kübra, Korku'yu inceledi.
13 Nis 13:56 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Korku cezadan çok daha beterdir çünkü ceza bellidir. Ağır da olsa hafif de olsa. Hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.

İncelememe bu kitaptan bir alıntı ile başlamak istiyorum. Kocasını aldatan bir kadın ve aşığının sevgilisi arasında polisiye romanlara taş çıkaracak serüven... Kocasının öğrenmesi an meselesi olan bu olay baş kahramanımızı yiyip bitiren bir korku. Kitabı okurken inanın nefesimi tuttuğum yerler oldukça fazla. Hissettiği korku ve o an varolan çaresizlik o kadar güzel işlenmiş ki korkuyu bizzat içimde hissettim.Ayrıca kitabın sonu o kadar güzel bağlanmış ki, aslında alışık olduğumuz ama Zweig usulü olmadığına inandığım (çünkü diğer kitapları genelde ucu açık olarak bitiyor) için bana ilginç geldi. Arkadaşlar hepinize iyi okumalar :)

Sadık Hidayet
"Tek Korkum; yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan..."
der Sadık Hidayet,
bu hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak
anlatamayacağını anlamıştı.
biri için ölüm kalım meselesi olan,
diğerinin gözünde toz kadardı.
çevresindeki mezarlara baktı ve iyi ki ölüyorlar, dedi içinden.
İnsanoğlunun, hak ettiği için öldüğüne o gün inandı.
Ölene kadar da başka bir şeye inanmadı"
Alıntı

Şimal, Siyah ve Yeşil'i inceledi.
 22 Mar 17:20 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Merhaba değerli inceleme okuyucuları..
Yine bir inceleme ile karşınızdayım.. bugün Regaip Kandili ve bu vesile ile Kandilinizi de kutlarım.. kitabın bitiş gününün bugüne denk gelmesi de isabet oldu aslında bir nevi.. ve geri dönüp baktığımda aa bu kitabı kandil günü bitirmişim de demek için ufak bir not da düşmüş oldum kendime.. yoksa bir dönem kendimin de yaptığı ve şimdilerde vazgeçtiği daha doğrusu içimden dolu dolu gelmedikçe yapmadığı bu günleri hatırlatmak adına tee perşembe gecelerinden başlayan Cuma kutlamaları, kandil kutlamaları harici bi Allah'ın günü arayıp sormayan halin nicedir demeyen ve gördüğüm kadarıyla işlev olarak hatırlatmaktan ve belki de özünde 'nasıl olsa mesaj hakkım var kullanacak yer çıktı' meselesi yüzünden bu otomatiğe bağlanmış ruhsuz samimiyetten uzak ve bi internet sitesinden çarpma resimli ''cuman mübarek olsun'' ''kandilin mübarek olsun'' mesajlarından ben de hayli muzdaribim .. içten ve dolu dolu olacaksa olsun ve bu güzel zaman dilimlerinin hakkını vereceksek bir olup manen birşeyler kazanıp dinimizi ve dünyamızı mamur edeceksek hatırlatalım eve t ve fiiliyata dökelim.. bakın ona canı-ı gönülden varım değerli dostlar diyerekten kitap hakkında bir iki kelam edeceğim inşallah..

