• Kitap güzel bir girizgah ile başlıyor ve ben de bu cümle ile başlamak istiyorum. “Gençlik geleceğin tohumdur.”Tohum ne kadar kaliteli olursa ürün o kadar güzel olacaktır,tohumu nereye ekersen orada filizlenip yeserecektir. Lağım suyu ile beslenen tohum da filizlenir elbet, yağmur suyu kar suyu ile beslenen tohum da filizlenir. Bizim tohumumumuz ; güzel değerlerle yetiştiği halde biz o tohumun genleriyle oynadık. Geçmişimizi öz benliğimizi reddederek yeni arayışlar içine girdik. Batı’nın taklitciligine takıldık. Karda ilk izi açıp giden biz olmamız gerekirken, Batı’nın onun bunun yürüdüğü yollara takılıp gittik, hala da öyle yapıyoruz gençliğimizi belki 60-70 yıllık hayatımızın en verimli olduğu çağları sosyal medya ve malayani işler ile harcamaya devam ediyoruz. Gayesizlik bizi boş işlere sürüklüyor.Peki hiç mi bundan uyanan olmuyor? Tabii ki oluyor ama o da bir ümitsizlik çukuruna düşüyor,yapamam edemem, bana yol gösterecek kimse yok diyerek işin içinden siyriliyor. Halbuki yol belli yoldaş belli. Tarihimiz köklü bir tarih iken yaptığı hatalardan da yaralı işlerden de örnek alınması gerek. Ve ahlakını Kur’an ahlakı ile süslemek bu yeis ve karamsarlık duygusunu kaldıracaktır.
    Peki bu Kur’an ahlakı ve şuurlu bir eğitim nasıl olur? Yavuz Sultan Selim bir seferinde yanında bir alim ile giderken alimin atından sultan Selime çamur sıçrar, yavuz sultan selim o kaftanin yıkanmaması ve temizlenmemesi hususunda hizmetcilerine emir verir ve öldüğü zaman kaftanini sandukanın üzerine ortulmesini ister. Evet bir neslin yetişmesini sağlayan muallimlere büyük bir sorumluluk ve pay düşmektedir. Mevzu çamur mevzusu değil mevzu o çamurun sıçradığı insanları tam da böyle bir nezaket ile yetiştirmek. Muallim hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkaridir.
    Muallim geçeceği yol butun engellerle örtülü olduğu halde buna tahammül edebilendir.Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir.Toplumda ticaret bozulduysa bundan muallim mesuldur. Gençlik avare ve nereye gideceğinden habersiz ise bundan muallim mesuldur. Bu işi para için , makam için yapamayız yapılmaz. Gönüllülük olmayan işten hayır çıkmaz bunu herkes söyler ama eğer gönüllü değil ise muallim bir neslin vebalini de sırtında taşır. Nedir peki üstüne düşen vazife? Talebesine maddeyi öğretmek için çabalamaz,önce ona merhamet öğretir , ahlâkî, insanı, vicdanî vazifelerini öğretmenden insan yetişmez . Yetisse dahi o insanın yaşama amacı veya her ne iş yapıyorsa yapsın sevmek şuuru ile isini yapamaz. Ama maalesef ki bugün etrafimıza baktığımızda gençlerde başıboşluk, idealsizlik, hayattan zevk alamama gibi illet hissiyatlari görüyoruz. Tıpkı batı kültürü ile yetişmiş gibi,ya da sürekli olarak batıya özenerek yaşama hevesi görüldüğü yazıyor kitapta. Şu anda bakıyorum da genç nesil kendine örnek olarak falan ünlü veya şöyle bir yotuber gibi hedefleri koyuyor önüne. Kitap 1960 yılında yazılmış olmasına rağmen bugün de değişen bir şey yok. Hala maarif bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Filanca şarkı da ne demek istiyor deyince hemen anlatacak bir nesil var,fakat İstiklal Marşı’nın şu mısrasında nasıl bir duygu anlatılmak istenmiştir desek hepsi sadece ezberden olduğu için üstüne düşünmeyecek bile. Sorun da tam olarak böyle işte. Her şeyi tarihi yönünden verirken ahlâkî,milli değerleri görmezden gelmeden yapılan eğitim hamdır. O eğitimden geçecek olan talebe hayatının belli bir kısmını hiç sorgulamadan geçirir. Fakat gerçek hayat ile karşı karşıya kaldığında muhakeme etme gücünü gösteremez. Bilmek ve uygulamak arasında dağlar vardır. Eğer mektepte verilen eğitim sadece o duvarlar içinde kalıp hayata uygulanamayacak bir eğitim olursa yetişen gençlik gayesi olmayan bir yolda yürümeye devam eder.Hatta belki sorgulamaya başladığında cevapsız kalan soruları yüzünden hayatına kasta kadar gidebilir. İşte bu yüzden muallim iyi yetişmiş olmalıdır. Bilmek kökünden gelir muallim, önce kendini bilecek kâinatı bilecek ki yetiştirdiği insan da insan olmayı,adam olmayı bilen olsun, ne iş yaparsa yapsın önce kendini bilsin.
  • İbn Arabi kimdir? ve Okuyacaklara tavsiyeler:

