salih, bir alıntı ekledi.
 17 May 05:59 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Ali Fuat Cebesoy
Ne var ki, son olarak 10 yıl süren bir savaş sonucunda yıkıntıya dönmüş, halkı ve doğalkaynakları sömürülmüş, insanları cahil bıraktırılmış, bitkin ve yorgun bir ülkede savaşı kazanmış olmak yetmeyecekti elbette. Ülkeyi kalkındırmak, bayındırlaştırmak gerekiyordu. Bu, düşmanı savaş alanlarında yenmekten de önemliydi. Üstelik, Osmanlı'nın borçları da ödeniyordu bu arada, yatırım yapacak para yokken. Bu da yetmezmiş gibi, Dünya Ekonomik Bunalımı! Bunalım, bir şeyler üreterek satmaya çabalayanları da yiyip bitirecekti. İşte bu koşullar altında kıvranan halkının sıkıntılarını doğrudan ondan dinlemek için yurt gezisine çıkacaktı Gazi. Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye 6 Mart 1930 günü Antalya'ya ulaşacak ve akşam üstü kaldığı evin bir odasına Hasan Rıza Soyak'la birlikte çekilecek, kapıyı kapatacak ve bir koltuğa yığılırcasına oturacak. Çok yorgun ve sinirli. Elleri titreyerek yakıyor sigarasını:

Atatürk: Ben de Bir İnsanım, Çetin Yetkin (E-KİTAP)Atatürk: Ben de Bir İnsanım, Çetin Yetkin (E-KİTAP)
Halil İbrahim, Nutuk'u inceledi.
 26 Nis 16:38 · Kitabı okudu

Okuduğum Nutuk, Alfa Yayınlarından 2017 yılında çıkan 736 sayfadan oluşan bir kitap. Nutuk “1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım”. cümlesi ile başlıyor, Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi ile sona eriyor. Nutuk, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını ve 1919’dan 1927’ye kadar olan süreçte ulusal egemenliğe dayalı, çağdaş bir cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlatmaktadır. Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele için büyük fedakarlık ederek mesleğinden istifa ediyor ve mücadeleye başlıyor. İstifa ettikten sonraki süreçte Kazım Karabekir Paşa’nın sahiplenişini unutmamak gerekir. Hatta şunu da belirtmek gerekir ki Kazım Karabekir olmazsa Milli Mücadele de olmazdı. Nutuk'u sonradan yazdığı için Nutuk’ta olayların bazılarında derine inerken bazılarında yüzeysel kalmıştır. Nutuk’un açıklamadığı olayları daha iyi anlayabilmemiz için Nutuk’la beraber Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir’in de anılarını okumak gerekir. Bunları neden diyorum, bir iki örnekle açıklayayım;
Mustafa Kemal Atatürk ; Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay gibi Paşaların İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olmasını “İsmet Paşa’nın Milli Mücadeleye en son katıldığı için karşı çıkıyorlar” diye söylüyorlar. Okuduğum başka bir kitapta ise “Meclis Başkanı olarak Mustafa Kemal'in Genelkurmay Başkanlığına kimi seçeceği merak konusuydu. Kazım Karabekir Erzurum'da Kolordu Kumandanı olduğuna göre, akla ilk olarak Fevzi Paşa veya Milli Mücadelenin önemli isimlerinden Ali Fuat Paşa gelmekteydi. Mustafa Kemal Paşa, beklenenin tam aksine Ankara'ya en son gelen Albay(miralay) rütbesindeki İsmet Bey'i Genel Kurmay Başkanı yaptı. Bu şaşılacak bir durumdu.” diyor. Karşı çıktıkları hem geç katılması hem de rütbe bakımından aşağı olması.
Meclisi Mebusan’ın neden İstanbul’da toplanıldığını Rauf Orbay’dan okumak lazım. Çünkü daha detaylı anlatıyor kitabında.
Nutuk 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktım diyor ama onun öncesinde ne oldu. Birden mi karar verildi? Onu da Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’dan okumak lazım.
Bir de Nutuk 1927 yılında yazılırken sanki İsmet Paşa’nın biraz etkisinde kalınmış gibi. İsmet Paşa’ya övgüler yağdırılırken, Milli Mücadelenin diğer komutanlarına aynı tarzda yaklaşılmamış. Bu konuda Kazım Karabekir’i okumanızı tavsiye ediyorum, çünkü günlük yazdığı için olaylara daha hakim ve Milli Mücadelede görev yapanlara hakkını veriyor.1933 yılında Kazım Karabekir Paşa’nın günlüklerine ve kitaplarına el konulduğunu burada yeri gelmişken söyleyeyim. Üst tarafta İsmet Paşa’ya övgüler gelmiş dedim ya mesela Nutuk’ta Genelkurmay Başkanlığı ve Cephe komutanlıklarında İsmet Paşa liyakat ve üstün gayretli diyor. Eğer başarılıysa Kütahya ve Eskişehir savaşlarından sonra Mustafa kemal Paşa ve Fevzi Çakmak Paşa neden cepheye gidiyor? sorusu aklıma geliyor haliyle.
Bir de Sivas Kongresinde tartışılan şu Manda meselesine gelelim. Kurtuluş çaresi ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bu devletlerden yalnız biri ile bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya - Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu yüzden Amerika Kongresinden memleketimizi inceleyecek ve gerçeği görecek bir heyet davet etmek için bir mektup kaleme alınıyor. Atatürk "Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim." diyor. Ama mektubun hemen arkasından, yani sadece 10 gün sonra, ABD Kongresi’nin Sivas’a inceleme yapmak ve rapor tutmak maksadıyla gönderdiği General Harbord’la Mustafa Kemal Paşa görüşmüştür. Bununla ilgili yine Kazım Karabekir Paşa'nın söyleyecekleri var.

