• 208 syf.
    ·6598 günde·Beğendi·9/10
    İstiklal Harbi günlerinde, Sakarya Meydan Muharebelerinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara'dan duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisi'nin Kayseri'ye nakledilmesinin bile düşünüldüğü günlerde, Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara Tren İstasyonu'ndaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin'e: Acele olarak Fevzi Paşa'yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle. diyor. Ali Metin, Fevzi Paşa'yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk'ün yanına gelmek üzere, hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa, Atatürk'ün yanına girince, Atatürk ona bir kağıt kalem uzatıp: Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver. diyor. Kendisi de bir kağıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşa'ya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirlerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar. Her ikisinin de yazdıklarını kendi kağıtlarından okuyan Çavuş Ali Metin, her iki kağıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor: Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz, Hacı Bayram-ı Veli'ye diyor ki: "Mustafa'ya söyle, korkmasın, sonunda zafer onların olacak." Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz, Hacı Bayram-ı Veli'ye bu sözleri söylerken gören o iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri, Mustafa Kemal ve Mustafa Fevzidir.
  • 135 syf.
    ·3 günde·9/10
    Hz Mevlana’ya göre Tanrı'ya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşk'tır. 
    Hz.Mevlana’nın sevgisi evrenseldir. Din,dil,ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsamaktadır. Kadına büyük önem vermekte, kadın ve erkekeğin eşit olduğunu savunmaktaydı.Mevlana Celaleddin-i Rumi sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, Araplar, Ermeniler vb. bulunmaktaydı.Hz.Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı."İnsanların en hayırlısı, insanlara yararı olanı, sözün en hayırlısı ise az ve anlaşır olanıdır."derdi.Hz Mevlana'ya göre tüm insanlar, tanrı'nın bir görüntüsüydü.İnsanların bozulduğu bu yolculukta; insanlık şuuruna yükselirken sahip olması ve dikkat etmesi gerekenleri "aşk, tanrı, gönül, akıl, ilim, ahlak, ibadet, irade, tevekkül, dünya ve ölüm" olarak özetlemiş, olup,
    Sevgide güneş ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
    Hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol,
    Öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol,
    ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" dizeleriyle akıllara kazımıştır

    Hacı Bektaş Veli bütün insanların kardeş olduğunu, dünyada ortaklaşa ve barış içinde yaşanılması gerektiğini, vahdet-i vücut’un” gerçekliğini, insanın Tanrısal niteliklerle donatıldığını savundu; sevgi’yi düşünce sisteminin odağına yerleştirdi. Sevgi, insanı olgunlaştırır. Tanrı’ya ulaştırır ve vahdet-i vücut’un anlamını kavratır. Dünya ateş, rüzgâr, toprak ve suyun sevgiyle birleştirilmesi
    yoluyla Tanrı tarafından yaratıldı. Bu nedenle sevgi birleştirici uyum sağlayıcıdır. Hacı Bektaş Veli, din ayrımcılığına karşı çıkar. Din, insanları birbirlerinden, ayırmak için değil, onlar ara­sında barış ve kardeşlik sağlamak için vardır.
    ”Eline, beline, diline sahip ol”,
    “Her şeye malik olan, hiçbir şeye malik olmaz”,
    ”Tanrı’ya ibadetle değil, muhab­betle varılır”

    Hararet nârda’dır, sac’da değildir,
    Kerâmet sendedir, tâc’da değildir.
    Her ne arar isen, kendinde ara,
    Kudüs’te, mekke’de, hâc’da değildir.

    Sakın, bir kimsenin gönlünü yıkma,
    Gerçek erenlerin sözünden çıkma.
    Eğer insan isen ölmezsin, korkma,
    Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

    Gönül kâbesine girmesin hülya,
    Nefsine hakim ol düşme bed hûya.
    Kirleri arıtan baksana suya,
    Hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

    Deyişleri, duazları, sözleri ile aranılan her şeyin insanın özünde bulunduğunu anlatmakta gönüllere işlemektedir.
    Şah İsmail Hatayi, Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Pir Sultan Abdal gibi ulu pirler de Hacı Bektaş Veli’den esinlenmiştir.