    1- İbn Arabi Diriliş Ertuğrul isimli dizide kurgulanan karaktere benzememektedir. İlk kez tv de gördüğümde (tv izlemiyorum tevafuken gördüm) elimdeki çayı döküyordum :) Kendisi sarışın, altın sarısı renkte saçları olan birisidir. Gözlerinin çok yorgun bakması en temel karakteristik özelliğidir. Yumuşak sözlü ama sert mizaçlıdır.

    2- İbn Arabi Endülüs Mutasavvıflarından'dır. Yani bugünkü İspanya topraklarında doğmuş, büyük velilerden Ebu Medyen Mağribi'den ders almıştır. İki yıl ders aldığı yaşlı kadın bir veli kişiden -velime- de bahseder, bu kadın veliden de perde arkasından görüşmüştür. Bu kişiye "manevi annem" olarak hitap etmiştir.

    3- İbn Arabi'ye göre Allah'ın yarattığı en güçlü varlık kadındır. Kadınlara çok hürmet etmiştir. Yalnız bazı ham'ların iddia ettiği gibi kadına saygıyı kutsileştirmemiştir. Ama dersek ki kadın ruhunu dünyada anlayabilmiş en nadir üç beş kişiden birisidir.... Sanırım doğru olur.

    4-İbn Arabi tüm müslüman diyarları ve o günkü keşfedilmiş dünyanın büyük kısmını yürüyerek gezmiştir.

    5- İbn Arabi Osmanoğullarını görmemiştir. İbn Arabi Anadolu'ya geldiğinde henüz Mevlana bile çocuktur. Selçuklu döneminde Anadoluya gelmiştir. Ama Osmanlıyı görmeden Osmanlı hakkında yazdığı bir risalesi vardır.. Orayı karıştırmayalım ;) Hatta Konya'ya gelen İbn Arabi, kendisi de büyük bir alim olan Mevlananın babasının ardından yürüyen ve o dönem küçük bir çocuk olan Mevlana'yı görmüş ve "şuna bakın koca deniz, nehirin ardından gidiyor" diyerek, Mevlananın ileride babasını geçecek bir şahsiyet olacağına işaret etmiştir.

    6- Sin şın'dan çıkınca sırrım ifşa olacak vesaire artık tam hali neyse bir hikaye anlatılıyor, Yavuz Sultan Selimle alakalı... Bu külliyen yalandır. İbn Arabi hastalıktan dolayı eceliyle ölmüştür. İdam edilmemiştir.

    7- İbn Arabi'nin tartışmalı eseri Füsus'dur. İbn Teymiyye dahi bu eser yazılana kadar İbn Arabi okumuş, bu eseri okuduktan sonra İbn Arabi'yi tekfir etmiştir.

    8- İbn Arabi Devlet ve İdare yanlısı birisi değildir. Devletlerin, hükümdarların yanında durmaz. Kendisinin İnsan anlayışı, bugünün hümanistlerini bile cepten çıkarır. Değil kendi çağına bugünün medeniyetine göre bile aşmış bir şahsiyettir.

    9- İbn Arabi'nin okunması ile alakalı görüşüm okunmamasıdır :)
    Zira kendisi dahi eserlerinin okunmasını istememiştir. eee o zaman bu eserleri neden yazdı? diye sorarsanız, sormayın :)
    Ama illa ki okuyayım derseniz, Futuhattı Mekkiyye ile başlamanızı öneririm. Ama ciltli olan (8-10) versiyonu olsun. Muhtasar okumanızı tavsiye etmem.
    Sonraki sıralamaya siz karar verin.

