• 141 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Mir’atü’l-Memalik’ten Günümüze
    “Merhaba” demenin içinde saklı bir sevincin huzurunu ancak ayakların yorgunluğunun altında kalmış bir seyyah bilir. Anıları anı yapan yeni bir dünya yani farklı bir kent sokağına, pazar alanındaki satıcıya, tüccara merhaba demek... Seyyah, gözü uzak diyarlardaki; bir mimari yapının sütunlarında ki gizli güzelliklerdedir. Yerinde durmak onun için hayatın durduğu yerdir, lakin o seyyahtır zaman ile mekânın boyutlarında gezer. Çılgınlığın doruk noktasında, çılgınlığı farklılık peşinde koşan bir çift ayak, bir çift gözü vardır. Kimsenin göremediği, fark edemediğini görüp fark etmesi bir ve tek olan kuralıdır.

    Her seyyah birbirinin takipçisi olmuşlardır; kendi lisanı hal içinde kendi ayak izlerinin devamı olup coğrafyalarda gezinip yeni dünyalar keşfetmişlerdir. Gittikleri yer hakkında; renk/şekil yani kültür, din, örf, gelenek ve adetler getirmişlerdir. Bu seyahat yolun yolcularından en önemlilerinden Seyit Ali Reis’tir. Mekân cennetin bıraktığı “Mir’atü’l-Memalik” adlı eseri seyahatname alanında önem arz etmektedir. Kültürümüzde; Evliya Çelebi, Piri Reis, Nabi, Yirmi Sekizinci Mehmed Çelebi; Arap kültüründe İbn Battuta, İbn Fazlan; Batı kültüründe ise Marco Polo, Pierre Loti, Gerard De Nerval, Edmondo De Amicis, Salomon Schweigger velhasıl uzun yolların yolcuları olan bu seyyahların adlarını uzun uzun yaza biliriz.

    1968’de Konya’nın Sille’de doğan, azimli olan akademisyen-yazar Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin gezdiği yirmi ülke elliden fazla şehri “Benim Gözümle “Coğrafyalar”” adlı gezi kitabıdır. Yazarın diğer birkaç kitabı şunlardır: “Siyeri Farklı Okumak (Ankara 2015-yedinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-1 Hz. Ebu Bekir (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-2 Hz. Ömer (Ankara 2015-üçüncü basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-3 Hz. Osman (Ankara 2015-ikinci basım), Dört Halifeyi Farklı Okumak-4 Hz. Ali (Ankara 2015-ikinci basım), ve toplamında yazarın şuanda on dört kitabı mevcuttur. Dikkat edilirse kitaplar daha çok biyografik türdedir. Azimli, üniversite yıllarında ilmi kitaplar yanında biyografik kitaplara da yönelmiştir. Ve tutkusu “insan tanıma merkezli” öğrenme, araştırma yolunda mücadele etmiştir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sav) baş tacı olmuştur. “Mesleğim, “Hz. Peygamberi (sav) tanıma” demek olan siyer ilmiydi ve yine bir şahsın hayatıydı.” (s.11) Azimli, bu mesleği bir içgüdüye bağlayarak ta lise yıllarında başladığını belirtir.

    -El-Firdevsu’l-Mefgut-Yitirilmiş Cennet-Endülüs

    Endülüs, İber Yarımadasındaki, bugünkü İspanya Portekiz ülkelerinin bulunduğu coğrafyanın adıdır. İslam’ın ilk yüzyılında Emevi Devleti’ne başlı birliklerle, bir berberi kumandan olan Tarık Bin Ziyat önderliğinde fetihler yapılmış ve başarılı olunmuştur. Söylenir ki Tarık Bin Ziyat fetih zamanında geri dönmemek için kendi gemilerini yakmışlar ve ölümüne bir cihat yapmışlardır. Bu konuda tarih adaleti hep tecelli eder ve böyle kahramanları tükenmez kalemlerle yazılır.