Bizim tarihimizde şöyle bir alışkanlık vardır. Doğru veya yanlış olmasına bakılmaksızın bir dönemde bir bilgi veya bir iddia ortaya atılır. Giderek o bilgi kutsallık kazanır ve ona iman edilir. Artık o bilgiyi değiştirmek bir yana tartışmaya kalkmak bile bazıları tarafından imana bir saldırı gibi algılanır. Bu yüzden Tarih için farklı kaynakları okumakta fayda var diyerek sözümü bitiriyorum.

Cevat Kelle, bir alıntı ekledi.
25 Nis 15:09 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Ali Fuat Paşa (Cebesoy) kahramanca savunmasına rağmen Kudüs İngilizlerin eline geçince kendisine neden yardım gönderilmediği de açıklandı: Falkenhayn, Kudüs'ün savunulmasına taraftar değildi. Çünkü Kudüs Hıristiyanlığın kutsal şehriymiş ve orada tahribata meydan verilemezmiş.

Baş Döndürenler, Osman Pamukoğlu (Sayfa 130 - iş bankası)Baş Döndürenler, Osman Pamukoğlu (Sayfa 130 - iş bankası)
Giz, Sınıf Arkadaşım Atatürk'ü inceledi.
10 Nis 18:31 · Kitabı okudu · 4 günde · 9/10 puan

Kitap Atatürk'ün okul ve genç subaylık hayatının anılarını anlatıyor, bunu da en yakınında olan sınıf arkadaşının ağzından okuyoruz.

Bazı yerlerde gözlerim dolarken kimi yerde de gülümsemeden geçemedim. Çok isim geçiyor, o yüzden ara ara kopukluk yaşamadım değil okurken ama yine de benim için güzel bir yolculuktu.

Atatürk'e dair anılar okumak bana ayrı bir keyif veriyor, belki de gerçek yaşantıları sevdiğim için de olabilir.

Sadık Cemre Kocak, Anılarım'ı inceledi.
02 Nis 23:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Şu haberle birlikte yaşan en iyi tarihçi gözüyle gördüğüm insanın sözlerinden etkilenerek başladım aslında. Oldukça iyi etkisi vardır bende İlber Ortaylı'nın; http://www.ensonhaber.com/...ladi-2014-11-11.html

