Serkan Mutlu, Uzun Yürüyüş'ü inceledi.
27 Nis 12:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

“İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?”

Kitabın kahramanı okuyuculara bu soruyu soruyor. Bütün kitap bu sorunun üzerine kurulu, süslü felsefe cümlelerden uzak, olabildiğince sade bir anlatımla şekilleniyor roman.

Daha ilk sayfalarda kafamda oluşmaya başlayan soru: Neden yürüyor bu adam, geçmişte ne yaşamış, bize kitap geçmiş hakkında ne gibi detaylar verecek... Arkadaşlarıma kitabın ilk sayfalarını anlattım onlarda da aynı tepki vardı: Neden yürüyor?
Bu sorunun yanıtı hem var hem yok gibi. Neden yürüyor; birey olmak için, kendi başınalık için, insan sesleri ona rahatsızlık verdiği için, toplumun dayattığı zorunluluklardan kaçmak için, yok olmak için.

“Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak. Gözlerini kapadı, sessizleşti.”

Aslında bizim asıl merak ettiğimiz; ne oldu bu adamı bu noktaya iten? İşte bu sorunun cevabı yok bu kitapta.

“Ama yeter dedi kendi kendine, geçmişi düşünmek yok artık. Şu anda yerinden kımıldatılamaz gibi duran geçmişin bir gün bütünüyle geçip gideceğini umuyordu. Geçmişi hareket ettirmek, diye mırıldandı zamanı hareket ettirmek. “

Bu uzun yürüyüşte karşılaştıkları ne kadar zorlu olsa da yolundan dönmüyor karakter. Karakter diyorum çünkü ismi yok, bi ara Erkan ve Mahmut diyor zorunluluktan. Şimdi biraz onla beraber yürüyelim Türkiye’de.

Uyarı: Kitabın içeriği hakkında bilgi içerir.

Hırsızlıkla ve açlıkla karşılaşacağız önce ve yardım eden insanlarla. Çöp toplayıcısı Mahmut’ta tanışacağız, yardım etmeye çalışacak bize. Daha pek hayır demeyi bilmediğimizden gidiyoruz onun kaldığı yere. Sadık diye biri var orada. Şöyle diyor.

“İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Tam da bu yüzden yola çıkmadık mı zaten mahremiyet için, makinanın çarklarından biri olmamak için.

Dilenciler var her yerde. Çoğu Suriyeli, savaştan kaçanlar. Yine bir soru kafamızda, hala bu yürüyüşümüze anlam verememişiz gibi “Ben hangi savaştan kaçıyorum?”

Açlıkla baş edemiyoruz bir türlü. Az bi paramız var. Yemek zorunda olmasak, diye düşünüyoruz, ne güzel olurdu. Her yer ses, şehir boğmaya başladı, çıkmalıyız buradan. Çıkamadık, hastanede açıyoruz gözlerimizi, birileri bizi fena dövmüş, doktordan öğreniyoruz çapulcuların arasına düşmüşüz. Şehir birbirine girmiş ama nedenini bilmiyoruz, suçumuz ne bilmiyoruz, pekte öğrenmeye çaba harcamadan biran önce yine yürümek için güçlenmeye çabalıyoruz. İyi bu doktor , hastane sonrası kalacak yer ayarladı bize, ama artık bir şeyleri öğreniyoruz, hayır , ‘hayır!’ demeyi öğrenemedik daha şimdilik hayır diyemediğimizden kaçıyoruz hastaneden.
“Kendine demek öğreniyorum diyordu, belki bir sonraki aşamada uzanmayı, hiç kımıldamadan saatler boyu uzanmayı öğreneceğim. Her halde başka şeyler de öğreneceğim. Sonra, tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar günbegün bilmeyeceğim.”
Karmaşadan kalanlar takılıyor gözümüze, ALİ İSMAİL KORKMAZ ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK bütün bunlar ne demek, polis, doktor, avukat niye benle konuşmaya çalıştı?

Şehirlerarası yolda yürümeye başladık, açız, bir yazı yine gözümüze ilişiyor “ Bu bostandan yemek helaldir.” Yiyoruz, bostanın sahibiyle tanışıyoruz. Uzun uzun sorular sormuyor bu adam. Yanımıza biraz üzüm alıp koyuluyoruz yine yollara. Öğrenmeye, kendimizi keşfetmeye devam ediyoruz.

“Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı. Bu beden galiba fazla doluydu, fazla ağırdı, üst üste bir şeyle istiflenmişti.
Koşul gerçekten değişmişti. Ama tıpkı hastanede hissettiği gibi bu noktanın da ötesine nasıl gidebileceğini bilemiyordu: Bu nasıl bir koşuldu? Bu koşul nasıl aşılabilirdi? İnsan bedenini geride nasıl bırakabilirdi?”

Şehirden iyice uzaklaştık, kafamızı kaldırıyoruz her yer dağ, taş. Jandarmalara görünmemeye çalışıyoruz, kimlik soruyorlar çünkü, kimliksiz olamazmışız, yasakmış. Yakalandık, dayak yedik yine, ama aç kalmayı öğrendik gibi, zorla hastaneye getirdiler yine, korkuyoruz bizi tutsak ederler diye ama salıyorlar hastaneden. Yardım edilmesini istemiyoruz, çok mu şey istediğimiz?

Hayır demeyi öğrendik artık, önümüzde sadece yol var. İçimizde nasıl birikti yola çıkma arzusu, düşünmüyoruz, geçmişi düşünmek yok.

“Belleği belki artık hiçbir izi tutamıyordu. Ama aynı zamanda belleği sanki ağzına kadar doluydu da tam neyle doluydu, bilmiyordu. Ağzını açıp bir boşluk, diye mırıldandı, ama ne demek ki bu, dolu bir boşluk nasıl olabilirdi?”

Gözümüzü dağlara diktik belki orada yalnız kalabiliriz. Bir kız çocuğu var dağ başında. Ama onun nedenleri var orada olmasının. Savaştan kaçmış ailesiyle, bi o kalmış onlardan geriye. Yardım ediyoruz ona, o da bize. Silahlı askere benzemeyen kişilerle karşılaşıyoruz. Konuşuyorlar. Özgürlükmüş dertleri, bizim arayışımız da oymuş onlara göre.

“”Seni buraya özgürlük isteği getirdi” diye yorumladı “ben öyle anlıyorum, doğru mudur?”
Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. “Özgürlük değil” dedi.
“Değil mi? Nedir o zaman?”
“Bir hayat” diye yanıtladı, “galiba bir hayat arıyordum”.
“Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeyler. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Bu böyledir. Sen de buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.””

Bizim arayışımız bu değil ya da bizim özgürlüğümüz, tek başınalık istiyoruz. Bir topluluğa ait olmak istemiyoruz. Kendimiz mi olmak istiyoruz? O da değil. Çünkü hala toplumun parçaları içimizde, onlarda kurtulmak için toplumdan uzaklaşmak lazım sonra kendimizden uzaklaşmak lazım.

Hiçbir şey önermeden, hiçbir şey söylemeden manzaraya bakmayı sürdürüyoruz, daha doğrusu o sürdürüyor. Biz burada karaktere veda edelim. Watsap’tan bir sürü mesaj gelmiş. Yine bir çok gruptan.

Mrs. Mysterious, Sen Güneş Kokuyorsun Daha!'ı inceledi.
09 Ara 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitabın ilk incelemesi benden,bereketi Allah'tan olsun deyip başlayayım o vakit..Bir Kutu Kitap uygulamasına aramızda üye olanlar var mıdır bilemiyorum ama gün itibariyle Aralık kutum gelmiş,yazarından imzalı bir şekilde bu kitap da var içinde.
Hep bir eksiklik olarak görürüm kendimde şiir kitabı okuyamamayı.Şairleri küçümsediğimdense asla değil,olmuyor bir şekilde işte.Belki diyorum belki bugün tüm şiir kitaplarıyla barışabilirim,tüm şiirlerle ve tüm şairlerle.İlk sayfadan ilk cümleden mest ediyor beni kitap:
"Babaannem derdi ki:İnsan kısadır oğlum
ve bilmezden gelir kısalığını,bilseydi
yarışmazdı yollarla,göğe evler yükseltmezdi."
Biraz ruhum da şiirleriyor bugün,daha bir devrikleşiyor cümlelerim-normal zamanda değilmişçesine- az zaman geçiyor ki Füruzan giriyor işin içine bu sefer de,nereden çıktın sen demek istiyorum.Sahiden nereden çıktın Füruzan,parasız yatılı kitabı da neyin nesi şimdi? Diyorum peki sen kazandın,seni de fırsat bulabildiğim en kısa zamanda okuyacağım söz veriyorum.Ali İsmail Korkmaz diyor,Kazım Koyuncu diyor,Nilgün Marmara'lar aman Allahım diyorum,bunlar fazla.Bir tutam naiflik işte,ufak ama şu aralar fazla..Tabii her şiiri sevdiğim söylenebilir mi,zannetmiyorum.Bazılarını nasıl bir kağıda yazıp göreceğim bir yere iliştirmek istediysem,bazıları da okudum ve geçti dedirtti.Adamın kötüsünü piyade,sözün fazlasını şiir yaparlar demiş babaanne,sözü fazla uzatıp şiir yapmak gibi bir niyetim yok.Şiir kitaplarıyla barışmam adına insanlık için küçük,benim için büyük adımı attım sanırım bugün,o yüzden minnet..