    10- İbn Arabi'nin çoğu eseri kendisine izafe edilmiştir. Kendisiyle alakası yoktur. Bilhassa hululiyeye yakın birisi kesinlikle değildir. İbn Arabi mutlak manada şer-i şerife hürmet eden birisidir. Kendi döneminde Hristiyanların Müslümanlar üzerine imtiyazlar almasına şiddetle karşı çıktığı mektupları vardır. Hatta, dünyada İslam beldeleri varken Müslümanların, Hristiyan diyarlarında yaşamasını, islam'a hakaret olarak görmüştür. Sıkı bir Sünnet-i Seniyye takipçisidir.

    11- İbn Arabinin tekfir edilme, kınanma, red görme gibi takıntıları yoktur. İsteyen istediğini söyler, İbn Arabi hayatta ve kendinden sonra kendisine itiraz edenlere cevap vermeyi dahi lüzumlu görmemiştir. Kendisini reddedenleri ahirette affedeceğini beyan etmiştir.

    12- İbn Arabi Vahdetten ziyade, Şuhud'u hedeflediğini beyan eder.

    13- Nostradamus'un İbn Arabi'den etkilendiği yönünde ciddi görüşler vardır.

    14- İbn Arabi'nin, arketip kavramının ayna aksi denilebilecek görüş ve açıklamaları vardır. Arketipin çıktığı noktadan çıkmamış ve vardığı yere varmamıştır. Ama görüşleri oldukça paraleldir. Adına psikoloji denmese de ruh bilimiyle ilgilenmiştir.

    15- ibn Arabi, insanlara tasavvufun inceliklerini öğrettiği "satranç-ı urefa" isimli bir oyunun mucididir. Kağıt üzerinde monopoly tarzında oynanan, ilerlemeli bir oyundur.

    vesaire... Zamanla eklemeler yapacağım.
  • Biliyorsunuz dolar kurundaki yükselme özellikle kendi çabasıyla var olmaya çalışan edebiyat degilerini de olumsuz etkiledi. Bunlarda biri de İzdiham. İzdiham bu sayı "Sizin alım gücünüz azalırken biz fiyat artıramayız." dedi ve üstelik derginin sayfa sayısını azaltmadan fiyatını 8 liradan 7 liraya düşürdü. Dergiyi tanımayanlar için kısa bir not: Dergide Mustafa Kutlu, Gökhan Özcan, Güray Süngü, Ali Ayçil, Turan Karataş, Atakan Yavuz, Dilek Kartal, Bülent Parlak gibi edebiyat dünyasında yer edinmiş isimler yazıyor. Edebiyatımıza farklı bir soluk getirerek katkı sağlayan bu dergiye sahip çıkmamızın iyi olacağı kanaatindeyim.

