• ERTUĞRUL GAZİ VEFAT EDİNCE, âlim ve fazıl insanlardan oluşan “Ak Saçlılar Kurulu,” Osman Gazi’yi “Bey” seçti. Amcası Dündar Bey ise, beylik sırasının kendisinde olduğunu, Osman Gazi’nin hakkını gasp ettiğini iddia ederek ayaklandı (1298).

    Bizans valileriyle işbirliği yaparak yeğeni Osman Gazi’ye komplo kurdu. Osman Gazi bu tuzağa düşseydi, henüz “Beylik” sürecini dahi tamamlayamayan Kayı Aşireti, devlete dönüşmeden Bizans’ın hükmüne girip yok olacaktı.

    Beylik kurtuldu, ama Dündar Bey hayatından oldu.

    “Keşke beylik de Dündar Bey de yaşasaydı” diyebilirsiniz, ama eğer beylikle Bey (Dündar Bey) bir arada yaşayamıyorsa, kimin hayatını tercih edeceksiniz? Beyliğin hayatını mı, Dündar Bey’in hayatını mı?

    Osman Gazi, sorumluluğunun icabı olarak, beyliğin yaşamasını seçti. Amcasını tercih etseydi, hem kendisi hayatından olacak hem de Osmanlı Devleti büyük bir ihtimalle doğmadan ölecekti. Bu da İslâm bayrağının yere düşmesi anlamına gelecekti (çünkü Osmanlı, İslâm’a 600 sene bayraktarlık yaptı).

    Tabii, “Bana ne devletten, bana ne İslâmiyetten” de diyebilirsiniz, ancak bu gerçekçi olmaz.
  • Adalet üçe ayrılır:

    Adalet-i mahza, adalet-i izafiye ve adalet-i nisbi...

    Adalet-i mahza; hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmayan adalettir ki, en doğrusu budur.

    Adalet-i izafiye; kişiye, yer ve zamana göre değişebilen, göreceli, değişken adalet...

    Adalet-i nisbi; adalet-i mahzanın uygulanması imkânsız olduğunda, ona göre daha alt derecede olan bir adalet uygulamasıdır.

    Şehzade katli konusunda ‘adalet-i izafiye’ uygulanmıştır. Temel dayanağı da Bakara sûresi’nde geçen, “Fitneye sebep olmak adam öldürmekten beterdir” mealindeki “El-fitnetü eşeddü mine’l-katl” (2: 191) ve “El-fitnetü ekberu mine’l-katl” (2: 217) âyetleridir. İsyan ve isyan ihtimali bu âyetlerle değerlendirilmiştir.

    Hoca Sadeddin Efendi gibi şeyhülislâmlık yapmış hukukçu ve tarihçi âlim bir zat; ayrıca tarihçi Bosnevî Hüseyin Efendi, şehzade idamlarının bu âyetlere dayandırıldığını açıkça ifade ediyorlar.
  • Mesel Kavramı (Kıssaların Mahiyeti)
    Arap dili ve edebiyatında mesel çok önemli bir yere sahiptir. Sözlükte "mesel" benzemek, benzeşmek, bir şeyin bir şeye benzemesi ya da birbirini andırması, hatta birbirine eşit, denk olması (tesviye)" gibi anlamlar içeren (misl, mesil, misal) kökünden türemiş bir kelimedir(1).Kelimenin "dikilmek" anlamındaki "müsul"den türemiş olduğu da kaydedilir(2).
    Ferra "misl" ile "mesel"in müteradif olduğunu söylerken(3) Ebu Hilal ve diğer bazı dilciler "misl" ile "mesel" arasında semantik fark bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Buna göre "misl", tıpkı "misleyn" lafzında olduğu gibi iki şeyin öz itibariyle birbirine denk olması demektir. Mesel ise Ra' d 13/35, Cum'a 62/5 ve daha birçok ayette olduğu gibi nitelik (sıfat) anlamına gelir(4). Ancak Halil b. Ahmed Kur'an'da geçen "mesel" kelimesinin pek çoğunun, Ra'd 13/35. ayetteki "مَّثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ"
    (Müttakilere vaat edilen cennetin misali) ifadesinde olduğu gibi "haber /hadis" manasına geldiğini belirtir(5).Mesel kelimesi "hikmet"le (özlü ve etkili söz) ilişkili olmasının yanında sözlük anlamı itibariyle "kıssa" kelimesiyle de ilginç bir irtibata sahiptir. Şöyle ki kıssa kelimesinin türevleri arasında, fıkıh terminolojisinde "kasten adam öldürme ve müessir fiil suçlarında, işlenen fiile denk bir cezayla suçlunun cezalandırılması" ya da "misillemede bulunulması" anlamında kullanılan "kısas" terimi yer alır. Benzer şekilde "misal" kelimesi de kısas ya da misilleme yapmak manasında kullanılır.

