• “HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL” ZAMAN-MEKAN-İNSAN

    Öncelikle bu kitabı bana hediye ederek yazarla tanışmama vesile olan NigRa ' ya teşekkür ederim.

    Yeni ve genç yazarları önyargısız tanımaya açık olmalıyız, hele de yeni bir dil kuranları, kurmaya çalışanları.

    Aslında anlatması hayli zor bir kitap bu, fantastik –kurmaca lakin bir o kadar da hayatın içinden ve yaşantımızın kendisi.

    Bir çiftin hikayesi kabaca, Murat ve Gül ikilisinin. Birbirlerini hem çok iyi tanıyan,tamamlayan hem de belki bir o kadar yabancı, bir o kadar öğrenmeye muhtaç belki her çift gibi..

    Avrupa topraklarındayız, Balkanlarda, Bulgaristan civarında. Bir araba yolculuğu, bir akraba ziyareti, bir gece, bir kayboluş, bir yeniden buluş hikayesi.

    Geceler; hikayelerin merkezi olmak için ne kadar da uygun bir zaman dilimi. “Gecenin meselesi” deyip durur Tarık Tufan, kulakları çınlasın :) Bir alıntı sayfa 59,

    “Gecelerim gibi kara saçlarını koklamadan yaşayamazdım.”

    Kitapta geçmiş zamanla gelecek zaman harmanlanıyor, tıpkı hayalle gerçeğin iç içe geçmesi gibi. Bazı yerlerde anlamlandırmak zorlaşıyor hangisi gerçek hangisi değil? Durup bakmamız gerekiyor ne okudum diye..

    Balkanların tarihinden , yaklaşık 100 yıl önceki savaşlardan yola çıkarak geçmişle bugün arasında köprü kuruyor yazar. Zamanın akışının nasıl ilerlediğine dikkat çekiyor, mutlaka böyle mi olması gerektiği meselesini vurguluyor, başka türlü de olabilir miydi diye baktığı yerler oluyor, bu bakımdan klasik sayılabilir bazı açılardan. Bir alıntı sayfa 89,

    “Tesadüf dediğin şey kadere dahildir. Kaderse tesadüflerin toplamıdır.”

    Git-gel bir kafa yapısı, siyah-beyaz bir anlatım, zıtlıkların birlikteliği adeta. Bir alıntı, sanırım kitapta beni en çok etkileyen cümle bu oldu, sayfa 90,

    “Gafletin içinde çok daha sakin bir yüreğe ve dingin bir kafaya sahip olabilirsin.”

    Bir aşk hikayesi söz konusu evet ama aslında daha başka bir şeyler var temelde, varoluş meselesi, insanın çelişkileri, hayatı çözümleme arayışları belki. Bir alıntı, yine sayfa 90,

    “Sakin ol,görüyorum ki aşk ve rezillik arasındaki ince çizgide dolaşıyorsun.”

    Efsaneler de anlatılıyor kitapta, halk efsaneleri, hurafeler, inançlar.. Güç meselesi de çokça vurgulanıyor, bir güç mücadelesi, iyi-kötü arasındaki. Bir alıntı sayfa 114,

    “Yüreği çok kuvvetli biridir o,fakat her kudret sahibi gibi kalbini katılaştırmıştır.”

    Gerçek neydi, daha net bir ifadeyle “hakikat” neydi ve ona nasıl varılırdı ? Bir alıntı sayfa 132,

    “İnsanın yüreğinde o bitmeyen hakikat arayışı ve bulmanın verdiği haz olmadık bir zamanda içime yayılmaya başlamıştı.”

    Yazar , İslami öğeleri ve kadim inanışları da işlemiş kitapta, belirli bir temeli ve altyapısı da var bu konuda benim okuduğumdan anladığım kadarıyla. Bir alıntı sayfa 145,

    “Durup düşündüm.İnsan ahmaktı. Bunda kuşku yok. Tuttu dağların kabullenmediği bir emaneti hiç düşünmeden yüklendi. Kimse akıl erdiremedi bu işe.İnsan ahmaktı ahmak olmasına da başka bir şey de vardır onda, esfel-i safiline inerdi.Aşağıların aşağısı olur, akılsız hayvanı da geçer derin gayyalara düşerdi. Sonra da bir bakmışsın ahsen-i takvimde. Merakımı mucip oldu, bilinmez yola girmek istedim.Havva’nın düştüğü yere bir gölge de ben sereyim istedim.”

