• Kendini, okuduğu kitabın her sayfasından bir alıntı yapmak zorunda hissetmeseler iyi okuyucular aslında bazıları... Bir tanesine denk geldim, 162 sayfalık kitaptan 62 tane alıntı yapmış. Düz hesap olsun diye öyle yapmış herhalde bilemedim ben onu... Mesela 197 sayfa olsaydı 100 alıntı yapıp 97'sini bırakabilirsin. Ya da tam tersi... "Bilemiyorum Altan bilemiyorum. "
  • Antik dönemde çocukların canavarca cezalandırılması, hatta öldürülmesi gündelik olaylardandı. "Çocuklar ne­hirlere fırlatılıyor, gübre yığınlarına ve bok çukurlarına atılıyor, açlıktan ölsünler diye fıçılara kapatılıyor, yırtıcı kuşlara yem, vahşi hayvanlara av olsunlar diye yol kenar­larına ve dağlara bırakılıyorlardı," (Euripides'ten alıntı ya­pan DeMause). Boyu, kilosu veya görüntüsü normların dı­şında olan, veya jinekoloji metinlerinde "yetiştirmeye de­ğer" (Soranus: Jinekoloji, alıntı DeMause) olarak kabul edilenden farklı özelliklere sahip çocuklar öldürülüyorlar­dı. Genel olarak ilk doğan erkek çocuklar hayatta bırakılı­yordu. Î.Ö. birinci yüzyılda yaşamış olan tüccar Hilari- an'ın karısına söyledikleri: "Eğer bir çocuk doğurursan, ki bu pekâlâ mümkün, oğlan olursa bırak yaşasın, ama eğer kız olursa terk et," (N. Lewis, 1990).
    Çocuklar sürekli olarak cinsel tacize uğruyorlardı. An­tik çağda her kentte oğlan genelevleri vardı. Erkek bebek­ler, daha sonra genelevlerde kullanılmak üzere daha be­şikteyken hadım ediliyorlardı. Etik meselesi bir itaat soru­nuna indirgenmişti. Örneğin filozof Musonius Rufus, ba­ bası tarafından geneleve satılan bir erkek çocuğun gitmeyi reddetme hakkının gerekli olup olmadığını sorguluyordu. Reddederse itaatsiz mi olurdu? (DeMause) Otoriteye inan­cı insanın kendisini aşağılamasıyla bir tutan Martin Luther bile ölü bir oğlun itaatsiz bir oğuldan daha iyi olduğundan söz ediyordu (A. Siirala, 1964).

    Yüzyıllar boyunca azaldığı doğru olabilir. Ancak bunun arka planında bulunan çocuğun reddi ve on­ dan talep edilen itaat aynı kaldı. Her şeyin üstündeki ikti­dar ilkesi hiçbir dönemde tartışılmadı. Çocukların ezilme­sinin biçimleri değişmekle birlikte özü aynı kaldı. Çocu­ğun acısı her zaman olduğu gibi inkâr edilmekte...
  • "Yahudi misin diye soruyor, sen istediğin kadar hayır demekte inat et, dinleyen kim? İnsana, 'çık sıradan' diyorlar ve işini bitiriyorlar."

    "Esirken çektiklerimi anlatmak, bana onları hatırlatmaktan daha acı geliyor. Orada çektiğin orada tahammül ettiğin tabiat dışı acıları ve bu kamplarda ölünceye kadar işkence çekmiş arkadaşlarını tekrar düşündüğün zaman yüreğin göğüs kafesinden gelip boğazına tıkanıyor ve orada çırpınıyor. Nefes almakta güçlük çekiyorsun."

    "Beni neden istediğini sormaya lüzum yoktu. Canıma okumak içindi. Bunun ne demek olduğunu anlayan arkadaşlarıma veda ettim, içimi çektim ve yürüdüm. Avludan geçtim, yıldızlara baktım,onlara da veda ettim."

    "Son iki sene içinde insan gibi muamele görmeyi unutmuştum. Bak ağabey, sana söyleyeyim ondan çok daha sonra hatta bugün bile ne zaman bir üst karşısına çıksam sanki beni dövecekmiş gibi, omuzlarımı kaldırır,başımı arasında saklamak isterim.Alışkanlık meselesi. Onlar faşist kamplarında bizi böyle alıştırmışlardı."
  • Türkçede Kürtçeden alıntı olan sözcükler, buyur, bu kadardır:

    Berdel, biji, cacık, dalavere, dengbej, gundi, halay, ya herru ya merru, heval, hızma, keko, keleş, kıro, kirve, koçer, kötek, lavuk, peşmerge, pirpirim, şıh, tırsmak.

