• İNCİR KUŞLARI
    Takvim yaprakları 6 Nisan 1992'yi gösterirken bir bomba düştü beyaz zambakların açtığı yüreklere.Modern zamanlarda Avrupa'da yaşanmış bir soykırımda,kadere inananların romanıdır İncir Kuşları...
    incir kuşları sinan akyüz
    Bosna Savaşı'nın anlatıldığı bir roman.Kitap o dönemde yaşanmış gerceklere dayanmakta malesef...Malesef diyorum çünkü Bosna savaşı denince aklıma çocukluğum gelir.Öyle bir annem vardı ki kendi küçük,yüreği büyük,o zamanlar bosnadaki kardeşlerimiz için yardım kampanyaları düzenler ve bizede harçlıklarımızla yardımda bulunabileceğimizi anlatan güzel annelerden sadece biriydi...Hamurumuzu iyilikle yoğuran ve insani duygularımızı sabırla şekillendiren annelerden biriydi...Bu bir savaş değil,soykırımdı aslında.Bir millet, savaşta neler yaşayabilirdiki?Anne babasının önünde tecavüze uğrayan müslüman Boşnak kızlar...Evlatlarının gözleri önünde tecavüze uğrayan anneler...Tecavüzler sonucu hamile kalan kadınlar, kızlar...Suçsuz günahsız terkedilen çocuklar...Hamile kadınlara yapılan en adi işkenceler...Açlık, soğuk,susuzluk...Kendilerine yapılan en adi işkencelere dayanan,dayanmaya çalışan Boşnak halkı...O köşe bucak kaçtığımız ölüm, savaşın işkencelerle dolu zamanlarında ne kadarda güzel gelir...O korktuğumuz ölümü arzulayan insanların hikayesi diyorum bu kitap için...Aslında günlük sıkıntılarımızın o kadarda önemli olmadığını anlamak ve cennet vatanımızda aldığımız her nefesin değerli olduğunu anlamak için okumanızı öneriyorum.Mutlaka okuyun diyorum.İyi okumalar...
    İNCİR KUŞLARI
    Sinan Akyüz
    Alfa Yayınları
  • En dramatik sahnesiyle, Sokrates'in köleye üçgenin iç açılarını "hatırlattığı" diyalogdur. Yani geometrideki gibi "saf" (deneyimden bağımsız, a priori) bilgileri aslında sonradan öğrenmiyoruz, onları zaten doğuştan biliyoruz, yalnızca hatırlamamız (anamnesis) gerekiyor.
    O halde erdem ya da "arete" denen bilgiyi nasıl biliyoruz? Birisi mi öğretiyor, biz mi öğreniyoruz, kalıtsal olarak mı geçiyor, yoksa tanrıların bir lütfu mu? En temel soru da "erdem" bir bilgi mi?
    Her Platon diyaloğunda olduğu gibi Sokrates dört beş ayaklı bir soru formüle ediyor Menon diyaloğunda.
    Sokrates'in cevabı yine çokludur ve aporia'ya, yani açmaza götürür.
    Erdem mayotik, yani doğurtma yöntemiyle bir hoca mürşitliğinde öğrenilebilir (Sokrates ve köle örneği) ama her durumda geçerli değildir bu (Sofistler ve Menon örneği).
    Erdem kendi kendine düşünmeyle ve pratikle öğrenilebilir (Sokrates örneği) ama her durumda geçerli değildir bu (Sokrates'in de hocaları olmuştur).
    Erdem aileden çocuğa geçebilir ama her durumda geçerli değildir bu (Themistokles ve Perikles örneği).
    Erdem tanrıların lütfu olabilir (şairler) ama her durumda geçerli değildir bu (Sokrates'in tartıştığı hırtlar).
    Dolayısıyla dört koşul da mümkündür ama mutlak değildir.
    Buradaki "erdem" olarak çevrilen "arete" Eski Yunan'da yalnızca ahlaki bir anlamda değildir. Kişinin arete'si onun toplumsal, kişisel, maddi, manevi anlamda mükemmeliyet, yetkinlik sahibi olmasıdır. Örneğin Akhilleus'un arete'si "savaşçı" olmasıdır, ki bu arete kendini toplumsal ya da kişisel, maddi ya da manevi her alanda gösterir. Dolayısıyla arete bir "bütünlük" (integrity) meselesidir de. Aynı erdemi her koşulda her alanda koruyabiliyorsanız o arete'dir.
    ***
    Çeviriye dair not: Say Yayınları'ndaki Platon çevirilerinden uzak durulmalı, bunlar iddia edildiği üzere Eski Yunancadan değil, İngilizceden yapılmış çeviriler, üstelik hatalarla doludur çoğu zaman ve MEB klasiklerindeki Platon çevirilerinden de kopya çekilmiştir sık sık. Platon'u İş Kültür, Kabalcı, Alfa, BilgeSu gibi yayınevlerinin gerçekten Eski Yunancadan yapılan çevirilerinden okuyun. Bu yayınevlerinde bulamadığınız Platon çevirileri için MEB klasiklerine bakın ya da İngilizceden, Fransızcadan vs. okuyun.
  • İnsan beynindeki alfa dalgaları 6 ile 8 hertz arasındadır. Vücut boşluğunun dalga frekansı 6-8 hertz arasında titreşir. Bütün biyolojik sistemler aynı frekans aralığında çalışır. Dünyanın elektriksel rezonansı da 6 ile 8 hertz arasındadır. Yani biyolojik sistemimizin tamamı -beyin ve dünyanın bizzat kendisi- aynı frekanslarda çalışır. Bu sistemi elektronik olarak kontrol edebilirsek insanoğlunun bütün zihinsel sistemini de kontrol edebiliriz.
  • ALFA
    Senin saçların niçin kumral
    Niçin siyah, niçin beyaz..
    Ellerin niçin konuşur
    Niçin konuşmaz.

    Niçin güler gözlerin,
    Baktıkça..
    Niçin gülmez,
    Yakınlaştıkça, uzaklaştıkça.

    Niçin bir şey beklemeyorsun,
    Yarınlardan..
    Niçin ağlayorsun, neden ağlamayorsun,
    Yaşanmışlardan.

    Bilme, niçin biliyorsun..
    Seni saran aşkların farkındasın, şiirlerle.
    Unutmak isteyorsun, unutamayorsun,
    Aynı kelimelerle.

    Senin saçların niçin öyle..
    Siyah, beyaz, kısa, uzun..
    Öldürmekten da ağır bir-şey..
    Niçin anlayorsun.
  • Cinder'dan daha iyiydi. Scarlet zaten karakter olarak cinder'a göre daha eğlenceli ve dik duruşlu. Cinder zamanla açılırken Scarlet en başından girişimci bir karakter. Wolf da kai'ye göre çok daha ilgi çekici. Elimizde sürekli oflayıp poflayan dertler içinde bir prens ve savaşçı, alfa bir kurt var. Üstüne bu kurdun darmadağınık saçları ve yemyeşil gözleri de cabası. Yarışmayı hangisi kazanır ki?
    Karakterlere ek olarak bu kitaptaki olaylar da ilkine göre çok daha akıcı ve sürprizlerle doluydu. Ortada bir merak unsuru ve peşinde koşturduk. Ayrıca kitabın farklı karakterleri pov olarak alması herkesten bahsetmesi de kesinlikle artı puan.
    İlk kitaptan sonra beklentim çok düşmüştü ama yazar beni çok şaşırttı. Kesinlikle üçüncü için sabırsızlanıyorum. Ve iyi ki serinin tamamlanmasını beklemişim. Yoksa meraktan kahrolurdum herhalde.
  • M.Ö 469 yılında doğan Sokrates yada Sokratis, Antik Yunan Felsefesinin kurucularından biridir. Kurucularından biri demek Sokratesi biraz arka plana atmak oluyor; bu nedenle Antik Yunan Felsefesinin piri, azizi demek daha doğru olur. Sokrates aslında çok pasaklı, ender yıkanan biridir fakat buna rağmen muazzam bir karizması olduğu söylenir.

    Sokrates aynı zamanda Spartalılara karşı savaşan bir askerdi. Bunun dışında vaktini genellikle pazar yerinde dolaşarak, zaman zaman insanları durdurup onlara olmadık sorular sorarak geçirirdi. Ölümüne sebep olan da zaten sorduğu sorulardır aslında. 2400 yıl önce Sokrates çok soru sorduğu için idam edilmiştir.

    Bir insan çok soru sorduğu için idam edilebilir mi? Tabi ki ana sebep bu değildi sorduğu sorular oldukça keskin, insanları kendisinden şüphe ettiren, zamanın şartlarına göre olağandışı sorulardı. Sokratesi mahkemeye veren Meletos; Sokrates’i ahlaksızlıkla suçlamıştır. Sorduğu sorularla köyün gençlerini yoldan çıkarıyordu, Atina’nın Tanrılarını ihmal ediyordu. Bunlar çok ciddi suçlamalardı.

    Sokrates’in sorduğu sorular gerçekten çok ilginçti. Misal sevgili okur, “aldatma, ahlaksız bir eylem olarak sayılır mı sayılmaz mı?” Birçoğunuz “Elbette sayılır” diye cevap verecek tıpkı Euthydemos gibi. Fakat Sokrates verdiği bir örnekle aldatmanın ahlaksız, kötü bir edim olarak sayılmasının genelleştirilmemesi gerektiğini söyler. Sokrates’in verdiği örnek ise şudur: “Ya bir arkadaşın kendini çok kötü hissediyorsa ve kendini öldürebilecekse, sen de onun bıçağını çalarsan? Bu da aldatmak olmaz mı? Şüphesiz ki olur. Fakat böyle yapmak ahlaksızca değil de ahlaki değil midir? Her ne kadar aldatıcı bir edim olsa da kötü değil iyi bir şeydir. “

    Sokrates hiç bir şey bilmediğini söyler. Mutlaka bir yerlerden duymuşsunuzdur Sokrates’in paradoksunu “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” Bir gün Sokrates’in arkadaşı Khairephon, Dephi’deki Apollon kahinine gitti ve ona “Sokrates’ten daha bilge var mıdır?” sorusunu sordu. Bilge “Hayır” cevabını verdi. Zaman içerisinde sorduğu sorulara cevap alamayan Sokrateste bu durumu fark etti her ne kadar ilk zamanlarda kabullenmesede.