Tülin Arslandağ, Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'yi inceledi.
 20 Kas 2017 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 7/10 puan

Adına vurularak bir hevesle aldığım ama gereğinden fazla uzatıldığını düşündüğüm, kimi yerlerinde acaba bıraksam mı dediğim, lezzetli ama bir o kadar beni boğduğunu düşündüğüm bir kitap. Kesinlikle zorlamıyor okuyucuyu. Ama tekdüzelik hissi yaratmıyor da değil. Arka Sokaklar izliyormuş hissine kapıldım roman boyunca. Hatta karakter eşleşmesi yapıcak olursak Komiser Nevzat = Rıza Baba, Yardımcısı Ali de kesinlikle ve kesinlikle Mesut Komiser olurdu. Hep bu canlandı kafamda. İşlenen konuyu genelleyecek olursak yılbaşı gecesi işlenen bir cinayetimiz var. Bu olay da Komiser Nevzat Bey'in eline bakıyor. Yardımcısı Ali biraz toy, bundan kaynaklı fevri hareketleri olabilen biri. Neyse, ellerinde birçok katil zanlısı var. Kurbanın patronundan tutun da, zengin sevgilisi, masum yüzlü sevgilisinin koruyucusu, patronunun düşmanı, bir Kültür Merkezi'nin başında olan kadın... Anlayacağınız ne ararsanız var düşmanları arasında. Bunların sorgulanmasından ve bu arada gerçekleşen başka cinayetlerin ardından katil sonunda bulunuyor. Yalnız sürekli acaba nolucak diye düşündürmedi ya da ne biliyim, kafa yormama neden olmadı ki katil de beni pek şaşırtmadı.
 
  Sonuç olarak güzeldi. Ama içimde merak duygusunu da pek körükleyemedi. Emeğine sağlık yazarın. Kitabın içinde kendinden bahsetmesi hoşuma gitti. Özeleştiri yapabilen biri anladığım kadarıyla. Bu kadar basit bir şeyin bu kadar allanıp pullanması yani uzatılması gereksiz geldi bana yalnızca. Karakterler de gereğinden fazlaydı. Diğer kitaplarını okur muyum, okumayı düşünür müyüm, sanırım evet.

Unuttuğum bir kısmı eklemek isterim. Özellikle toplumsal konulara değinmesi, gezi olaylarını, devletin eskikliklerini, rüşvetlerin gücünü, tarihe olmayan saygımızı dile getirmesi es geçilmeyecek kadar önemli bir şey. Gözde, tarihi bir şehrin çöküşünü ve sebeplerini göstererek bir azcık da olsa düşünmemizi sağlamak istemiş. Bu duyarlılığını çok takdir ettim. Ali İsmail Korkmaz'ın ve diğer gezi parkı şehitlerinin isimlerinin geçmesi de çok güzel bir davranış olmuş. Hepsine Allah rahmet eylesin..

Afra, bir alıntı ekledi.
05 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Merhamet sahibi bir kalp Yasin Börü'nün ölümü için üzülüyorsa, aynı şekilde Berkin Elvan ya da Ali İsmail Korkmaz'ın ölümü içinde üzülür. Başkasının ölümüne, başkasının acısına, başkasının feryadına karşı duyarsız olanların bu coğrafyaya barış getiremeyeceği açıktır. Kendinden olmayanlarla birlikte yaşamaya tahammül edemeyenlerden adaletle hareket etmeleri beklenemez. Bu coğrafyanın aynı sofra etrafında oturma ve aynı tabağa ekmek bandırma niyetinde olan erkeklerle kadınlara ihtiyacı vardır.

Dünya Bir Deplasman Biz de Yetimler Gibiyiz, Muammer Bilgiç (Sayfa 95)Dünya Bir Deplasman Biz de Yetimler Gibiyiz, Muammer Bilgiç (Sayfa 95)