    Hırçın, kelepir ve ova’dan emin değilim. Torun meselesi kafamı kurcalıyor. Tulum anlamına gelen meşk Farsça veya Kürtçe olabilir. Ağıl ve mezra anlamına gelen kom Kürtçe veya Ermenice olabilir. Koçer’in aslı Türkçedir, ama Türkçeye bu özel anlamda Kürtçeden gelmiştir. İsot Türkçedir. Hepsi bu kadar. Daha üç beş tane çıkar belki, ama mesela kırk tane çıkmaz. Mümkün değil.

    *
    Madem Kürtlerle Türkler bin seneden beri kimin eli kimin cebinde yaşamışlar, neden sözcük alışverişi bu kadar zayıf ve bu kadar marjinal kalmış, bir kez daha arzedeyim.

    BİR, dünyanın her yerinde kural gereği, yanyana yaşayan dillerden statü ve itibarı aşağı olan, yukarı olandan sözcük alır, tersi olmaz. Tersi ancak şöyle olur: a) argo kelimeler alınır: keko, kötek, lavuk, tırsmak… b) öteki kültüre ait “yabancı” kurum ve simgelerin adı alınır: berdel, dengbej, halay, kirve, peşmerge, şıh… c) öteki kültürden ithal edilen nesnelerin, özellikle yiyecek ve giysilerin adı alınır: cacık, hızma, belki pirpirim… d) öteki kültürün uzmanlaştığı bir faaliyet alanı varsa o alanın terimleri alınır: Türkçedeki Rumca tarım ve balıkçılık terimleri gibi. Hepsi bu kadardır. Bütün dillerde böyledir.

    İKİ, bir dilden diğerine etkileşim osmoz yoluyla olmaz, havadan bulaşmaz, her iki dili bilen ve rutin olarak kullanan insanlar aracılığıyla olur. Türklerin seçkin sayılan zümresinin tamamı, aşağı yukarı 1000 yılından 1900 yılına dek az veya çok Farsça bilirdi. Bilmekle kalmaz, bildiğini göstermekle itibar ve avantaj kazanırdı. Aynı dönemde Türklerin dil modalarına öncülük edebilecek olan kesiminde Kürtçe bilenlerin oranı, ben size söyleyeyim, bugünkünden farklı değildi. Bilenler de Kürtçe bildiklerini teşhir ederek değil, aksine SAKLAYARAK toplumda basamak yükselirlerdi.

    Kardaş yerine birader dersen seçkinlik puanın artar; bıra dersen azalır. Bu kadar basittir bu iş. Bu yüzden birader Türkçeye girmiş, bıra girmemiş.
    Sevan Nişanyan
    http://archive.is/E5A4D
  • 152 syf.
    ·7 günde·10/10
    Kitabın isminin çekiciliği ve barındırdığı masumiyet beni benden almıştı. Bir insan kitabın adına bunu vermekte karar kılacak kadar nasıl çekingen olabilir diye düşünmüştüm. Kitabın sayfalarını çevirdikçe bunun güzelliğinin nereden geldiğini anladım. Søren abim her yerde bulunan fakat artık üzerine düşünülmeyen, düşünülse bile önceden öğrenilenlerin ötesine gidilmeyen, gidilse bile kendinden bir şeyler katılmayan bir konuyu ele almış. Tam olarakta kendi eserine çocuksu yaklaşımı buradadır. Dışarıdakinin özünü ve anlamını değiştirmemiştir, ancak bambaşka bir şekilde sunmuştur. Kendi anladığı ve yorumladığı şekilde sunmuştur -bu bize ne kadar doğal ve basit görünse de öyle olmadığını anlayacak kadar tecrübe ve bilgi sahibi olduğunuzu düşünüyorum-. Konu ne mi? Açıkçası, ben de emin değilim. İlk başta öğrenme üzerine diye düşündüm. Sonra anlama üzerine oldu gibime geldi. En sonda da mevzu bahis imanmış dedim. Yani tanık olduklarımı bir şekilde yorumladım, ama parçacıkları bir türlü bir araya getiremedim. Bunun böyle olmasının büyük nedeni, benim anlayış yoksunluğum veya beceriksizliğim olsa gerek. Fakat tüm kabahat bende değil. Bence Søren abimin derinliğinin de suçlu sayılması lazım. Dışarıdakinin içerideki bu derin yolculuğu -bu da benim yorumlamam tabii- yasaklanmalı. Felsefeyi tehlikeli hale getiren bir kitap değildi. Tehlike, felsefenin içinde varolmuş gibiydi. Bu zamana kadar anlamak ve üzerine düşünmekte beni en fazla zorlayan kitap oldu. Bunda benim izlediğim bir okuma yolunun da etkisi oldu. O yol şudur: Kitaba başlamadan önce zihinsel ve karakteristik durumumum çizgilerini belirliyorum. Sonra tıpkı beyaz kağıda bırakılmış yaprağın kenarlarını çizen çocuk gibi kendi çizgilerimi çiziyorum. Belli bir şeklim, kimliğim veya kalıbım oluyor. Bunu elde tutuyorum. Başka bir kağıda geçiyorum. Sonra kitabı okudukça oluşan sınırlarımı çiziyorum. Daha sonra onların da çizgilerini kâğıtta belirginleştiriyorum. Ortaya çıkan yeni çizgilerle belirlediğimi ve ilk baştaki kendimi kağıttan kesiyorum. Sonra da kendiminki altta kalacak şekilde üst üste koyuyorum. Benzerlikler ile farklılıklar, benimsediklerim ile benimsemediklerim, düşündüklerim ile düşünmediklerim, gördüklerim ile görmediklerim, keşfettiklerim ile keşfetmediklerim, anladıklarım ile anlayamadıklarım vs. neredeyse her yüklem ile değerlendirmeye aldıklarım belirginleşiyor. Bu kitapla çizdiğim ben, aslında olan beni içine aldı ve orada bir yerde kayboldu ya da bütünleşti. Tıpkı buharlaşan her su damlasının, kendinden önce buharlaşmış olanların oluşturduğu bulutun içine girerek kaybolması gibi. Buradan da anlayacağınız üzere neredeyse her şey bilinmeyen bir olgu gibi görünmeye başladı. Anlayışım tutuklu kalmıştı. Algılarıma dolan girdiler ise şoke etkisi yaratmıştı. Çizgilerimin bittiği yerlerden yavaş yavaş ilerleyerek her noktayı iyice keşfetmeye başladım. Biraz zaman ve çaba aldı. Ama hepsine değdi ve bitti. Şimdi de aktarma kısmına başladım. Kendime bol şanslar diliyorum.

    Kitabın ilk kısmında Sokrates'i ve Søren abimin Sokrates hakkındaki düşüncelerini anlıyoruz. Sokrates'in öğretmenliğini ve öğrencilerini anlatan Søren abim, konunun derinliklerine iniş yapıyor. Sokrates'in konuşmalarında ve öğretilerinde izlediği yolun güzellikleri ile çirkinliklerini önümüze sermiş. Açıkçası, burası günümüz eğitim -din de dahil- sisteminin eksik yönlerine dair çok fazla yorumsal bilgi içeriyor. Çünkü Sokrates bir aktaran ya da öğretenden çok, fark ettiren ya da bulduran olarak önümüze çıkıyor. Yani bilgiye ulaştıran veya bilgiyi getiren kişi değil, bilginin varlığını haberdar eden ve öğrencinin kendi içinde ve/veya dışında arayışta bulunabileceğini fark ettiren kişi. Aynı zamanda öğrencinin öğretmen oluşundan da bahsediyor. Sokrates insanlara öğrettiği kadar, hatta belki daha fazla onlardan öğrenmiştir, diyor. Peki Sokrates ilk baştaki bilinmeyene nasıl erişmiş olabilir? Bu sorunun cevabını Tanrı olarak gösteriyor. Bilinmeyenin kendisini de Tanrı olarak tanımlıyor. Ve onu direkt olarak Tanrı'dan alışından bahsediyor. Burada Tanrı sadece vesile olandır. Sadece farkındalığın oluşması için olan vesile. Buralar açıklığa kavuştuktan sonra ikinci bölüme geçiliyor. Sokrates öğreticiliğinin ötesine. Burada da Hz.İsa(Tanrı)'nın dünyaya gelişini ve gelişinden sonraki etkilerini düşüncesel olarak ifade etmeye çalışıyor. Ayrıca Tanrının dünyaya gelişinin de anlamlarına dair yorumlamalar var. Ve o zamanki insanlar ile sonradan doğanlar arasındaki farklılıkları ve avantajları anlatıyor. Tüm bunları çok derin bir şekilde ifade ediyor. Özellikle zaman ve oluşum açısından. Yani neredeyse olayın kendisinden çok, olayın etrafındaki ve içine doğası gereği dahil olanları inceliyor. Tüm bunların içinde anlayışın doğruluğu ile yanlışlığı tartışılıyor. Hepsi bittikten sonra da tüm bunları içine alan iman konusuna giriş yapıyor. Açıkçası, bu bölüm çok güzeldi. Çünkü iman konusu çok ayrıntılı, psikolojik ve felsefik bir şekilde ele alınmıştı. Yani herhangi biri içinde doğruyu bulamadan bile, bulacağı bir çok bakış açısı ile doğruyu keşfedecektir. Bu kısmı okuduktan sonra ülkemdeki dini öğretim şekli hem üzdü, hem de öfkeledirdi. Gerçi başka yerlerde de böyledir muhtemelen. Ancak kitapta iman meselesi tamamen kişinin keşfine bırakılmasına yönelik çok güzel yorumlamalar veriyor. Özellikle İsa'nın zamanında yaşanılan olaylar üzerinden bir yorumlaması çok güzeldi. Alıntı olarak alta yazacağım. Günün sonunda imansız biri olarak kitapta geçen düşünceler tarafından çok fazla etkilendim. O yüzden de içinde bütünleşip kayboldum. Bundan ve kitabın içeriğinden dolayı, iman sahibi kişilerin bu kitaba bakmasının iyi olabileceğini düşünmemdir. İman sahibi değilseniz de yorumlamak ve anlamak üzerine çok fazla bakış açısı elde edebilirsiniz. Ayrıca Søren abimin EfsanE denilecek bir şekilde kelimeleri kullanışı karşısında da güzel dakikalar yaşayabilirsiniz. Son olarak da şunu belirteyim: Søren abim, bu kitapta kendi kendinin eleştirmeni olmuş. Düşüncelerinin sonuna sorular yöneltmiş. Tıpkı düşüncenin tamamen tersine inanan biri gibi yapmış. Ve soruların cevaplarını açıklamış. Böyle böyle devam etmiş. En sonda da bombayı bırakıp kaçmış. Onu da okuyunca anlarsınız artık. Benden bu kadar. Beynim dumura uğramış durumdayken bunu yazdım. Tanrı affetsin. Umarım, bir kaç kişinin yönelmesine vesile olur da saçmaladığıma değer. Søren abim ve güzelliklerle kalın. Hadi eyvallah!