Efenim ilk işim kitaplarımı aldıktan sonra ilk sayfalara ad soyad ve tarih atmak adetimi son dönemlerde kapak rengine uygun renkli simli mimli kalemlerle yapma huyumdan dolayı ne zaman almışım ki bu kitabı diyerek tarihine bakarak kitabı açmak oldu.. 17.03.2017 de almışım.. bir iki gün farkla nerdeyse bir sene sonra bana bişeyler anlatmış kitap ve sevgili yazar.. evet Necmettin Şahinler in lafı dolandırmadan anlatış tarzını seviyorum.. Trabzonlu ve bildiğiniz tonton dede görünümündeki yazarın samimi ve hakikat pırıltıları içeren ve okudukça nokta atışlı ve ordan burdan müktesebatımda yer eden bilgilerin oturmasını sağlayan derli toplu kaynak vererek anlatışı.. evet beni gerçekten rahatlatıyor.. Ayfer Tunç okurken araya giren bu kitabı okumaya başlamak için belki de bu rahatlama ve huzur isteği etkili olmuştur kimbilir.. nedenini ise Ayfer tunç un şu an okuduğum Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı kitabının incelemesini yazarsam orda anlatırım inşallah.. ve bir de son dönemlerde ağırlık olarak renklerle olan bağım da sebep oldu diyebilirim.. Renkler ile ilgili çok da boğmadan Siyah Ve Yeşil ' i okumak eminim size de iyi gelecektir.. hele de bu renklerin kaynaklarını ve çağrışımlarını okuduğunuzda eminim benim gibi hak vereceksiniz.. zahir ve batın yönlü anlatılan siyah ve hayat ın rengi yeşil için bu kısa kısa yazıları okumak sizi de dinlendirecek iyi gelecektir diye düşünüyorum..tabii ki okumaya niyet eder ve okursanız.. ben kendim adıma tavsiye ediyorum.. tonton dedemizi okumayı eminim siz de seveceksiniz :) bir kaç alıntı yaptım fakat zaten 102 sayfalık olan kitapta asıl nokta atışlarını kitabın altını çizerek kendime bıraktım ki süprüzbozan çatapat etkisi yapmayım diye :)
kendinize iyi davranın değerli okuyucular :) benden bu kadar şimdilik..gidip dumanı üstünde tüten bir kandil simidi alayım da eve gideyim bari.. hepinize kucaklar dolusu selam ve sevgiler efendim sağlıcakla huzurla kalın..

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ EMPERYALİSTLERE MEZAR OLUR ANCAK ..

ALINTI :

Çanakkale Savaşı ve Zaferi,

Tüm Mazlum Milletlerin Emperyalizme Karşı İlk Zaferidir


Kıvılcımlı Usta der ki:

“Çanakkale Zaferi sadece bizim değil, tüm mazlum milletlerin emperyalizme karşı ilk zaferidir.”


“O yüzden o zaferi ne kadar kutlasak yeridir”, der, arkadaşlar.

Bizim Sahte Solculara göre, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı da, emperyalist paylaşım savaşını güden cephelerden birine mensup bir devlet. O yüzden, onun kazandığı bir zafere sahip çıkılamaz. Bu anlayıştalar.

Ama biz diyoruz ki, Osmanlı o savaşın bir tarafı değil, o savaşın kurbanı!

O savaşın öznesi değil, nesnesi!

O savaşın asıl çıkış sebebi, Osmanlı’yı parçalamak, yağmalamak, yutmak arkadaşlar. Olay bu.

Osmanlı aldatılarak yarısömürge durumuna düşürüldüğü için, o savaşa zorla sokuldu.

Marks-Engels Usta’mızın, Türkiye üzerine yazıları Sol Yayınları tarafından “Doğu Sorunu [Türkiye]” adıyla yayımlanmıştı. Ustalarımız burada der ki, Batılı devletler Osmanlı’nın ruhuna fatiha okumaktadırlar.

Yine bir yerde derler ki, Osmanlı, Avrupa Medeniyetine yem olacaktır, yem edilecektir.

Ve yine burada Engels der ki, Osmanlı kaçınılmaz bir şekilde parçalanacak, çökecek…

“(…) Türkiye’nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun olası çözülüşü durumunda, Rusya’nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi en önemli sorundur.” (F. Engels, age., s. 31)

Yani ne güzel koyuyor meseleyi. 1853’te yazıyor bunu Engels. New York Daily Tribune’de, 12 Nisan 1853’te, “Türkiye’de Konusunda Gerçek Sorun” başlığını taşıyan Başyazısında.

Yani Osmanlı’nın parçalanması kaçınılmaz.


Evet, tabiî, tabiî… Biz diyoruz ki işte, Batı Kapitalizmi, Emperyalizm aşamasına geçti artık, o dönemde. Yani, Türk bağımsızlığını korumak, diyor, önemle üzerinde durulması gereken meselelerdendir. Yani büyük Usta’mızın 1853’te gördüğünü, bizimkiler bugün bile, aradan 150 yıl, 155 yıl geçmiş olmasına rağmen görüp kavrayamıyorlar. Bunların nerede Marksist-Leninistliği?..

Lafta!

İşte biz Marksist-Leninistiz derken, bunu dudaktan söylemiyoruz.

Bir söz, ünlü yazarımız Reşat Nuri’nin dediği gibi, “dudaktan kalbe” vurmazsa, o sözün beş paralık bir değeri yoktur.

Biz Marksizmi-Leninizmi bir bilim olarak, İşçi Sınıfının kurtuluş bilimi olarak benimsiyoruz. Onun rehberliğinde mücadelemizi sürdürüyoruz.

Bizi, vay Osmanlıcı, şoven vesaire zırvalamalarıyla adi, basit sözlerle suçlamaya kalkıyorlar, kara çalmaya çalışıyorlar. Buna prim verir miyiz biz? Ciddiye alır mıyız bunu?

Bilimin dediği ortada…


Lenin, arkadaşlar, “Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky” adlı eserinde, yine yüce anıt eserlerinden biri Lenin Usta’nın:

“(…) Kendi burjuva “vatanı” için konuşmaya tarihî bir hakkı bulunan ve feodalizme karşı mücadelede yeni ülkelerde milyonlarca insanı uygar bir hayata götüren büyük burjuva ihtilallerine derin bir saygı gösteremeyen insan, Marksist olamaz.”

Yani büyük burjuva devrimlerine, 15’inci Yüzyılda İngiltere’de başlayan büyük burjuva devrimlerine saygı göstermemiz gerekir, çünkü feodalizmden daha üst bir üretim ve toplum biçimi olan kapitalizme sıçrattı insanlığı o devrimler, diyor. Onlara saygı göstermeyen insan, Marksist olamaz, diyor Lenin.

“(…) Bir insan, Alman Emperyalistleri tarafından Belçika’nın boğazlanması ya da Avusturya ve Türkiye’yi yağma için İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Emperyalistleri arasında imzalanan pakt ile ilgili olarak, “vatanın savunması”ndan söz eden Plekhanov ve Kautsky’nin ikiyüzlülüğüne karşı nefret duymayınca da Marksist olamaz.” (Lenin, age., s. 26)

Demek ki, arkadaşlar bakın, Lenin Usta burada emperyalist savaşın iki cephesini çok net olarak görüyor.

Bir tarafta kim var?

Almanya var.

O neyi yutmak istiyor, Usta’nın koyuşuna göre?

Belçika ve Avusturya’yı.

Öbür tarafında kim var emperyalist yağma savaşının?

İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve İtalya var.

Bunlar kimi yağmalamak istiyor?

Avusturya ve Türkiye’yi yağmalamak istiyorlar.

Demek ki emperyalist savaşın bir parçası değil, kurbanı Türkiye. Öznesi değil, nesnesi, arkadaşlar. Ve bunu Lenin söylüyor.

Ne zaman söylüyor?

“1915 yılında, Mayıs’ın ikinci, Haziran’ın birinci yarısında yazıldı” bu makale.

Bu dönem, Çanakkale Kara Savaşlarının bütün şiddetiyle sürdüğü dönemdir. Bildiğimiz gibi Çanakkale Kara Savaşları, 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Şubat 1916’da emperyalistlerin hezimeti kabul ederek defolup gitmesiyle sona erdi.

Tam o savaşın en şiddetli biçimde sürdüğü günlerde diyor bunu, Lenin Usta.

E, şimdi biz Leninistsek, bunu böyle göreceğiz, teori bunu söylüyor.

Stalin de burada, “Leninizmin İlkeleri”nde iki yerde açıkça söyler. Ama vaktimiz son derece azaldı, o yüzden… “Leninizmin İlkeleri”nde, (Sol Yayınları’ndan) arkadaşlarımız bakabilirler. Aynı, Lenin’in koyduğu tezleri tekrarlar.