    Ve son sayfadan bir alıntı, sayfa 149,

    “İnsan en güzel şekilde yaratılmışsa da en zehirli fikirlerine engel olamıyor.”

    Yazarın dilini sevdim, iki kitabı var toplam, diğeri bir öykü kitabı Durun Yanlış Anladınız ,bunu da okuyacağım. Sizlere de tavsiye ediyorum, çağdaşlarımızı , genç yazarları, edebiyata gönül veren adamları ihmal etmeyelim, onlara bir şans verelim.

    İyi okumalar..
  • Seküler, yani din-dışı bir ahlak olur mu?

    Kanımca, evet, seküler ahlak olur. Dine inanmayan insanlar da ahlaki erdemler (sözgelimi dürüstlük, fedakarlık, tevazu, namus) gösterebilirler. Nitekim böyle pek çok insan vardır da... Fakat mesele bu noktada kapanmaz. Öncelikle şunu tespit etmek gerek: Seküler bir insan ahlaklı olabilir, ama öyle olmak zorunda da değildir. Eğer "ben sadece kendi çıkarımı düşünürüm, bunun için her şeyi yaparım" diye düşünürse, ona bunun yanlış olduğunu gösterecek bir "mutlak yol gösterici" yoktur. Dolayısıyla seküler bir insan için ahlaklı olmak, bir "tercih meselesi"dir. Oysa dinlere, özellikle ilahi dinlere göre insanlar ahlaklı olmak zorundadır. Bir dindar "ne gerek var ahlaka" diyemez; böyle bir düşünce dindarlığın tanımına aykırı olur. Dindarlığın kötü bir şey olduğunu düşünenler bu noktada söze "ama sahtekarlıklar yapan dindarlar var" diye girip, kendi deyimleriyle "hacı-hoca takımı"nın kınanası davranışlarına vurgu yapabilirler. Yapıyorlar da zaten. Ancak bu, dindarlığın ahlaksızlıkla çelişkili olduğu gerçeğini değiştirmez; sadece bazı insanların "sahte dindar" olduğunu gösterir. Bu ise bir sürpriz değildir; aksine Kuran'da da böyle insanlardan kınamayla söz edilir:
    "İşte (şu) namaz kılanların vay haline! Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar. Onlar gösteriş yapmaktadırlar. Ve 'ufacık bir yardımı (veya zekatı) da' engellemektedirler." (Maun Suresi, 4-7)

    Öte yandan "sahte dindar" olmayan, ancak tutkularına yenik düştüğü için dini ahlakın gereklerini yerine getiremeyen pek çok dindarın varlığını da belirtmek gerek. Bir de "seküler ahlak"ın iç mantığına bakalım... Dine inanmayan insanlar da ahlaki erdemler gösterebilir demiştim. Ancak bunu biraz açarsak, bu gibi insanların ahlaki kıstaslarının da aslında çoğu zaman din kaynaklı olduğu görülebilir: Bu kıstasları doğrudan dinden değil, dinin topluma sinmiş olan değerlerinden almaktadırlar. Sözgelimi hırsızlığın yanlış olduğu yaygın kabul gören bir ilkedir. Ama "neden yanlıştır" diye sorulur ve biraz eşilirse, bunda Tevrat'ın, İncil'in, Kuran'ın ve diğer kültürlerdeki dini geleneklerin izini bulmak zor olmayacaktır. Peki kendisini hem dinden hem de dinle yakından ilişkili olan toplumsal normlardan sıyıran seküler bir insan, nasıl "ahlak" inşa edebilir? Bu soruya verilen cevap genellikle "sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmama" kıstasıdır. Örneğin koyu Darwinist ve ateist Richard Dawkins'e göre, insan çalmamalıdır, çünkü çalarsa, bu davranışı normalleştirmiş olacak ve sonuçta bu bir gün kendisine geri dönecek, başkası da onun malını çalacaktır. Dawkins, bu "faydacı" mantık üzerine, rasyonel bir toplumsal ahlakın kurulabileceği iddiasındadır. İyi ama bu durumda insanlar "ben çalmanın yanlış bir şey olduğunu savunayım, bu ahlakı toplumda yaygın kılayım, ama herkes saf saf buna uyarken kendim yolumu bulayım" diye düşünürse - ki dünyada ve ülkemizde böyle düşünenlerin sayısı giderek artmaktadır - bu da gayet rasyonel bir düşünce olmaz mı? Bu soru, Dawkins'in tezini çıkmaza sokmaktadır... Özetle, "seküler ahlak"a dair şu söylenebilir: Başta belirttiğim gibi seküler insanlar da gayet ahlaklı olabilirler. Ama sekülerizme dayalı ve gerçekçi bir ahlak teorisi pek mümkün gözükmemektedir.