    "Sokrates'in ölüler diyarına gitse dahi orada yalnızca soru soracağını söyleyerek yiğitçe ifade ettiği gibi; zira sormaktaki nihai fikir, soru sorulan kişinin kendisinin hakikate sahip olması ve ona kendi başına ulaşmasıdır. Zamansal başlangıç noktası bir hiçtir, çünkü farkında olmadan da hakikati ezelden beri bildiğimi kısa sürede keşfederim, aynı zamanda an'ın ebediyete gizli olduğunu da keşfederim; an ebediyet içinde öylesine özümsenmiştir ki, deyim yerindeyse, onu arasam da bulamam, çünkü Burası ve Şurası yoktur, yalnızca bir ubique et nusquam [her yer ve hiçbir yer] vardır."

    "Ne yazık, Sokrates'e çok şey borçlu olmayı isteyecek kadar kibar kaç kişi yaşamıştır - ona hiçbir şey borçlu olmadığı halde! Sokrates'i en iyi anlayan kişi, özellikle ona hiçbir şey borçlu olmadığını anlar; Sokrates de bunu tercih eder ve bunu tercih edebilmek güzeldir. Sokrates'e çok şey borçlu olduğunu düşünen kişi, Sokrates'in bu borcu sildiğinden emin olabilir; zira Sokrates, bu kişiye böyle sömüreceği bir sermaye verdiğini öğrendiğine kesinlikle üzülmüştür."

    "Konunun aslı, Tanrı'nın insan biçiminde varolmuş olduğu şeklindeki tarihsel olgudur; diğer tarihsel ayrıntılar, konu Tanrı değil de bir insan olsaydı taşıyacağı kadar dahi önem taşımaz. Hukukçular, en büyük suçun bütün diğer küçük suçları özümlediğini söyler - imanda da böyledir: Onun saçmalığı, küçük konuları bütünüyle özümler. Genellikle rahatsız edici olan tutarsızlıklar, burada rahatsız edici değildir, önemli değildir. Ama birisi küçük hesaplarla imanı en yüksek teklifi veren kişiye sunmak isterse, çok önemlidir; o kadar önemlidir ki, o kişi imana asla ulaşamaz. Eğer çağdaş kuşak geride şu sözlerden başka bir şey bırakmamış olsaydı: "Tanrı'nın, falanca yılda, mütevazı bir hizmetkâr biçiminde ortaya çıktığına, aramızda yaşayıp öğrettiğine ve sonra öldüğüne inandık" - bu, fazlasıyla yeterli olurdu. Çağdaş kuşak, gerekeni yapmış olurdu; zira bu küçük duyuru, bu dünya-tarihsel nota bene (önemli not ve dikkat et gibi anlamları var), sonra gelen biri için vesile olmaya yeter ve en ayrıntılı rapor dahi sonra gelen kişi için bundan daha fazla bir şey olamaz."

    Kitaba özet yapar gibi inceleme yazdığım için özür dilerim. Bundan dolayı affınıza sığınırım. Ancak düşündüklerimi ve kitabın içindekiler konusunda yaşadığım sarsıntılar zihnimi zincirlere vurdu. Özgür kalabilen bir tek bu oldu. Anlayışla karşılacağınızı umuyorum.