olan "gerçek"i ifade eder. Romanlarda yer alan bilgilerin, doğruluğunun gerçek olup olmadıkları; olgu, olay, davranış ve konuşmaların da doğallık ve gerçekçilik yönünden, yani anlatılanların günlük hayatla yakından ilgili, hayatın gerçeklerine uygun bulunup bulunmama noktasında gerçek veya gerçekçi olup olmadıkları tartışılabilir. Roman, gerçeklikle kurmacalık arasında bir yerde, ama kurmacalık vasfı daha ağır basan, gerçekliği ancak malzeme olarak kullanıp, onu bozan ve dönüştüren bir yapıya sahip, son zamanlarda en çok rağbet gören edebi türlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
    Gerçek olan, kurgusal olmayan bir –tarihi, siyasi vs.- şahsiyet, kurgusal bir romana dönüştürülebilir mi? Gerçeği darmadağın edecek bir şekilde… Kurgusal bir anlatı, adı üzerinde kurgudur ve gerçeğe kesinkes sadık kalınacağını beklemek aptallık olur. Günümüzde yüzlerce örneğini görüyoruz bunun. Bana göre realist bir okur doğruyu ister, yazarın dili ne kadar üstün ve yalın olursa olsun bu unsura sadık kalır. Edebî eserler düşünce, hayal ve his gibi üç öğenin farklı seviyelerdeki işbirliği ile yaratılırlar. Düşünce, hayal ve hislerin akıl almaz değişkenliği dikkate alındığında, bu üç öğeyle kurulan edebî ürünlerin hiçbirisinin birebir gerçeklikleri anlatamayacakları, yani bu eserlerde gerçek hayatlardan bahsediliyor dahi olsa, anlatılanların yaşanıp geçmişte kalmış olan gerçek hayatı asla tam olarak aksettiremeyeceklerini de unutmamak lazım.

    “Okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi oluşturabilir.”

    Kurmaca metinleri okuyarak, hiç bilmediğimiz ve belki de hiçbir zaman yaşama lüksüne sahip olamayacağımız serüvenleri yaşarız. Yeni yeni anlatı ormanları, yeni yeni dünyalar keşfederiz. Kurmaca anlatı karşısında okurun yaşadığı deneyimi en iyi ifade eden sözcüklerden biri, “büyülenme”dir. Buradan hareketle, kurmacanın üzerimizde bıraktığı etkilere Eco’nun ifadeleriyle bakalım:

    “Kurmaca anlatıların bizi neden bu kadar büyülediğini anlamak kolaydır. Gerek dünyayı algılamak, gerek geçmişi yeniden kurmak için yararlandığımız o sınırsız yeteneği kullanma olanağı sunmaktadır bize. Daha önce de belirttiğim gibi, çocuk oyun oynayarak yaşamayı öğrenir, çünkü yetişkin bir insan olarak içinde bulunacağı durumları taklit etmektedir. Biz yetişkinler de kurmaca anlatılar aracılığıyla gerek şimdinin gerek geçmişin deneyimine biçim verme yeteneğimizi geliştiriyoruz.”

    Sayfaları çevirdikçe Eco’nun aynı zamanda çok iyi bir okur olduğunu anlıyoruz.
    Gerard de Nerval’ın Sylvie’sı, Joyce’un Ulysess’ı…. Poe, Proust, Mickey Spillane, Kafka, Gustave Flaubert, Alexandre Dumas, Dante… dolu dolu bir not kağıdı. okunması kesinleşen kitaplar, araştırılacak yazarlar... En önemlisi tekrar okunacak kadar önemli bir eser olması. Faucoult Sarkacı, Ortaçağ, Gülün Adı gibi hacimli kitapların başlangıcı olaraktan tercih sebebimdi. Şimdi o hacimli kült eserleri daha derinden incelemiş olacağım. Bu gerçekten müthiş bir şey.

    Bir göz bizi izliyormuş gibi hissettiğimiz, hayatamıza giren bir karaktere iyi huylu-melek, kötü huylu-şeytan- yakıştırması yaptığımız oluyor mu? Kurmacayı gerçek, gerçeği kurmaca gibi okuyor muyuz? Herkes kendi hayatının kahramanı-baş karakteri- değil mi? Kitaplardaki gibi düzgün ve bir amaca hizmet eden cümleler kurmaya özenir miyiz? Bazen, yaşadıklarımızı kurmacaymış gibi hikâye eder miyiz çevremizdekilere? Evet, bunu yapıyoruz. kurgu dünyalarını tercih edip, kendi hayatını kurgu gibi görebilenlere ne mutlu...

    “(…) yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir öykünün arayışı içindeyiz. Kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü, kimi zaman kendi bireysel öykümüzü, kimi zaman ise kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.” (sf.179)

    Bir röportajını izlemiştim, o müthiş pasajını bırakarak bitirelim.
    *21.yüzyılda, görselliğin bu kadar olduğu bir çağda İnsanların roman okuması için bana haklı bir gerekçe söyleyebilir misiniz?

    “Sanırım var, varsayalım ki yazıdan tamamen uzaksınız, hiç kitap okumadınız, ölüm anınızda hayatınıza dair çok az şey hatırlayacaksınız. Çok kısa bir hayat yaşadığınızı fark edeceksiniz. Ancak ben ölürken Julies Ceasar’ın suikastını, Romeo ve Juliet’in aşkını, Dante’nin cehennemini yaşamış olacağım, çok zengin bir hayat yaşamış olacağım.”