• “Bugünün görevini yarına ertelemek için çaba göstermen gerekir. Çünkü kötü Ehrimen bu iş için iki şeytan görevlendirmiştir. Birincisinin adı Geciktirmek, ikincisinin adı ise Sonra’dır. Her iki şeytan da, insanın görevlerinin, ölümünden sonraya kalması için tüm güçleri ile birlikte çalışmaktadırlar. Her görev ve iyi iş söz konusu olur olmaz Geciktirmek adlı şeytan şöyle der: ‘Nasıl olsa uzun yaşayacaksın, o hâlde bu iş herhangi başka bir zamanda da yapılabilir’. Ve Sonra adlı şeytan da şöyle der: ‘Bırak bunu şimdi, sonra da yapılabilir!” Böylece bu iki şeytan birlikte mücadele ederek ruhu, yerine getireceği görevden yolun sonu gelinceye dek alıkoyarlar.Tüm görevler sonraya kalınca, ruh pişmanlık ve iğreti duyar. Ruh, görev ve iyi eser
    veremediği için, kazanacağı bir şey de bulamaz ve böylece göçer bu dünyadan.”
    .
    Zerdüş, Avesta-Bölümler, (Çev: Eshat Ayata), Kora Yayın, İstanbul 1998, s. 139.
  • 240 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Kitaba başka bir isim vermek gerekseydi "vicdan" koyardım adını.
    Vicdansızların arasında kalan Muzaffer ve kızı Güldiyar'ın hikayesi bu.
    Hasan Ali Toptaş anlatımı,betimlemeleri ve bulduğu ilginç bir konuyla bizleri bir şekilde muhasebeye çekiyor. Okurken çoğu zaman ben olsaydım ne yapardım deyip;üzülüyor,ağlıyor,sinirleniyor,iç çekiyor ve zaman zaman yumrukluyorsun tüm hislerini.
    Muzaffer, karısı Bahriye çocukları Hüseyin ve Güldiyar'ı alıp köyden şehre İstanbula göçer,günler geçer çocuklar büyür Hüseyin kaybolur Güldiyar'a bir hâl olur. Ağladığında gözlerinden yaş yerine taş dökülür. Meraklı insanlar,bundan faydalanmak isteyen diğer adamsılar hayatlarını cehenneme çevirirler. Sıra sıra,oluk oluk gelirler eve Güldiyar'ın göz taşlarını görmek için.
    Hasan Ali okumak bir o kadar zorken bir o kadar da zevkli. İçindeki zalim açlığı bastırmaya çalışır gibi okuyorsun okudukça doymuyorsun yeni kelimeler,cümleler,betimlemeler "açlığınıza çare olmaya geldim" der gibi bağırıyorlar size. "Hakır hakır gülmek","pıyrım pıyrım dökülmek" ondan ilk defa duyduklarım benim. Öyle ki anlattıkları her an canlanıyor gözünüzde,bir an Güldiyar'ı görmeye gelen kalabalık içerisinde oluyor,bir an o kalabalıktan bağıran ses oluyor ardından yan komşu Dursun'un evine gidiyor,sokaktaki simitçi oluyorsunuz ama ben en çok Güldiyar oldum bu kitabında. Çektiği acıları yaşadım,kalbim sızladı,karnım ağrıdı,acıktım,susadım, göz taşı döktüm. Babası Muzaffer'e çok kızdım sonra onun çaresizliğine üzüldüm. Ordaki kodamanları tek elimle boğmak istedim,istedim de istedim. Yine de olmadı. Halil gibi önce dut ağacının tepesinden sonra evin çatısından izleyip bir şey yapamadım kahretmekten başka.
    Toplumsal yaralarımızdan birine dokunuyor aslında,kötü olan bana kötülük yapmadıkça benim için kötü değildir düşüncesini derinlere kadar sokuyor içimize kazık misali. Şimdi ben bu yorumu yazarken sizlerde okurken dışarıda birileri yine birilerine kötülük yapıyor ve birileri de bunları seyrediyor hatta çekirdekleri, patlamış mısırları ile izleyip hiçbir şey yapmıyor. Unutmadan şunu sormak istiyorum,Hasan Ali Toptaş okurken neden hep bir yerlerde Neşet Ertaş çalıyormuş gibi geliyor? Sahi size de oluyor mu?