Hain (!) damgası verilen bu adamda tarihin karanlık yüzüydü aslında. Nasıl ki aynı dönemde herkes her şeyi kendi fikrinde yazıp ortaya çıkardıysa Milli Mücadele Kahramanı bir insanda hain oldu.
Neler yok neler? O isyan edenlerden Poyraz ve Alaşehir Çeteleri çok dikkatimi çekti. Bunlar hain görünümlü insanlar ve Ethem'in ağabeyi bile bunlara inanmış. Ama istihbarat sağlam. Ethem, aralarına kendi adamlarını sokarak bunlardan haberdar olmuş ve bunlar kime çalışıyormuş dersiniz? İngiliz Muhipler Cemiyeti! Tabii, inanırım. İlber Ortaylı'nın hain olmadığını söylediği adamın, hain olduğunu ilan ettiği kişilere de inanırım.
Aynı şekilde Anzavur isminde biriyle geçen savaş var resmen. Adamlar bildiğin savaşmış. Hani yaşan birinin ve komutan olan birinin ağzından bunları duymak ve sadece isim isim bilmek yerine içerik olarak bilmek de güzel aslında.
Nutuk'a hitaben söylenen bir söz var sayfa 50 falandı herhalde. Yeşil Ordu Teşkilatı demiş Mustafa Kemal Paşa, Ethem'in grubu için. Şimdi ben burada Ethem'e ihanet eden 2 kişi varsaydım. Eğer böyle bir durum varsa. Çok samimi olan bu grupta Ethem, İsmet Bey ve Fevzi Paşa var. Ethem inatla Yunan baskınını belirtirken Yozgat'a gönderilmesine sinir oluyor hatta günümüz tabiriyle ayar oluyor. Fevzi Paşa övülüyor yemekte ve böbürleniyor ancak Fevzi Paşa haksız çıkıyor. Burada da acaba Ethem'in kuyusunu kazan Fevzi Paşa mı diye insan düşünüyor. Sonuçta Ethem haklı çıktı ve sıkıntı yaşandı. Burada içinde bulunulan durum ne olursa olsun insanlık egosu ve gururu devreye girmiş olabilir diye düşündüm. Tabi şayet doğruysa.
Sadece bunlar mı ? Galip Bey ve Refet Bey de aynı olayı yapıyorlar meclisi karıştırmak için. Bizim Ethem de zavallı halen ümitli bekliyor. Anlattıklarına göre kendisi ordunun başında hastalığı kendini gösterene kadar. Ordunun başında bir adam nasıl düzenli birliğe karşı olur onu da anlamam. Tarih gerçekten özellikle de Cumhuriyet tarihi her okuduğumda diğeri yalan gelen yanlışlar silsilesine döndü benim için.
Kişisel egolulardan etkilenen bir Mustafa Kemal ve bir daha birleşmemek üzere araları açılan Ethem görüyoruz. Bazı kendini bilmezlerin bu egoist tavırlarından etkilenen Mustafa Kemal Paşanın, ona her an bağlı bir kan kardeşini böyle ortada bırakması çok kötü olsa gerek. Açıkçası ben olsam ve Mustafa Kemal gibi örnek aldığım, tüm çabamı millet sevgisi ve bakası adına yapan biri olarak böyle birine bağlı olup ortada bırakılsam bana da koyardı. Ethem de bunun acısını anlatmış aslında kitabında. Tabi yolları ayrılmış artık birleştirmek ne mümkün ?!
Bunu neden söylüyorum. Gediz'de düşmanla savaşan Ethem kuvvetleri Ankara yönüne de çevirebilirdi. Nasıl ki ülkemiz tarihinde görülmüş askeri darbeler vardır, bunu da yapabilirdi ama yapmadı. Aksine öyle bir durumda savaşa devam etti. Ölürsem ölürüm ama Yunanlılar bu toprakları almasın dedi. Bunu neden böyle düşündün derseniz de herhangi bir itiraz gelmemesini söylesem yeterli olacaktır. Mustafa Kemal Paşa için çok mu zordu bunları yalanlamak? Değildi. Demek ki Ethem doğru söyledi bu konuda. Zaten şu cümleler bunu kanıtlar nitelikte değil mi ?

"Ethem Bey yalnız olsaydı bana olan bağlılığını muhafaza ederdi. Onun için üzgünüm, yoğun işler arasında onunla yeterince ilgilenemedik."
Mustafa Kemal Atatürk
"Ethem Bey ihanete zorlanmıştır; fakat hain olmamıştır. Türk Milli Mücadelesi'nde ayrı bir emeğin sahibidir."
Ali Fuat Cebesoy
"Ethem, kardeşleri gibi de değildir, ithamları Mustafa Kemal Paşa'nın şahsı ve makamıyla kesinlikle alakalı değildir. Ethem kurban gitmiştir ve hizmeti de çok büyüktür."
Celal Bayar

Yani gerek dönemin büyükleri gerekse İlber Hocamızın ağzından duyduklarımızla gelen merak neticesinde benim kendisine hak verdiğim yerler oldu. Açıkçası şuana kadar kendisi hakkında bilgi sahibi değildim ve yaşadıklarını kendi ağzından okumak beni oldukça etkiledi. Aksini duymamış olmam ve desteklendiğini duymam da cabasıdır. Zaten sözleri aslında Mustafa Kemal karşıtlığı gibi görülse de böyle olmadığı, aksine paşaya sadece gücendiği görülmektedir. Yakın dönem tarihimizle alakalı umuyorum ki yakın zamanda daha fazla eser gün yüzüne çıkar da faydalanırız. Herkese hayırlı geceler dilerim..

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ EMPERYALİSTLERE MEZAR OLUR ANCAK ..

ALINTI :

Çanakkale Savaşı ve Zaferi,

Tüm Mazlum Milletlerin Emperyalizme Karşı İlk Zaferidir


Kıvılcımlı Usta der ki:

“Çanakkale Zaferi sadece bizim değil, tüm mazlum milletlerin emperyalizme karşı ilk zaferidir.”


“O yüzden o zaferi ne kadar kutlasak yeridir”, der, arkadaşlar.

Bizim Sahte Solculara göre, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı da, emperyalist paylaşım savaşını güden cephelerden birine mensup bir devlet. O yüzden, onun kazandığı bir zafere sahip çıkılamaz. Bu anlayıştalar.

Ama biz diyoruz ki, Osmanlı o savaşın bir tarafı değil, o savaşın kurbanı!

O savaşın öznesi değil, nesnesi!

O savaşın asıl çıkış sebebi, Osmanlı’yı parçalamak, yağmalamak, yutmak arkadaşlar. Olay bu.

Osmanlı aldatılarak yarısömürge durumuna düşürüldüğü için, o savaşa zorla sokuldu.

