1000Kitap Logosu
184 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
Benim Hüzünlü İnsancıklarım
İlk eseri İnsancıklar’dan son eseri Karamazov Kardeşler’e dek uzanan edebiyat yolculuğunda Dostoyevski’nin eserlerinde işlediği konular, figürler, üslup neredeyse hep aynı kalmıştır. Ancak bu aynılık içerisinde iki eser özellikle dikkatimi çeker hep: İnsancıklar ve Yeraltından Notlar. Bu iki eser her ne kadar ince olsa da her okuduğumda Dostoyevski’nin en bütünlükçü eserleriymiş gibi gelir. Örneğin İnsancıklar’daki karakterler Dostoyevski’nin sonraki eserlerinde de vardır: memurlar, rütbeliler, hizmetçiler, kötü yola düşen iyi insanlar vesaire. Bu nedenle sanki Dostoyevski’nin zihninde yalnızca bir roman varmış da o roman zaman içinde parça parça açığa çıkmış gibidir. Yine bir örnek vereyim İnsancıklar’dan, eserin bir yerinde başkarakter eski ahbaplarıyla akşam yemeği masasında vakit geçirdiğini söyler, okuyanlar fark etmiştir muhtemelen, Yeraltından Notlar’ın öyküsüdür bu. Yeraltından Notlar ise İnsancıklar’dan yıllar sonra yazılıp yayımlanır. Yoksulluğun, alaycılığın, sevginin, kendini mahvetmenin, acı çekmenin ve hatta bundan zevk almanın, toplumsal ahlaksızlıkların, karanlık ve puslu yaşamların bir arada sentezlendiği İnsancıklar’ı okurken hep şu soru belirir zihnimde: Bu insanlar neden acı çekiyorlar? Eserde acı çeken karakterlerin acılarının nedenlerinden biri ekonomik bunalımdır. Ekonomik bunalımın da kamçılamasıyla tüm etrafa yayılan karamsar, puslu, berbat bir yaşam gün yüzüne çıkar. Böyle bir ortamda insanlar birbirlerini bir can olarak görmekten ziyade nakit olarak görürler: insanın toplumda değer görmesi, sahip olduğu parayla orantılıdır. Yoksullar ise toplumsal yaşamdan dışlanırlar, hor görülürler, itilirler ve alay edilirler. Bu çirkinliklere maruz kaldıktan sonra yoksul da artık benliğini erozyona uğramaktan kurtaramaz ve kendini, insanlar onu nasıl görüyorsa öylece kabullenir. “Ele güne karşı tutumu”nun doğması için yol açılmış olur. Karakterlerin acılarının nedenlerinden biri ekonomik bunalım demiştim, ikincisiyse bana öyle geliyor ki bizzat karakterlerin, karakterlerin benliklerinin kendisidir. Çünkü ortada hiçbir olumsuzluk yokken de karakterlerin kendiliğinden mahvoldukları olur. Eserde bu hadisenin nedenleri üzerinde durulmuyor, ki zaten bir romandan bunu beklemek romana haksızlık etmek olurdu, yalnızca mevcut olan olduğu haliyle tespit edilip aktarılıyor, ondan anlam çıkarmak, neden üzerine düşünmek de okuyucuya miras kalıyor. Bu mirası devralarak insanın neden kendini mahvettiğinden, neden mahvoluştan topyekun kurtulamadığından, bir hatırada, alelade bir zamanda neden kederle karşılaştığından kısaca bahsetmek istiyorum. İnsanın düşüncesi, zihni, bilinci (artık her ne derseniz deyin) tektir ve yalnızca kişinin kendine özgüdür. Buradan her insan özeldir, değerlidir gibi dillere pelesenk olan ve hiçbir şey anlatmayan sonuçlara ulaşmayacağım. Yalnızca şundan bahsediyorum: Kişinin bilincinin özerkliği, başka bilinçlerden ayrılığı, kişinin özünü (eğer varsa öyle bir şey) oluşturuyor: Bir kişi karşısındakinin zihnine giremediği için, karşısındaki zihni apaçık göremediği için ve hatta kendi zihnine çivilenmiş olduğu için, yalnızlığa maruz kalmak mecburiyetindedir. Yalnızlıktan kastım kişinin çevresinde kimsesinin olmaması, kimseyle konuşup vakit geçirememesi değil, evet bunlar da bir yalnızlık türüdür ancak benim bahsettiğim kişinin varoluşuna içkin olan yalnızlık: bilincin özerkliği: düşünme sürecindeki yalnızlık. Bir kişinin her ne kadar arkadaşı, ailesi, sosyal çevresi olsa da, ve hatta bunlar oldukça faydalı da olsa, işin sonunda her zaman kaçınılmaz yalnızlık vardır. Kişi her ne kadar bu durumdan kaçmak istese de kaçamaz ve kaçmayı denedikçe de daha dibe batar ve acı çeker. Varoluşa içkin yalnızlığın kaçınılmazlığını kabul edenlerse eğer şanslıysalar bir parça huzur bulabilirler, huzuru başkasında arayanlarsa acı çekmeye mahkumdur.
İnsancıklar
8.1/10 · 41,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
247 syf.
·
Puan vermedi
paris ve londra'da beş parasız hakkında..
Ben, George Orwell'in şöhretine bu kitaptan sonra da anlam veremedim.. Daha önce okuduğum iki kitabından sonra da bunu düşünmüştüm, hatta bu kitaplardan biri de en ünlü kitabı.. Şimdi sırada diğer çok ünlü kitabı var, yaşadığım hayal kırıklıklarına rağmen onu da okuyacağım.. Bilmiyorum, belki de çevirmen kaynaklı yaşadığım bir talihsizlikte olabilir diye düşünüyorum bir yandan da.. Çok duygusuz bir anlatım, edebi tek bir cümle bulamadım kitapta, alıntılayabileceğim tek bir çarpıcı cümleye rastlamadım.. Kısa notlar alınmış gibi, alelâde yazılmış sıradan cümleler.. Paris ve Londra'daki sefil hayatlardan bahsediliyor.. Lüks otellerin, restorantların göz önünde olmayan, mutfak gibi, bulaşıkhane gibi kısımlarını ve o kesimin insanlarının sefaletini anlatıyor.. Sokak dilencilerinin, evsiz insanların hayatlarını anlatıyor.. İlgi çekici konuların, çok tatsız, tuzsuz anlatımla hiç edilmesine şahit oluyoruz.. Kitabı zor bitirdim ve sonunda kendime şunu sordum; "ben bu bilgileri niye öğrendim ki?" O kadar gereksiz aktarımlar yapılmış, duygu yok, psikoloji yok, edebiyat yok, felsefe yok, derinlik yok.. Sadece şunu not ettim; "Lüks ve pahalı otellerden, restorantlardan uzak dur, oraların yemeklerinden asla yeme!"