    "SİZ YAŞAYANLAR, ÇOK TUHAFSINIZ!"
  • Bu dünyaya gelen iyi veya kötü olarak yaşar geçinir. Kör nefsini körletir ve göçer. Asıl marifet öldükten sonra yaşamaktır. Hayatta meşru yollardan yürümek azmindeyim. Fani dünyayı bu şekilde geçersem, vasıl olduğum ebediyetten sonra hakiki hayatın başladığına inaniyorum. İnancımı bu dünyanın gayrimeşru nimetleri kıramaz.
    Ali Demir
    Sayfa 77 - AZ yayınevi
  • 216 syf.
    “İmparatorluklar yıkılmak için kurulur.” Büyük tarihçi İlber Ortaylı’nın ‘ Türklerin Tarihi’ adlı eserinde geçen bir cümle. Bununla giriş yapmak istedim. Türk’ün çift başlı kartalı devlet-i al-i Selçuk, başta Moğol akınları ve taht mücadeleleri nedeniyle ömrünü tamamlamıştı.Ve onun bakiyesinden kopan irili ufaklı Türk beylikleri Anadolu coğrafyasına yayılıp bulundukları yerlerde egemenliklerini ilan ettiler. Fakat hemen hepsi Selçuklu Devletinden boşalan Türk imparatorluk tahtına oturmak hevesinde idiler. Ve bu sebeple kendi içlerinde çatışmaktaydılar. Akıl kılıçtan keskindir düsturuna uyan Osmanoğulları Anadolu'daki çekişmelerle uğraşmayıp yönünü Batı’ya döndü. Ve uç beylerinin emrinde bir beylik iken doğru tercihler ile beylikten devlet olmaya adım attı.

    Osmanoğlunun Türk devletleri ile vuruşmak gibi habis bir düşüncesi yoktu. Emelleri gaza anlayışı ile hareket ederek i'la-yı kelimetullah’ı yaymaktı. Bu düsturla hareket edip sınır boylarında akınlar düzenlediler. İslam fütuhatına göre hareket ettiler. Doğru iskan kararları vererek hem konar göçer oğuz boylarını yerleşik düzene geçirdiler, hem de fethedilen yerleri Türk İslam kıldılar. Türk tarihine geçen eşsiz utkular kazandılar. Daima kızıl elma Batıya doğru oldu. Ve bu nedenle de Osmanlı eyalet sistemi ilk olarak Rumeli Beylerbeyliği ile kuruldu. Anadolu Beylerbeyliği ise daha sonra kurulacaktı. Anadolu da henüz bir siyasi birlik tesis edilmemişti. Ertuğrul Gazi ile başlayıp Sultan II. Murad devrine kadar ki süreci anlatan Kuruluş, Türk’ün siyasi birliğinin yeniden tesisi ve Türk mührünün ilelebet dünyaya vuruluşunu anlatır. Okunması okutulması gereken değerde bir kitap. Çünkü kitapta genelde Batı tarihçilerinin Kuruluş devri padişahları için düşüncelerine de yer vermiş Yılmaz Öztuna. Birçok batı kaynağı Türk tarihini karalasa da içerisinde tarih şuuruna sahip kimselerde var. Objektif tarihçilik doğru olanı söylemeyi, yazmayı gerektirir.

    1397 de Salona Piskoposu Dorotheus'un bir mektup yazarak Mora'daki zulüm ve asayişzlikten halkını kurtarmak için bizzat yurduna Sultan Yıldırım Bâyazıd Hanı davet ettiği çağrıda ve gelecekte Konstantinopolis'ten yükselecek olan; "Kardinal kavuğu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğleriz." Nidası Alî Osman'ın her devirde merhamet ve adalet timsali olduğunu gösterir. Ve; merhamet ve adalet üzere olma Türk devletlerinin, yani Türk milletinin karakteristik özelliğidir. Ne diyor Şeyhim Edebalı " İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."
  • (aman) Doğar yaz ayları çiçekler açar
    Eller yaylasına da yavrular göçer
    Acep bizim kuzuları da oy oy kimler seçer
    (aman) Ağlama anacığım ağlama oy oy buyumuş kader
    Takdir böyle imiş zalım of sabreyle peder oy

    https://youtu.be/n-9qrszdhgw
  • Havalandırmanın ortasına kurulan darağacı,
    Ve infaza saniyeler kala Adalı’dan ilginç bir istek gelir.
    Hakim Ali Kayacan’a döner
    Efendim”Şu gömleğin iki düğmesini açabilir miyiz,
    Gömleği dar yapmışlar”
    Hakim anlatıyor
    Garip bir durum yaşanmıştı,
    Ölüme tanıklığın bir kaç saniye öncesin de
    Boynuna dar ağacı geçecekti, ancak o boğazından iki düğme çözmek istedi.
    Koşarak çıktı Adalı sehpaya
    Cellat sandalyeyi çekti infaz tamamdı,
    Adli doktor baktı ölmüş tamam,
    22 yaşındaydı
    Tamamdı:(
    Ustam Nevzat Çelik şu dizelerle anlatıyor Necdet Adalı’yı

    Beni burada arama
    Arama anne
    Kapıda adımı sorma
    Saçlarına yıldız düşmüş
    Koparma anne ağlama...