Marks-Engels Usta’mızın, Türkiye üzerine yazıları Sol Yayınları tarafından “Doğu Sorunu [Türkiye]” adıyla yayımlanmıştı. Ustalarımız burada der ki, Batılı devletler Osmanlı’nın ruhuna fatiha okumaktadırlar.

Yine bir yerde derler ki, Osmanlı, Avrupa Medeniyetine yem olacaktır, yem edilecektir.

Ve yine burada Engels der ki, Osmanlı kaçınılmaz bir şekilde parçalanacak, çökecek…

“(…) Türkiye’nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun olası çözülüşü durumunda, Rusya’nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi en önemli sorundur.” (F. Engels, age., s. 31)

Yani ne güzel koyuyor meseleyi. 1853’te yazıyor bunu Engels. New York Daily Tribune’de, 12 Nisan 1853’te, “Türkiye’de Konusunda Gerçek Sorun” başlığını taşıyan Başyazısında.

Yani Osmanlı’nın parçalanması kaçınılmaz.


Evet, tabiî, tabiî… Biz diyoruz ki işte, Batı Kapitalizmi, Emperyalizm aşamasına geçti artık, o dönemde. Yani, Türk bağımsızlığını korumak, diyor, önemle üzerinde durulması gereken meselelerdendir. Yani büyük Usta’mızın 1853’te gördüğünü, bizimkiler bugün bile, aradan 150 yıl, 155 yıl geçmiş olmasına rağmen görüp kavrayamıyorlar. Bunların nerede Marksist-Leninistliği?..

Lafta!

İşte biz Marksist-Leninistiz derken, bunu dudaktan söylemiyoruz.

Bir söz, ünlü yazarımız Reşat Nuri’nin dediği gibi, “dudaktan kalbe” vurmazsa, o sözün beş paralık bir değeri yoktur.

Biz Marksizmi-Leninizmi bir bilim olarak, İşçi Sınıfının kurtuluş bilimi olarak benimsiyoruz. Onun rehberliğinde mücadelemizi sürdürüyoruz.

Bizi, vay Osmanlıcı, şoven vesaire zırvalamalarıyla adi, basit sözlerle suçlamaya kalkıyorlar, kara çalmaya çalışıyorlar. Buna prim verir miyiz biz? Ciddiye alır mıyız bunu?

Bilimin dediği ortada…


Lenin, arkadaşlar, “Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky” adlı eserinde, yine yüce anıt eserlerinden biri Lenin Usta’nın:

“(…) Kendi burjuva “vatanı” için konuşmaya tarihî bir hakkı bulunan ve feodalizme karşı mücadelede yeni ülkelerde milyonlarca insanı uygar bir hayata götüren büyük burjuva ihtilallerine derin bir saygı gösteremeyen insan, Marksist olamaz.”

Yani büyük burjuva devrimlerine, 15’inci Yüzyılda İngiltere’de başlayan büyük burjuva devrimlerine saygı göstermemiz gerekir, çünkü feodalizmden daha üst bir üretim ve toplum biçimi olan kapitalizme sıçrattı insanlığı o devrimler, diyor. Onlara saygı göstermeyen insan, Marksist olamaz, diyor Lenin.

“(…) Bir insan, Alman Emperyalistleri tarafından Belçika’nın boğazlanması ya da Avusturya ve Türkiye’yi yağma için İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Emperyalistleri arasında imzalanan pakt ile ilgili olarak, “vatanın savunması”ndan söz eden Plekhanov ve Kautsky’nin ikiyüzlülüğüne karşı nefret duymayınca da Marksist olamaz.” (Lenin, age., s. 26)

Demek ki, arkadaşlar bakın, Lenin Usta burada emperyalist savaşın iki cephesini çok net olarak görüyor.

Bir tarafta kim var?

Almanya var.

O neyi yutmak istiyor, Usta’nın koyuşuna göre?

Belçika ve Avusturya’yı.

Öbür tarafında kim var emperyalist yağma savaşının?

İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve İtalya var.

Bunlar kimi yağmalamak istiyor?

Avusturya ve Türkiye’yi yağmalamak istiyorlar.

Demek ki emperyalist savaşın bir parçası değil, kurbanı Türkiye. Öznesi değil, nesnesi, arkadaşlar. Ve bunu Lenin söylüyor.

Ne zaman söylüyor?

“1915 yılında, Mayıs’ın ikinci, Haziran’ın birinci yarısında yazıldı” bu makale.

Bu dönem, Çanakkale Kara Savaşlarının bütün şiddetiyle sürdüğü dönemdir. Bildiğimiz gibi Çanakkale Kara Savaşları, 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Şubat 1916’da emperyalistlerin hezimeti kabul ederek defolup gitmesiyle sona erdi.

Tam o savaşın en şiddetli biçimde sürdüğü günlerde diyor bunu, Lenin Usta.

E, şimdi biz Leninistsek, bunu böyle göreceğiz, teori bunu söylüyor.