    Arapçada (emsele's-sultanü fülânen) ibaresi, "Hükümdar filan kişiyi kısas yoluyla katletti" anlamındadır(6). Ayrıca, ağır veya şiddetli ceza manasındaki "mesl" ve "müsle" kelimeleri de söz konusu cezanın ibretlik olması hasebiyle mesel ile irtibatlıdır(7).
    Rağıb el-İsfehani'nin, "izah maksadıyla benzeri hakkında söylenen söz" şeklinde tarif ettiği mesel(8) anonim hale gelen özdeyiş veya atasözü manasında terimleşmiştir. Mesel edebiyat terimi olarak çoğunlukla anonim özdeyiş manasında kullanılmakla birlikte kelimenin Arap dilinde kıssa ve hikaye anlamında kullanımı da söz konusudur(9).
    Eski Sami kültürde de bir fikri açıklamak veya bir konuda delil sunmak maksadıyla dilden dile anlatılan fabıl türü hikayeler, neşideler, halkın görüşünü veya yönelimini ifade eden veciz ve edebi sözler için mesel terimi kullanılmıştır(10).
    Başta cahiliye meselleri olmak üzere birçok Arap meselinin hikayesi vardır. Nitekim Mufaddal ed-Dabbi (ö. 178/794 [?]), Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam (ö. 224/838), Ebu Ubeyd el-Bekri (ö. 487 /1094) ve Ebü'l-Fazl el-Meydani (ö. 518/1124) gibi müelliflerin emsal türü eserlerine bakıldığında hemen her meselle ilgili bir kıssa ve hikayeye rastlanır. Yani bu eserlerde salt meseller yer almaz, çoğunlukla mesellere kaynaklık eden kıssalar ve masaisı menkıbeler (esatir) de aktarılır(11).Yevmü Halime, Yevmü'l-Besus, Yevmü Dahis ve Yevmü Gabra gibi Arapların İslamiyet'ten önceki dönemlerde meydana gelmiş savaşlarıyla (Eyyamü'l-Arab) ilgili meseller bu türdendir(12).
    Arap geleneğinde, Yahudi kutsal kitaplarındaki Süleyman'ın mesellerine benzeyen mesellere de rastlanır. Hatta bunlar Arapça lafız kalıplarıyla ifade edilmesi dışında Süleyman'ın meselleriyle hemen hemen aynıdır. Mesellere kaynak oluşturan kıssaların bir kısmı gerçek tarihi olaylara dairdir. Kıssalar meselin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Ne var ki bazı mesellerin kıssaları zamanla unutulmuş, bunların yerine duruma uygun yeni kıssalar ve hikayeler uydurulmuştur(13).
    Kur'an'da misl, emsal, müsla, mesulat, temasil gibi çeşitli türevleri yanında "temessele" şeklinde fiil ve "darb-ı mesel" şeklindeki tabirlerle yaklaşık 169 kez geçen "mesel" kelimesi bazı ayetlerde "kıssa" manasında da kullanılmıştır. Mesela, Zuhruf 43/8. ayetteki "وَمَضَى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ" ifadesi, "geçmişteki kafir toplumların kıssaları, ibretlik halleri ve feci akıbetieri daha önce nazil olan ayetlerde zikredildi" manasındadır(14).
    Gerçi bazı müfessirler mesel lafzının burada ukubet ve ibret manasına geldiğinden de söz etmişlerdir. Fakat sonuçta söz konusu olan şey, geçmişte helak edilen toplumlardır. Dolayısıyla onların helaki kıssa/haber olarak aktarıldığından, Ebu Bekr en-Nakkaş'ın ( ö. 351/962) zikrettiği gibi mesel bu bağlamda "haber" anlamı taşımaktadır(15).Mesel lafzı İsra 17/89. ayetteki "وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ" ifadesinde de büyük ihtimalle kıssa manasında kullanılmıştır. Nitekim Fahreddin er-Razi ve diğer bazı müfessirlerin naklettikleri bir izaha göre söz konusu ifade, "Biz bu müşriklere, inkarcılıkta ısrar eden Nuh, Ad, Semud gibi kavimlerle ilgili haberleri ve Allah'ın bu kavimleri birtakım belalarla nasıl sınadığını birçok kez anlattık" manasındadır(16).
    Kur'an'da meselle ilişkili olarak temsili (sembolik) kıssa türünden de söz etmek gerekir. Muhammed Halefullah'ın (ö. 1997) ifadelerinegöre Kur'an'da birçok temsili kıssa mevcut olup bu kıssalar edebi karakterlidir. Hatta müfessirlere göre temsili anlatım, sanat ve edebiyat alanında tarihi anlatılardan daha etkilidir. Araplardaki edebi sanatlar tarihi gerçeğe dayandığı gibi hayal ve kurguya da dayanır. Dolayısıyla mesellerde bahsi geçen olayların mutlaka yaşanmış olması gerekmediği gibi kahramanların tarihi figürler olması da gerekmez(17).Mısırlı alim Mahmud Şeltut (ö. 1963) bu konuda Halefullah'tan daha itidalli bir yaklaşımla Kur'an'da peygamberler ve geçmiş toplumlarla ilgili tüm kıssaların tarihi olduğunu, buna mukabil "ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً عَبْدً" (Nahl 16/75) "وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ " (Nahl 16/76) "وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً قَرْيَةً " (Nahl 16/112) ifadeleriyle başlayan kıssaların ve bu kıssalara konu olan kişiler ve hadiselerin temsili olabileceğinden de söz etmiştir. Buna karşılık Abdülkerim el-Hatib, Şeltut'a itiraz ederek söz konusu kıssalarda geçen "abd" (köle), "racüleyn/racülan" (iki kişi), "karye" (belde) gibi müphem kelimelerin mutlak surette gerçek tarihi şahsiyetler ve yerlere karşılık geldiği fikrinde ısrar etmiştir(18).Ancak bu yaklaşım Kur'an kıssalarının tarihiliği konusunda tavizsiz tutumuyla tanınan bazı araştırmacılar tarafından dahi yersiz olarak değerlendirilmiştir.(19)
    Bu değerlendirme bir tarafa, birçok meşhur müfessir Kur'an'daki çeşitli kıssaların darb-ı mesel türünden olduğunu açıkça ifade etmiştir.
    Mesela, tabi müfessir Mücahid (ö. 103/721) Maide 5/112-115. ayetlerdeki gökten ziyafet sofrası indirme kıssasıyla ilgili olarak, "Bu kıssa bir darb-ı mesel olup İsrailoğulları'na ziyafet sofrası gibi bir şey indirilmedi" demiş(20). Bakara 2/243. ayette geçen ve ölüm korkusuyla yurtlarını terk eden binlerce kişiyle ilgili kıssa ise Ata b. Ebi Rebah (ö. 114/732) tarafından mesel (temsili kıssa) olarak kabul edilmiştir.(21)Diğer taraftan, Kaffal eş-Şaşi (ö. 365/976) A'raf 7/189-190. ayetlerde yer alan ve genellikle Hz. Adem ile Havva bağlamında açıklanan kıssayla ilgili olarak, ''Allah bu kıssayı örnek vermek maksadıyla temsili olarak zikretti" demiş (22), Zemahşeri ise A'raf 7/ 171-173. ayetlere konu olan ve gelenekte "Bezm-i elest" diye anılan kıssayı, "Bu kıssa temsil ve tahyil (hayali olarak kurgulayıp canlandırmak) kabilindendir" diye nitelendirmiştir.(23)
    Temsili kıssa ve anlatım, sembolik dille çok yakından ilgili bir konudur. Sembolik dil, doğrudan ifadesi güç ve problemli hususları imgelere yansıtmak suretiyle formüle etmektir. Buna göre temsili kıssalar, anlatılmak istenen şeyi dalaylı olarak anlatma özelliğine sahiptir. Bu anlatım tarzında başlı başına bir olay, başka gerçekliklerin yerine geçirilmekle birlikte asıl kastedilen şey, olayın kendisi değil, söz konusu gerçekliklerdir. Sembolik dilde anlatılmak istenen gerçeklikler ile semboller arasında kurulan analojiyle mesaj iletişimi sağlanır. Bu husus kıssalar ile kıssalarda verilmek istenen mesajlar için de söz konusudur. Daha açıkçası, kıssalar ile o kıssaları dinleyen muhatap kitlenin yaşadığı, inandığı ya da yaşaması ve inanması istenilen şeyler arasında analojik bir bağ kurulur. (24)(s. 549-553)