    Alıntı.
  • "Erasmus est homo pro se." (Erasmus kendinden yanadır)
    Sözlerime yaptığım ilk alıntı ile başlamak istedim. Biraz Spoiler olabilir. Gerçekten de okuduktan sonra bu durumu daha iyi kavrıyoruz. Ne Luther ne de Kilise onu kendi yanına çekemediği gibi, onun açtığı yoldan ilerleyen ve bir devrim gerçekleştiren Luther bile ona düşmanlık yapıyor. Bu da gözlerden kaçmıyor tabi. Yalnızca kendi tarafını tutan ve iki tarafa da saygı duyan Erasmus, saygı göremiyor.
    Bağnazlığın en karşıt ismi ve 'Unutulmuş' Erasmus'un da biyografisini yazmak Zweig'e kalmış gene. Keşke Meldel hakkında da yazsaydı, kendi isteğiydi ama işte.
    Şimdi şu konu da önemli. Zweig bile ne ladar barış yanlısı ve şiddet karşıtı olsa da onun da konu İslamiyet ve Türkler olduğunda hemen karşıt tavır aldığını biliyoruz. Yani hiç kimse ama hiç kimse tamamen barış yanlısı ve tavırsız bir tutum sergileyemez. Ya kendini ya da yanındaki üç beş asalak insanı kandırabilir. Bunu bilmemek ve anlamamak da tamamen kavram meselesi.
    Belli bir yerden sonra da Zweig bu çatışmayı Kilise ve Luther üzerinden götürüyor ve Erasmus yazar tarafından 2. plana atılıyor. Kitap Erasmus üzerine olunca bende bu duruma hayret ediyorum tabi. Sonuçta Erasmus için okuduk ama bir yandan da zarar yok diğer isimlerinde neler yaptıklarına dair fikir almış oluyoruz.
    Cumadan evvel bitirmek için kendimi zorladığım bir eser oldu. Benim gibi adamın kendini zorlaması da garip, zaten bitecekti diyorum ama iş güç o kadar yoğun olacak ki öğleden sonra, hemen bitmesi benim adıma da iyi olacaktı. Neyse iyi Cumalar diliyorum. Cümleten kendinize iyi bakın ve mutlu bir hafta sonu geçirin. Bu arada bak ‘Mutlu’ kelimesini kullandım. Yağmura hazır ol İstanbul!
  • Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Tarihi bir yolculuğa hazırlanın; geçmişe, bir İmparatorluğun Çöküşüne ve kaybedilen topraklarda yaşanan büyük acılara tanık olacağız. .

    Daha önce, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri ve Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitaplarını okumuştum. Falih Rıfkı’nın duruşunu, karakterini ve Cumhuriyeti sahiplenmiş bir idealist oluşunu her zaman sevmişimdir. Zeytindağı ile kaybedilen topraklara gidiyoruz. Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı hakkında biraz bilginiz var ise anlatılan yerleri ve durumu daha iyi kavrayacaksınız.

    Kesinlikle Spoiler içermeyen ve kitabı okumadan önce rehber olarak kullanabileceğiniz bir inceleme yapacağım. Detaylı bilgi istemeyenler BİRİNCİ BÖLÜM'ü es geçip, İKİNCİ BÖLÜM den başlayabilirler.

    Biz Paşalarımızı kötülemek için tek satır yazmayız, kötü şeyler de ağzımızdan çıkmaz. Yaptıkları hatalarıyla bizim paşalarımızdır bu paşalar. Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa. Büyük facialara neden olan yanlışlarını da dile getirmek gerekir. Falih Rıfkı Cemal Paşa ile fazlasıyla zaman geçirmiş, bu zaman diliminde yaşananları da kaleme almıştır. Kendisi de özellikle belirtir ki Cemal Paşa’yı yermek veya kötülemek için değil, olan durumları anlatmak için yazmıştır.

    Kitap incelemesini bölüm bölüm yapacağım ve alışık olduğunuz gibi kısa bir inceleme olmayacak. İlk önce birkaç detay vereceğim daha sonra ana incelemeye geçeceğim.

    BİRİNCİ BÖLÜM: Kısa kısa Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi hakkında bilgi, Savaşa neden ve nasıl girdik, Hangi Cephelerde savaştık, Osmanlı Devletinin son durumu nasıldı?

    Osmanlı Devleti I. Dünya Harbine girmeden önce, Balkan Savaşlarında ağır yara almıştı. Balkan ve akabinde kaybedilen I. Dünya Harbi’nin faturası Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’ye ağır olmuş, imza edenin hain ilan edilebileceği antlaşmaları imzalamak zorunda kalmışlardır. Tabi Balkan Savaşı öncesi bir Trablusgarp Savaşımız vardır. Mustafa Kemal’in sahneye çıktığı ilk savaştır. https://ibb.co/cOyTTd

    Trablusgarp ı fırsat bilip Osmanlıya savaş açan devletler Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ ‘dır. Bunların hepsi yıllardır gelen güç kaybının ve çöküşün diğer devletler tarafından değerlendirilme çabalarıdır. İşte balkan Savaşı bu fırsat ve iştahla çıkmıştır. Trablusgarp savaşının detayını verirsem incelemeyi uzatırım. Mustafa Kemal’in ilk savaşı ile ilgili detayları ve o dönemde öngördüğü durumları telgraflarla ilgililere aktardığı yazışmaları buradan okuyabilirsiniz. https://isteataturk.com/...ablusgarp-Savasi/672


    Balkan Savaşı hakkında kısa ve hızlıca bilgi edinebileceğiniz bir link veriyorum. http://www.kurtulussavasi.gen.tr/balkan-savaslari.html Bu linkten kısaca savaş ile ilgili bilgi alabilirsiniz.
    Öncelikle Osmanlı Devleti içerisinde müthiş bir Almanya sevdası vardır. Almanlara olan güven yüzünden kaybedilen topraklar ve ölen onca can vardır. Almanlar ise Osmanlıyı öyle bir kullanmıştır ki, bunu sezen ve üst makamlara ileten tek kişi olmuştur, o da Mustafa Kemal. O zamanlar rütbeli olmadığı için malum üçlü Talat, Enver ve Cemal Paşayı ikna edememiş, bakanlıkları devreye sokamamıştır. Tarihimiz belirli bir döneme kadar bu hatalarla doludur.

    "İttihat ve Terakki'yi sorumsuz adamlar soysuzlaştırmıştır." Sy.42

    İttihat ve Terakki, II. Abdülhamit’i tahtan indirmiş, kontrolü eline almıştır. Daha doğrusu tam olarak alamamıştır. Bir vizyon, yani bir plan olmadığı için kendi aralarında yaşadıkları anlaşmazlıklar, rütbe kavgaları, Enverciler, Talatçılar derken ayrışmanın doruğuna ulaşmışlardır. Hazinenin boşalmasına da büyük katkıları olmuştur.

    "Harbe nasıl, niçin ve ne hesapla girmiştik? Bunu bir adam biliyor: Enver!" Sy.33

    Osmanlı ve Almanya arasında gizli bir anlaşma imzalanmıştır. İlk başta bu anlaşma gizli tutulmuş, daha sonra ortaya çıkarılmıştır. Alman seviciliğimiz tam olarak bu noktada imza altına alınmıştır. Almanya tek bir şartla imzalamıştır bu anlaşmayı: Osmanlı Ordusunu Alman Generaller yönetecek. Yani şunu diyorlardı: "BİZ SİZİN BECERİKSİZ ASKERLERİNİZE VE GENERALLERİNİZE GÜVENMİYORUZ!" İşte tam bu nokta da Mustafa Kemal dirayeti beklerdik paşalarımızdan ama maalesef. Öyle bir şey olmamıştır.

    Alman seviciliği sayesinde savaştığımız cepheler;

    Topraklarımızda Savaştığımız Cepheler :
    1. Kafkas Cephesi, 2. Çanakkale Cephesi, 3. Kanal Cephesi, 4. Irak Cephesi, 5. Filistin Cephesi, 6. Hicaz-Yemen Cephesi, 7. Suriye Cephesi

    Topraklarımız dışında savaştığımız cepheler :
    1. Makedonya 2. Galiçya 3. Romanya

    Şimdi buradan başarı ile çıkılma imkanı nedir? Böyle bir imkan, cephane ve ordu yoktur. Her türlü zor durumda olan bir devlet, bu cephelere sadece ölmek için asker göndermiştir. Bunun izahı yoktur. Bu gençler alman generallerin ellerinde birer birer öldürtülmüştür. Sonuç? Sonuç yenilgi…! Öyle saçma sapan savunmalar ve taarruzlar yapılmıştır ki, anlama şansımız yoktur. Alman generallerin ellerinde kurşun sıkılmadan verilen yerler bile vardır!

    İşte Zeytindağı bu manzaranın etrafında şekillenmiştir.

    İKİNCİ BÖLÜM: Zeytindağı!

    Falih Rıfkı cephenin gerisinden Cemal Paşa ile yaptığı gezileri ve gezilerde tanık olduğu durumları aktarmıştır. Bunların akabinde dönemin gazetelerinde yayınlanmış birkaç anıya ve mektuba yer vermiştir.

    Osmanlı Devleti zayıf, hükumet devrilmiş, İttihat ve Terakki kendi içinde bölünmüş, onlara yaptıkları hataları gösteren Mustafa Kemal gibi subaylarla ters düşmüş, kendi ünleri peşinde koşan bir duruma gelmiştir. İttihat ve Terakki’nin yapmak istediği ile yaptığı arasında çok büyük farklar vardır. İyi bir amaç için bir araya gelen bu ilerici paşalar, daha sonra kendi iç çatışmalarına yenik düşmüşlerdir. Bu konuda daha detaylı bilgi için doğru argümanla yayınlanmış kitaplara bir bakabilirsiniz.

    Döneme baktığımızda Vatan Toprağı dediğimiz yerler aslında vatan toprağı değilmiş hissiyatı vermektedir. Çöllerde yaptığımız savunmalar ve savaşlar büyük can kayıplarına yol açmıştır. Basit bir şekilde yazdığımız ÇÖL kelimesi basitlikten çok fazlasıdır. Susuzluk, sıcaklık, eksik mühimmat, yırtık kıyafetler, ulaşım büyük sıkıntıdır. Karşı tarafa baktığınızda ise İngilizler tam teşekküllüdür. Onları durduran ve yavaşlatan TÜRK’ün inanılmaz vatansever yüreğidir. Mevcut şartlara bakıldığında kendi yönetimleri ve düzensiz düzenleri olan topraklardır buralar. Özellikle Arapların bu savaş esnasında yaptıkları affedilir şeyler değildir.

    "Aşiretlerin bulunduğu çöllerin içine henüz paradan büyük bir kudret girmemiştir. Para Uğruna yapılan her şey, Allah uğruna yapılmış gibidir." Sy.104

    Falih Rıfkı’nın bahsetmiş ve bizzat şahit olduğu bir durum vardır. Şeyhlere yardımcı olması ve taarruz esnasında yanlarında olmaları için üç defa para verilmiş, asla ne taarruza ne de yardıma gelmemişlerdir. Verilen altınlar aralarında bölüşülmüş ve devlet sırtından vurulmuştur. Bizzat Saraydan gelen talimatlara bile uymayan arapların olduğu topraklar TÜRKler tarafından savunuluyor ve binlerce insan şehit oluyordu. Bu kadar gencin kolay harcanmasının bedelini kurtuluş mücadelesinde daha iyi anlıyoruz. Askere gidecek insan sayısı o kadar azalmıştır ki, yaşlılar ve çocuklar savaşmıştır!

    Karargâhın içinde: “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e göz yaşlarımızı hazırlamak lâzımdı.

    "Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!" Sy.116

    Savaşın kaybedileceği ayan beyan ortadayken, Almanya tarafından oyuna getirilen paşalarımız durumu kavrayamamış güvenlerinin devam ettiğini sürekli deklare etmişlerdir. Almanlara güvenmeyenleri Almanya ya götürerek gözleri boyanmaya çalışılmıştır. Bu gezilerin bir örneği vahdettin ve Mustafa Kemal arasında da geçmiştir. Bu gezi ve anılar için Mustafa Kemal'in Ağzından Vahidettin kitabına bakabilirsiniz. Bu gezileri tek bir amaçla kullanan paşalar vardır! Savaştan uzak olmak ve Avrupa! Bunlar yapıldığı esnada Anadolu’dan bin bir zorluklara cephelere giden gençler şehit olmaktadır.

    Kudüs ve Medine üzerine;

    Günümüzde olan durumlar geçmişte de yaşanmıştır. Din üzerinden yapılan sömürü bizzat Hz. Muhammed’in kabri yakınlarında, bizzat içinde ve etrafında da yapılmıştır. Paranın ele geçirmediği yer ve zaman dilimi kalmamıştır. Paylaşacağım üç alıntı bu konuda yeterli olacaktır.

    "Medine’de Peygamber kabri ile tüccarlık eden bayağı ahlâksız simsarlara rastlanır. Her Medine’li uzaklardan gelen saf halka, bu harap köyün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar." Sy.63

    "Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada Peygamber’in amcasının mezarı sakaların (su taşıyıcısı) kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar (su kabı) asılıdır." Sy.64

    "Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur." Sy.71

    İşin ilginç tarafı KUDÜS’tür ayrıca. Kudüs her zaman siyasetin odak noktası olmuştur. Burada oynanan büyük bir oyundur. Bu oyun hala da oynanmaya devam etmektedir. Olan sivil halka olmaktadır. Falih Rıfkı olayı çok güzel özetlemiştir.

    "Kudüs kelimesi Hıristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs’te, ne de Filistin’de Hıristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs’ün Hıristiyanlığı, Ortodoks Petesburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra’nın politika meselesidir.

    Kudüs’ün yerli meselesi, Yahudi-Arap meselesi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap!" Sy.73

    Bütün bu yaşananlar ve anlattıklarımın haricinde daha da ilginç bir durum vardır ki, o da TÜRKLÜK meselesidir. Anadolu boşaltılmış, bu toprakları savunmaya binlerce insan gönderilmişlerdir. Buraya gitmek için bir çok kontrol noktasından kaçak olarak geçmişlerdir. Sınırlar düşmanlar tarafından kontrol edilmekte, destek kuvvet gitmesi engellenmekte, mühimmat istihbaratı gelirse demiryolları bombalanmakta ve tahrip edilmektedir. Bunca eziyete rağmen vatan toprağını savunmaya giden insanımız karşılığında ne alıyor peki?

    "Suriye, Filistin ve Hicaz’da:

    — Türk müsünüz?

    Sorusunun birçok defalar cevabı:

    — Estağfurullah! idi." Sy.44

    Diyebileceğim hiçbir şey yoktur. Osmanlı Devleti öyle bir dağılmıştı ki, sadece onu yönetenler farkında değildi. Oynanan tiyatro karşısında sevildiğini sanan paşalar aslında kandırılıyordu. Almanların tek amacı savaş sonrası istedikleri toprakları Osmanlı sayesinde elde tutmaktı. Milli Mücadele evresine kadar Osmanlı donanması Almanların elindeydi. Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı çok güzel bir yazı var. Vaktinizi ayırırsanız benim ne demek istediğimi daha detaylıca anlarsınız. Alman komutanlardan zamanında ne kadar çok çektiğimizi anlayacaksınız. Buyurun: http://www.hurriyet.com.tr/...cok-cekmistik-128123 Bu yazı dönem ile ilgili de bilgi edinmenizi sağlayacaktır.

    Yavaş yavaş incelemeyi sonlandırayım. Uzun olduğunun farkındayım lakin, bu dönemler ve bu kitap kısa bir inceleme ile geçiştirilebilecek bir kitap değildir. Daha fazlasını da yazardım fakat, uzun yazıların okunma oranının azlığının bilincindeyim.

    Osmanlı Devleti neden dağıldı, topraklar neden kaybedildi, İttihat ve Terakki, Talat, Enver ve Cemal Paşalar hakkında biraz bilgi ve dönemi inceleme ve fikir edinme bakımından okumanız gereken nadide bir eserdir Zeytindağı.

    Son olarak sözü Falih Rıfkı Atay’a bırakıyorum.

    "Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!

    Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fıkrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!

    İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.

    Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir." Sy.120

    İsmini saydığım paşaların ülkeyi nasıl terk ettiklerini ve nasıl öldüklerini araştırınız. Ülkeyi terk etmeyen ve hastalıklı adam diye tabir edilen Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye’den bir Türkiye Cumhuriyeti var eden Mustafa Kemal ATATÜRK’ü iyi tanıyınız. İncelemenin başında da dedim, onların hatalarını yazmak, kötülemek değildir. Yaptıkları hataların bedeli basit değil, ağır olmuştur. Her ne kadar kalpleri vatan için çarpsa da aralarında yaşadıkları durum ve anlaşmazlıklar bir devleti bu duruma sokmamalıydı.