Stalin de burada, “Leninizmin İlkeleri”nde iki yerde açıkça söyler. Ama vaktimiz son derece azaldı, o yüzden… “Leninizmin İlkeleri”nde, (Sol Yayınları’ndan) arkadaşlarımız bakabilirler. Aynı, Lenin’in koyduğu tezleri tekrarlar.

Demek ki, Çanakkale Savaşları konusunda da, Marksizmin-Leninizmin tezini savunuyoruz biz; Kıvılcımlı ve biz.

Bizim dışımızdakiler, burjuvazinin tezlerini savunuyorlar.

Çanakkale Savaşları’na böyle aşağılık biçimde saldıran dönek yazarçizerler var. Hadi Uluengin, geçen yıllarda benzer bir yazı yazmıştı, hatırlayan arkadaşlarımız olabilir. Mustafa Yoldaş’la birlikte okumuştuk. Yine Engin Ardıç döneği, benzer bir yazı yazdı. E, şimdi bunlarla saf tutacaksın sen, ondan sonra da devrimcilik iddiasında bulunacaksın. Biz de sana Sahte Sol, Soytarı Sol deyince, vay bize hakaret ediyor, diye bize saldıracaksın. Ve bizimle ilişkiyi askıya alacaksın. Hiç umurumuzda olmaz! Ya adam olursunuz ya da erir, tükenir, yok olur gidersiniz…
Emperyalistlerin Çanakkale Hezimeti ve bu Hezimetin Dünya çapındaki önemi
Çanakkale Savaşları’nda bulunan, yağmacı emperyalist orduyla beraber bulunan bir İngiliz Savaş muhabiri var, arkadaşlar, Ellis Ashmead Bartlett. “Çanakkale Gerçeği” diye, tüm arkadaşlara salık vereceğim bir kitabı var. Burada çok açık bir şekilde anlatır emperyalistlerin amaçlarını. Yani, “Rüyalar Şehri İstanbul’u bir an önce ele geçirmek, Ayasofya’da yeniden Haç’ın hâkimiyetini sağlamak, Fatih’in Yeniçerilerinin yaptıklarının öcünü almak”, diye sıralar. Sürekli makaleler gönderir Londra’ya, savaşın başlarında gönderdiği yazılarında, zaferden o denli emindir ki; zafer çok yakın, der defalarca. Ve “Osmanlı Türkleri son Haçlı Seferinden bu yana Anglosakson süngüsü tatmadılar, şimdi tadacaklar”, der. “Haç için savaşan o kutsal şövalyelerin öcünü alacağız”, der. Ve coşkuya kapılır emperyalist ordu karşısında. “Bugüne dek Tarihin gördüğü en büyük Haçlı Ordusu bu. Onun önünde kim durabilir?” der. Ve Türkleri o kadar aşağılar ki… Türkleri ve Osmanlı Halklarını… Tabiî Kürt yoldaşlarımız da var, omuz omuza bu savaşlarda. Hiçbir şekilde ayrılmamışlar, Malazgirt Savaşı’ndan bu yana sürekli Türklerle omuz omuza, her zaman, sevinçte ve zor günlerde, tasada beraber olmuşlar, arkadaşlar.

“Bunlara on şilin rüşvet versek, bir de teslim olduklarında af çıkarsak, bu siperlerdeki Osmanlı Türkleri kaçar gider”, diye teklifte bulunur, Çanakkale Savaşlarının Komutanı Ian Hamilton’a. O denli emin yani, o denli aşağılıyor bizleri, savaşın başlangıcında.

Ama sonunda ne olduğunu görür. “Türkler müthiş kahramanca savunuyorlar yurtlarını. Köşeye sıkıştığı zaman korkunç yenilmez savaşçılar olur Türkler” der.

Ve savaşın gidişatını görür. Ve o yönde değerlendirmelerde bulunur ve Londra’ya o makaleleri göndermeye başlar. Iord Hamilton hemen ambargo koyar, Bartlett’in yazılarına. Engeller, gönderilmesini. Sonunda bir Avustralya savaş muhabirine makalesini verir ve İngiltere Başbakanı Asquith’e bir mektup yazar, arkadaşlar. Fakat bu mektubu Avustralya savaş muhabirine verirken, başka bir İngiliz savaş muhabiri görür, Ian Hamilton’a haber verir. Ian Hamilton, hemen o Avustralya savaş muhabirini Marsilya’da gemiden iner inmez tutuklatır. Ve elinden Bartlett’ın makalesini alır. İngiliz Başbakanına, Asquith’e ulaştırılmasını engeller böylece. Ama Avustralya savaş muhabiri, mektubun içeriğini belleğine yazmıştır. Onu tekrar kaleme alır. Avustralya Başbakanı Andrew Fisher’e gönderir. Fisher de İngiliz Başbakanı Asquith’e gönderir. Şimdi o mektubun son bölümünden kısa bir bölüm okumak istiyorum:

“Sayın Asquith,

“Size böylesine rahatça yazıyor olmamı mazur göreceğinizi umuyorum; ancak, bu mektubu size elle ulaştırma imkânına sahibim ve kesinlikle meselelerin gerçek yüzünü buradan öğrenmeniz gerektiğini düşünüyorum. Türklere karşı mutlak büyük başarılar gösterme yolundaki son büyük çabamız, Bannockburn Muharebesi’nden beri tarihimizdeki en korkunç ve pahalı fiyasko idi. Karargâhlar tarafından belirlenen planın en ufak bir başarı şansının bulunduğunu şahsen hiç düşünmedim, keza, bu planın akim [başarısız] kalışını 9. Kolordu’nun Anafarta Tepelerini zapt etmede başarısız kalışıyla açıklamaya yönelik gayretlerin gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Operasyonlar, imkânsız bir ülkede, İşgalci Güçlerin, bir generalin kesinlikle beklenti hakkına sahip olamayacağı mikyasta, elde edilmesi imkânsız hedeflere kahramanca dalması ve hayatlarını feda etmesi suretiyle bir süre sürdü. Asıl hedef, Yarımada’yı Suvla Körfezi’nden” (agy, s. 276) diye devam eder, arkadaşlar.

Yani, bu savaşın, vaktimiz yok okumaya, sürmesinin hiçbir anlamı yok. Kayıptan başka, hezimetten başka hiçbir şey vermez. En kısa sürede, zaten kış da yaklaşmaktadır, çekilmemiz gerekir, der, arkadaşlar.

Onun üzerine İngiliz Başbakanı Asquith, Ian Hamilton’ı, o gururlu, mağrur, emperyalist yağma savaşlarında büyük deneyimler edinmiş, zaferler kazanmış, Güney Afrika Halklarına kan kusturmuş, Hindistan’da mazlum Hindistan Halkına kan kusturmuş Ian Hamilton’ı görevden, yani Çanakkale Savaşları Müttefik Orduları Komutanlığından alır, yerine General Monroe’yu gönderir. Monroe, savaşın sürmesindeki anlamsızlığı çabuk kavrar. Ve onun üzerine emperyalist İtilaf Ordusu defolur gider, arkadaşlar.

Yani Çanakkale Savaşları ve Zaferi konusundaki tezlerimiz de, tümüyle Marksizmin-Leninizmin ilkelerine uygundur, arkadaşlar.

Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği nedir?

Taci Arkadaşımız da uzun uzun anlattı. Bizim Birinci Kurtuluş Savaşı’mız, Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Burjuva Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Usta’mız adını böyle koyar. Ve Türkiye Komünist Partisi’nin ilk Başkanı ve onun yoldaşları da böyle koyar bu savaşın adını. Mustafa Suphi Yoldaş ve Onbeşler de aynen böyle koyar, arkadaşlar.

Şimdi bizim Sevrci Sahte Solcular, Mustafa Suphi’yi savunur görünürler, Onbeşler’i savunur görünürler. Ama hiç ilgileri yok Onbeşler’le de, Mustafa Suphi’yle de, TKP’nin o yıllarda verdiği mücadele ve savunduğu tezlerle de. Tam tersine, onlarla tam bir uyum içinde olan bizleriz.

Yine isterseniz önce Lenin’den başlayalım, arkadaşlar, Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği neymiş. Büyükelçi olarak Ankara’ya gönderilen Sovyet diplomatı Aralov, Türkiye’ye hareket etmeden önce Lenin’le görüşür. Lenin’in öğütlerini, direktiflerini alır. Lenin’in ona söylediklerinden kısa bir bölüm okumak istiyorum.

“Türkler”… Lenin söylüyor arkadaşlar. Lenin’in çalışma odasına gidiyor Aralov, zamanımız yok oraları aktarmayalım. Lenin içtenlikle, dostlukla tokalaşıyor, hal hatır soruyor. Yani gönlünü okşayıcı sözler ediyor ve şunları söylüyor sonra da:

“(…) Şimdi size büyük bir iş veriliyor. Türkiye’de yararlı çalışacağınızı umuyorum. Türkler, milli kurtuluşları için savaşıyorlar. Bunun için Merkez Komitesi, askerlik işlerini bilen birisi olarak, sizi oraya gönderiyor. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve başkaldırdılar. Sabır bardağı taştı; gerek Doğu Halkları, gerek biz emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük. Keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.”

“Lenin Türkiye’de olup bitenleri çok iyi biliyordu. (Aralov diyor bunu hatıralarında ve Lenin devam ediyor:)

“-Mustafa Kemal Paşa, tabiî ki sosyalist değildir” diyordu Lenin, “Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk Halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk Hükümetine, Türk Halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız… İngiltere onların üzerine Yunanistan’ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı… Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bu günlerde Ukrayna Cumhuriyet adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılaşacaksınızdır.

“-Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir.” (diyor arkadaşlar.)