    Kitap, “Bir zamanlar İspanya’da Müslümanlar varmış” diye başlar. Azimli’nin gezileri genelde bir grup akademisyenin bir rehber eşliğinde önemli tarihi yerlere yapılan gezilerdir. Kitapta kalkış yeri/zamanı yer yer bildirilir. Rehberin başından gecen olayları Endülüs başlığındaki bu bölümde yazar hep bahsetmiştir. Bir tanesi şöyledir: “Bir otobüs yolculuğu molasında içki içen yaşlı bir amcaya ne için içtiğini sorar. İspanyol amca, rahatlanmak için içtiğini, ancak dedesinin küçüklükte öğrettiği bir şarkının onu içkiden daha çok rahatlattığını söyler. Şarkının ne olduğunu soran rehberimize yaşlı amca şarkı olarak bildiği “Fatiha” suresini okur. Şaşkına dönen rehberimiz, Fatiha’nın ne olduğunu anlatınca şaşkınlık sırası bu sefer yaşlı amcadadır. Dinleri zorla değiştirilen Marisko’ların (Müslümanlığı gizlice yaşayan Endülüslüler) direnme başarılılarının biride bu olmalıdır. Derin kodlara ince ince işlenmiş belki de bir gün ortaya çıkacağı düşünülen işaretler.(s.17) Azimli, gezi sırasında orda yaşayan rehberlerinden duyduğu buna benzeyen birçok hikâyeyi kitabında anlatmıştır.

    İspanya’daki son Müslüman devlet olan Beni Ahmer Devleti 1492’de yıkılınca yedi yüz seksen bir yıllık İslam egemenliği son buldu. Endülüs Medeniyeti çağını ve sonrasını her yönüyle etkili olmuştur. O dönemlerde Fransa’ya ilim öğrenmeye giden bir öğrenciye, “yanlış geldin Endülüs’e git, ilim ordadır” şeklinde sözlerin söylendiği dönemlerdi.(s.27) Bu dönemde dünyanın en büyük kütüphanesine sahip olan Endülüs Medeniyeti, bu yıkımla kütüphaneler yakılmış, mimari eserler yıkılmış, Müslüman kadın çocuk öldürüldü ve üç yüz bin kadar insan sürgün edildi. Azimli, İspanya gezisinde işkence yapılan yerleri gezerken kullanılan aletlerden de bahseder. Okuruna bir zamanlar yaşanmış acı ama gerçekleri betimlemeye çalışır.
    Öksüz Bırakılan Bir Coğrafya: Balkanlar

    Azimli, Balkan topraklarına olan gezisini Saraybosna’da yaparak başlar. Srebrenica katliamından bahseder. Sırpların yaptıkları vahşi katliamlarını gizlemek için yakıp parçaladıkları cesetleri kimsenin bilmemesi için farklı yerlere gömmüşlerdir. Bir hakikattir ki “Mavi Kelebekler” masum öldürülen Bosnalıların ahlarını Sırpların bu oyunlarını bozarak göstermişlerdir. Mavi bir kelebek sadece toplu mezarların olduğu yerde çıkan ve yetişen mavi bir çiçeğe konuyormuş ve sadece bu mavi çiçeği takip ediyormuş.(s.40) böylece gizlenmek istenen bir katliam ortaya çıkıp o dönemde katliam yapan Sırpların ne derecede bir vahşi olduklarını göstermiştir.

    “Beni askerlerimin arasına gömün” diyen Aliya İzzetbegoviç; bir başkomutan, son yüzyılın şaheser portresi, imanıyla küfrü yenen bir iman örneği, bilgeliğiyle gönüllere taht kurmuş bir bilge kral. Şimdi Osmanlı döneminden bu zamana kadar şehit olmuş, şehitlerin şehri kabristanında mütevazı bir yerde, hak ettiği yerde huzuru İlahide yatmaktadır. Savaş süresinde bin tane cami yakılıp yıkılırken İzzetbegoviç, “bize yakışmak” diyerek bir tek kilisenin yıkılmasına izin vermemiştir.
    Kitabın diğer kısımları ise Fas, Azerbaycan, Kıbrıs, Amerika, Batı Avrupa ülkeleri ve Ortadoğu ülkelerine yapılan seyahatler bölüm bölüm, başlık başlık anlatılır. Okuyucu dilin rahatlığında kendini çağlayıp akarken görür, bu rahatlığın hızına kapılırken kıtalardan şehir merkezlerindeki insanların toplum içindeki gündelik alışkanlıklarına iner.