    Bütün şartlara karşı yılmayan, ülkesini terk etmeyi bir saniye bile düşünmeyen bu vatan sevdalısının bu işi nasıl başardığını okuyunuz, öğreniniz.! Bu sizin ona karşı borcunuzdur! Onu tanıyın! Bilgisizce adını kirletmeye çalışanlara karşı gereken dersleri veriniz! Mustafa Kemal sadece cephede savaşmamıştır. En büyük savaşı cahillik ile olmuştur. Mustafa Kemal'in yanında saf tutan ve Vatan'ı vatan yapan tüm Vatan evlatlarına, Komutanlarımıza ve Milletimize huzurlarınızda bir kez daha teşekkürlerimi iletmeyi büyük bir borç bilirim!

    "Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz!" Sy.45

    Bakınız: Türkiye Cumhuriyeti, Kuruluş: 29 Ekim 1923!!! Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK!

    19 Mayıs 1919 ilk adımını, 23 Nisan 1920 Temelini'de unutma!

    “Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir.” -Behçet Kemal Çağlar

    “Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”

    - Mustafa Kemal Atatürk

    Herkese iyi okumalar dilerim.
  • İncelemeye başlamadan önce başlıkta da belirttiğim gibi; konu seçimi yaparken Psikoloji kelimesi yoktu. Kitap da günümüzün nesli, koca bir nesilden bahsetmektedir. Bu yüzden okuyup paylaşmanızı istiyorum. Maksat konu seçimine Sosyoloji-Psikoloji alanı da eklensin. Neden eklenmediği hâlâ zihnimde bir muamma. Felsefe var da neden Sosyoloji ve Psikoloji yok... Bu tepki yazısından sonra incelememize başlayalım haydi bismillah...

    Ben Nesli kitabını ilk keşfim, başka bir kitabı okurken muhtevasında kitapla ilgili alıntı yapmasıyla oldu. Sonra dedim ki, ben bu kitabı kesin okumalıyım. Hakikaten günümüzün gençleriyle ilgili olan Ben Nesli dediğidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu nesli a'dan z'ye kadar yaşayışını ele almıştır. Sadece Psikolojik alanda değil, bunu yaparken de Sosyolojik alanla mündemiç etmiştir.

    Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, birçok gazete ve köşe yazarlarının ilgi odağı olmuştur: Akşam, Hürriyet, Gerçek Hayat, Taraf...

    "Düşünce yapımız, ideolojimiz veya inancımız ne olursa olsun, geleceği tehlikede olan söz konusu "varlıklar", canımız, cananımız, bizim çocuklarımız...
    (Psikiyatr Dr. N. Mustafa Merter [Türkiye Benötesi Psikoloji Derneği Başkanı
    Üsküdar, Ocak 2009] ) sayfa dokuzdaki bu alıntıyı olur okumaz bir kez daha iyi bir kitabı keşfettiğimin haklı gururumu yaşıyordum. Aynı zamanda tüylerim diken diken oluyordu. Ne oluyoruz... Nereye gidiyoruz veya gidiyolar...

    Kitap her ne kadar Amerika toplumunu anlatmışsa da bize çok yakın özellikleri barındıran yaşamlarına satır aralarında tanıklık ediyoruz. Bu yüzden önyargılı okumayın. Özellikle de ebeveyn ve ebeveyn olmaya yakın insanlar okumalı. Koca bir nesil geliyor ardımızdan, bizle beraber. Kitapta üç nesilden bahsediliyor aslında 2. Dünya Savaşı'nın olan nesil, 1960 nesli ve günümüz Ben Nesli...

    Çeşitli istatistik verileri ortaya koyarken bu üç nesli karşılaştırarak geçmişten günümüze insan yaşayışlarının ve tavırlarının panaromasını gözler önüne serer. Eskiden insanlar birbirleri için yaşarken çağımızın vebası olan Ben'i düşünerek narsizm gibi bir tehlikeye gark oluyorlar. Artık kimse kimseyi düşünmüyor. Bir soru sorulunca cevabında o kişinin hesabına nasıl geliyorsa öyle veriliyor. Eskiden bir grup veya cemaat diyelim; onlardan birine bir soru sorulduğunda cevabı cemaatin uygun görmesi, diye cevaplandırılırdı. Şimdilerde ise kendi duygu ve düşüncelerini temel alarak veriliyor cevaplar.