Küçük bir paragraf daha aktarayım:

“-En önemlisi halka saygı göstermektir. Emperyalistlerin yağmacı istilacı politikalarına karşılık bizim, hiçbir çıkara dayanmayan dostluk ve memleketin iç yaşamına karışmama durumumuzu, açıklayınız! İşte sizin ödeviniz!.. Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim; en kuvvetli bir ihtimalle silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz. Dil öğreniniz…” filan diye, devam eder arkadaşlar, zamanımız yok. (S. İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, s. 37-40)

Demek ki Lenin, çok net bir şekilde Kurtuluş Savaşı’mızın karakterini ortaya koyuyor, arkadaşlar. Şimdi bunu inkâr ettik mi, o zaman Leninciyiz deme hakkımız kendiliğinden ortadan kalkar.

Biz neden Leninistiz?

Marksizmin-Leninizmin tezlerini benimsediğimiz için. O tezlerin ışığında kavga yürüttüğümüz için Leninistiz, diyoruz. E, onları reddedersek Leninistliğimiz lafta kalır…

Yine, zamanımız yok arkadaşlar, burada, Stalin Boğazlar’da İtilaf Donanmasını bombalayalım, der, imha edelim der, işgalci donanmayı. İşgal altında o zaman İstanbul. Ali Fuat Paşa’ya önerir Stalin bunu açıkça. Ve 10 milyon altın ruble yardım vaat eder Sovyetler. Birinci 5 milyonunu gönderirler, ikinci 5 milyonu da, arkadaşlar, halledeceğiz, der Stalin.

“Stalin’in Boğazlar’ı torpilleme teklifi,

“Bundan sonra Milletler Komiseri Stalin’le olan mülakatımız aşağıdaki şekilde cereyan etmişti.”

General, Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy. O zaman Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi. O, anılarında, “Moskova Hatıraları” adlı anılarında, yazıyor.

“- Anlıyorum, Paşa! (diyor, Ali Fuat Cebesoy’a, Stalin) Selanik’in Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan’dan hangisine verilmesinin daha münasip olacağı hakkında fikrinizi öğrenebilir miyim?”

Yani bu denli dostça davranıyor Stalin de. Sizin tercihiniz yönünde bizim de görüşümüz olsun, istiyor. Sizin tercihinize uyalım, diyor Stalin.

“Ben– Yunanistan’da kalması daha adilane olur.

“Stalin– Boğazlar’da denizden bir teşebbüste bulunulmasını ve İtilaf Donanmasının ızrar edilmesini [zarar verilmesini] düşünüyorum. Bu maksatla Alman mütehassıslarını Kırım’a getirteceğim. Onlara Kırım’da torpil ve sair tahrip vasıtaları yaptırtacağım. Eğer bunların Boğazlar’a nakli tarafınızdan temin edilebilirse, hemen işe başlanabilir. Siz ne dersiniz?

“Ben– Tahrip vasıtalarını, mütehassısların gösterecekleri usul dairesinde Türk denizcilerinin kendi küçük gemileriyle nakledebileceklerini mümkün görüyorum.

“Bundan sonra sözü benim istediklerim üzerine getirdim, dedim ki:

“Vaadedilen on milyon rublelik altının ikinci taksidi olan beş milyonu Ankara’ya gönderebilmek üzere acele yola çıkarılmasını rica edeceğim.

“Bu hususta bir iki gün içinde kat’i ve müspet bir cevap verebileceğini söyledi.

“Türkiye’ye gönderilmesi takarrür eden esliha (yani Türkiye’ye gönderilmesi kararlaştırılan silahlar, – N. Ankut), cephane ve harp malzemesinin, görülen mübrem ihtiyaç üzerine bütün süratiyle gönderilmesini hususi surette Yoldaş Stalin’den rica edebilir miyim?

“Sual ve ricama da:

“Bunu temin edeceğimi vaad ediyorum.

“Cevabını verdi. Konuşmamız geç vakitlere kadar samimi olarak devam etmişti.” diye devam ediyor, arkadaşlar. (agy., s.160-161)

Yani Stalin de böylesine dost. Birlikte İtilaf Donanmasını, işgalci donanmayı imha edelim, diyor.

Şimdi zamanımız ne kadar kaldı?

İki saat doldu, bir yarım saat kaldı. İki buçuk saat süre tanımıştı yoldaşlarım bana. O bakımdan…

***

Sanırız, gerçeği görüp anlamak isteyen arkadaşlar için, sonuç elde edilmiştir.

Burada bir de şunu gördük:

Baykuş Gözlü Okuyan Hafız, Çanakkale Zaferimize, yukarıda görüldüğü şekilde saldırırken, aynı saatlerde Yeni Sahte TKP’nin Çanakkale İl Örgütü, Zaferimizi sahiplenen bir açıklamada bulunuyor. Açıklamalarından üç paragraf:

“Yıl 1915, Boğaza giren İngiliz, Fransız zırhlıları, yarımadaya çıkartılan emperyalist ordular. Anadolu’nun dört bir yanından buna karşı mücadeleye gelen boyun eğmeyenler. Direnenler ve kazananlar…

“(…)

“Şartlar şimdi de çok farklı değil. O zaman işgal ordularıydı memleketin üzerine kirli çizmeleriyle basanlar, şimdi onların gerici uşakları. Yine Çanakkale, yine işgal ve yine boyun eğmeyenlerin direnişi!