    Hz.Mevlana'nın bir diğer özelliği de gerçek bir ‘başkaldırı insanı’ olmasıdır.Bu yönüyle tam anlaşılamamakta, yanlış anlaşılmakta yanlış anlatılmaya çalışılmakta,bir çok kesimlerce yanlış yorumlanmaktadır. Zaten bu yüzden yabancılar onu bizden daha iyi anlamakta, her inançtan insan onda kendinden bir şeyler bulabilmektedir.

    Yanlış anlaşılmak bir çok büyük insanın adeta kaderi gibidir.
    Pir Sultan Abdal'da Hz.Mevlana gibi bir başkaldırı insanıdır ve günümüzde bazı çevreler tarafından yanlış anlatılmaktadır.Yanlış anlatıldığı bir çok konu olmakla birlikte bir tanesi kullandığı "Şah" kelimesini İran şahlarına kullandığı sanılmasıdır.

    Hızır paşa bizi berdâr etmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.
    Siyaset günleri gelip yetmeden,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne,
    Can boyanmak ister Ali müşküne.
    Pirim Ali on ik’imam aşkına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Her nereye gitsem yolum dumandır,
    Bizi böyle kılan ahd ü amandır.
    Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Ilgın ılgın eser seher yelleri,
    Yâre selâm eylen urum erleri.
    Bize peyik geldi Şah bülbülleri,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Çıkarım bakarım kale başına,
    Mümin müslüm olan gider işine,
    Bir ben mi düşmüşüm can telâşına,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Yaz seli gibiyim akar çağlarım,
    Hançer alıp ciğerciğim dağlarım.
    Garib kaldım şu arada ağlarım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan’ım eydür mürvetli şahım,
    Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım.
    Arşa direk direk olmuş âhım,
    Açılın kapılar Şah’a gidelim.

    Pir Sultan Abdal'ın bu deyişindeki "Şah" kelimesini söylemesindeki kasıt Şahı Merdan İmam Hz.Ali'dir. Pir Sultan Abdal, hiç de farklı kesimlerin farklı anlatmak istediği, anlatılmaya çalışıldığı gibi değildir. Tarihte Pir Sultan isyanı diye bilinen bir isyan yoktur. Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Banaz köyü Hubyar Sultan talibidir. Pir Sultan Abdal'ın ise Hacı Bektaş Veli dergahına bağlı olduğu bu kadar çok bilinir olmasının sebebi o dönemdeki en büyük iletişim aracına saz ve söze sahip olması sözünü kimseden sakınmadan söylemesi olduğu bilinmelidir.

    Günümüzde Allah sevgisini anlamayan bu ilahı aşkı yüreğinde hissetmeyen, toplulukları kendi amaç ve menfaatleri için yanlış yönlendirmeye çalışan insanlar Hz.Mevlanayı menfaatleri uğruna ahlâka zıt göstermeye, Pir Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli'yi devletçi olarak nitelendirmeye,Pir Sultan Abdal'ı da isyancı olarak göstermeye yanlış tanıtmaya çabalamaktadırlar.
    Bu yanlış anlamalar,yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar Allah kavramı içinde geçerlidir Allah.Rab,Hak veya Tanrı nasıl zikrederdeniz zikredin korku ile değil Tanrı'ya sevgi ve muhabbetle yaklaşılmalıdır. Zira Tanrı'yı anlamak başlı başına derin bir felsefedir.
    Ülkemizde kendini âlim sanan bazı cahil kimseler yabancılara Gavur demektedirler. Genel anlamda yabancılara bu kelimenin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira Tanrı felsefesini,tasavvuf ilmini, Kur'an-ı Kerimi anlayan hayatına idrak eden yabancı insanlar da vardır. Johann Wolfgang von Goethe ve Lev Tolstoy bu insanlardan bir kaçıdır.