    Azimli, gezip gördüğü şahit olduğu olaylara bir akademisyen gözüyle bakar ve ahlak terimi üzerinde durarak tespitler yapar. Kitabın son kısmında ise “EK” bölümünde “RESİMLER” başlığı adı altında yirmi altı fotoğraf bulunmaktadır. Kitabın yazarı olan Mehmet Azimli ile iletişime geçmek için email adresi: mehmetazimli@hotmail.com ‘dür.

    Vesselam

    Mehmet AZİMLİ
    Benim Gözümle “Coğrafyalar”
    Mana Yayınları
    Ekim 2015
    1.Basım
    Sayfa: 142
    3 Şubat 2016 Çarşamba
    20:29:06 Aydın
  • 240 syf.
    ·5 günde·8/10
    Yatmadan önce elime aldim 5-10 sayfa okur, kitaba giris yapmis olur, oyle yatarim dedim, ha bi sayfa ha bi tane daha derken yarisina geldigimde ancak uyuyabilecegim kadar yavaslamisti.
    Kocasini aldatan Kitty'nin yatak odasinda sevgilisiyle birlikte kocasina basilmak uzere kaldigi, nabzin şimşek gibi attigi bir sahneyle ilk cumlede kitabin icine girdim, girmedim "düştüm" desem daha dogru olur bi anda olaylarin ortasinda kendimi buluverdim, tabi neye ugradigimi sasirdim yarisina gelene kadar birakamadim.
    Gayet keyifli bi okumaydi ama bana keyif veren sey bahsettigim yasak ask ya da kadinin kendi icine donup sosyal kurallari sorguladığı kisimlar degildi onlari herkes anlatmistir, Kitty'nin kocası Walter'dı.
    Walter kitabin yan karakteri, esas yaratilma amaci Kittynin yolculugunda adim olabilmek ancak bana kalirsa alti o kadar dolu ki , ben butun kitap boyunca esas onun duygularini , onun geçiş aşamalarını , onun aklından geçenleri , onun karşılıksız kocaman aşkını merak ettim. Karisi pek umrumda olmadi. Walterin yaninda benim acimdan sonuk kaldi Kitty.

    Kitaptan alinti yaptigim kisimlarda genelde Walter'in cümleleri zaten. Ustelik o kadar az yeri var ki hikayede. Buyuk haksizlik dogrusu.
    Bana Sabahattin Ali karakterlerini animsatti nedense.

    Yazar sadece bu karakter icin ayri bi kitap yazsa,
    Walter'in kendi karakteriyle alakasi bile olmayan bu kadina karsi -boş, sığ ve aptal oldugunu dusunmesine ragmen- hissettigi karsiliksiz askini, aldatilisini, zekasini, sosyal ortamlarda yasadigi uyum saglayamama duygusunu, iyi niyetini, düzgün karakterini, öfkesiyle yaptigi ve kendi sonunu hazirladigi -onun deyişiyle asıl ölen köpekti- planini anlatsa, koşa koşa gider onu alir okurdum.
  • Okur okur, kitaplarda yazılan şeyleri hakikat zannederek kafasına yerleştirirdi. Hayata bakmalı, hayata; kitaplarda bir şey yok...
  • Anlardim ki,insan bir baskasindaki kendini okur;ve okunanlar yalnizliktir.
  • Bildiğim bir şey varsa, bu korkusuz adamın en büyük korkusu hapse girmekti. Vaktiyle bir kez, ya da daha fazla fikir suçundan, hapse gir­ m işti. Onun kadar canı tez, hareketli bir adam için bu daya­ nılır bir şey değildi. Dediğine göre bir mahpus ötekine S. Ali'yi gösterip, "bu Bey neden mapus damına düşmüş?" diye sormuş; o da, "Kör ağaya sövmüş," diye yanıtlamış. Bir kez, herhalde, hücre cezası almış. Bundan çok yakınırdı. Küçücük bir yerde saatlerce dolanır dururmuş, eline kitap vermezler­miş, ona bundan daha büyük işkence olamazdı. Cama mı yoksa duvara mı yapıştırılmış bir gazete parçası varmış. Onu yüzlerce kez okumuş, ezberlemiş. Sonra sağdan sola, aşağıdan yukarı da okur dururmuş, "Her ne pahasına olursa olsun bir daha hapse girmeyeceğim," derdi.
  • Ali Şeriati’ye göre aşk ile sevgi arasındaki fark

    Ali Şeriati 1992 yılında Fecr Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan “Kevir” isimli kitabında aşk ile sevgi arasındaki farkları şu şekilde dile getiriyor:

    Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur.

    Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

    Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

    Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. Dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

    Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür.

    Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

    Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra "görüşüm-uzaklaşım"la diri, güçlü olarak kalabilir. Oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

    Aşk, bir yönlü bir coşkudur. Sevgilinin kim olduğunu düşünmez. Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. Işığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur.

    Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise "anlayış" ile "düşünüş"ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

    Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir.

    Aşk, kabadır, şiddetlidir. Bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

    Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştanbaşa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. Aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.

    Aşk, kendinden yanadır. Bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. Sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.

    Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.
  • 480 syf.
    Bu değerlendirme ile ilgili ilk cümlemin ne olması gerektiği konusunda bir türlü karar vermedim. Nihayetinde ilk cümlem, karar vermemek oldu. Evet, açıkçası kitabı beğenip beğenmemek konusunda da kararsızım. Kitap bir polisiye, aksiyon, yüksek tempo, macera ve sair adına kendini okutabilen, başarılı bir kitap ancak bence edebiyat yok, tarih zayıf, bakış açısı ise taraflı!

    Bosna konusunda donanımlı birisi olduğum kanısındayım. O coğrafyayı dolaşmanın yanı sıra Aliya İzetbegoviç’ten, İvo Andriç’e, İsnam Taljiç’ten, Mehmed Selimoviç’e kadar pek çok yazarı, bunların dışında Bosna ile ilgili bir sürü roman yahut akademik kitabı okumuş biriyim. Seyrettiğim belgeseller ve filmler ile görüştüğüm Boşnak dostlarım da cabası…

    1992-95 yılları arasında cereyan eden Yugoslavya İç Savaşı'nı ve Bosna katliamlarını çok iyi biliyorum. Hatta bir yazar olarak Aida Spahiç karakteri üzerinden Bosna soykırımında Saraybosna kuşatmasını da anlattığım bir romanım var: Yola Düşen Gölgeler

    Bütün bunları yazmamın sebebi, aslında kitabı okumamın da sebebidir. Yani, daha önce yazarının hiçbir kitabını okumadığım bu romanın, Bosna’daki katliamlarla ilgili olduğunu öğrenmemle birlikte kitabı temin ettim.

    Evet, kitap muhtemelen Glenn Meade tarzına çok uygun. Hacimli bir eser olmasına kaşın kendini okutabilen, tipik modern Amerikan/Avrupa edebiyatı yapısına yatkın; edebiyattan uzak. Çabuk anlatıma dayalı, art arda diyalogların serpiştirildiği, fast food bir romandı. Dan Brown havası vardı diyebilirim. Grange’ın ise daha alt seviyesinde.

    Neticede romanı bir Hollywood filmi seyreder gibi okudum. Zaten karakterler de filmlerden çıkıp gelmiş gibilerdi. Çoğunun gerçekçi tipler olmadığı kanısındayım.

    Romanı tavsiye etmeyecek olmam ise tarihi, teknik ve sosyal sebeplere dayanıyor.

    Soykırıma uğrayanların çok büyük bir kısmı Boşnaklar olmasına ve olayların hemen hepsinin Bosna’da vuku bulmasına rağmen, ilginçti kitapta bir tane bile Boşnak karakter yok!

    Sanırsınız Sırplar, o soykırımı Hırvatlara ya da karma bir halka yaptılar.

    Yazarın, hikayesine Dubrovnik’ten başlaması ve orada bile Hırvat merkezli bir anlatım üssü belirlemesi ilk işaretti aslında. Zaten romanda da sık sık Dubrovnik’e gitmiş. ( Romanın sonunda yazar, eseri yazma fikrinin ve ilhamının bir Dubrovnik tatilinde geliştiğini anlatıyor. ) Halbuki roman bir Saraybosna, olmasa bile Konjiç, Mostar merkezli olmalıydı. Üstelik Saraybosna'da kuşatma altında kalan aile, oralı bile değildi. Şehirle bir bağları yoktu. Bu ciddi bir hikaye eksikliğidir bence.

    Şimdi kısa bir bilgilendirme arası verelim ki, neyi niçin eleştirdiğim, ya da kimin, niçin soykırıma tabi tutulduğu anlaşılsın.