“(…)

“Çanakkale tarihi buna boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Yıllar önce gösterdi. AKP’yi yaratanlara gösterdi. Gericiliği yaratanlara, sermayenin ve emperyalizmin uşaklığını yapanlara gösterdi.” (https://goo.gl/M11zye)


Saygıdeğer Arkadaşlar;

Görüldüğü gibi, bizim her tezimiz, her tespitimiz, İşçi Sınıfı Biliminin yol göstericiliğinde oluşturulmuş, bütünüyle gerçeği ifade eden görüşlerdir. Biz İşçi Sınıfı Devrimcisiyiz. Gerçek Devrimciyiz.

Özetçe; Marksizm-Leninizmin ana tezlerinin ışığında Türkiye’nin orijinal devrim öğretisini oluşturan ve o doğrultuda savaşan biricik Gerçek Devrimci Partiyiz. Her sözümüz, her davranışımız, bu özelliğimizi ortaya koyar açıkça…

Bu topraklarda, devrimi bizim yolumuzu izleyen ve bu yolda savaşan Gerçek Devrimciler zafere ulaştıracaktır…

Not: İzleyen arkadaşlar ayrımına varmıştır. 15 Temmuz Paylaşım Savaşı sonrasından itibaren bu türden polemiklere girmeyi bırakmıştık. Bütün enerjimizi, Tayyibistan Faşist Din Devleti’ni kurmaya çabalayan ABD yapımı Kaçak Saraylı’ya ve onun AKP’gilleri’nin iktidarına vurmaya yöneltmiştik. Fakat, Baykuş Gözlü Kardeş’in dün bize, meşrebi olduğu üzere, sinsice ve ahlâksızca saldırması bizi cevap verme mecburiyetine itti. Yoksa, bu tür konular bizce bugünün meselesi değildir…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

Milli mücadele döneminin 5 büyük komutanından birisi olan Ali Fuat Cebesoy'un Harpokulu döneminden Garp cephesi kumandanlığından 21 Kasım 1920 tarihinde ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine tayin olduğu zaman kadar ki hatıralarından oluşmaktadır. Tüm yurttaki mücadeleden bahsedildiği gibi ağırlık olarak Batı cephesi ve Orta Anadolu'dan bahsedilmiştir. Milli Mücadele döneminin 5 komutanının anılarını okuduğunuzda olaylara o komutanın gözüyle bakıyorsunuz. Mesela Kazım Karabekir'i okuduğunuzda Doğuda neler yapıldığını Ali Fuat Paşayı okuduğunuzda Batı ve İç Anadoluda neler yapıldığını okuyorsunuz. Kitapta o dönemde kullanılan kelimeler fazlaca yer aldığından anlamakta zorlandım.

Halil İbrahim, bir alıntı ekledi.
 11 Mar 02:46 · Kitabı okudu · İnceledi

Karabekir Paşa'nın sözlerini Mustafa Kemal Paşa Ali Fuat Cebesoy'a aktarıyor
Şarkta muhtelif namlar altında başlamış olan bir takım teşekkülleri evvela Erzurum'da birleştirdikten sonra herhangi bir tehlike karşısında burada milli bir hükümetin esaslarını kurarak harekete geçebiliriz. Bu maksatla siz başta olmak üzere genç kumandanlarımızın Anadolu'da işkerin başına dönmesi mühimdir.Evvela Erzurum'da toplanarak milli bir hükümet esası kurarız. Ben Trabzon ve Erzurum'u sizler gelinceye kadar bu esas üzerinde hazırlarım.

Milli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy (undefined)Milli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy (undefined)
Halil İbrahim, bir alıntı ekledi.
11 Mar 02:39 · Kitabı okudu · İnceledi

Mustafa Kemal Paşa anlatıyor
Mustafa Kemal Paşa; Kazım Karabekir Paşa'nın Nisan 1919'ta İstanbul'dan Erzurum'daki 15. Kolordu kumandanlığına gitmeden önce kendisini ziyaret ettiğini ve Kazım Karabekir'in 15. Kolordu kumandanlığına tayin edilmesinden çok memnun kaldığını, çünkü oradaki kolorduya vaktiyle kumanda ettiğinden halkın itimat ve muhabbeti olduğunu söyledi. Karabekir Paşa " Vaziyetin İstanbul'dan durdurmanin imkansız olduğunu, İstanbul'da ancak galip devletlerin arzularının tatbikinden başka bir şey yapılamayacağını " ilave etti.

Milli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat CebesoyMilli Mücadele Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy