• Biz birbirimize en küçük bir sitem bile yapmadan ihtiyar olacağız.
  • Ömer yani Muallim Naci'nin çocukluk evresinin anlatıldığı hoş bir anı kitabı...

    Babası Saraçhane esnafından Ali Bey, annesi Balkan göçmeni Zehra Hanım, abisi Mehmet ve sevdiceği komşu kızı Makbule... #33513107

    Okul süreci, korkular, sopalar, falakalar... #33521684

    Anne tarafı Varnalı olduğundan 7 yaşında Varna'ya yapılan dayılar ziyareti...

    Babası Ali Bey'i Kurban Bayramı'nın ilk günü tutan sıtması ve 11 gün sonra ölümü ile Varna'ya (dayılara) yapılan zorunlu göç ve daha fazlası bu kısa anı kitabında.

    Ömer'in "Muallim Naci"liği nereden gelir?

    Babasının ölümü ile annesi ve abisi ile dayılarına (Varna) giden Ömer, Varna'da hat muallim Abdulhalim Efendi'den dersler alır. Abdulhalim Efendi Varna'da yeni açılan bir rüştiye (ortaokul) mektebine muallim olarak atanınca bizim Ömer'de ikinci muallimliğe getirilir. Muallimliği böylece başlamış olur. "Naci"liğine gelecek olursak, o da Giritli Ali Efendi'den okuduğu bir hikayenin kahramanı olan "Naci" karakterinden gelir. Böylelikle Ömer'in mahlası olacak olan "Muallim Naci" süreci başlamış olur.

    Tekrar kitaba gelecek olursam, kısaca söyleyeyim. Bu kısacık anı kitabında 8 yaşında bir çocuğun gözünden 19.yüzyılın İstanbul'unu, geleneklerini, üzüntülerini, sevinçlerini, gözlemlerini okumuş olacaksınız.
    Ne diyor küçük Ömer kitapta:
    "Günün birinde bana bu hatıraları niçin yazdığımı sorsalar, belki de cevap verme gereği duymam. İçimden geldi, yazmak istedim ve yazdım. Kim bilir belki de bu da bir çocukluktur."
    İyi ki yazmış, ben de okudum. Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim.
  • Ne anlatır bize Sırça Köşk?
    Koskoca devletin, altı sayfalık masalla ne alıp veremediği olabilir ki yayımlanmasının akabinde Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılsın?
    Nedeni açık: Sırça Köşk devlet yapısını eleştiriyor, iktidar sahiplerini, kendilerini aynı hikâyedeki gibi güçlü ve ne olursa olsun ellerindeki iktidar sayesinde yıkılmayacak sananları eleştiriyordur; halkın bilinçlenince nasıl da güçlendiğini ve o sırça köşktekileri nasıl oradan indirebildiğini gösteriyordur. Kitap yasaklanır, Sabahattin Ali öldürülür, bazılarının içi rahatlar ama Sırça Köşk yıllar sonra bile korku salmaya devam eder.
    Çünkü yazarına alerji vardır…
    1966 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan Son Hikâyeler – Esirler kitabının açıklama bölümünde yazanlar bunun açık göstergesi: "Zamanın hükümetini kastettiği şeklinde yorumlanan 'Sırça Köşk' hikâyesi yüzünden bu kitap, o zamanın kanunlarının verdiği hakla 'Heyeti Vekile' kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, ‘yazarın adının uyandırdığı alerjileri’ göz önünde tutarak, 'Sırça Köşk' hikâyesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz."
  • Geçmişi küçük anlarda, geleceği de düşlerde arayıp bulmaktan başka seçeneğimiz yoktu.
  • Ayrıldılar... Ve bir daha birbirlerini görmediler. Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
  • Rüzgar
    Arzularım muayyen bir haddi aşınca
    Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
    Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
    Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
    Tanrıların başı gibi başları diktir,
    Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
    Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
    Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

    Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
    Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
    Burda insan duman gibi genişler, büyür.
    Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
    Buralarda her düşünce sona yakındır,
    Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
    Burda yoktur insanların düşündükleri,
    Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
    Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
    Ve anlatır mabutların hayatlarını.
    Arasıra kulağını bana verdi mi,
    Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

    ‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
    Benim artık yalnız sana itimadım var.
    Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
    Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
    Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
    Etrafım da bana asla kulak vermedi.
    Senelerden beri hala anlaşamadık,
    Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
    Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
    Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

    Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
    En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
    Burda yalan para eden biricik iştir,
    Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
    Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
    Kimi gider vatan için can verir, yalan!
    Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
    Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
    Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
    Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
    Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
    Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
    Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
    En muazzam ölüm bile küçülür burda.

    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
    İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
    Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
    En asil şey seni buldum kainatta,
    Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
    Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
    Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
    Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
    Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
    Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

    Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
    Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin
    Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
    Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
    Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
    Senin gibi azamete aşıkım ben de.
    İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.
    Islıklarım senin gibi inlemelidir,
    Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
    Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.'

    Sabahattin Ali
  • Senelerden beri hiç kimseye karşı kalbinde muhabbet beslemiyor, ve bir insanı sevebilmesi için ona hayran olması lazım geldiğini anlıyordu. Hürmet ve takdir hisleri beslemediği, hatta tepeden baktığı ve küçük gördüğü insanları nasıl sevebilirdi?