Paris ve Londra'da Beş Parasız
Okuyacaklarıma Ekle
Yaşam üzerine bir irdeleme.
" Akvaryuma iki balık koyarsanız onlar zaten sevgili olur. Önemli olan okyanusta karşılaşabilmek. " Sahiden de günümüzdeki insanların neredeyse tamamının, büyük kitlelerin yaşantısını özetleyen bu söz aslında birçok şeyi açıklıyor ve insan denilen canlının düşünce algoritmasını ortaya çıkarıyor genel olarak. Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama insanların çok büyük kısmı aslında kendisiyle eş değer ruhta birisine yani gerçek karakter eşleniğine/refikasına veya ruh dengine -nasıl denir bilmiyorum- kısaca o doğru kişiye rastlamaya çalışmadan kolaya kaçıp aynı ortamdan doğru tanışarak eğlence arkadaşı gibi gezip tozdukları, alelade biçimde sohbet ettikleri, vakit geçirip yakınlık kurdukları kişilerle sevgili olduklarını zannediyorlar, bu en büyük gafletlerin başında geliyor aslında. Etrafınızda özellikle lise-üniversite yıllarında ya da okul dışında kalabalıklarda yüz binlerce insan görmüşsünüzdür şimdiye kadar hemen hemen hiçbirini tanımamış olsanız da, işte kendilerini sevgili olarak tanımlayan ya da sizin şimdiye dek herhangi bir yerde (internetteki sosyal platformlar da dahil) görüp birlikte olduğunu gözlemlediğiniz insanlara dikkat ederseniz birçoğunun aynı çevreden doğru tanıştıkları kişilerle bu birlikteliğe başladıklarını anlayabilirsiniz. Ya aynı işte, aynı okulda, aynı toplulukta karşılaşarak tanışmıştır o kişiyle, ya arkadaşlarının aracılığıyla bir araya gelmişlerdir ya da bir tanıdıklarının önerisi üzerine irtibata geçip bir birliktelik kurmaya başlamışlardır. Halbuki sevgililik kavramı aslında çok başka bir şey, hakiki sevgililik demek birbiriyle neredeyse aynı olacak kadar benzer kişiliklerin bir araya gelmesi demektir bu da en temelde yazılı konuşmayla başlayabilecek bir düşünce, ruh yakınlığı ve karakter çekimi ile mümkün olabilir bence. Bir insanın esaslı ve derin fikirlerini, hayat görüşünü, sevme anlayışını ve bakış açısını en iyi yazılı konuşma yoluyla anlayabilirsiniz eğer güvenilir birisiyse, elbette öteki faktörler de çok önemli (hal ve hareketler davranışlar vesaire akla gelebilecek her unsur) ama belki o kişi sesli olarak konuşmayı pek sevmeyen, insanlardan rahatsız olabilen, çekingen, sosyal fobisi olan, içine kapanık birisi de olabilir, dolayısıyla kalabalık yerlerde veya bulunduğunuz ortamlarda böyle birine rastlamanız ve onunla iletişim kurabilmeniz pek olası olmayabilir. O yüzden bir insanın kişilik özelliklerini, düşüncelerini ve hayata bakış açısını doğru biçimde anlamak, özümseyebilmek istiyorsanız bence o kişiyle mesajda yani yazılı olarak konuşmanız daha mantıklı ilk etapta. Yazılı iletişim deyince akla mektup veya kağıt notlar da gelebilir fakat ben sadece mesajlaşma diye belirttim çünkü birine yazılı kağıtlar verip o şekilde karşılıklı olarak mektup ya da kağıt not biriktirme fikri ancak sevgililik aşamasında düşünülebilecek türden bir şey tanışmada uygun değil, çünkü kitap ya da mektup hediyesi yalnızca bir kişiye o da ancak adı konmuş bir şey varsa verilebilecek türden önemli ve değerli bir ithaf. Yani benim görüşüm önce mesajlaşma yoluyla karşıdaki kişiyi anlamaya onun hakkında fikirler edinmeye çalışmak. Zaten insan denen varlık da düşünceleri, davranışları, yaptıkları ve hayata bakış açısı neyse odur temelde, sizin önemseyip değer verdiğiniz bir şeye değer vermeyen umursamayan veya sizden başka türlü bir sevme anlayışına sahip olan birinin sizinle gerçek bir sevda yaşama ihtimali yok çünkü evrene farklı pencerelerden bakıyorsunuz demektir. Canlı olarak buluşma safhasına daha sonraki süreçte geçebilirsiniz eğer yeterince konuştuğunuzu düşünüyorsanız karşılıklı olarak, tabii buluşabilmenin süresi aynı şehirde veya farklı şehirlerde olma durumunuza göre de değişecektir... Kendimi bildim bileli yalnız olma nedenim de en temelde bu aslında, asla kendim gibi birine çevremde rastlayabileceğime ve bir şeyler yaşayabileceğime ihtimal vermedim ve hiç yanılmadım da şimdiye dek, çünkü kafamda hayal ettiğim/beklediğim türde karaktere sahip birisi hiç denk gelmedi ve kişiliğime benzer bir insan çıkmadı şimdiye kadar canlı olarak karşıma, bu da bana aslında çok önemli bir şeyi öğretti; bu hayatta karşı cinste kişilik ve ruh yönünden sana denk birisine rastlayabilmenin aslında ne kadar çetrefilli ve mucizevi bir şans olduğu olgusu. Şimdi yazacağım girizgâh ile bu durumu olabildiğince tarif etmeye çalışacağım. Şöyle başlayayım; genel olarak şimdiye kadarki hayatım çok büyük oranda tek başınalık içerisinde geçti ve bu durum hâlâ da bu şekilde devam ediyor, gerçekten de kalabalıklar içinde yalnız olmak durumu benim şu ana kadarki yaşantımı en iyi özetleyebilecek tabirlerden birisi aslında, hatta birkaç insan dışında neredeyse arkadaşlık kurduğum bir kişi bile olmadı diyebilirim hayatımda. Bugüne kadar ne lise ne de üniversite yıllarında ve sonrasında kişilik olarak bana benzer, yakın ruhlu biriyle hiç karşılaşmadım ve öyle birini hiçbir zaman gözlemlemedim etrafımda. Sonuçta her insan karşıda kendi gibi birini arar karakter özellikleri ona benzeyen birisini sevmek ister doğal olarak, bu böyledir herkes için. Kelimelerle nasıl özetlenebilir ve anlatılabilir tam olarak bilmiyorum ama demek istediğim şey şimdiye kadarki yaşantımda karşı cins olarak ruhça ve kişilikçe bana benzeyen bir insana hiçbir zaman hiçbir yerde rastlamadım ve doğal olarak biriyle sahici bir gönül bağlılığı yaşayabilme serencamına dahil olamadım özet şeklinde tasvir etmek gerekirse. Hatta bulunduğum herhangi bir yerde hiç tanımadığım, hiç konuşmadığım yabancıların bile yaptıklarını, hareketlerini, davranışlarını, hayat anlayışını ve tarzını gözlemlediğimde birçoğunun kişilik olarak benden fersah fersah uzakta olduklarını tespit edebiliyorum kolayca (bu da daha tanımadan insanlardan soğumama neden olabiliyor). Aslında yalnızlık bana çok şey kattı hayatta, özellikle de bu uzaktan analiz alışkanlığı, farkındalık açısından düşünüş ve algılayış tarzımı tenvir ederek ve geliştirerek bana oldukça önemli şeyler kazandırdı, çünkü insanların ne tarzda karakter yapısına sahip olduklarını az çok kestirebiliyordum bu gözlem metodu sayesinde. Aslında etrafta gördüğünüz kişiler hakkında çıkarım yapabilmek ve fikir yürütebilmek için onlarla tanışmanıza veya konuşmanıza gerek bile yok, uzak bir köşede durup bir insanın hareketlerini, tavırlarını diğer insanlarla olan iletişimini ve yaptıklarını izlediğinizde zaten az çok nasıl birisi olduğunu kafanızda canlandırabiliyorsunuz, bir gün içinde belki de onlarca yüzlerce kişi hakkında bu tür izlenimler ve çıkarımlar edinebilirsiniz dışarıda bulunma sürenize ve nerede olduğunuza bağlı olarak. Bahsettiğim şey herhangi bir ortamda basitçe uygulanabilir; metro-otobüs durağı, iş yeri, okul, market, caddede giderken etrafa bakındığınızda vb. kısacası insanlar içinde olduğunuz herhangi bir zaman ve herhangi bir yerde zihniniz size bu oldukça basit çıkarımları yapma olanağını veriyor, sadece bulunduğunuz bir yerde etrafa bakıp insanları gözlemlemeniz ve analiz etmeniz kâfi bunun için. Benim özellikle gençliğin başladığı lise yıllarından beri en çok kullandığım metot bu oldu, belki de hep tek başına dolaşmanın, insanlardan uzak durmanın, yalnızlığın verdiği bir avantaj olarak gözlem alışkanlığım ilerledi bu sayede ve bu da hayatıma çok önemli şeyler katarak şimdiye dek daima yanlışların içine düşmeme mani oldu. Her neyse, esas konuya dönecek olursam, bir insanın kendi yüreğine eş değer bir kişiyle irtibat kurarak gerçek bir sevgililiğe adım atıp, gelecekte evlenebileceği ve aile kurabileceği türden birine rastlaması hiç de kolay olmayan mucizevi denilebilecek bir ihtimal aslında, sahiden hakiki ve kalıcı bir sevda yaşamak isteyen herkesin uzun uzun düşününce idrak edeceği ve eninde sonunda ulaşacağı sonuç bu olacaktır çünkü cevap çok açık; insanın kendisine çok benzer, yani neredeyse onunla aynı ruhta ve kişilikte birine denk gelmesi aynı şehirde bile oldukça zor bir rastlantıyken o kişinin sizinle aynı semtte veya aynı ortamda bulunma ihtimali yarım milyonda bir kadar düşük olasılık. Hatta muhtemelen birbirinizden habersiz yaşıyorsunuz farklı şehirlerde bir yerlerde. Benim yıllardır prensip edindiğim fikir bu olduğundan, ömrüm boyunca hiçbir zaman çevremde kendim gibi bir karaktere rastlayamayışım birisiyle değerli ve uzun süreli bir birliktelik kurabilmeye dair hevesimi ve umudumu örseleyerek hiçbir karşı cins ile canlı bir etkileşim kuramamama ve yalnızlığa mecbur kalıp doğru kişiyi beklemeyi tercih etmeme yol açtı, ancak bu durum aslında benden kaynaklanmıyor, muhtemelen ruhuma uygun olmayan bir çağa ve topluma denk gelmemin sonucu olarak hayatımdaki tüm bu kayıp ve eksiklikler yıllarla beraber kişiliğimde birikti devamlı bir biçimde. Evet belki hiç kimsenin eli değmemiş/dokunmamış olsa da benimkine ve çoğu insanın yaşadığı buluşma, yan yana yürüme, gezme vb. şeyleri yaşayamamış olsam da henüz bu yalnızlık ve tek başınalık hali aslında bana çok önemli kazanımlar sağladı ve ruhumu geliştirdi devamlı olarak. Mesela kitaplar sayesinde şimdiye dek en az binden fazla cümleyi/sözü/paragrafı not etmişimdir roman olsun, şiir olsun, tarih olsun, felsefe olsun, hatta okuduğum bazı kitapların bana katkısı tüm hayatımı etkileyecek kadar büyük oldu... Kısaca özetlemem gerekirse; ülkede tüm şehirlere dağılmış milyonlarca kişi bulunuyor ve gerçekten hayatınızın insanı olarak düşünebileceğiniz ve sizinle neredeyse aynı ruhu barındıran o doğru kişinin çevrenizde gördüğünüz birkaç yüz ya da birkaç bin tane insan arasında olabileceğini düşünmek okyanustan bir kova su alıp işte aradığım balık burada demekle aynı şey hemen hemen. Sizce hakiki olarak sizin ruhunuza, kişiliğinize, hayat anlayışınıza, dinlediğiniz müziklerden okuduğunuz kitaplara kadar tüm özelliklerinize, hayallerinize, hayata bakış açınıza değer gösterdiğiniz şeylere ve evrensel görüşünüze çok yakın olan özel birine yakın çevrenizde rastlayabilir misiniz milyonlarca insan arasından? Gerçekten bu kadar kolay denk gelebilecek olduğunuza inanıyor musunuz böyle birine? Bu bence bir kişinin sahip olabileceği en saçma ve yozlaşmış görüşlerden birisi. Ne yazık ki günümüzde birçok insan içinde bulundukları yanılsamanın ve aldanmanın farkında değil, bu şekilde yakın çevresinden seçtiği alelade biriyle birlikteliğe başlayıp gerçek sevda nedir eş değer kişilik, eş değer ruh nedir bunu sorgulamadan birbiriyle sevgili veya çift olduğunu zannedip belki de evlenecek kişilere acıyorum ve üzülüyorum aslında. Ülkemizde özellikle şimdiki genç nesil ağırlıkta olmak üzere milyonlarca insan bu hatanın içine düşüyor. Fark ettiklerinde çok geç olacak ama her neyse...
IX Evime hür, başın dik olarak, Evimin kadını olarak gir (Aynı şiirden) Liza’nın önünde şaşkın, bitkin, iğrenç derecede bozulmuş bir halde duruyordum; galiba bir yandan gülümsüyor, bir yandan da tıpkı önceden, can sıkıntıları arasında düşündüğüm gibi pamuklu, hırpani sabahlığının önünü kavuşturmaya çalışıyordum. Apollon bir iki dakika durduktan sonra çekildi, ama bu bana ferahlık vermedi. En kötüsü, bu defa kızın da tahmin edemeyeceğim kadar afallamış olmasıydı. Tabii buna benim halim sebep olmuştu. Dalgın bir halle: — Otur, dedim. Masanın yanındaki iskemleyi ona doğru iteledim, ben de kanepeye geçtim. Liza gözlerini benden ayırmadan uysal bir tavırla oturdu; her halinden, benden bir şeyler umduğu belli oluyordu. Onun bu saf bekleyişi beni büsbütün çileden çıkardı, fakat kendimi tuttum. Durumu kurtarmak için olanların farkında değilmiş gibi tabii davranmak lazımdı, halbuki o... Liza’ya bunların pahalıya mal olacağını belli belirsiz hissediyordum. Bu şekilde başlamak gerekmediğini bildiğim halde, kekeleyerek: — Beni tuhaf bir durumda buldun Liza, dedim. Kızın birden yüzünün kızardığını görünce: — Sakın aklına bir şey gelmesin! diye bağırdım. Fakirliğimden utanmıyorum... Tam tersine, fakirliğimle iftihar ediyorum. Fakir olmakla beraber asilim... İnsan hem fakir, hem asil olabilir. Şey... çay içer misin? — Hayır... diye başlamıştı ki, sözünü kestim. — Dur azıcık! Yerimden fırlayarak Apollon’un yanına seğirttim; kendimi bir yere atmak ihtiyacındaydım. Avucumda hâlâ sımsıkı tuttuğum yedi rubleyi önüne fırlatarak hızla fısıldamaya başladım: — İşte aylığın Apollon, görüyorsun ya veriyorum. Ama sen de beni kurtarmalısın: Hemen koş, çayhaneden çayla on tane peksimet getir. Eğer getirmezsen dünyanın en bedbaht adamı olacağım! Bunun nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!.. Tekrar gözlüğünü takarak dikişine oturan Apollon iğneyi elinden bırakmadan yan gözle parayı sessizce süzdü, sonra cevap vermeden ve bana zerre kadar ilgi göstermeden hâlâ iğneye geçiremediği iplikle uğraşmaya devam etti. Kollarımı à la Napoléon bir görkemle kavuşturarak iki üç dakika önünde durdum. Şakaklarım ter içindeydi ve yüzümde bir damla kan kalmadığını hissediyordum. Bereket versin, bana acıdı galiba, iplik geçirme işini bitirdikten sonra yavaş yavaş iskemleyi çekti, yavaş yavaş doğruldu, yavaş yavaş gözlüğünü çıkardı ve yine yavaş yavaş parayı saydıktan sonra başını çevirerek omzunun üstünden, çayın bir çaydanlık mı olacağını sordu; sonunda da yavaş yavaş odadan çıktı. Liza’nın yanına dönerken aklıma, külüstür sabahlığımın eteklerini toplayarak nereye olursa kaçmak geldi. Ondan sonra ne olursa olsun. Tekrar yerime oturdum. Liza bana endişeyle bakıyordu. Birkaç dakika hiç konuşmadan oturduk. Birdenbire: — Geberteceğim onu! diye haykırarak olanca gücümle masaya bir yumruk indirdim. Öyle hızlı vurmuştum ki, hokkanın içindeki mürekkep masaya sıçradı. Liza ürperdi: — Aman ne diyorsunuz! — Evet geberteceğim onu, geberteceğim! diye cırlak bir sesle bağırarak masayı yumruklamaya devam ediyordum. Bunu yaparken taşkınlığımın ne kadar manasız olduğunu gayet iyi anlıyordum. — Bu caninin bana neler yaptığını bilemezsin Liza. Adam benim celladım... Şimdi peksimet almaya gitti, o... Birdenbire ağlamaya başladım. Buhran geçiriyordum. Hıçkırıklar arasında büyük bir utanç duyuyordum, ama artık kendimi tutamıyordum. Liza korkmuştu. Telaşla etrafımda dönüyor: — Ne oldunuz? Neniz var? diye soruyordu. — Su... su ver bana! Şurada... Oysa suya da, mırıldanarak konuşmaya da ihtiyacım olmadığını adım gibi biliyordum. Geçirdiğim buhran gerçekti, ama bir yandan da durumu kurtarmak için numara yapıyordum. Liza şaşkın şaşkın bana bakarak su getirdi. O anda Apollon çayla geldi. Birdenbire, bu alelade, basit çayın biraz önceki hadiseden bile daha utandırıcı, daha küçültücü olduğunu fark ederek kızardım. Liza, Apollon’a bile korkuyla bakıyordu. O bize aldırmadan odadan çıktı. Kızın gözlerinin içine bakarak: — Beni hakir görüyorsun, değil mi Liza? dedim. Ne düşündüğünü öğrenmek için duyduğum sabırsızlıktan titriyordum. Bozuldu, cevap veremedi. Hırsla: — Hadi iç çayını! dedim. Kendi kendime kızıyordum, ama acısını ondan çıkaracaktım. Bu kıza karşı kalbimde öyle dehşetli bir nefret kabarmıştı ki, elimden gelse onu öldürürdüm. Öcümü almak için içimden onunla bir tek kelime konuşmamaya yemin ettim. "Her şeyde o suçlu." diye düşünüyordum. Aramızdaki sessizlik beş dakika kadar sürdü. Çay masada durduğu halde ikimiz de içmiyorduk. Liza’yı daha çok sıkmak için işi çaya el sürmemeye kadar vardırmıştım; o da başlamaya çekiniyordu. Birkaç kere hüzünlü bir şaşkınlıkla yüzüme baktı, inatçı sessizliğimi bozmuyordum. Bu durumda en çok azap çeken de şüphesiz bendim. Manasız hiddetimin iğrençliğini, adiliğini tamamıyla idrak ediyor, ama bir türlü kendime hâkim olamıyordum. Kız, sessizliği bozmak için: — Ben oradan... şey... temelli çıkmak istiyorum, diye başladı. Zavallı kızcağız! O manasız anda benim gibi aptal bir adama açılmayacak tek konu varsa, o da buydu işte. Beceriksizliği, yersiz açık kalpliliği bana bile dokundu. Fakat tam o sırada içimde kabaran kötü bir duygu tüm merhametimi bastırdı, hatta daha fazlasını yapmaya kışkırttı: Olan olmuştu, artık dünya vız gelirdi bana! Beş dakika daha geçti. Liza ürkek bir tavırla, duyulur duyulmaz bir sesle: — Sizi rahatsız ettim galiba... diyerek ayağa kalktı. İncinmiş izzetinefsin ilk isyanını görünce hiddetimden tir tir titreyerek patladım: — Zaten ne diye bana geldin, ne diye, söyler misin lütfen? Tıkanır gibi konuşuyor, sözlerimde mantık sırası bile kollamıyordum. Her şeyi birden anlatmak istiyor, nereden başlayacağını kestiremiyordum. Artık kendimi tutamayarak: — Ne diye geldin, cevap ver! diye bağırdım. Cevap ver bana! Ben sana niçin geldiğini söyleyeyim iki gözüm. Sana o gün dokunaklı laflar ettiğim için geldin. Şimdi de şımarıklığından, canın gene "dokunaklı laflar" duymak istediği için geldin. Ama haberin olsun, seninle o zaman alay etmiştim. Şimdi de alay ediyorum. Niye ürperiyorsun öyle? Evet, alay ettim! Evinize benden önce gelenler yemekte beni tahkir etmişlerdi. Size, onlardan birini, bir subayı dövmek için gelmiştim, ama olmadı, kaçırdım. Birisinden, gördüğüm hakaretin öcünü almak istiyordum, karşıma sen çıktın, öfkemi senden aldım, eğlendim seninle. Beni küçük düşürdüler, ben de aynı şeyi yapmak istedim; beni paçavraya çevirdiler, ben de kendimi göstereyim dedim... Mesele bundan ibaret, yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha? Söylediklerimin ona pek karışık geldiğini, muhtemelen çoğunu anlayamayacağını biliyordum, fakat esası kavrayacağına emindim. Tahminimde yanılmadım. Liza’nın yüzü kâğıt gibi oldu; konuşmak istedi, ama dudakları ıstırapla kıvrıldı ve ayaklarına bir balta yemiş gibi iskemleye çöktü. Ondan sonra beni ağzı açık, bakışları sabitleşmiş, bütün varlığını saran dehşetten titreyerek dinledi. Sözlerimdeki arsızlık, hayasızlık onu ezmişti... Yerimden fırlayıp önünde bir aşağı bir yukarı odayı arşınlamaya başladım. Bağıra bağıra: — Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada? Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten, buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir hangi sebepten sana adresimi verdim. Daha eve varmadan bu adres verme işi yüzünden sana içimden ne sövgüler yağdırdım. Sana yalan söylediğim için senden nefret ediyordum. Çünkü tek istediğim kelime oyunları yapmak, kafamı biraz çalıştırmak, biraz kendimi eğlendirmekti... aslında istediğim nedir bilir misin? Hepinizin yerin dibini boylamanız, işte o kadar! Huzur, sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım. Beni kıyamet kopmasıyla çaysız kalmam arasında seçim yapmak zorunda bıraksalar, dünya yıkılsa umurumda olmayacağını, ama çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. Bunu biliyor muydun? İşte ben böyle namussuz, alçak, bencil, tembelin biriyim. Buraya geleceksin diye üç gündür korkudan kendi kendimi yedim. Bu üç gün içinde beni en çok kaygılandıran şeyin ne olduğunu söyleyeyim mi? O gün karşında kahramanlık tasladıktan sonra, beni burada bu yırtık sabahlığımla, yokluk, pislik içinde görmenden korkuyordum. Sana demin, fakirliğimden utanmadığımı söyledim, ama yalan, en çok bundan utanıyor, bundan korkuyorum; hırsız olsaydım bu derece korkmaz, utanmazdım. Son derece gururluyum; en ufak şey, derim soyulmuş da, sanki havanın teması bile bana ıstırap veriyormuş gibi hissetmeme neden olur. Beni bu partal sabahlığımla, hırçın bir köpek gibi Apollon’a saldırırken yakaladığın için seni hiç affetmeyeceğimi hâlâ anlayamadın mı? Kurtarıcı, sabık kahraman, yoluk tüylü, uyuz bir it misali uşağına saldırıyor, öteki de onunla alay ediyor! Miskin kocakarılar gibi, karşında gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de affetmeyeceğimseni! Şu anda itiraf ettiklerim yüzünden de seni affetmeyeceğim! Evet sen, yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin, çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci, en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim; benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini anlamasan da bana vız gelir! Senin orada mahvolup gitmen de vız gelir! Sonra, buraya geldiğin, beni dinlediğin için de senden nefret edeceğimi biliyor musun? İnsan hayatta bir kere, o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun? Tam o anda, birdenbire garip bir şey oldu. Her şeyi kitaplarda olduğu gibi düşünüp tasarlamaya, hadiseleri önceden hayalimde yarattığım gibi görmeye alıştığım için, o garip olayı bir an kavrayamadım. Ezdiğim, hakaret ettiğim Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu anlamıştı. Yüzündeki ürkek, gücenik ifade, yerini acıklı bir hayrete bırakmıştı. Gözyaşları içinde (tüm bu tirat boyunca ağlamıştım) kendime "adi," "alçak" gibi sıfatlar verdikçe Liza’nın yüzü ıstırapla buruşmuştu. Doğrularak beni susturmak istedi; "Ne duruyorsun burada, niye gitmiyorsun?" diye bağırmama da aldırmadı, çünkü söylediklerimin bana ne kadar acı geldiğini fark etmişti. Hem onun gibi zavallı, kendisini benden kıyaslanmayacak derecede aşağı gören bir kızın öfkelenmesi, kırılmış izzetinefsi için isyan etmesi mümkün müydü? Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de, hâlâ benden çekindiği için daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla ağlamaya başladım... — Bırakmıyorlar... İyi... iyi olamıyorum! diye kekeledim güçlükle. Sonra kendimi yüzükoyun kanepeye fırlatarak bir çeyrek kadar tam bir isteri nöbeti içinde hıçkırdım durdum. Liza da yanıma oturup kollarıyla beni sararak öylece hareketsiz kaldı. Fakat bu buhran ne kadar sürse de bitecekti. İşte böyle (şimdi pek çirkin bir hakikati yazacağım) kanepede yüzüm eski bir deri yastığa gömülü yatarken içimde önce yavaş yavaş kendini hissettiren, sonra gittikçe kuvvetlenen bir duygu uyanmaya başladı: Başımı kaldırarak Liza’nın gözlerine nasıl bakacaktım? Neden utandığımı bilmediğim halde utanıyordum.Altüst olmuş kafamdan, artık rollerimizin değiştiği, Liza’nın kahramana benimse dört gün önceki zavallı, aşağılanmış kıza dönüştüğüm geçti. Bütün bunları daha yüzükoyun kanepede yatarken düşünüyordum! Hey Tanrım! Yoksa onu o anda kıskanmış mıydım? Elbette bu konuya o zaman da, şimdi de bir çözüm bulamadım, ama şimdi o zamankine oranla çok daha iyi anlayabiliyorum. Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim... Fakat... fakat sadece düşüncelerle hiçbir şey açıklanamaz, o halde uzun boylu düşünceye dalmanın faydası yok. Nihayet kendimi zorlayarak başımı kaldırdım, bunu nasıl olsa yapacaktım... O anda içimde uyanan başka bir duygunun... hükmetmek, sahip olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan utandığım için alevlendiğine eminim. Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana sarıldı. X Bir çeyrek sonra odamda bir aşağı bir yukarı delice bir sabırsızlıkla dolaşıyor, ikide bir paravanaya yaklaşarak, aralıktan Liza’yı seyrediyordum. Başını yatağa dayayarak yerde oturuyor, galiba ağlıyordu. Çekip gitmiyor ve bu da beni deli ediyordu. Artık her şeyi biliyordu. Ona tamir edilmez bir şekilde hakaret etmiştim, fakat... bundan bahsetmenin ne faydası var. Liza ihtiras kasırgasının sadece bir intikam duygusu, ona karşı yeni bir hakaret olduğunu ve deminki nedensiz husumetin bu sefer doğrudan doğruya ona yöneltilmiş şahsi kıskançlıktan kaynaklanan bir nefrete döndüğünü anlıyordu... Hoş, kesin olarak anlayıp anlamadığını da iddia edemem; ancak alçağın biri olduğumu, en önemlisi de onu hiç sevmediğimi kesinlikle anlamıştı. Bana bunların imkânsız olduğunu, bu derece kötü, bu derece aptal olamayacağımı söyleyecekler, biliyorum; hatta Liza’yı sevmemenin, hiç olmazsa aşkını takdir etmemenin mümkün olmadığını da ilave edeceklerdir muhtemelen. Halbuki neden imkânsız olsun? İlkin sevmek elimden gelmezdi, çünkü bence sevmek, manevi üstünlük kurmak, zorbalık etmek anlamına gelir. Ömrüm boyunca başka türlü düşünmedim; hatta şimdi bile bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı, kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum. Yeraltı hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını canlandıran, onu uçurumun dibine kadar yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu biliyorum, ama manevi varlığım o derece bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler" dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini anlayamamamın da garipsenecek yanı yok bence. Gene de odamda bir aşağı bir yukarı dolaşarak arada bir paravanın aralığından bakarken Liza’dan pek öyle nefret ettiğim yoktu. Bana dayanılmayacak kadar ağır gelen, sadece burada bulunmasıydı. Bir an önce ondan kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı, yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum. Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu. Birkaç dakika daha geçti, Liza kendinden geçmiş gibiydi, hiç kıpırdamıyordu. Kendimi hatırlatmak için arsızca paravanı tıklattım... Birdenbire silkindi, yerinden fırlayıp atkısıyla şapkasını, paltosunu aramaya başladı; sanki o da benden bir an evvel kaçıp kurtulmak istiyordu... İki dakika sonra paravanın arkasından yavaş adımlarla çıkarak bitkin gözlerle beni süzdü. Çarpık bir gülümsemeyle karşılık verdim, ama zoraki, nezaket icabı bir gülümseme olduğu belliydi; hemen sonra bakışlarımı kaçırdım. Kapıya doğru yürürken: — Hoşça kalın, dedi. Birden yanına koştum, elini yakalayıp avucunu açtım ve para sıkıştırdım... ve tekrar kapattım. Sonra, yüzünü görmemek için sırtımı çevirerek kendimi hızla odanın öbür ucuna attım... Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu hareketi kazara, kendimi bilmeden, düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye yapmıştım, ama içimden, kalbimden gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık, zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki, yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim. Merdivenlere doğru, çekinerek: — Liza!.. Liza!.. diye seslendim. Cevap yoktu; merdivenin alt basamaklarında adımlarını duyar gibi oldum ve daha yüksek bir sesle:. — Liza! dedim. Gene cevap yoktu. Tam o sırada aşağıdan camlı sokak kapısının gıcırdayarak güçlükle açıldığını, sonra sert bir vuruşla kapandığını duydum. Merdivenleri bir uğultu kapladı. Gitmişti. Düşünceli bir halle odama döndüm. Son derece üzgündüm. Masanın önünde, oturduğu sandalyenin yanında durmuş, boş gözlerle önüme bakıyordum. Böylece bir dakika kadar geçtikten sonra birden ürperdim: Tam önümde, masanın üzerinde, demin onun avucuna sıkıştırdığım beş rublelik buruşuk, mavi banknotu görmüştüm. Bu aynı banknottu; başkası olamazdı, zira evde bundan başkası yoktu. Şu halde Liza, ben kendimi odanın öbür ucuna attığım zaman bunu masaya fırlatmayı becermişti. Ya ne olacaktı başka? Ondan bunu beklemeliydim. Peki beklemiş miydim? Hayır. O derece bencildim, insanları öyle hiçe sayıyordum ki, Liza’nın bunu yapacağı aklımın köşesinden bile geçmemişti. Buna dayanamadım. Hemen deli gibi giyinmeye başladım; elime geçenleri, hiç bakmadan aceleyle giyip Liza’nın peşinden dışarıya fırladım. O sırada Liza henüz iki yüz adım bile uzaklaşmamış olmalıydı. Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı, kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak geçtikten sonra durdum. "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o anı asla ama asla soğukkanlılıkla hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?" diye düşündüm, "Belki hemen yarın, sırf bugün ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim kızın?" Karın altında durmuş, bakışlarımla bulanık, puslu havayı delmeye çalışarak bunları düşünüyordum. Az sonra, daha evdeyken kurmaya başladığım, içimi kaplayan sızıyı köreltecek hayallere daldım: "Hakaretin silinmemesi onun için daha iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?" Şimdi de kendi kendime şu lüzumsuz suali soruyorum: Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet, hangisi daha iyi? Bütün bunları o gece evde manevi, ama sahici bir ıstırabın bitkinliği içinde düşünmüştüm. Bu derece azap, pişmanlık duyduğumu hiç hatırlamıyordum; peki Liza’nın peşinden sokağa fırlarken, yarı yoldan döneceğime dair hiç şüphem var mıydı? Liza’yla bir daha ne karşılaştım ne de hakkında bir şey duydum. Şunu da ilave edeyim: O gün kederimden hastalanacak hale gelmekle beraber, hakaretin, kinin faydasına ait cümlem beni son derece memnun etmişti. Şimdi bile, üzerinden bunca yıl geçtiği halde bu hatıraları anmakla epey kötü oluyorum. Gerçi nice kötü hatıram var ama... bu "Notlar"a burada mı son vermeli acaba? Sanırım bunları yazmakla hata ettim zaten. Daha doğrusu, bu hikâyeyi yazarken yeterince utandım: Yani bu, edebi bir eserden ziyade günahlarımın kefaretini ödemek oldu. Bir köşeye çekilip ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi, kötücül, boş gururum yüzünden yaşayan âlemle her türlü bağı keserek nasıl yeraltına çekildiğimi uzun bir öykü gibi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette; hem romanda bir kahraman olmalıdır, halbuki benimkinde bir kahramanın tersi olan ne kadar özellik varsa kasten bir antikahramanda toplanmış. Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek "canlı hayata" karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek "canlı hayat" bize adeta bir iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz. Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir? Bunu kendimiz de bilmeyiz. Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi, ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar vesayet altına girmeye can atarız. Biliyorum, belki bu sözlerime kızacak, bağırıp tepinmeye başlayacak, "Böyle konuşacaksanız yalnız kendinizden, o sefil yeraltınızdan bahsedin; ‘biz, hepimiz’ gibi tabirler kullanmaya kalkışmayın!" diyeceksiniz. Müsaade buyurun baylar, ben bu hepimizlikle kendimi haklı çıkarmak peşinde değilim. Ben kendi hayatımda, sizin cesaret edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını, neden ibaret olduğunu, adını sanını bile bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz. İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik, genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep. Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz. Yakında bir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar; daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum... Gene de bu çelişme düşkününün "notları" burada bitmiyor. O kendini tutamadığı için yazmaya devam etti. Ama biz burada durabiliriz sanırım.[24]
432 syf.
·
5 günde
Yolculuk
Çokça okunan beğenilen bir kitap hakkında yorum yapmak bazen alelade bir şey yapıyormuşum gibi bir his verse de yine de buraya birkaç satır bırakmak istiyorum. Dr. Baurer ve Nietzsche arasındaki diyalogların beni içimdeki derinliklere yolculuklara çıkardığını söyleyerek başlamak istiyorum. Ancak buradaki Dr. breurer karakterinin esasında Yalom olduğunu iddia ediyorum. Daha önceki kitaplardan elde ettiğim ipuçları bariz ele veriyor ve Yalom hayatının belli bir döneminde yaşadığı bunalımı Nietzsche ile karşılaşmasına neden olmuş. Bu kitap bir nevi vefa borcu gibi Nietzsche'ye karşı. Ancak bu bunalımlar pek çoğumuzun insan olarak yaşadığı ve yaşayacak olduğu bunalımlar. Kiminin farkında olduğu kiminin ise farkındalık alanından çıkarmak için farklı maskeler ile gizlediği şeyler. Kitabın aklıma kazınan serüvenin başlangıç cümlesi " Berha'yı düşünüyor olmasaydın ne düşünüyor olurdun?" İnsanın Kendine kaçış olarak seçtiği bilinçdışı zihin meşgaleleri... Bu zihin meşgaleleri olmasaydı zihin neyi düşünürdü? Bu sorular ile başlayıp uzunca bir yol. Bu yolda hem ben hem Nietzsche hem Breurer çok şey öğrendi. Ve Nietzsche ile birlikte benim de gözümden iki damla yaş süzüldü. Kitabı okuyacak olanlara tavsiyem kitabı vurucu bulduğunuz yerde duraksayıp ara ara kendinize notlar çıkarmanız. Böylelikle yolculuğun bir parçası da siz olacaksınız. Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar.
Nietzsche Ağladığında
Okuyacaklarıma Ekle
"İnsanların çoğunluğu, delilik üstüne konuşan bir deliye alışık değillerdir. Delilik üstüne konuşan bir deliyi yadırgarlar. Oysa benim kendi durumum üstüne konuşabilmem bir şeyi değiştirmez. İçimde iki, hatta üç ayrı insan yaşıyor. Bu insanlardan bir tanesi de gündelik alelade konuşmaları sürdürebiliyor. Öteki benliklerimin yaşadıklarını dile getirebiliyor. Bu sizi şaşırtmasın."
Yazıyor, düşünüyor, düşünüyor yazıyor, ara sıra kalkıp odayı arşınlıyordu. Bana dönüp dönüp, dosta mektup yazmak ne güç şey, alelâde yazı bir şey değil. Fakat dosta güzel diye yazılan her şey göze çirkin görünüyor, insan daha güzelini yazmak istiyor. Çok diye yazdığı az geliyor diyordu.
724 syf.
Kendime Not!!! Sahi nereden başlamalı, ne anlatmalı?Hep okumaya heves ettiğim ama bunu ötelendiğimi hatırlıyorum.Üzerine güya çokça okuma yaptığımı sanmam hele ne büyük yanılgı. Kitabı edindikten sonraki dönem daha sancılı hele.Başlayıp bırakmalar, bir arpa boyu bile ilerleyememeler...Sürekli yarıda bırakmalar... Aradan yıllar geçti.Bir ödev münasebetiyle yeniden yollarımız kesişti.Halbuki ne güzel de unutmuştum kitaplıkta! Başladım yine yeniden...İlk başlarda Selim’i,Turgut’u umursamıyordum sanki.Ama ilerledikçe kahramanların hayatlarının içinde kayboldum.Hele Selim...Canım Selim...Günseli’ye bıraktığın mektubu kaç kere okudum kaç kere dinledim anlatamam.Birkaç gün kendime gelemediğimi itiraf etmem gerekiyor.Önüme gelene bir vesileyle seni anlattığım doğrudur. Okudukça daha da “Selimleştim” sanki.Niye bu kadar içselleştirdim bilemiyorum.Alelade bir ödevdi halbuki. Kitabı okuyacak arkadaşlara: -Gogol(Ölü Canlar), Dostoyevski(Yeraltından Notlar, Karamazov Kardeşler, Budala,Suç ve Ceza),Sheakspeare(Hamlet), Kafka(Dönüşüm,Dava), Henrik İbsen(Hortlaklar),Cervantes(Donkişot),Charles Dickens(İki Şehrin Hikayesi), Albert Camus(Yabancı),Tolstoy(Savaş ve Barış), Oscar Wilde(Dorian Gray Portresi) gibi sanatçıları okumalarını öneririm.Veee tabii James Joyce(Ulysses). Aslında daha pek çok sanatçının ismi geçmekte ancak benim en çok dikkatimi çekenler bunlar. Eserin oturtulduğu zemini görme adına yapılan okumalar önem arz etmekte.Rastgele okunacak bir eser değil Tutunamayanlar. Tekniksel açıdan da pek çok unsuru içinde barındırdığını söylemek lazım.Özellikle parodi,iç konuşma,metinler arasılık, üst kurmaca gibi teknikler geçit yapıyor resmen. Sürekli değişen anlatıcı, birden Olric’in ortaya çıkışı zihninizi çorba ediyor.Ama her şeye rağmen bir şekilde yolunuzu bulabiliyorsunuz.En azından bu sefer ben bulabildiğimi düşünüyorum. Söylenecek çok şey var ama ne kadarına daha yer vermeli bilemiyorum.Bizim bir araba dolusu laf söylememize muhtaç mı eser?Aslında değil.Ama insan elinde olmadan konuşmak istiyor. Bütün okumaları yaptıktan sonra yeni baştan kesişecek yolumuz.Ne zaman olur bilmem. Ama ilk okuma için şunu diyebilirim:”Sadece eserin tozunu aldım.” Okuyacaklara not: Vazgeçmeyin!!! Canımmm Atay bunu hak ediyor..