    Sokrates için bilgelik; çok şey bilmek ya da neyi nasıl yapacağını bilmek değildi. Sokrates bilgeliği neyi bileceğimizin sınırlarını çizerek, gerçek varoluşumuzun doğasını anlamak olarak tanımlıyordu.

    Sokrates ilginç bir şekilde diğer filozoflar gibi düşüncelerini yazarak anlatmıyordu. Konuşmayı, yazmaya tercih ediyordu. Çünkü yazılı sözcüklerin insana karşılık veremeyeceğini, onları anlamadığınızda açıklama yapamayacaklarını dile getiriyordu. Bu nedenle yüz yüze konuşmak Sokratese göre daha iyidir. Sokrates; konuştuğu sırada, kqrşısındaki kişinin nasıl biri olduğunu görür, söyleyeceklerini ona göre söylerdi.

    Peki yazmayı reddeden Sokrates’in öğretisi bugüne kadar nasıl ulaştı? Öğrencisi Platon vesilesiyle. Platon Sokrates’in sadık bir talebesidir. Eğer Platon Sokrates’in düşüncelerini yazmasaydı, bugün bu düşüncelere ulaşamayacaktık. Bu nedenle “Sokrates’in oğlu” olarak tanımlıyorum.

    Sokrates’in sorularının jilet gibi keskin olduğunu söyledik. Peki mahkemeye karşı niçin bu keskin sorularını sorarak kendini idam ettirmekten kurtar(a)madı? Madem bu kadar bilge bir kişi, sorduğu sorulara kolay kolay cevap alamayan, parlak zekalı bir insan; niçin bile bile intihar etti? İstese onları ikna edemez miydi?

    İntihar etti deme sebebim; mahkemede adeta kendisini suçlayanlarla dalga geçmesindendir. (Bknz. Sokrates’in Savunması) Mahkemeyi ikna ederek ölümden kurtulabilirdi fakat bunu yapmadı. Belki de ününe toz kondurmak istemedi, belki de yanlış bir şey yapmadığını düşündüğü için bu kadar rahattı. Atinalılardan cezalandırılmak yerine ömrü boyunca bedava yemekle ödüllendirilmesi gerektiğini söyleyecek kadar rahattı.

    Sokrates herşeyi sorgulayan bir insandı. Sorgulamadan yapamazdı. Her şeyi sorgulayan bu iç sesine ihanette edemezdi. Şeylerin gerçekte nasıl varolduğunu düşünmeyi bırakmaktansa zehir içerek ölmeyi tercih etti. Öldüğü günden bugüne kadar birçok felsefeciye ilham kaynağı oldu.

    “Sorgulanmamış bir varoluş koyunlara uygundur, insanlara değil…”
    Sokrates

    KAYNAKÇA
    Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Alfa Yayıncılık, İstabul, 2016 
    Mehmet Ali Ağaoğulları, Sokrates’ten Jakobenlere Batı’da Siyasal Düşünceler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011
  • İstikâmeti korumanın ilk çaresi; sâlih ve sâdık mü’minlerle, - hanımlar da - sâliha ve sâdıka mü’minlerle beraber olacaklar.

    Cenâb-ı Hak:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyuruyor.

    Sâlih ve sâdıklarla kalbî beraberlik, onlardan in’ikâs alabilmek, yani hâl transferi neticesinde, kişi sâlih ve sâdıklardan olur.

    Şeyh Sâdî diyor ki:

    “Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e geçti. Hazret-i Nûh ve Hazret-i Lût’un hanımları ise fâsıklarla gönül birliği içinde olduklarından, Cehennem’e dûçâr oldular.”

    Dolayısıyla muhit, çevre, komşu, arkadaş hususu çok mühim.

    Bir atom parçalanıp proton, nötron, elektron bir enerji hâline geldiği zaman, birtakım ışınlar yayılmaya başlıyor. Bunun müsbeti var, menfîsi var. Bizim göremediğimiz birçok ışın var; alfa, beta, gama, mor ötesi vs… Bunları hiç görmüyoruz. Ama bunların hepsinin bir tesiri var.

    Bunlardan daha tesirli olan ise, kalpten çıkan birtakım ışınlar. Bunun faydalısına feyz diyoruz, rûhâniyet diyoruz; zararlısına ise gaflet diyoruz, kasvet diyoruz.

    Onun için Cenâb-ı Hak;

    “…Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyuruyor.

    “…Zâlimler topluluğu ile oturma!” (el-En‘âm, 68) buyuruyor.

    http://www.osmannuritopbas.com/istikameti-muhafaza.html