    Kaç zamandır yüzüm traşlı
    Gözlerim şafak bekledim
    Uzarken ellerim kulağım kirişte
    Ölümü özledim anne
    Yaşamak isterseken delice...

    Ah.. verebilseydim keşke
    Yüreği avcunda koşan herbir anneye
    Tepeden tırnağa oğula
    Ve kıza kesmiş
    Bir ülkeye armağan

    Düşlerimle sınırsız
    Diretmişliğimle genç
    Şaşkınlığımla çocuk devrederken sırdaşıma
    Usulca acı verdi yanağımda tomurcuk

    Pir sultan'ı düşün anne, şeyh bedretinn'i
    Börklüce'yi, torlak kemal'i
    Insanları düşün anne
    Düşün ki yüreğin sallansın
    Düşün ki o an güzel günlere inanan
    Mutlu bir yusufcuk havalansın...

    Beni burada arama
    Arama anne
    Kapıda adımı sorma
    Saçlarına yıldız düşmüş
    Koparma anne ağlama...

    Yani benim güzel annem
    Ala şafağında ülkemin yıldız uçurmak varken
    Oturup yıldızlar icinde kendi buruk kanımı içtim
    Ne garip duygu şu ölmek
    Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
    Bir açıklaması vardır elbet giderken dar ağacına...

    Geride masa üstünde boynu bükük
    Kaldı kağıt kalem.
    Bağışlar beni güzel annem
    Oğul tadında bir mektup yazamadım diye
    Kızma bana...

    Elleri değsin istemedim
    Gözleri değsin istemedim
    Ağlayıp kokluyacaktın
    Belki bir ömür taşıyacaktın koynunda
    Yaşamak ağrısı asıldı boynumda
    Oysa türkü tadında yaşamak isterdim...

    Ölmek ne garip şey anne!
    Bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
    Sedef kakmalı bir kutu içinde
    Vermek isterdim çocukların ellerine
    Sonra, sonra benim güzel annem
    Damdan düşer gibi vurulmak isterdim bir kıza...

    Gecenin kıyısında durmuşum
    Kefenin cebi yok
    Koynuma yıldız doldurmuşum
    Koşun çocuklar koşun
    Sabah üstüme üstüme geliyor...

    Kısacası güzel annem
    Bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
    Gülmek umud etmek özlemek
    Ya da mektup beklemek
    Gözleri yatırıp ıraklara....

    Ölmek ne garip şey anne!
    Artik duvarlari kanatırcasına tırnağımla
    Şaşkin umutlu şiirler yazamıyacağım
    Mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamıyacağım
    Baba olamıyacağım örneğin
    Toprak olmak ne garip şey anne!...

    Ölmek ne garip şey anne!
    Uçurumlar ki sende büyür
    Dagdır ki sende göçer
    Ben bayram derim çiçek derim
    Çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
    Gül yanaklı çocuğa benzer
    Yinede oğlunu yitirmek ne garip şey anne...

    Her kavgada ölen benim
    Bayrak tutan çarpışan
    Her kadın toprağı tırnaklıyarak
    Doğurur beni
    Özlem benim kavga benim aşk benim...

    Bekle beni anne
    Bir sabah çıkagelirim
    Bir sabah anne bir sabah
    Acını süpürmek için açtığında kapıyı
    Adı başka sesi başka
    Nice yaşıtım
    Koynunda çiçekler
    Çicekler içinde yeni bir ülke getirirler....
    //Nevzat Çelik

    Ayaküstü yapılan bir mahkemeyle darbeden tam 26 gün sonra, halklara gözdağı vermek amacıyla idam sehpasına çıkarıldı..

    O'nun idam sehpasından haykırdığı " yaşasın kürt ve türk halklarının kardeşliği, kahrolsun faşizm " sloganı darbecilerin, dünyanın gözü önünde işlediği ilk cinayetin gür sesli habercisi oldu..

    O şimdi, 6 mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş,Yusuf Arslan, Hüseyin İnan'la; 30 mart 1972’de kızıldere’de öldürülen Mahir Çayan'la, Ulaş Bardakçı'yla ve 12 eylül öncesi çatışmalarda ölen Ertan Sarıhan, Sebahattin Kurt, Hakan Şenyuva, Kazım Özüdoğru, Hüdayi Arıkan, Sezai Ekinci'yle ve yine cuntacılarca yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren'le birlikte ankara karşıyaka mezarlığı'nda yatıyor