• Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    Norveç asıllı bir Amerikalı olan Thorstein Bunde Veblen, liberal iktisat çevrelerinin görmezden geldiği radikal iktisatçılardan biridir. Kurumsal iktisat ekolünün de öncülerinden sayılan Thor’un oğlu Veblen’in sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkı gösteriş amaçlı tüketim çözümlemesidir.

    Liberal (neoklasik) iktisat paradigmasının fayda-değer teorisine göre, piyasadaki bir malın değerini tüketiciye sağladığı marjinal fayda belirler. Marjinal faydası yüksek olan malların piyasa fiyatı yüksek, düşük olanların fiyatı düşük olacaktır. Ayrıca talep yasasına göre bir malın fiyatı artarsa, artan fiyatla birlikte marjinal faydanın da artması gerektiğinden, tüketim miktarı da azalmak durumundadır. Bireyler “zaten” rasyoneldir; dolayısıyla kendilerine fayda sağlamayan mallara boşu boşuna fazla para vermezler. Falan fistan…

    Veblen’in ekonomi politiği
    Veblen, neoklasik iktisadın temelleri sarsan bir çözümleme yapar. Kapitalizmin erken dönemlerinde bireysel sermaye birikimleri henüz çok büyük seviyelere ulaşmamıştır. Kapitalistler hem sermayenin sahibidirler hem de işletmelerinin başında durarak yöneticilik yaparlar. Bakkalının başında duran küçük burjuva buna örnek olarak gösterilebilir. Fakat sermaye biriktikçe ve iş büyüdükçe şirketi yönetmek hem zorlaşır hem de gereksizleşir. Bu noktada kapitalist, şirketin başına yüksek ücret ve küçük bir hisse verdiği bir yönetici koyar. Bütün üretim işini asgari ücretli işçiler yaparken (çünkü daha iyi bir seçenekleri yoktur), “organizasyonel” işleri de parazit yönetici grubu yapar. Sermayenin sahibi olan kapitalistin artık hiçbir iş yapmasına gerek yoktur. Böylece ortaya Veblen’in “aylak sınıf” dediği yeni bir toplumsal katman çıkar.

    Veblen’e göre kapitalizmde çalışmak, üretim yapmak, topluma faydalı olmak statü göstergesi değildir. Aksine, esas statü hiç çalışmadan şatafatlı bir hayat sürmekten gelir. Bugün 7-haneli bir CEO bile, çok zengindir ama, lüks hayatını sürdürmek için çalışmak zorundadır. Varlık balonları patlayıp işsiz kaldığında, hazıra dağlar dayanmaz, bireysel birikimiyle aynı şaşaayı en fazla birkaç sene sürdürebilir. Sonrasında standartlarını düşürerek üst-orta sınıf seviyesine düşer ki bu çoğumuz için erişilmez bir nokta olsa bile bir CEO için müthiş bir dramdır.

    Yani modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır.

    1910’lu yılların İngiltere’sinde geçen Downton Abbey dizisi bu meseleyi gayet iyi anlatır. Dizinin esas ailesi olan Crawley’ler İngiltere’nin aristokrat ailelerinden biridir. Dükler, düşesler, kontlar, kontesler, hizmetçiler, valeler, müthiş bir zenginlik ve şaşaa… Bir akşam yemeği sırasında, malikanenin müstakbel varisi, kuzen Matthew Crawley zorlu şehir hayatını öğrenmek için bir muhasebecinin yanında çalışacağından bahseder:

    Matthew: Ripon’da bir iş buldum. Yarın başlayacağımı söyledim.

    Lord Grantham: Bir “iş” mi? Seni malikanenin işleriyle ilgilenmen için düşündüğümü biliyorsun değil mi?

    Matthew: Merak etmeyin, gün boyu malikaneyle ilgilenecek çok vaktim olacak. Ve tabii hafta sonu bana kalacak.

    Kontes Violet Crawley: (şaşırmış bir şekilde) Hafta sonu da ne?

    Muazzam değil mi? Gerçekten de zengin aylaklar için salı ile cumartesinin bir farkı yoktur.

    “Hafta sonu” sadece çalışan insanlar için anlamı olan bir kavramdır.

    Benzer bir aylak sınıf gösterişini Paris Hilton bir ütü masası gördüğünde “bu ne böyle?” diye sorarak yapmıştı. Hafta sonu ve ütü masası orta-alt sınıfları bağlar. Bu bakıma Maggie Smith’in yıldızlaşarak oynadığı kontesin sorusu çok gerçektir. Kontesinki kadar Lord Grantham’ın “bir iş mi?” sorusuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar için kutsal bir içgüdü olan “çalışmak” kapitalizmde aşağı ve hor görülen bir şey haline gelmiştir. İdeolojik aparatlar burjuvazinin kontrolünde olduğundan modern kapitalizmde üretenler değil girişimci parazitler, yöneticiler ve ünlüler yüceltilir. Ağır ve elzem işler yapan çöpçülerin, inşaat işçilerinin ya da madencilerin topluma katkıları çok yüksek olsa da tek vasfı babadan zengin olmak olan Paris Hilton kadar saygınlıkları yoktur.

    Aylak sınıf ve gösterişçi tüketim
    Ayranı iki liralık cam bir bardaktan da içebilirsiniz, 1500 liralık altın varaklı bir bardaktan da… 70 liralık kol saati de aynı zamanı gösterir, 700 bin dolarlık saat de… Düz akıllı telefona da aynı uygulamaları indirirsiniz, pırlanta taşlı telefona da… Her iki durumda da elde edilen fayda aynı. Mantıklı olan aynı faydayı düşük bir bedelle elde etmek iken neden bardak gibi basit bir şeye 1500 lira verilir? Neoklasik iktisadın çok matematiksel saçmalıkları bunu izah edemiyor. Veblen bunu gösterişçi tüketim (conspicuous consumption) kavramıyla açıklıyor. Kapitalizmde aylak sınıf statüsünü göstermek için tüketim yapıyor.

    Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkânsız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir (bkz. Anna Karenina). Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır.

    Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir. Fakat gösteriş sadece mallar üzerinden değil boş zaman ve deneyimler üzerinden de yapılır. Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde makarasını yaptığı “business class” uçuşlar da buna bir örnektir. Basitçe farklılaştırılmış bir deneyim 3000 dolar etmez, o bilet fiyatı gösterişin bedelini yansıtır. Nisan ayının ortasında bronz tenle okula gelmek büyük oranda gösteriştir; ya solaryuma gitmişsinizdir ya da Yunan adalarında bir hafta sonu “kaçamağı” yapmışsınızdır. Şubat ayında kampüste siyah bacak ateli ve koltuk değnekleriyle gezmek Kartalkaya’da kayak yaptığınızın gösterişidir. Gün boyu golf oynamak aylak sınıfın boş zaman gösterişidir.

    Para konuşur, servet fısıldar…
    Tabii bu gösteriş konusunda eski ve yeni zenginlerin davranışlarını ayırmak gerekir. Cem Uzan’dan bayrağı başarıyla devralan Ali Ağaoğlu, Yeni Türkiye’nin gösterişçi tüketim distribütörü olarak düşünülebilir. Kaç tane arabası olduğunu hatırlamaz, on binlerce dolarlık saatler takar, kendinden 30 yaş küçük üç-beş tane sevgilisi vardır, sürekli gözler önündedir, fakirler karanfil bırakırken o gül bırakır, canlı yayında cebindeki paraları saydırır… Oysa Rahmi Koç tüketim alışkanlıklarıyla hava atmaz ya da Bülent Eczacıbaşı’nın hiçbir zaman genç sevgilileri olmamıştır. Fark, Ali Ağaoğlu’nun yeni zengin (new money / nouveau riche) olmasıdır. Vaktiyle yaptığı “sonradan görme değilim” açıklaması da aslında yeni zengin olduğunu doğrular. Demek öyle bir gündem var ki bu savunmayı yapma ihtiyacı duydu.


    Yeni zenginler, henüz yeni zengin olduklarından, zenginliklerini her fırsatta gösterme ihtiyacı hissederler. Böylece cemiyete dahil olabileceklerini düşünürler. Mesela cemiyet hayatının olmazsa olmazlarından biri sergi açılışlarıdır. Yeni zenginler açılışa tam zamanında gelip kokteylin sonuna kadar dururlar. Herkesle konuşurlar; paparazzilere poz verirler; bütün içkilerden içerler; her gelen aperatifi yerler; “25 adımda sanat” gibi kitaplar okuyup kestirmeden edindikleri entelektüel birikimle ahkâm keserler. Eski zenginler (old money / vieux riche) ise galeriye açılıştan yarım saat sonra gelirler; aldıkları bir kadeh içkiyle bir kenarda sessizce takılırlar; kalabalığa pek karışmazlar; şampanyalarını yarım bırakıp erkenden çıkıp giderler. Çünkü bu etkinlik yeni zenginler için kendilerini gösterebilecekleri havalı bir olayken eski zenginler için nezaketen katıldıkları sıradan ve sıkıcı bir şeydir.

    Mesela platin saçlı kokoşların konken partilerinde yeni zenginler kazanmaya çalışırken eski zenginler kaybederler. Bunu da dert etmezler, çünkü kumarda esas gösteriş kazanmak değil kaybetmektir. Hatta bazen kazanacakları eli kasten kaybettikleri bile olur. Poker masalarında kaybetmeyi hazmedemeyip hırs yapanlar genelde yeni zenginlerdir. Eski zengin bir milyon dolar kaybedip hiçbir şey olmamış gibi odasına gider.

    Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanında, eski zenginlerden Tom Buchanan görkemli bir hayat yaşayan Jay Gatsby gibilerinden “istedikleri kadar zengin olsunlar, hiçbir zaman bizim gibi olamayacaklar” minvalinde bahseder. Gerçekten de bugün Bill Gates, Jeff Bezos ve Donald Trump gibi dünyanın en zengin insanları istedikleri kadar zengin olsunlar hiçbir zaman Astor, Vanderbilt, Rockerfeller ya da Du Pont gibi ailelerle yan yana konmazlar. Hatırlarsanız, görgüsüzlüğüyle bilinen, Mark Zuckerberg birkaç sene evvel 30 milyon dolar verip kendi evinin etrafındaki dört evi satın alarak yaşadığı muhiti kapatmıştı.

    Aynı şekilde Ali Ağaoğlu da 3 milyon dolar verip gürültü yapan komşusunun evini almıştı. Dünyanın en zengin insanı da olsan fark etmez, yeni zenginlerde gösteriş ve görgüsüzlük hep yan yana gider. Bu neredeyse bir kuraldır. Çünkü yeni zenginler bu şekilde zenginliklerini hisseder ve hissettirirler.

    Zenginlere özenen yoksullar
    Uzaktan bakıldığında Marx’inkine benzeyen bir kapitalizm eleştirisi yapan Veblen sonuç noktasında Marksist çizgiden tamamen kopar. Marx kapitalizmin iç çelişkileri ve istikrarsızlığı üzerinden ilerlerken Veblen kapitalizmin, ekonomik parametreler açısından değilse de sosyolojik olarak, kendi içinde bir denge yarattığını öne sürer.

    Veblen’e göre, kapitalizmde, yoksul işçiler zenginlere karşı ayaklanıp devrim yapmak değil, özünde onlar gibi yaşamak isterler. Zenginler gibi yaşayamıyorlarsa da onları taklit ederler. Bu öykünme özellikle tüketim alışkanlıklarında kendini belli eder. Bir markanın orijinalini alamıyorsa bile gider çakmasını alır. Son model akıllı telefonu almak için böbreğini satar (Çin’de bunun bir örneği yaşanmıştı). Kapitalist sistem, hem teoride hem pratikte, sanki ezeli ve ebedi bir veriymiş gibi alındığından, bireyler sistemi değiştirmek yerine onun içinde sonu olmayan bir çözüm arayışına girerler.

    Amerikalıların, aslında farkında olmadan liberalizm eleştirisi yapan, “Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye bir deyişi vardır. Zengin olmak elbette zordur ama sistem, ‘yeni zengin’ olma hevesindeki insanlara kişisel gelişim palavralarıyla “yardım” eder. Bu tezgâha düşen fırsatçıların çoğu hayatını zengin olmak uğrunda harcarlar. Batarlar, çıkarlar, iflas ederler, tekrar girişirler, tam zengin olacakken yine batarlar… Kapitalist sistemin eşitsizlik ve adaletsizliklerini kesinlikle ciddi manada sorgulamazlar, sistemi değiştirmeyi zaten akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Hayattaki en büyük amaçları 7 adımda zengin olmaktır. Tüketim kültürünü pekiştiren reklam ve pazarlama sektörü de bu tezgâha çanak tutar. Bu yanlış bilincin kapitalizmin ömrünü uzattığı konusunda Veblen’in haklılık payı olsa da sistemin daha derinlerindeki temel çelişkileri ortadan kaldıramadığını da görmeliyiz.

    Anıl Aba - Gösterişçi tüketim ve yeni zenginler
  • Denizi hiç görmemişti. Denizi görse. Denizin üstünde bir kayık olsa. Ali kayığa binse. Kayık bir inse, bir çıksa, bir inse, bir çıksa ... Kendini böyle bir sallantılı düşe koyverdi.
    Adalet Ağaoğlu
    Sayfa 164 - Everest Yayınları
  • Ağlamasını öğren oğlum Ali. Ağlamadın mı olmuyor.
    Adalet Ağaoğlu
    Sayfa 104 - Everest Yayınları
  • Dündar öğretmen, öğrencileri Aysel, Aydın, Ali, Namık, Ertürk ve daha niceleri.
    Cumhuriyetin ilk yillari, toplumun değişime ayak uydurma çabaları, geçmişten kopamama, batılılaşma çabaları Dündar öğretmen ve öğrencilerine olan etkilerini görüyoruz bu eserde.
    Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabi.Eser mektupların, günlüklerin katkisiyla daha samimi bir hava oluşturmuş.Cumhuriyetin ilk zamanlarını, insanlar üzerindeki etkilerini öğrenmek için uygun bir eser.İyi okumalar.
  • Etkinlik başlamıştır , paylaşımlarınızı #35045482 iletisi altında yapabilrsiniz - iyi okumalar herkese.
    -------------------------
    İyi pazarlar, başka bir etkinlikle devam edelim dedim hikaye ile ilgili yolculuğumuza. Küfretmeyin hemen, öykü yazmayacağız bu kez. Sitenin temasına uygun bir etkinlik olacak bu, her zaman gördüklerinizden. 1960–1970'lerin öykücülerini okuyalım diyorum, eğer siz de isterseniz. Nereden çıktı peki bu etkinlik, ne okuyacağım öyle kısa, kısa elalemin hikayesini, yazmak varken diyebilirsiniz elbette.

    Şaka yapıyorum tabi ki, kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum böyle bir okumaya, bir şeyler yazabilmek için okumak lazım ilk önce. Yoksa çok geç oluyor aklınıza gelenin zaten yıllar önce başkalarının tarafından da düşünüldüğünü öğrenmek, kalıyorsunuz sonra benim gibi:)

    Vüs'at O. Bener zaten halen etkinliği devam eden ve hak ettiği ilgiyi yıllar sonra bu platformda bulan bir yazar (Liliyar sağ olsun) . Ama onun dışında da Sait Faik'in , Memduh Şevket'in ya da Sabahattin Ali'nin öykücülük geleneğini devam ettiren önemli yazarlarmız var 60-70'lerde. Aklıma gelenleri sıralayacağım şimdi. Atladığım vardır elbette, uyaran olursa eklerim.

    Soğuklar gelsin öyle başlayalım diyorum etkinliğe 15 Ekim uygun olur herhalde, 1,5 ay sonra 1 Aralık'ta da bitiririz. Katılmak isteyenler aşağıya yorum yaparsa eklerim. Daha Orhan Pamuk- Herman Hesse- Jasper Kent etkinlikleri var, nasıl okuyacağız diyen arkadaşlar da bi zahmet sıkıştırıversinler araya. Kısa kısa yazılar sonuçta :) En kötü yazarları tanıyıp Kim Milyoner Olmak İster'deki sorulara doğru cevap verirsiniz.

    Etkinlik başlangıcında ilgili ileti paylaşılacaktır. Geniş bir yelpaze olması korkutmasın kimseyi. İsteyen istediği sorudan başlayabilir sonuçta. Yazarları tanımanız için etkinlik süresince kendilerine ait bazı hikayeleri paylaşmayı düşünüyorum Zaten Adalet Ağaoğlu'nun bir hikayesini #33734855 iletisinde paylaşmıştım, okumak isteyenler için.

    Herkese iyi okumalar şimdiden (Metin T. için not: Hocam yeni yazarları artık yılbaşına doğru yaparız senin için de sakıncası yoksa)

    Yazarlar

    Nezihe Meriç
    Leyla Erbil
    Bilge Karasu
    Ferit Edgü
    Erdal Öz
    Kamuran Şipal
    Tarık Dursun K.
    Adalet Ağaoğlu
    Tomris Uyar
    Selim İleri
    Nedim Gürsel
    Hulki Aktunç
    Füruzan
    Mustafa Kutlu
    Sevinç Çokum
    Rasim Özdenören
    Sevim Burak
    Necati Mert
    Demir Özlü
    Adnan Özyalçıner
    Onat Kutlar
    Feyyaz Kayacan
    Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken (Konuk Yazar)

    Okurlar (Y-9)

    Erhan
    Elif
    Derya (Bahir) Deniz
    Turhan Yıldırım
    Kenan
    https://1000kitap.com/zinnnn
    Emin K.
    Metin T.
    https://1000kitap.com/rastafaryan_papaz
    Büşra A.
    Hatciş
    Osman Y.
    Lily
    Esther. Sema
    https://1000kitap.com/caturday
    Giz
    İ.dem
    Sezen B.
    Necip G.
    Sümeyye Pamih
    Ayça
    Damien
    Ferit Şimşek
    NigRa
    nneslihann
    Liliyar
    inci
    Fatma Öztürk
    Zey.
    https://1000kitap.com/Madame
    Derya
    Cemre
    esraaltunerrr
    Müjgan
    Sinan
    mündemiç
    Evey hammond
    https://1000kitap.com/Pirivari
    https://1000kitap.com/semptomania
    Mevsim Ahenk
    Hülya Açılan
    Leman Dilara
    Anıl Y.
    Kader Aşcıoğlu
    Hakan S.
    Ahmet Yaylaci
    Nesrin Ay
    İclal
    kitaplarındünyasındabirokur
    Burak
    Betül AYANOĞLU
    fatoş
    Hatice Kurtaran
    ~büşra~
    Handan İriş
    Özleم
    Selma Kavurmacıoğlu
    Ali Burak Subaşı
    Züleyha Öztürk
    Arzunalbant
    Ebru DEMİR
    Özden Sağlam
    özlem
    Cerrah Asya
    ayşen canberg
    Mete Karagöl
    Gül
    Hamamelis Virginiana
    Füreyya
    Semih
    meltem şen
  • Bu kitabını da okuduktan sonra anladım ki Türk romanının üstadesi Adalet Ağaoğlu’dur. Öyle sağlam bir kurgu, öyle güzel bir anlatım.

    Bir kere kitapta ustaca kullanılmış bir geriye dönüş tekniği var-ki bu teknikle yazmanın hiç de kolay olmadığını düşünüyorum- Okurken bir an için ''ne alaka ya, ben bunları niye okuyorum şimdi'' diyorsunuz ama ilerde öyle güzel ve öyle alakalı bir yerde çözüme kavuşuyor ki mesele ister istemez bir ''heee...'' dedirtiyor size.

    Ölmeye Yatmak, Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı. Birbirinden çok farklı zamanları anlattığı için sırayı bozmanın bir sakıncası olmayacağını düşünerek seriye o an elimde olan ikinci kitapla, Bir Düğün Gecesi ile, başlamıştım. Bu kitabı bitirdikten sonra ise üçlemenin sırasına sadık kalmak gerektiği kanısındayım. Çünkü benim gibi seriye ikinci kitaptan dalacak olursanız bu kitabın ana karakteri olan Aysel’den nefret etme ihtimaliniz var.


    Kitap, çocukluk yılları cumhuriyetin ilk zamanlarına denk gelen birkaç çocuğun hayatları ekseninde gelişiyor. Başlarda anlatımı sıkabilir hatta kitabı yarım bırakmak istemenize bile sebep olabilir ancak biraz sabır gösterirseniz kendinizi yavaş yavaş ilerleyen olaylar zincirini merakla izlerken bulacaksınız. Ben ilk kısımları okurken bunun bir dönem romanı olduğunu ve günümüzde okunmasının pek bir yararı dokunmayacağını düşünmüştüm ancak kitabın ilerleyen bölümleri bu yargımı yerle bir etti.


    Ölmeye Yatmak, milletçe orta yolu bulmak konusunda ne kadar zayıf olduğumuzu çok iyi şekilde ortaya koyan bir roman. Ne yazık ki öyleyiz, uçlarda yaşamakta, en ufak bir meselede kolayca iki kutuba ayrılmakta üstümüze yok. Hepimizin ortak değeri olan Mustafa Kemal’in çağdaşlaşma yolundaki öğütlerini hayata geçirmek konusunda bile durum bu şekilde. Bir kısım bunların özünü anlamadan yüzeysel düşünerek bunları dikte etmeye çalışırken bir kısım eski akıldışı geleneklerde diretip Atatürk’e neredeyse düşman oluyor. İşte romanın ilk kısımları bu sorunu anlatıyor.


    Kitabın bölümleri arasına konulmuş gazete haberleri ve o dönemin tarihi olaylarının anlatıldığı bölümlerle cumhuriyetin ilk yılları, Atatürk’ün ölümünden sonraki olaylar, İkinci Dünya Savaşı yılları ve bu dönemde Türkiye’nin nasıl bir süreçten geçtiği, Varlık Vergisi, Soğuk Savaş yılları ve hatta 60 darbesi anlatılmış. Bu yönüyle yalnızca bir roman anlatımı olmanın ötesine geçilerek olayların geçtiği dönemin gerçekliği de aktarılmış. Adalet Ağaoğlu romanlarında sık karşılaştığımız bir durum.


    Kitabın kahramanları bir ilçe ilkokulunda Dündar öğretmenin öğrencileri olan ve daha sonra mezun olarak ülkenin farklı farklı yerlerine dağılıp her biri farklı bir kesimin düşüncesini benimseyen kişiler; Aysel, Aydın, Ali, Sevil, ... Öğrenciyken kimi köylü, esnaf, işçi çocuğu kimi de ilçenin forslu sınıfının çocuğu olan bu kahramanlar kitap boyunca yaşamın çeşitli evrelerinden geçip farklı yerlere geliyorlar. Arada bir yolları kesişiyor tabi, hatta bazen birinin haberini diğerinin mektubundan öğreniyoruz.


    Adalet Ağaoğlu’nun her kitabında mutlaka hayranı olacağım bir kadın karakterle karşılaşıyorum. Buradaki Aysel’di (Bir Düğün Gecesi’nde ise Tezel). Aysel, yetiştiği çevreye karşı durarak okuma savaşı vermiş bir kadın ve başlarda tek gayesi ülkesine faydalı olmak. Aysel kitap boyunca toplumsal yargıları, cinsiyet rollerini, birey olma kaygısını, ülkesine yararlı olma ülküsünü sorgular. Yazar, bu sorgulamayı, romanı kaleme alırken Aysel’e, onun bocalayan hallerini okurken de biz okurlara yaptırır.


    Aysel toplumun kalıplaşmış değer yargılarına bütünüyle aykırı hareket eden bir karakterdir. Kızların erkeklerle arkadaşlık etmesinin hoş görülmediği bir ortamda Ali ile dostluk kurar, ona mektup yazar. Kızların okutulmasını hoş karşılamayan bir çevreye sahip olmasına rağmen okumakta diretir hatta yurtdışına eğitim almaya bile gider. Hocayken öğrencisi ile birlikte olur. Ölmeye yatar. Ve bütün bu aykırı hallerini ayıplayan topluma karşı da kitabın sonunda sağlam bir cevabı vardır:

    Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek. (#33542453)