    İZDİHAM ALMAK İÇİN YOKTAN SEBEPLER

    Arkasında güçlü bir sermaye yok.
    Kadrosunda popçu, dizi oyuncusu, sosyal medya fenomeni yok.
    Dolar kuru dolayısıyla fiyatında bir artış yok.
    Bugün var, yarın yok.
    Kimseye eyvallahı yok. :)
  • (ö. 1067 /1657) d.i.a dan
    XVII. yüzyıl Türk ilim dünyasının müsbet düşünceyi temsil eden büyük siması ve çeşitli konulara dair pek çok eserin müellifi. 1017 Zilkadesinde (Şubat 1609) istanbul'da doğdu. Hayatına ait orüinal bilgiler bizzat kaleme aldığı otobiyografilerine
    ( Süllemü '1-vüşül, vr. 271 · vd.; Mizanü 'i-hak, s. 129 vd.) ve yeri geldikçe öteki eserlerine serpiştirdiği kısa notlara dayanmaktadır. Asıl adı Mustafa, babasının adı Abdullah'tır. Ulema arasında Katib Çelebi, Divan-ı Hümayun mensupları arasın­da Hacı Halife diye tanınır. Babası Enderun'dan yetişerek silahdarlıkla alakali bir görevle çırağ edilmiş, devrin alim ve şeyh­lerinin meclislerine katılarak ilme karşı büyük ilgi içinde olmuştur. Katib Çelebi beş yaşında iken babasının özel olarak tuttuğu Isa Halife yi-Kırımi'den ilk dini
    bilgileri aldı ve Kur'an'ı kısmen ezberledi. Daha sonra ilyas Hoca'dan dil bilgisi, Böğ­rü Ahmed Çelebi adlı hattattan yazı dersIeri aldı (Müstakimzade, Tuh{e,s.98). Katib Çelebi on dört yaşına geldiğinde
    babası ona maaşından 14 dirhem harçlık bağladı ve yanına aldı. Böylece Divan-ı Hümayun kalemlerinden Anadolu Muhasebeciliği Kalemi'ne girerek burada hesap kaidelerini, erkarn ve siyakat yazısını öğ­
    rendi. Ertesi yıl Abaza Paşa isyanını bastırmak için Erzurum'a giden orduyla birlikte babasının yanında Tercan (Fezleke, 11. 54 vd.). 1 035'te (1626) Bağdat seferlerine katıldı. Her iki seferde de savaşın bütün safhalarına ve sıkıntılarına şahit oldu. Bağdat'ı alamayıp muhasarayı kaldırmak zorunda kalan ordunun geri dönüşü sı­rasında çekilen kıtlık ve karışıklıklardan oldukça etkilendi. Musul'a geldiklerinde 1035 Zilkadesinde (Ağustos 1626) baba-
    sını, bir ay sonra da Nusaybin'de amcası­nı kaybetti. Bir süre Diyarbekir'de kaldı. Babasının arkadaşlarından Mehmed Halife tarafından Süvari Mukabelesi Kalemine tayin edildi. 1037 (1628) yılında Erzurum muhasarasında bulundu ve birçok sıkıntıyla karşılaştı. İstanbul'a dönünce Kadızade Mehmed Efendi'nin derslerine devam etti. Düzgün bir ifadeye. tesirli bir hitabet gücüne sahip olan bu zatın etki-
    sinde kaldı (Mizanü'i-hak, s. 130). 1039'da (1630) Hüsrev Paşa'nın maiyetinde Hemedan ve Bağdat seferlerine katıldı. Bu seferler sırasında uğradıkları veya zaptettikleri Gülanber Kalesi. Hasanabad, Hemedan. Bisütfın gibi şehir ve menziller hakkındaki gözlemlerini Cihannüma (s.
    300-303) ve Fezleke (ll, ı 18 vd.) adlı eserlerinde anlattı. Ayrıca bizzat bulunduğu Bağdat'ın muhasarasını ve savaşın safhalarını oldukça canlı bir şekilde tasvir etti (Fezleke, ll, 128 vd.). Daha sonra İstan­bul'a dönen Katib Çelebi yine Kadızade'­nin derslerine devam ederek tefsir. İ]f­
    ya'ü'ulumi'd-din, Şerh-i Mevakıt, Dü-
    rer ve Tarikat-i Muhammediyye okudu. Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın kumandasındaki ordu ile tekrar Şark seferine gitti (ı 633- ı 634 ); ordunun Halep'e çekilmesinden istifade ederek hac farlzasını yerine getirdi.Ardından Diyarbekir'de kışla­makta olan orduya katıldı. Burada bazı alimlerle sohbet etti ve ilmi tartışmalar yaptı. 1635'te IV_ Murad'ın Revan Seteri'nde bulundu. Bu sefere ait gözlemlerini oldukça geniş biçimde anlatan Katib Çelebi (Fezleke, ll, 164 vd.) daha sonraki hayatı­nı hemen tamamen ilmi çalışmalara verdi. Kendi ifadesiyle "cihad-ı asgardan ci-had-ı ekber" e döndü. Kendisine kalan küçük bir mirası kitaplara yatırdı. Halep'te