    İşte kitap bu cevapları veren bireyleri kimler yetişirdi... işte tam da bunun peşindedir. Medya... filmler... şarkılar... kitaplar... bunların tek tek analizini yaparak açıklamıştır. Hakikaten de öyle oluyor bu işler. Nesil yetişirken sağdan-soldan duyduklarını yapmazsa nereden gelir bu düşünceleri... uzaydan mı... (Uzaydan geldi diyenler devam etsin)
    Hep kendini düşünme vardır bu nesilde. Benim kariyerim... benim param... benim hayatım... Bu şekilde yoz yaşam sürüyoruz malesef. Bu şekilde toplumumuzu yıkıyoruz. Oysa ki insan çoğu zaman tek başına yemek dahi yiyemez. Nice cimri insanlar topladıkları paraları yemeden ölüp gittiler. Hakikaten de bu durumla bu neslin durumunun birbirinden hiçbir farkı yok. Yalnız hiçbir şey hiçbir zaman olmaz.

    'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' mantığı da vardır bu nesilde. Ve boş düşüncelere dalma da vardır. Siyasetle ilgilenmez. 'Ben tek başına neyi değiştirebilirim ki' demekle yol tutar hayatında. İşte asıl mesele de bu: sen tek başına değiştiremezsin. Hele bir grup bilinci kazan, hele bir kendini değil de insanlığı düşün. İşte o zaman farkı görürsün. Sosyoloji Nedir (Joseph Fichter) kitabında da yazar: "İnsanların içinde gizil güçler vardır. Bu gizil güçler birkaç kişiyle,(toplumla) yaşamaya iter." Hakikaten de öyle bizler toplumla yaşamaya mecburuz. Münzevi hayat insan fıtratına aykırıdır. Aile yapısını bu şekilde yok ediyorlar veya ediyoruz; diyeyim.

    Ben Nesli'nin karşı cinsleriyle ilişkilerini de ele almıştır bu kitap. Artık kürtajlar yasallaşmış. Çocuk yapmak karara bağlanmıştır. Evlenmeden birliktelikler çoğalmış... son dediğime dikkat edin! Evlenmeden birliktelikler... birliktelikler... birlikte... Bunun tehlikeli olduğu farkına varmamışsanız biraz yardımcı olalım. Eğer bu birlikteliklere çekidüzen verilmezse aile kavramı yok olur. Nasıl mı... Bunlar aynı evde yaşayacaklar ve çocukları da olacak evlenmeden(ki olan da var bayağı). En basitinden erkek olan evi terk ederse... Alın size babasız bir çocuk. Babasız büyüyecek. Ki ben Amerika'da öyle olan çok insan tanırım. Shaquille O'Neal(emekli olan ünlü basketçi) da onlardan biri. Nafaka hakkı yok. Çocuğa miras yok. Baba şefkati yok. Aile yok... toplum yo...

    Tekrar edecek olursak... Yeni bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bizim toplumumuza yansıması an meselesi. Bizler bunlara izin vermemeliyiz. Çocuklarımızı ahlakî değerlerini öğretip toplumla yaşamaya adapte olan bireyler halinde yetiştirmeliyiz. Kitabın son bölümünde kendince çözüm önerileri sunmuştur yazar. Bazıları benim de kafama yattı. Kendisine çok teşekkür ederim yazarın. Hakikaten beni aydınlattı. Bilmediğim konular da vardı. Artıl bildiğim konular oldu. Bayağı kütüphane gezmiş bu kitabı telif etmek için. Araştırma yapmak için çok kitap tozu yutmuş kendisi. Koca bir nesilden bahsediyor, kolay mı... Kitabı okuyun mutlaka. Canınız sıkılsa da...
  • Kitabın ilk başta ilgimi çeken şey arkadaşlık olmuştu en çok önem verdiğim bir değerle karşı karşıyaydım ve bir de sanırım gerçek bir yaşamdan alıntı olmasıydı öyle hatırlıyorum. Her kelimesinde bir anlam vardı kitabın sadakat dostluk inanç özgürlük bütünüyle duygularınıza tercüme ediyordu. Bir ortadoğu meselesi bu kadar güzel bir olay ile anlatılmazdı . Tanrı Afganistanın özgür ruhlu insanlarının yanında olsun.