    Yakın tarihimizde Avrupa’nın içlerinde dinler arası hoşgörü
    fikrinin gelişmesine öncülük eden düşünürlerden birisi ünlü Alman şairi Goethe’dir.23 yaşında Kur’an’la tanışan Goethe Hz.Muhammed için fevkalade bir övgü şiiri de yazmıştır.70 yaşında bir şair olarak da, Kur’ân’ın Hz. Peygambere mânâ olarak bütünüyle indirildiği o
    kutlu gecenin (Kadir Gecesi) bir bayram gibi kutlanması fikrinde olduğunu
    bütün samimiyetiyle ifade etmiştir.
    Goethe Allah’ın Doğu’nun ve Batı’nın Rabb’i olduğu gerçeğini şu
    mısralarla ilan etmektedir:
    Doğu da Allah’ındır!
    Batı da Allah’ın!
    Kuzey ve Güney sahası,
    Sulh içindedir O’nun kudretiyle,
    O Tek Âdil olan,
    Hak olanı istiyor herkes için,
    O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”,
    Bu yüce isim çok yükseltilsin; âmin!

    Tolstoy’un öncelikli amacı; Ruslara Hz. Muhammed’i ve İslâm’ı bizzat kaynağından ve doğru bir şekilde tanıtmaktır.Zor sorularına Hz. Muhammed’in hadîslerinden ikna edici ve açıklayıcı cevaplar bulmuş
    Hz.Muhammedin hadislerini bir kitapta toplamış iftiharla bahsetmiştir.
    Ünlü yazar itiraflarında İslâm Tasavvufu’ndaki Allah bilgisi ve Allah sevgisi kavramlarına denk düşen bir anlayış içerisinde, hayatına anlam ve ruh kazandıran bir düşünceyi benimsemiştir.
    “Ben neyim?”, “Niçin yaşıyorum?”, “Benim görevim ne?”, “Nasıl yaşamalıyım?” sorularına bilim ve felsefeden
    aradığı cevabı bulamayınca,
    Hz.Muhammed’in hayata anlam kazandıran mesajlarına sığınmıştır.
    Tolstoy, inancın sadece insanın Allah’la ilişkisi olarak görülmesini ve insana söylenmiş olan şeylerin kabul edilmesinden ibaret sayılmasını eleştirerek, “inancı; insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesi” şeklinde tanımlamıştır.Aradığına cevap bulduğu
    Hz. Muhammed’in hadîslerini şöhret ve itibar sahibi bir yazar olarak bütün
    dünyaya ilan etmiştir.
    Tolstoy’un kitabına aldığı hadîslerden bazıları şunlardır:
    “Hiçbir kimseye öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki verilmemiştir.” (Tolstoy: 26)
    “Öfkesini açığa vurmaktan çekinip, onu boğanları Allah daima mükâfatlandırır.” (Tolstoy: 30)
    “Kimseyi kırma. Biri seni kırar ve ayıplarını, kötülüklerini açığa
    vurursa, sen de onun kötülüklerini açıklayıp yayma.” (Tolstoy: 27)
    “Diliyle insanları kıranları, ibadetleri temizlemez.” (Tolstoy: 36)
    “Muhabbet, insanı sevdiğine karşı sağır ve dilsiz yapar.” (Tolstoy: 35)
    “Gerçek tevâzu, bütün iyiliklerin başıdır.” (Tolstoy: 31)
    “En mukaddes savaş, insanın (nefsine) kendine galip gelmesidir.”
    (Tolstoy: 31)

    Şeb-i Arus, Hz.Mevlana'nın
    Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür
    dediği sevgiliye kavuşma gecesi.
    Vefâtımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindendir.
    745.Vuslat yıl dönümünde Ehlibeyt yâreni Hz.Mevlana'yı ve pirlerimizi anmak, ilahi aşkta buluştuğumuz Allah dostlarını yad etmek amacıyla #37152456 etkinlikliği için okuduğum Mevlana'dan Altın Öğütler 1 kitabı vesilesi ile düşüncelerimi siz kitap dostlarıyla paylaşmak istedim.İncelememi sonuna kadar okuyan arkadaşlara ve etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim.

    Sizi Yunus ve Mevlana'nın sevgisiyle, Hacı Bektaş Veli'nin Hoşgörüsüyle,İmam Hüseyin ve Pir Sultan'nın dik duruşuyla,İmam Ali'nin Turab'lığıyla selamlıyorum Aşk ile...
  • Şia’nın Hz. Ali’nin, hilafete Hz. Peygamber tarafından atandığına dair önemle ileri sürdüğü delillerin başında Ğadir-i Hum olayı gelir.[1]Bu anlatıma göre özetle; Hz. Peygamber Veda haccı dönüşüĞadir-i Hum[2] mevkinde Hz. Ali’nin elinden tutmuş ve onun kendinden sonra halife olmasını vasiyet ettiği anlamına gelen sözler söylemiştir.[3]Dahası olayla ilgili olarak Hz. Peygamber’e -esasen Yahudiler hakkında nazil olan- Maide-67’deki “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.” ayetinin nazil olduğu iddia edilmiş ve mesele Hz. Peygamber’in peygamberlik görev şartlarının Hz. Ali’ninimametini ilan etmesine bağlı olduğu noktasına kadar götürülmüştür.[4]


    Bu anlatım tarzı ile Ğadir-i Hum olayı, Sünni dünya ile Şia arasındaki en önemli polemiklerden biri haline getirilmiş ve mesele tamamen mezhebi polemiklere kurban edilmiştir. Bu arada Hz. Peygamber’in ağzından karşılıklı uydurmalar üretilmiştir.[5] Ne yazık ki bu olayda da mezhebi körlük, akıl almaz boyutlardadır.

    Esasen  Ğadir-i Hum rivayeti ilk kaynaklarda bulunmamaktadır. Bu bağlamda İbn İshak, İbn Hişam, İbn Sad, Vakıdi, Taberi bundan bahsetmez. Buhari gibi kaynakların yanında hadis kaynaklarının da çoğu konuyu zikretmez. Malik gibi ilk hadis kaynakları olayı vermez. Bu konudan ilk bahseden hadis kaynağıİbn Hanbel’dir. Ancak buradaki rivayetin sonundaki Hz. Peygamber’in dilinden, “Allah’ım ona dost olana sen dost ol, ona düşmanlık yapana sen de düşman ol!” anlamında yer alan kısmın sonradan eklendiği belirtilir.[6]

    Bütün bunlardan sonra olayın aslının ne olduğunu izah etmek gerekmektedir. Olayı Ehl-i Sünnet taassubuyla tamamen inkar etmeye de gerek yoktur.[7] Ancak olay,Şia’nın iddia ettiği gibi de değildir. Doğrusu olayın serencamı özetle şu şekildedir:

    Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi Yemen bölgesine amil (vergi görevlisi) olarak göndermiştir.[8] Hz. Ali, Yemen’de ki vergileri dağıtırken bunların arasında bulunan “Vasife” isimli bir cariyeyi kendine ayırmış, onu gece çadırına almış, sabahleyin de gusletmiştir. Bu durumu kabullenemeyen diğer sahabiler orada Hz. Ali ile tartışmışlar ve dönüşte durumu Hz. Peygamber’e şikayet etmişlerdir. Hz. Peygamber ise Hz. Ali’nin görevli olarak bu mallardan hakkı olduğunu,[9]alacağı mallara karşılık cariyenin küçük bir hisse olduğunu söyleyerek tartışmayı kapatmak istemiştir.[10]

    Ayrıca Hz. Ali, yanında getirdiği mallarla Mekke’ye yaklaşırken Hz. Peygamber’e rapor vermek üzere arkadaşlarından önce gelmiş ve Hz. Peygamber’e Yemen’de yaptıklarını rapor etmiştir. Ancak o, malların başından ayrılınca geride kalanlar devlete ait bu malları aralarında paylaşmışlardır.[11] Bu durumu haber alan Hz. Ali bunlarla tartışmış ve bu tartışmalar Mekke’de ve devamında Medine’ye dönüşte de devam etmiştir. Bu tartışmaların kendisine ulaşması sonucu önce sukut edip[12] meselenin yumuşamasını bekleyen Hz. Peygamber, daha sonra tartışmanın ve şikayetlerin sürekli tekrarlanması[13] ve artması üzerine konudan sıkılmış, Ğadir-i Hum mevkiinde Hz. Ali’ye karşı aşırı söz sarf edenlere karşı onu savunmak amaçlı olarak, “Ali’den Ne istiyorsunuz? Ali bendendir, ben de ondanım, ona kızmayın.”[14] “Kim Ali’ye eziyet ederse bana eziyet eder.”[15] “Ben kimin velisi[16] isem Ali de onun velisidir.” anlamına gelen sözler söylemiştir.[17]

    Şia, bu sözleri bağlamından kopartıp, abartarak Hz. Ali’nin imametinin Hz. Peygamber tarafından tescillendiğine delil olarak getirmiştir.[18] Ayrıca Sünni kaynaklar içindeki bazı ifadelerden yola çıkarak[19] Hz. Ali’nin halifeliğinin Hz. Ebu Bekir tarafından gasbedildiğine vurgu yapmaya çalışmıştır. Yine Şia, bu anlayışını desteklemek için Hz. Peygamber’in vefat ederken Hz. Ali’nin kulağına gizli bir şeyler fısıldadığı da aktarılarak bununla Hz. Ali’nin halifeliğini kastettiği şeklinde rivayetlerle iddialarını desteklemeye çalışmıştır.[20] Benzer bir fısıldaşmanın da Taif olayında olduğu, sahabenin bunu aralarında konuşunca Hz. Peygamber’in, “Gizli konuşmayı ben istemedim. Allah emir buyurdu.” dediği nakledilerek bu anlayış perçinlenmeye çalışılmıştır.[21]

    Bu bağlamda Şia, Ğadir-i Hum olayına destek amaçlı olarak yukarıda aktarılanlar dışında başka rivayetleri de kullanmıştır. Tebuk Savaşı’na giderken Hz. Ali’nin Medine’de bırakılmasının sebebini açıklarken Hz. Musa’nın yokluğunda ailesinin işlerine Hz. Harun’un bakması konusunu misal göstererek, “Bana karşı sen, Musa’ya karşı Harun’un durumundasın fakat benden sonra peygamber yoktur.” şeklindeki sözünü[22] halifelik için delil getirme çabasına girmişlerdir. Halbuki bu uzun ve meşakkatli yolculuk için Hz. Ali, Hz. Peygamber’in ailesinin başında bırakılmıştır.[23]

    Bütün bu üretilmiş rivayetlerden hareketle Hz. Ali’nin halife olması gerektiğini çıkaran Şia’ya karşı İbn Teymiyye’nin Sünni bir gayretle yaptığı, Hayber’deki sancak veTebuk’taki Hz. Musa benzetmesi ile ilgili rivayetleri tümden reddederek, “Ehl-i Sünnet, bunları Haricilere karşı Hz. Ali’yi savunma adına uydurmuştur.” şeklinde[24] bir karşı görüşe gitmeye de gerek yoktur.

    Esasen olayın serencamı yukarıda zikrettiğimiz gibi Hz. Ali’nin ganimet malları içinden bir cariyeyi alması ve onunla beraberliğinin sahabilerce tenkidinden ibarettir. Hz. Peygamber’in sahabilere yönelik basit uyarı sözlerinden Şia’nın yaptığı gibi evrensel hükümler çıkarmak mümkün değildir ve onlara bu konuda çok sert davrandığı şeklindeki aktarımlar da esasen onun davet uslubuna uymaz.

    Şunu söylersek sanırız yeterli olacaktır: Eğer Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi kendinden sonra halife olarak atamak istiyorsa bunun için gizli konuşma yapmasına, fısıldaşmasına veya burada olduğu gibi yol üstünde tesadüfen gelişen bir olay üzerine bu iddia edilen sözleri söylemesine ve hiç kimseden çekinmesine de gerek yoktu. Veda Hutbesi’nde binlerce sahabe huzurunda bunu açıkça ilan ederdi, mesele biterdi.[25] Dahası eğer bu ayet bunun için geldiyse Medine’de de minbere çıkar bunu teyiden ilan ederdi.

    [1]      Belazuri, II, 356.
    [2]      Bu sebeple Hz. Ali’nin liderliğinin ilan edildiği Şii devletler ve Nusayriler bu günü bayram ihdas etmişlerdir. Mehmet Azimli,Hz. Ali Nesli’nin İsyanları, Konya 2010, 118.
    [3]      Adnan Demircan, Gadir-i Hum Olayı, İstanbul 1996, 22.
    [4]      Bkz. Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet üzerine Makaleler, İstanbul, 1996, 150
    [5]      Demircan, Gadir-i Hum Olayı, 47.
    [6]      Doyurucu rivayet tahlilleri için bkz. Demircan, Gadir-i Hum Olayı, 14, 51.
    [7]      İbn Teymiyye, bilginlerin bu tür rivayetleri mezhep taassubuyla inkar ettiğini belirtir, bkz. İbrahim Sarıçam, “Hz. Ali’nin Hayatı ve Şahsiyeti”, Hz. Ali Sempozyumu, Bursa 2005, 21.
    [8]      Hz. Peygamber’in Hz. Ali’yi başka bir seferde Halid b. Velid’in haksızlıkla katlettiği Ben-i Cezimelerin diyetini ödemesi için gönderdiğini görüyoruz, Belazuri, II, 354.
    [9]      Tevbe, 60. ayet gereği.
    [10]    Buhari, Meğazi, 63; Nesai, 94.
    [11]    İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğabe, Ali Mad.
    [12]    Vakıdi, Kitabu’l-Meğazi, Beyrut 1984, 1081.
    [13]    Nesai, 86.
    [14]    Tirmizi, Menakıb, 21; Nesai, 87.
    [15]    Belazuri, II, 379.
    [16]    Buradaki veli yardımcı, sorumluluğumdaki kişi anlamındadır, Demircan, Gadir-i Hum Olayı, 64.
    [17]    Tirmizi, Menakıb, 21.
    [18]    Hikmet Zeyveli, 204 vd.
    [19]    Halbuki konunun Nehcu’l-Belağa’da zikredilmemesi dikkat çekicidir, Zeyveli, 150.
    [20]    Nesai, 151.
    [21]    Tirmizi, Menakıb, 21.
    [22]    İbn Sad, III, 24; Tirmizi, Menakıb, 21.
    [23]    İbn Sad, III, 23.
    [24]    Bu konuda geniş değerlendirmeler için bkz. Sarıçam, “Hz. Ali’nin Hayatı ve Şahsiyeti”, 21.
    [25]    Zeyveli, 150.
  • Gecenin oldukça ilerlediği bir saatinde, birdenbire titreyerek uyanıveriyorum: Ocağın peykesindeki ihtiyar hâlâ dua ediyor ve şafak sökene dek devam edecek, Ali'yse yanımda sessizce uyuyor. Kardeşleriyle temsilde nasıl güldüklerini hatırlıyor, elimde olmadan sakin, çocuk yüzünü seyre dalıyorum. Yavaş yavaş her şey hatırıma geliyor: Son gün, bayram, bütün bu ay... korku içinde başımı kaldırıyor, altılık beylik mumun titrek ışığı altında uyuyan arkadaşlara bakıyorum... Tüm bunların çirkin bir rüyanın devamı değil de gerçeğin ta kendisi olduğuna kendi kendimi inandırmak ister gibi zavallı yüzlerine, fukara yataklarına, bütün bu sonsuz derbederlik ve sefalete bakıyor, bakıyorum. Evet, gerçek: işte birinin iniltisi duyuluyor; biri sertçe elini geriye atıyor, zincirini şangırdatıyor. Bir başkası uyku arasında titreyip mırıldanmaya başlıyor, dedeyse ocakta bütün "Ortodoks Hıristiyanlar" için boyuna dua ediyor; ağır, tekdüze, yavaş bir sesle söylediği, "Acı bize yüce İsa Mesih!.." sözleri duyuluyor.
    "Burada ancak birkaç yıl kalacağım, temelli değilim ya!" diye düşünüyor, tekrar başımı yastığa koyuyorum.
  • "Kardeşi Ali Rıza ve arkadaşları da kendilerini, bu adamları sevindirecek biçimde kurban ediyorlardı. Seher, hapishanelerde yapılan ölüm oruçlarına hiç hak vermiyordu. Hem sevgili kardeşinin ölmesini istemediği için, hem de düşmanı sevindirmemek gerektiğinden. Onlar loş koğuşlarda, ölüm sessizliği çökmüş duvarların arkasında başlarında birer kırmızı bant bağlamış ve kara gözleri içeri göçmüş olarak kendilerini öldürdükçe, bu memur gibileri seviniyor, oh biri daha eksildi, diye bayram yapıyorlardı. Kendini öldürerek düşmana zarar vermek mümkün olabilir miydi hiç !
    Hapishanedeki görüş gününde kardeşi henüz konuşabilecek durumdayken bunları çok anlatmaya çalışmıştı kendisine, çok dil döküp yalvarmıştı. "Bunlar zaten sizi öldürmek istiyor." demişti. "Siz de kendi kendinizi öldürerek onlara iyilik yapıyorsunuz."
    Ama Ali Rıza da arkadaşları gibi bunun büyük bir mücadele olduğuna inanıyordu. "Biz bedenlerimizi ortaya koyarak, bütün halk adına bir demokrasi mücadelesi veriyoruz" diyordu; öyle solgun, öyle nahif! "Biz içeride teker teker öldükçe halk uyanacak ve hükümet üzerinde büyük bir baskı uygulayacak. Bu bir siyasi mücadele biçimi. Kendi bedenlerimizi yok ederek mücadele ediyoruz. Ödediğimiz bedel, halkın ödedikleri yanında çık küçük."
    Bu sözleri duyunca Seher kendini tutamamış, ağlamaya başlamış ve "Ah Ali Rıza ah!" demişti. "Kusura bakma bunu söylediğim için ama sanki halkın size aldırdığı mı var! Onlar sizinle mi uğraşıyor sanıyorsun ? Şu duvarların dışında herkes göbek atmaya, gülüp oynamaya takmış. Televizyonların eğlence programlarında hangi mankenin, hangi futbolcuyla bara gittiğinden, kimin kiminle beraber olduğundan başka hiçbir şeyle ilgilendikleri yok."
    Aslında daha çok konuşacaktı ama birden susmuştu. Hem kardeşini daha fazla üzmemek için hem de ona, "Gazeteleri, televizyonları görmüyor musun? Baş sayfalar mankenlerin çıplak memeleriyle, travesti şarkıcılarla, su kayağı yapan fahişelerin arsız gülüşleriyle dolu. Senin halkım dediğin şey artık tek tek insanlardan değil, bir sürüden, köleleştirilmiş bir sürüden oluşuyor. Kimsede kişilik, onur, namus bırakmadılar" diyemeyeceği için."
  • *Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.

    Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

    Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.

    Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

    Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının huzûruna vardı.

    O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.

    Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.

    "Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.

    Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.

    Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

    İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

    Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.

    Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.

    Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.

    Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

    Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
    Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
    "Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti.
    Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
    "Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
    "Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
    Fakîr de;
    "Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
    Zengin;
    "Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?" diye sordu.
    Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
    Zengin;
    "Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
    Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
    "Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
    "Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
    "Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular.
    Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
    "İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
    Fakîr;
    "Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
    Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
    Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
    "O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
    Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
    "Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
    Fakîr;
    "Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

    TESBİH EDEN MENEKŞELER

    Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; "Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.

    TÖVBEYE GEL
    1
    Ey hevâsına tapan,
    Tövbeye gel, tövbeye,
    Hakka tap, Haktan utan,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    2
    Nice nefse uyasın,
    Nice dünyâ kovasın,
    Vakt ola usanasın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    3
    Nice beslersin teni,
    Yılan çıyan yer anı,
    Ko teni, besle cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    4
    Sen dünyâ-perest oldun,
    Nefsin ile dost oldun,
    Sanma dirisin, öldün,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    5
    Sen teni, sandın seni,
    Bilmedin senden teni,
    Odlara yaktın cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    6
    Gör bu müvekkelleri,
    Yazarlar hayrı, şerri,
    Günâhtan gel sen beri,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    7
    Ey miskin Âdemoğlu,
    Usan tutma âlemi,
    Esmeden ölüm yeli,
    Tövbeye gel, tövbeye
    8
    Ölüm gelecek nâçar,
    Dilin tadını şeşer,
    Erken işini başar,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    9
    Göçer bu dünyâ kalmaz.
    Ömür pâyidâr olmaz,
    Son pişman, assı kılmaz
    Tövbeye gel, tövbeye.
    10
    Tövbe suyuyla arın,
    Deme gel bugün yârın,
    Göresin Hak dîdârın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    11
    Eşrefoğlu Rûmî sen,
    Tövbe kıl erken uyan,
    Olma yolunda yayan,
    Tövbeye gel, tövbeye.

    DÜNYÂ DEDİKLERİ

    Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

    Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.

    Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."

    Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.

    1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
    2) Müzekkin Nüfûs
    3) Menâkıb-il-Eşrefiye
    4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074
    5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
    6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
    7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
    8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374

    Eşɾefoğlu eseɾleɾinde genelde yalın biɾ Tüɾkçeyi teɾcih etse de az da olsa Aɾaρça ve Faɾsça sözcükleɾ de kullanıɾ. Eseɾleɾinde tasavvufi etki ɾahatlıkla göɾülebiliɾ. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifleɾ ve kuɾgusal unsuɾlaɾ da tasavvufi imgeleɾdiɾ. Bunun dışında eseɾleɾi genel dini öğütleɾ de içeɾiɾ. Heɾ ne kadaɾ teknik bakımdan çok büyük başaɾı gösteɾmese de, Tüɾk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimleɾindendiɾ.

    Eşɾefoğlu'nun en önemli eseɾi Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhuɾ biɾ eseɾi de bulunuɾ. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatleɾ içeɾen biɾ eseɾdiɾ. Bunlaɾ dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalaɾ halinde olan çeşitli eseɾleɾi vaɾdıɾ: Taɾîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbɾetnâme, Mâziɾetnâme, Hayɾetnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esɾaɾüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.
  • 270 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Her zaman yolumun üstünde bulunan Kuğulu Parka yönelik bir polisiye roman okumak aklımın ucundan geçmezdi. Betimlemeleri, üçlü anlatımı çok harika. Ankara'ya yakışan bir polisiye roman olmuş.
    Erhan Amirin o mavi gömleği, Bekir Savcının ustaca sözleri ve kaybolan o iki kızın sonu!
    Ali Bayram'ın elinden yazılmış ilk defa bir kitabını okudum.
    Şu bir kesin ki!
    Bence polislerin elinden çıkan polisiye kitaplar gerçekten çok harika....