Tutunamayanlar
8.9/10 · 44bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
DEĞİŞMELER Meşrutiyetin ilânından sonra Meclislerin kurulması için hazırlığa girişilirken, saray ve hükümet kadrolarında değişmeler oldu. Henüz hükümette boy göstermediği halde, arka plânın heyûlâsı İttihat ve Terakki ilk iş olarak Mâbeyn ve yâverler topluluğunu bir hayli eksiltti ve «bendegân, zümresinden bir çoğunu saraydan uzaklaştırdı. Bu arada Mâbeyn Başkâtibi Tahsin Paşa'ya da yol göründü ve yerine ön vekâlet, sonra asaletle, eski kâtiplerden ve gizli İttihatçılardan Ali Cevat isimli, samimiyetsizlik ve halisiyetsizlik nümunesi bir zat getirildi. Bu zat, Meşrutiyetin ilânından Abdülhamid'in haline kadar süren 8 ay 20 küsur günlük hadiseleri saray içinden hikâye edici «Fezleke» adlı bazı notlar kaleme almıştır ki, her satiriyle tüttürdüğü benlik, nefsanilik, Abdülhamid gibi bir hâkana tavsiyelerde bulunmak ve fermanlarına ilâveler yapmak iddiacılığı, herhangi bir fikir ölçüsünden mahrumluğu, şunun bunun ayak öpüşüne dikkati ve bilhassa kendisinin ayak öpme adetini itirafa mecbur oluşu bakımından, dalkavukluk mizacı arkasında kendini satma hırsı diye gösterilebilir. İlkinden itibaren Abdülhamid'in Mâbeyn Başkâtipleri mevzuunda fazla uğraşmadığımız halde bu sonuncusu üzerinde biraz duruşumuz, Ulu Hâkanı saran zayıf karekterliler kadrosunun gittikçe ne dereceye kadar düştüğünü göstermek içindir. Bu zâtın ne mal olduğunu anlamak için, Padişahın kızı Şadiye Sultanın şu satırlarını okumak yeter: «Babamın Başmâbeyncisi Tahsin Paşa azlolunmuş, onun yerine kâtiplerden Jön Türklerin itimat ettiği İttihat ve Terakki mensubu Cevat Bey tâyin olunmuştu. Tesadüfen o gün babama gitmiştim. İlk defa huzura çıkan Cevat Bey (Ah efendiciğim, ben sizin sâdık bendenizim. Tahsin Paşa beni uzun zaman huzurunuza çıkarmadı. Büyük bir muzayaka içindeyim!) diye yalvarır gibi konuşuyordu. Babam hareme girdi. Üzüntülü idi. Bütün saray halkınca dalkavukluk ve müräiliği ile isim yapmış böyle bir adamın kendisine hususi kâtip olarak verilmesinden duyduğu ye'si gizlemeğe çalışıyordu. Çekmecesinden bir deste banknot alarak, selâmlıkta bekleyen Cevat Bey'e götürüp verdi. Fakat, bu zengin ihsânı görünce yerlere kapanıp ayaklarını öpmeye çalışan Cevat Bey'i, bu teşebbüsünden dolayı hayatinin en buhranlı anında dahi tekdir ve takbih etmeyi ihmal etmemiştir. (Rica edeyim! Secdeler Allaha mahsustur. Bu gibi hareketlerde bulunmanızı ve ikinci ihtira lüzum birakmamanızı rica ederim!) demiştir. Birkaç gün sonra, babamın hâl'ine ve Reşad Efendinin cülûsuna ait Meb'uslar Meclisi kararı tebliğ edildi. Babam gayet serinkanlılıkla: (Mademki, otuzüç sene memnun edemedim, kimi isterlerse hayırlı etsin. Yalnız rice ederim, bütün ailelerimle beraber biraderimin oturduğu Çırağan Sarayına beni götürünüz!) dedi. Tebliğ heyeti (Mebuslar Meclisince, Selanik'te hazırlanan köşke gitmeniz için karar alınmıştır) cevabını verdi. Babam: (Yorgunum ve yaşım da uzun yolculuklara müsait değildir. Allaha kasem ederra ki, saltanatta gözüm yoktur; fakat ailemle Çırağan Sarayında ikametimi rica ediyorum!) dedi. Tebliğ Hey'eti, Meclise yeniden arzedileceğini ve alınacak cevabın yeni Başmabeynci Cevat Bey ile bildirileceğini söyleyip ayrıldılar. Bir iki saat sonra cevap geldi. Derhal Selanik'e hareket için hazırlanılması hakkındaki Meclis kararını Cevat Bey, maalesef bir kaç gün önce bir deste banknotu aldığı vakit yerlere kapanarak ayaklarını öptüğü babama çok ağır sözler sarfederek bildirdi. Ağzına aldığı kelimeler terbiye dışı idi, alelâde bir adama dahi söylenmesi ayıptı.» Herhangi bir mübalâğa ve yalana yer vermesi hiçbir suretle düşünülemez olan bu satırlarda, sadece bir Màbeyn mensubunun ahlâkını değil, herkesi ayaklarına kapandırdığını iddia ettikleri Abdülhamid'in böyle edalara karşı nefretini okumak da mümkün...
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 485 - SEKİZİNCİ FASIL MEŞRUTİYET
33 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.