    (1). İbn Faris, Mu 'cemü Mekâyisi'l-Luğa, V. 296; Vahidi, et-Tefsiru 'l-Basit, Il. 184.
    (2). İbn Faris, Mu 'cemü Mekåyfsi'l-Luğa, V. 296.
    (3). Ezheri, Tehzibü'l-Luğa, IV. 3341.
    (4). Semin el-Halebi, Umdetü 'l-Huffâz, IV. 77.
    (5). Ferahidi, Kitabü 'l-Ayn, IV. 118.
    (6). İbn Faris, Mücmelü 'l-Luğa, I. 823; Cevheri, es-Sıhah, V. 1816.
    (7). Ezheri, Tehzibü'l-Luğa, IV. 3342-3343; Cevheri, es-Sıhah, s. 971.
    (8). Rağıb el-isfehani, el-Müfredat, s. 492.
    (9). Abdel-Meguid, "A Survey of the Terms", s. 203.
    (10). Abidin, e/-Emsal fi'n-Nesri'l-Arabiyyi'l-Kadim, s. 11- 14.
    (11). Dayf, Tarihu 'l-Edebi'l-Arabi, I. 404
    (12). Öztürk, Kur'an Kıssalarının Mahiyeti, s. 42.
    (13). Emin, Fecrü'l-İslam, s. 66-73; Durmuş, "Mesel", DİA, XXIX. 295.
    (14). Zemahşeri, el-Keşşaf, V. 426; İbn Cüzey, et-Teshil, ll. 309
    (15). Maverdi, en-Nüket ve'l- Uyun, V. 216.
    (16). Fahreddin er-Razi, Mefatihu'/-Gayb, XXI. 407; İbn Adil, el-Lübab, XII. 384.
    (17). Halefullah, e/-Fennü 'l-Kasasi, s. 182-183.
    (18). Hatib, el-Kasasü 'l-Kur'ani, s. 103-104.
    (19). Şengül, Kur'an Kıssaları Üzerine, s. 77.
    (20). Taberi, Camiu 'l-Beyan, V. 135.
    (21). İbn Kesir, Tefsiru 'l-Kur'an, I. 661.
    (22). Fahreddin er-Razi, Mefatihu 'l-Gayb, XV. 71.
    (23). Zemahşeri, el-Keşşaf, Il. 129.
    (24). Yavuz, Kur'an 'da Sembolik Dil, s.
  • 256 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sosyal hizmet uzmanı olacak arkadaşların mutlaka okuması gereken bir kitap. Sayın Alim Yavuz hocam bugünlere gelirken geçmişinde nasıl acılar yaşadığını, yurtlarda kalırken ne gibi sıkıntılar çektiğini güzel bir şekilde anlatmış. Bu kitap sizin mesleki hayatınıza ışık tutabilir.
  • 208 syf.
    ·26 günde·Puan vermedi
    Kitap güzel bir girizgah ile başlıyor ve ben de bu cümle ile başlamak istiyorum. “Gençlik geleceğin tohumdur.”Tohum ne kadar kaliteli olursa ürün o kadar güzel olacaktır,tohumu nereye ekersen orada filizlenip yeserecektir. Lağım suyu ile beslenen tohum da filizlenir elbet, yağmur suyu kar suyu ile beslenen tohum da filizlenir. Bizim tohumumumuz ; güzel değerlerle yetiştiği halde biz o tohumun genleriyle oynadık. Geçmişimizi öz benliğimizi reddederek yeni arayışlar içine girdik. Batı’nın taklitciligine takıldık. Karda ilk izi açıp giden biz olmamız gerekirken, Batı’nın onun bunun yürüdüğü yollara takılıp gittik, hala da öyle yapıyoruz gençliğimizi belki 60-70 yıllık hayatımızın en verimli olduğu çağları sosyal medya ve malayani işler ile harcamaya devam ediyoruz. Gayesizlik bizi boş işlere sürüklüyor.Peki hiç mi bundan uyanan olmuyor? Tabii ki oluyor ama o da bir ümitsizlik çukuruna düşüyor,yapamam edemem, bana yol gösterecek kimse yok diyerek işin içinden siyriliyor. Halbuki yol belli yoldaş belli. Tarihimiz köklü bir tarih iken yaptığı hatalardan da yaralı işlerden de örnek alınması gerek. Ve ahlakını Kur’an ahlakı ile süslemek bu yeis ve karamsarlık duygusunu kaldıracaktır.