    iken sahaf dükkaniarında gördüğü kitapların isimlerini yazmaya başlamıştı. Daha ziyade tarih, tabakat ve ve feyat türü eserleri okumayı seven Katib Çelebi. 1636
    yılına gelinceye kadar bu tür kitaplardan birçoğunu okumuş bulunuyordu. Ertesi yıl zengin bir akrabasının ölümü üzerine kendisine düşen oldukça büyük bir mirasın üç yük kadarını (300.000 akçe) yine kitaplara verdi: geri kalanla da Fatih Camii'nin kuzey tarafında bu cami ile Yavuz Sultan Selim Camii arasında bulunan evini tamir ettirdi ve aynı tarihte evlendi. Tamamen ilim ve telifte uğraştığından IV. Murad'ın Bağdat Seferi'ne katılmadı.
    Devrinin fazileti ve geniş bilgisiyle meş­hur alimlerinden A'rec Mustafa Efendi'-nin derslerine devam ederek onu kendisine üstat kabul etti. Hacası da Katib Çelebi'ye diğer talebelerinden ayrı bir teveccüh gösterdi. Ondan el-Endelüsiyye fi'l-
    'aruz, Hidayetü'l-]fikme (dördüncü babın sonuna kadar), Müla]].]].aş fi'l-hey'e şerhini ve Eşkdlü 't-te'sis'i okudu (Cami'u'l-mütan, vr. 50). Bu arada Ayasofya Camii dersiamı Abdullah ve Süleymaniye Camii dersiamı Keçi Mehmed efendilerin
    derslerine devam etti (Fezleke, ll, 239). 1642 yılında Vaiz Veli Efendi'den İbn Ha-cer ei-Askalani'nin Nu]].betü'l-fiker adlı eserini okudu ve yine ondan Elfiyye derslerine başladı. İki yılda usul-i hadis ilmini tamamladı (Mizanü'l-hak, s. ı 36) Ermenek müftüsü Molla Veliyyüddin'den Tellişü'l-mittef'ı, Ali b. ömer el-Katibi'nin mantıka dair eş Şemsiyye'sini okudu. On yıl kadar geceli gündüzlü ilimle uğraşan
    Katib Çelebi bazan kendini tamamen bir kitaba verir, her şeyi unutur, odasında güneşin doğmasına kadar mum yanar ve bundan hiç yorgunluk duymazdı. Ayrıca bazı talebelere ders veren Katib Çelebi
    ( Süllemü 'l-vüşül, vr. 42·) 1645 Girit seferi münasebetiyle harita yapımıyla da ilgilendi. Bu sıralarda mukabele başhalife­siyle kadro meselesi yüzünden tartışınca memuriyetten ayrıldı. Diğer öğrenciler yanında kendi oğluna da çeşitli konularda ders veren Kati b Çelebi, hastalığı sıra­sında tedavi yollarını öğrenmek amacıyla bir yandan tıp kitaplarını okurken bir yandan da manevi çareler aramak için esma ve havas kitaplarını inceledi: zira temiz bir gönülle edilen duaların şifa lı tesirlerinden emindi (Keş{ü'?-?Unün, 1, 725 vd.; ll,
    1137). Müslüman olan Fransız asıllı Mehmed İhlas!' nin yardımıyla bazı eserleri Latince'den Türkçe'ye çevirdi. 27 Zilhicce 1067 (6 Ekim 1657) sabahı vefat ederek Zeyrek Camii civarındaki kabristana gömüldü. Ölümünden iki yıl sonra müsveddelerinin ve teliflerinin çoğunu satın alan İzzeti Mehmed Efendi'nin belirttiğine göre Ka-
    tib Çelebi himmet sahibi, iyi huylu, az ko-mnuşan, hakim meşrepli bir zattı. Uşşaki­zade onu "rindle rind, zahidle zahid, küçükle küçük. büyükle büyük bir zat" olarak nitelemektedir. Vakur bir kişiliği olan Katib Çelebi hicivden pek hoşlanmazdı. Çiçek yetiştirmek gibi ince bir zevk ve merakının bulunduğu, hatta katmer, salkımlı
    mavi sümbüller yetiştirdiği bilinmektedir. Hanefi mezhebinde ve İşraki meşre­binde olduğunu söyleyen müellif (Süllemü 'l-vüşül, vr. 27 ı •ı. İşrakiliğin İslami ilimler içinde tasavvuf menzilesinde felsefe
