• Ekranda kendini seyretti, bu parlak görüntü sanki onu büyülemişti. Zamanı ve tarihi söyleyip, Alfa deneğini tanıttı. Onu bir insan olarak değil de, deneyin bir parçası olarak göstermek daha kolayına geliyordu. O, öldürdüğü biri değildi. Denek masada bilinçsizce yatıyordu zaten. Sonra ona son doz ilacı da verdi.
  • Avrupa çalkalanıyor. Faşizm yükselişte. Almanya yaşanılamaz bir yer haline gelmiş. Hitler, Almanya’da Yahudilere gün yüzü göstermiyor. Ne kadar Yahudi varsa işinden etmiş. Dünyanın sayılı bilim adamlarını dahi. Yahudiler toplama kamplarına gönderiliyor. Önce işleri şimdi de canları… Hitler durdurulamıyor. Mussolini, Hirohito ve Stalin. Hepsi de güce ulaştıktan sonra faşist politikalar gütmeye başladılar. Dünyayı ele geçirmek gibi garip hayaller peşine düştüler. Ve az kalsın başaracaklardı da. Garip tabi onların yerine gelenler de bugün farklı bir hayalin peşinde değiller. Ama o günlere dönecek olursak eğer, Hitler’in kazandığını hayal edebilir misiniz bilmiyorum. 1933’de Leo Szilard, bir nükleer reaksiyon sonucunda nötron salınımı gerçekleşirse ve salınan bu nötronlar yeni reaksiyonlar oluşturabilirse, bu şekilde sürekli devam eden zincirleme reaksiyon oluşabilir demişti. 1938’de Alman bilim adamı Otto Hahn ve yardımcısı Fritz Strassmann nükleer fizyonu keşfettiler. Yani Uranyumu nötron bombardımanına tutarak Baryum elde ettiler ve uranyumu parçalayarak yeni bir element elde ettiler. Tarihte ilk defa bir elementin atomu parçalanarak içerisinden başka bir üst elementin atomu elde edildi. Szilard bunları anlatırken Albert Einstein’ın bu gelişmelerden haberi vardı. Çünkü uranyumun parçalanıp sonu gelmez bir zincirleme reaksiyonun başlaması ve her reaksiyonda açığa çıkacak olan enerjinin hesaplanması Einstein’ın formülü sayesinde mümkün olabilmişti. E=mc2 Yani enerji=kütle x ışık hızının karesi. Şimdi biraz daha geriye gidersek eğer 1919 yılında İngiliz fizikçi Ernest Rutherford, Azot elementini pozitif yüklü (alfa parçacıkları) ile bombardımana tutmuş ve Oksijen elde etmiş, protonu keşfetmişti. Yani azot atomuna giren pozitif parçacıklar azotu oksijene dönüştürmüş, ardından da çekirdeğe enerji yüklemişti. Çekirdek de bu fazla enerjiyi atabilmek için tüm gücüyle bünyesinden hızlı bir şekilde proton fırlatmıştı. Bu tarihin ilk nükleer reaksiyonuydu. Ancak azot hafif bir atomdu ve ağır atomların çekirdeği yüksek oranda pozitif yükle yani protonla doluydu. Doğanın kanunu devreye girmişti: aynı kutuplar birbirini itiyordu. Szilard, çözümü parçacık hızlandırıcı da bulmuştu. Yani alfa parçacıkları ne kadar hızlı olursa çekirdek tarafından o kadar az engellenebilirdi. Ancak 1932’de Nature’da bir haber çıktı: Cambridge Üniversitesi’nden Rutherford’un laboratuvarında çalışan Fizikçi Chadwick, nötron adında yüksüz bir parçacık olabileceğini duyurdu. Szilard da hemen beyin yakmaya başlamıştı. Nötron, pozitif yüklü parçacıklarla aynı kütleye sahip olan ve daha da önemlisi yüksüz bir parçacık. Eğer atomu parçalamak için nötron kullanırsak nötronlar yüksüz oldukları için atom çekirdeği tarafından itilemez. Bu da atomun parçalanmasına sağlayabilir. Ve bu atom da aldığı 1 nötrona karşılık dışarıya 2 nötron salar, bu nötronlar da diğer atomlar tarafında yutulursa zincirleme bir reaksiyon elde edilebilir. İyi de atomu parçalayınca elimize ne geçecek? Bu sorunun cevabını işte E=mc2 ile Albert Einstein vermişti. Atomun çekirdeğinde devasa bir enerji olduğunu ve bu enerjinin de ancak atomu parçalayarak açığa çıkabileceğini ortaya koymuştu. Böylece hem uzun ömürlü bir enerji kaynağı açığa çıkacak hem de yıkım gücü oldukça yüksek patlayıcılar elde edilecekti. İtalyan bilim insanı Enrico Fermi de aynı şeyi düşünüyordu. Szilard’dan daha iyi imkanlara sahip olan Fermi, bir nötron bombardıman kaynağı elde etmişti. Ve Uranyumu bombadırmana tuttuğunda çekirdeğinin bir nötron kaptığını ve kendini dengelemek için de bu fazla enerjiyi salarak dışarıya attığını keşfetti. Aynı zamanda kütle numarasını da 92’den 93’e çıkarıyordu. Ve Fermi, nötron kaynağı önüne kurşun yerine parafin kullanınca bilimde çığır açacak bir buluş ortaya atmış oldu. Parafin, radyoaktif salınımındaki yoğunluğu inanılmaz bir biçimde artırmıştı. O zamana kadar herkes hızlı nötron bombardımanının daha etkili olacağını düşünürken Fermi, yavaş nötronların daha fazla salınıma neden olduğunu keşfetmişti. Fritz Strassmann, Otto Hahn, Lise Meitner, Otto Frich, Niels Bohr ve daha niceleri…. İşte bundan bahsediyorum. Eğer Jules Verne’in kitapları ile büyümüşseniz bilimi sevmeme gibi ihtimaliniz yoktur. Bilim artık sizin içinize işlemiştir. Ve onu düşünmeden yapamazsınız. Kaşif olmak, araştırma yapmak ve bir şeylerin peşinden koşmak tek idealiniz olur. Çoğu bilim insanın yaptığı şeyler yani. Düşünsenize bir bilim insanısınız. Araştırmalar yapıyor, notlar çıkarıyor ve başarının peşinden koşuyorsunuz. Başardıkça daha fazlasını yapmak istiyorsunuz. Ne güzel bir hayal değil mi? Gerçekleşebilirdi. Belki hala da gerçekleşebilir. Belki de bunu okuyan siz zaten bir bilim insanısınızdır. Ve geç kalınmış bir hayalin hezeyanlarını okuyorsunuz. Kavgamız kitabı… İşlediği konu itibariyle Türkiye’de bir ilk. II.Dünya Savaşı sürecinde atom bombasına giden yolun taşlarını diziyor. İlginç tarafıysa okurken öğreniyorsunuz. Öğrenirken yapabileceğinize inanıyorsunuz. Aslında bu kadar kolay mıymış diyorsunuz. Heves ediyorsunuz. Sayfalar hızla çevriliyor. Bilim dünyasında yer almanın heyecanını yaşıyorsunuz. Bazen kendi kendime kaldığım zamanlarda düşünüyorum. Acaba daha iyi bir yerde olabilir miydim? Daha güzel bir meslek, daha iyi bir maaş ve daha iyi bir hayat. Bunların hepsi gerçek olabilirdi. Ama eğer o bilinci daha çocuk yaştayken edinmiş olsaydım. Bu da tabi ki bilinçli bir aileden geçiyor. Çünkü ancak bu bilince erişmiş bir aile çocuklarına o ortamı tesis edebilir. Şu an düşünüyorum da hani böyle üniversitelerde vardır ya; müthiş kütüphaneler, çalışma odaları, araştırma yapan insanlar. Onlardan biri olmak isterdim. Bilim dünyasında yaşamak isterdim. Bilim gerçekten bambaşka bir şey. Bunu daha yeni yeni kavrayabiliyorum. Çünkü kitaplar bu sevgiyi insana aşılıyorlar. Daha bebekliğinden itibaren kitap kokusuyla büyümüş bir insanın o kitaplarda yazanın peşinden gitmemesi mümkün olabilir mi? Burada kıyas yapmıyorum. Yani herkes için geçerli değil tartışmalarına felan hiç giremem. O yüzden siz de bu tarz bir eleştiri getirmeyin lütfen. Aileler kendi yaşayamadıkları hayallerini çocuklarının gerçekleştirmesini isterler. Gerçekten de öyle. Kimi aileler de isterler ama sadece isterler. Kimi aileler de bunun için çocuklarıyla oturup yeni baştan ders çalışır, onunla okur onunlar yazarlar. İşte bu o hayallere açılan kapının anahtarıdır…
  • Cress eteğini düzeltti. "Scarlet'a âşıksın değil mi?"
    Wolf birden taş kesildi. Uçan araba saraya doğru yükselirken, "O benim alfam," diye mırıldandı kederle. Alfa.
    Cress öne eğilip direklerini dizlerine dayadı. "Yıldızlar gibi mi?"
    "Ne yıldızı?"
    (...) "Bir takımyıldızındaki en parlak yıldıza da alfa denir. Şey demek istediğini sandım. Yani Scarlet'ın senin en parlak yıldızın olduğunu."
    (...)
    Wolf, Cress'in korktuğu gibi alayla sırıtmak yerine iç çekti. "Evet," dedi şehrin üzerinde doğan dolunaya bakarak. "Aynen öyle."
  • "Alfa olarak doğmadı onu cesareti ve kalbiyle kazandı."

    [Alfa Kurt]
  • İthaki bilim kurgu klasikleri'nde 3. "müthiş" kitabımı da bitirmiş bulunmaktayım.

    Kitabımız ütopik bir çağın içerdikleriyle başlıyor ve akıcı bir şekilde devam ediyor, bu içeriklerden biraz bahsedecek olursam; insanların şartlandırıldığı, hüznün, yalnızlığın ve hastalıkların olmadığı bir gelecek. Cesur Yeni Dünya.

    Ana karakterlerimizden olan Bernard Marx, hayatın kolaylığından, sıkıcılığından ve "herkes herkes içindir" ideolojisinden sıkılmış bir Alfa Artı'dır.(Tabi siz şimdi soruyorsunuz alfa artı'da ne? Her ne kadar ütopik bir dünya düşününce herkesin eşit olduğu bir dünya düşünülse de yazarımız Huxley kitaba kast sistemi eklemeyi düşünmüş ki bu sistem kitaba gerçekten uyum sağlamış ve kitabı güzelleştiren bir çok şeyden birisi)Asıl hikaye Bernard'ımızın "Ayrıkbölge" olarak adlandırılan ve bu modern dünyadan uzakta yaşayan "çağ dışı" insanları ziyaret etmesiyle başlıyor diyebiliriz.

    Aslında daha bir kaç şey yazmak isterdim ama -istemeden- spoiler vererek canınızı sıkmak istemem bu yüzden bu incelemenin yeterli olacağını düşünüyorum en azından başlayacak olanların kafasında bir fikir oluşabilir.

    Eğer kitabı almak konusunda şüpheniz varsa ve kötü çıkabilir korkusu içerisindeyseniz size naçizane önerim hiç durmayın ve en yakın yerden kitabı edinin emin olun pişman olmayacaksınız.
  • Yunan alfabesinin ilk harfi olan Alfa; lider ruhlu, sevilen, kitleleri özel bir çaba gerektirmeden peşinden sürükleyen kişilikler için kullanılır.
  • Alfa ve Beta testler genel anlamda Beyazların yüzde 47’sinin, Ya-hudilerin yüzde 70’inin ve Zencilerin yüzde 89’unun öjenik eliminasyonu hak ettiklerini bilim insanlarına gösterdi. “Moron” tabiri icad edildi. Bu ojeni sistemi geliştirilerek bugün kısaca “IQ” adlı verilen zeka katsayısına evrildi.