    Peki bu Kur’an ahlakı ve şuurlu bir eğitim nasıl olur? Yavuz Sultan Selim bir seferinde yanında bir alim ile giderken alimin atından sultan Selime çamur sıçrar, yavuz sultan selim o kaftanin yıkanmaması ve temizlenmemesi hususunda hizmetcilerine emir verir ve öldüğü zaman kaftanini sandukanın üzerine ortulmesini ister. Evet bir neslin yetişmesini sağlayan muallimlere büyük bir sorumluluk ve pay düşmektedir. Mevzu çamur mevzusu değil mevzu o çamurun sıçradığı insanları tam da böyle bir nezaket ile yetiştirmek. Muallim hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkaridir.
    Muallim geçeceği yol butun engellerle örtülü olduğu halde buna tahammül edebilendir.Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir.Toplumda ticaret bozulduysa bundan muallim mesuldur. Gençlik avare ve nereye gideceğinden habersiz ise bundan muallim mesuldur. Bu işi para için , makam için yapamayız yapılmaz. Gönüllülük olmayan işten hayır çıkmaz bunu herkes söyler ama eğer gönüllü değil ise muallim bir neslin vebalini de sırtında taşır. Nedir peki üstüne düşen vazife? Talebesine maddeyi öğretmek için çabalamaz,önce ona merhamet öğretir , ahlâkî, insanı, vicdanî vazifelerini öğretmenden insan yetişmez . Yetisse dahi o insanın yaşama amacı veya her ne iş yapıyorsa yapsın sevmek şuuru ile isini yapamaz. Ama maalesef ki bugün etrafimıza baktığımızda gençlerde başıboşluk, idealsizlik, hayattan zevk alamama gibi illet hissiyatlari görüyoruz. Tıpkı batı kültürü ile yetişmiş gibi,ya da sürekli olarak batıya özenerek yaşama hevesi görüldüğü yazıyor kitapta. Şu anda bakıyorum da genç nesil kendine örnek olarak falan ünlü veya şöyle bir yotuber gibi hedefleri koyuyor önüne. Kitap 1960 yılında yazılmış olmasına rağmen bugün de değişen bir şey yok. Hala maarif bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Filanca şarkı da ne demek istiyor deyince hemen anlatacak bir nesil var,fakat İstiklal Marşı’nın şu mısrasında nasıl bir duygu anlatılmak istenmiştir desek hepsi sadece ezberden olduğu için üstüne düşünmeyecek bile. Sorun da tam olarak böyle işte. Her şeyi tarihi yönünden verirken ahlâkî,milli değerleri görmezden gelmeden yapılan eğitim hamdır. O eğitimden geçecek olan talebe hayatının belli bir kısmını hiç sorgulamadan geçirir. Fakat gerçek hayat ile karşı karşıya kaldığında muhakeme etme gücünü gösteremez. Bilmek ve uygulamak arasında dağlar vardır. Eğer mektepte verilen eğitim sadece o duvarlar içinde kalıp hayata uygulanamayacak bir eğitim olursa yetişen gençlik gayesi olmayan bir yolda yürümeye devam eder.Hatta belki sorgulamaya başladığında cevapsız kalan soruları yüzünden hayatına kasta kadar gidebilir. İşte bu yüzden muallim iyi yetişmiş olmalıdır. Bilmek kökünden gelir muallim, önce kendini bilecek kâinatı bilecek ki yetiştirdiği insan da insan olmayı,adam olmayı bilen olsun, ne iş yaparsa yapsın önce kendini bilsin.
  • İbn Arabi kimdir? ve Okuyacaklara tavsiyeler:

    1- İbn Arabi Diriliş Ertuğrul isimli dizide kurgulanan karaktere benzememektedir. İlk kez tv de gördüğümde (tv izlemiyorum tevafuken gördüm) elimdeki çayı döküyordum :) Kendisi sarışın, altın sarısı renkte saçları olan birisidir. Gözlerinin çok yorgun bakması en temel karakteristik özelliğidir. Yumuşak sözlü ama sert mizaçlıdır.

    2- İbn Arabi Endülüs Mutasavvıflarından'dır. Yani bugünkü İspanya topraklarında doğmuş, büyük velilerden Ebu Medyen Mağribi'den ders almıştır. İki yıl ders aldığı yaşlı kadın bir veli kişiden -velime- de bahseder, bu kadın veliden de perde arkasından görüşmüştür. Bu kişiye "manevi annem" olarak hitap etmiştir.

    3- İbn Arabi'ye göre Allah'ın yarattığı en güçlü varlık kadındır. Kadınlara çok hürmet etmiştir. Yalnız bazı ham'ların iddia ettiği gibi kadına saygıyı kutsileştirmemiştir. Ama dersek ki kadın ruhunu dünyada anlayabilmiş en nadir üç beş kişiden birisidir.... Sanırım doğru olur.

    4-İbn Arabi tüm müslüman diyarları ve o günkü keşfedilmiş dünyanın büyük kısmını yürüyerek gezmiştir.

    5- İbn Arabi Osmanoğullarını görmemiştir. İbn Arabi Anadolu'ya geldiğinde henüz Mevlana bile çocuktur. Selçuklu döneminde Anadoluya gelmiştir. Ama Osmanlıyı görmeden Osmanlı hakkında yazdığı bir risalesi vardır.. Orayı karıştırmayalım ;) Hatta Konya'ya gelen İbn Arabi, kendisi de büyük bir alim olan Mevlananın babasının ardından yürüyen ve o dönem küçük bir çocuk olan Mevlana'yı görmüş ve "şuna bakın koca deniz, nehirin ardından gidiyor" diyerek, Mevlananın ileride babasını geçecek bir şahsiyet olacağına işaret etmiştir.