    ilimlerinden biri sayıldığına işaret ettikten sonra nefs-i natıka için en yüksek mertebenin Allah'ı tanımak olduğunu, bunun için de biri ehl-i nazar ve istidlal, diğeri riyazet, mücahede ve tarikat saliklerinden olmak üzere iki yol bulunduğunu belirtmektedir. Fakat zamanında tekkelerin meczupların ve değersiz kişilerin ziyaretgahı haline geldiğini söyleyen Katib Çelebi ölülerden yardım dilemenin anlamsızlığını , mezarlara konan mumların ve yakılan kandil yağlarının mumculara ve mezar bekçilerine yarayacağını belirterek bu tür boş inançları eleştirmekten çekinmemiştir. Taassubun her çeşidine karşı çıkmış. bunun bir iç savaşa yol açacak kadar şiddettendiği bir devirde gereksiz taassu bu hem şeriata hem akla dayanarak önlemeye çalışmıştır. Gerek hayat hikayesinden gerekse devrinin kaynaklarından aşırı derecede kitaba düşkün olduğu anlaşılan Katib Çelebi en çok tarihi ve biyografik eserlerle meş­gul olmuş. tarihi bir olayı aydınlatmak için birçok kitap karıştırmıştır. Arapça Fezleke'sini yazarken elinden 1300 eserin geçtiğini belirtmekte. bunu Takvimü't-tevarih'i için de tekrarlamaktadır. Şeh­rizade Mehmed Said. onun tarih bilgisi ve sahip olduğu tarih kitapları bakımından
    kendinden önce ve sonra gelen tarihçileri geçtiğini söylediğini nakletmektedir (Tarih-i Nevpey da, vr. 20b). Nitekim Katib Çelebi Fezleke'sinin ikinci faslım tarihin lugat ve ıstılah olarak tarifi ne, konusuna ve faydasına ayırmıştır. Savaşlarda serdarların işledikleri hataları onların tarih bilmemesine bağlayan müellif. devlet adamlarının ve iktidarda bulunanların tarih ve coğrafya okumalarının lüzumunda
    ısrar etmektedir (Fezleke, ll, 4 vd., ı 18; Tuhfetü '1-kibar, s. 81). Ayrıca tarih yazarken duyguları bir yana bırakıp tarafsızlı­ğa bağlı kalmayı da savunur. Katib Çelebi tarihten başka ilimlerle, bu arada coğ­rafya ile de ilgilenmiş. Batılılar'ın ve Yunanlılar'ın bu alanda islam coğrafyacıla­rından ileride olduğunu belirterek bu eksikliği gidermek için Cihannümd'yı yazmaya karar vermiştir. Müellif, kainattaki hakikatleri anlamak hususunda hey' et (astronomi) ilminin önemi üzerinde durmuş. hey' et ve teşrih (anatomi) bilmeyenin Allah 'ı tanımaktan aciz kalacağını bir hadise dayanarak belirtmiştir ( ilhtımü'i mukaddes, vr). Katib Çelebi, ilgilendiği değişik ilimler hakkındaki düşünceleri yanında toplumun
    düzeni ve devamı için ilmi vasıta kabul etmekte, alimleri toplumun kalbi sayarak bilgiye dair hiçbir şeyin küçük görülmemesi gerektiğini belirtmektedir. Osmanlı Devleti'nde Batı kaynaklarına başvuranların belki de ilki olan Katib Çelebi, aşağı­da adları verilen tercümelerinden başka
    Aristo'nun felsefesinin şerhinden Meteom kitabının sekizinci meselesini (Cihannüma, s. 73), Jovans'ın Theatrum orbis terrarum adlı eserini (a.g.e., s. 257) ve Philippus Cluverius'un eski ve yeni coğ­rafya kitaplarına giriş olmak üzere yaz-
    dığı eserini de Türkçe'ye kazandırmıştır
    (a.g.e., TSMK, Revan Köşkü, nr. 1624, vr.
    3b). Bu arada faydalandığı eserleri eleş­
    tir rnekten çekinmemiştir. Zekeriyya ei-
    Kazvlnl'nin Aşarü '1-bilad'ı, All Mustafa Efendi'nin Künhü'l-ahbar'ı ve Mir'ô, tü'l-avalim'i ile Hadidi'nin manzum Osmanlı tarihi onun tenkit ettiği kitapların başlıcalarıdır. Özellikle biobibliyografik eserlerini kaleme alırken fişler ve bazı kısaltmalar kullandığı anlaşılan Katib Çelebi (Süllemü'l-vüşül, vr. 54' vd.) edebiyat ve üslüptan çok manayı ön planda tutmuş. sözü uzatmaktan kaçınmıştır. Secie eserlerinde pek az yer vermiş, fakat bazan cinas ve teşbihler kullanmıştır.
  • "Siz âlim, fazıl bir kişisiniz. Padişah olsaydınız ve bir başka karındaşınız sizin yaptığınızı yapsaydı hakkındaki hükmünüz ne olurdu?"

    Korkud, kendi hükmünü vermek durumunda olduğunu anladı. Acı acı gülümseyerek Sinan'a baktı:

    "Nizam-ı âlem içün ol failin vücûdunu dar-ı cinana irsal eylerdim."
  • "Alimsin, âlimlere hürmetim, muhabbetim sonsuzdur. Okumak isterdim ben de, lâkin kısmete çıka çıka âlim kelâmı yerine çıngırak sesi çıktı. Bir de şu dizlerimin üstünde duran kaval var..."