“Bütün bu şeyleri öğrenebiliyorsam…” dedi Deborah, “…okuyup öğrenebiliyorsam, neden hâlâ her şey bu kadar karanlık?”
Carla ona bakıp hafifçe gülümsedi. “Deb,” dedi, “olguları, kuramları ya da dilleri öğrenmenin kendini anlamayla bir ilgisi olduğunu kim söyledi sana? Sen, bütün insanlar…”
“Bak, dinle beni,” dedi Furi. “Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç.
Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır… üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!”
“Tulumdayken gözüne bir saç telinin girdiği oldu mu hiç?” diye sordu Deborah, Zaman zaman gözüne bir saç teli ya da toz girdiğinde çektiği sıkıntılar gelmişti aklına. İnsan ellerini uzatamayınca, bu lanet olası küçük rahatsızlıklar dünyanın en büyük sorunu haline geliyordu.
“Ben kendim gözümün içindeki saç teliyim,” dedi Helene sakin bir sesle, “sen de öylesin.”
Cehennem’in eşiğine gelmiş kişilerin şeytandan ödü kopuyordu; zaten cehennemin içinde olanlar içinse şeytan özel biri değildi, yalnızca başka biriydi, o kadar.
“Biliyor musun… akıl hastası olmanın en kötü yanı, hayatta kalabilmek için ağır bir bedel ödenmesi.”
“Hiç değilse kaçık olmak belli bir yerde olmak demek.”
“Kesinlikle öyle, ama gene de bir topluluk içinde, başka insanlarla birlikte oluyor bu.”
“Hayır! Hayır!”
“Korkunç bir bedel ödeyerek, ait oluyorsun.”
“Burada kimseye ait değilim ben! Ne size ne de dünyaya. Anterrabae bunu bana yıllar önce söylemişti. Yr’ye aitim ben!” Ama Deborah, doktorun belki de biraz haklı olduğunun ayrımındaydı.