    6- Sin şın'dan çıkınca sırrım ifşa olacak vesaire artık tam hali neyse bir hikaye anlatılıyor, Yavuz Sultan Selimle alakalı... Bu külliyen yalandır. İbn Arabi hastalıktan dolayı eceliyle ölmüştür. İdam edilmemiştir.

    7- İbn Arabi'nin tartışmalı eseri Füsus'dur. İbn Teymiyye dahi bu eser yazılana kadar İbn Arabi okumuş, bu eseri okuduktan sonra İbn Arabi'yi tekfir etmiştir.

    8- İbn Arabi Devlet ve İdare yanlısı birisi değildir. Devletlerin, hükümdarların yanında durmaz. Kendisinin İnsan anlayışı, bugünün hümanistlerini bile cepten çıkarır. Değil kendi çağına bugünün medeniyetine göre bile aşmış bir şahsiyettir.

    9- İbn Arabi'nin okunması ile alakalı görüşüm okunmamasıdır :)
    Zira kendisi dahi eserlerinin okunmasını istememiştir. eee o zaman bu eserleri neden yazdı? diye sorarsanız, sormayın :)
    Ama illa ki okuyayım derseniz, Futuhattı Mekkiyye ile başlamanızı öneririm. Ama ciltli olan (8-10) versiyonu olsun. Muhtasar okumanızı tavsiye etmem.
    Sonraki sıralamaya siz karar verin.

    10- İbn Arabi'nin çoğu eseri kendisine izafe edilmiştir. Kendisiyle alakası yoktur. Bilhassa hululiyeye yakın birisi kesinlikle değildir. İbn Arabi mutlak manada şer-i şerife hürmet eden birisidir. Kendi döneminde Hristiyanların Müslümanlar üzerine imtiyazlar almasına şiddetle karşı çıktığı mektupları vardır. Hatta, dünyada İslam beldeleri varken Müslümanların, Hristiyan diyarlarında yaşamasını, islam'a hakaret olarak görmüştür. Sıkı bir Sünnet-i Seniyye takipçisidir.

    11- İbn Arabinin tekfir edilme, kınanma, red edilme gibi takıntıları yoktur. Herkes söylediği ile kalır, beni Rabbimin bilmesi kafidir mantığındadır. İbn Arabi hayatta iken kendisine itiraz edenlere cevap vermeyi lüzumlu görmemiştir. Kendisini reddedenleri ahirette affedeceğini beyan etmiştir.

    12- İbn Arabi Vahdetten ziyade, Şuhud'u hedeflediğini beyan eder. Vahdet sadece bir aşamadır.

    13- Nostradamus'un İbn Arabi'den etkilendiği yönünde ciddi görüşler vardır.

    14- İbn Arabi'nin, arketip kavramının ayna aksi denilebilecek görüş ve açıklamaları vardır. Arketipin çıktığı noktadan çıkmamış ve vardığı yere varmamıştır. Ama görüşleri oldukça paraleldir. Adına psikoloji denmese de ruh bilimiyle ilgilenmiştir.

    15- ibn Arabi, insanlara tasavvufun inceliklerini öğrettiği "satranç-ı urefa" isimli bir oyunun mucididir. Kağıt üzerinde monopoly tarzında oynanan, ilerlemeli bir oyundur. Kareler üzerinde ilerledikçe nefsin hallerinin öğrenilmesi amaçlanmıştır. Oyun, toplam 100 basamaktır.

    16- ibn Arabi ilahi aşktan tam manasıyla bahseden ilk kişilerdendir. Kendisinden sonra gelen Mevlana gibi mutasavvıfların aksine aşkı bir amaç değil araç olarak görmüştür.

    vesaire... Zamanla eklemeler yapacağım.