    Boşnak, Sırp ve Hırvat denen halklar aslında aynı milletler. Aralarındaki fark din ve mezheptir. Hatta neredeyse aynı dili konuşurlar. Müslümanlara Boşnak, Ortodokslara Sırp, Katoliklere ise Hırvat denir. Yani orada dindar olsun olmasın, herkesin kimliği din üzerinden şekillenir. Bunu da isimler belirler. Yani birinin isminden onun dinini/halkını anlarsınız.

    Kitapta gerçekten Boşnak yani Müslüman ismi taşıyan hepi topu bir kişi vardı. Yaşlı kadın Alma! İlginçtir, yazar Boşnak gerçeğini o kadar görmezden geliyor ya da bunun o kadar uzağında ki, bu tek Boşnak isminin bile soyadı Dragoviç! Yani kocası bir Sırpmış. Çocuklarının adları da Sırp, mesela Slavolyub Dragoviç. Ancak ilginçtir, kocası ve diğer oğlu da Çetnikler tarafından öldürülüyor! Yani, Sırplar Boşnaklara değil, de, yine Sırplara soykırım uygulamış oluyor!

    Romanda Boşnak olduğu iddia edilen anne Lana teknik olarak Boşnak değil. Herhangi bir dine inanmadığı söyleniyor ancak bir Amerikalı ile kilisede evlenebiliyor! Soyadı da Tanoviç. Karma bir soyad zaten. Katledilen babasının Boşnak olduğu yazılsa da, öldürülme sebebi soyu değil, başka bir düşmanlık.

    Keza roman kahramanı, son tanığımız Carla Lane de teknik olarak bir Boşnak değil. Babası Amerikalı, kardeşinin adı ise Luka! Nasıl oluyor da öyle bir aile o kampa düşebiliyorlar, inanılır gibi değil. Şavik'in huzuruna çıkana dek, kampta aylarca tecavüze uğramaması falan da hiç gerçekçi değil.

    Omarska Ölüm Kampı'nın fotoğraflarına bakabilirsiniz. Oradakilerin neredeyse tamamı Boşnak idi. Adları Adem, Fikret, Mehmet, Süleyman, Eldin, Elvir ya da kadınların Emina, Lejla, Ajla, Nimeta, Halida falandı… Ancak dediğim gibi gerçekte soykırıma tabi tutulanlar adeta romanda soykırıma tabi tutulmuş gibiler!

    Yazarın Hırvat yanlısı bir bakış açısı olduğunu da düşündüm. Mesela, Mostar Köprüsü’nü Sırp topçusunun yıktığını yazmış. Halbuki köprü 1993 yılında Hırvatların top atışlarıyla yıkılmıştı. Bu tarihi bilgiyi bile çarpıtıp roman boyunca tek suçlu Sırplarmış gibi yazması doğru değildi.

    Hatta bir yerde Sırp, Hırvat ve Boşnakların benzer soykırımları yaptığını iliştirmiş, bu eşitleme çabası da büyük bir kötü niyet bence. Sırpların ve Hırvatların birbirlerine ve Boşnaklara yaptıkları katliamlar çok canlı, Toplu mezarlar duruyor. Ancak Boşnakların birkaç münferit hadise dışında böyle bir suçları yok. O yüzden “eşitleme çabası” çok ayıp bir şey. Burada yazarın, maalesef Boşnak yerel kaynaklar ya da anlatıcılar yerine Hırvatlardan istifade ettiği kanısındayım. Öyle ki, teşekkür kısmında da bir tane bile Boşnak adı geçmiyor. Romandaki bazı isimlerin de tartışmalı olduğunu söylemem lazım.

    Bu arada şunu ifade etmem gerekiyor, bir Müslüman olarak bu konuda taraf tutmuyorum. Gerçeğin yazılmasını istiyorum. Eğer Boşnaklar aynı şeyleri ötekilere yapsa idi tepkim yine aynı olurdu. Benim için mazlumun ve zalimini dininin, milliyetini bir önemi yok; insanlık önemli olan.

    Romanın kurgusu, finali, diyaloglar hepsi "newage batılı roman" tipiydi. Benim gibi teknik, tarih ve coğrafya bilgisi çok iyi olan okurlar için, ortalama bir Boşnak için pek bir şey ifade etmeyecek ancak sıradan bir okur için iyi bir macera kitabı olabilecek bir eserdi.

    Yazara tavsiyem, daha iyi çalışması...