Demek ki, Çanakkale Savaşları konusunda da, Marksizmin-Leninizmin tezini savunuyoruz biz; Kıvılcımlı ve biz.

Bizim dışımızdakiler, burjuvazinin tezlerini savunuyorlar.

Çanakkale Savaşları’na böyle aşağılık biçimde saldıran dönek yazarçizerler var. Hadi Uluengin, geçen yıllarda benzer bir yazı yazmıştı, hatırlayan arkadaşlarımız olabilir. Mustafa Yoldaş’la birlikte okumuştuk. Yine Engin Ardıç döneği, benzer bir yazı yazdı. E, şimdi bunlarla saf tutacaksın sen, ondan sonra da devrimcilik iddiasında bulunacaksın. Biz de sana Sahte Sol, Soytarı Sol deyince, vay bize hakaret ediyor, diye bize saldıracaksın. Ve bizimle ilişkiyi askıya alacaksın. Hiç umurumuzda olmaz! Ya adam olursunuz ya da erir, tükenir, yok olur gidersiniz…
Emperyalistlerin Çanakkale Hezimeti ve bu Hezimetin Dünya çapındaki önemi
Çanakkale Savaşları’nda bulunan, yağmacı emperyalist orduyla beraber bulunan bir İngiliz Savaş muhabiri var, arkadaşlar, Ellis Ashmead Bartlett. “Çanakkale Gerçeği” diye, tüm arkadaşlara salık vereceğim bir kitabı var. Burada çok açık bir şekilde anlatır emperyalistlerin amaçlarını. Yani, “Rüyalar Şehri İstanbul’u bir an önce ele geçirmek, Ayasofya’da yeniden Haç’ın hâkimiyetini sağlamak, Fatih’in Yeniçerilerinin yaptıklarının öcünü almak”, diye sıralar. Sürekli makaleler gönderir Londra’ya, savaşın başlarında gönderdiği yazılarında, zaferden o denli emindir ki; zafer çok yakın, der defalarca. Ve “Osmanlı Türkleri son Haçlı Seferinden bu yana Anglosakson süngüsü tatmadılar, şimdi tadacaklar”, der. “Haç için savaşan o kutsal şövalyelerin öcünü alacağız”, der. Ve coşkuya kapılır emperyalist ordu karşısında. “Bugüne dek Tarihin gördüğü en büyük Haçlı Ordusu bu. Onun önünde kim durabilir?” der. Ve Türkleri o kadar aşağılar ki… Türkleri ve Osmanlı Halklarını… Tabiî Kürt yoldaşlarımız da var, omuz omuza bu savaşlarda. Hiçbir şekilde ayrılmamışlar, Malazgirt Savaşı’ndan bu yana sürekli Türklerle omuz omuza, her zaman, sevinçte ve zor günlerde, tasada beraber olmuşlar, arkadaşlar.

“Bunlara on şilin rüşvet versek, bir de teslim olduklarında af çıkarsak, bu siperlerdeki Osmanlı Türkleri kaçar gider”, diye teklifte bulunur, Çanakkale Savaşlarının Komutanı Ian Hamilton’a. O denli emin yani, o denli aşağılıyor bizleri, savaşın başlangıcında.

Ama sonunda ne olduğunu görür. “Türkler müthiş kahramanca savunuyorlar yurtlarını. Köşeye sıkıştığı zaman korkunç yenilmez savaşçılar olur Türkler” der.

Ve savaşın gidişatını görür. Ve o yönde değerlendirmelerde bulunur ve Londra’ya o makaleleri göndermeye başlar. Iord Hamilton hemen ambargo koyar, Bartlett’in yazılarına. Engeller, gönderilmesini. Sonunda bir Avustralya savaş muhabirine makalesini verir ve İngiltere Başbakanı Asquith’e bir mektup yazar, arkadaşlar. Fakat bu mektubu Avustralya savaş muhabirine verirken, başka bir İngiliz savaş muhabiri görür, Ian Hamilton’a haber verir. Ian Hamilton, hemen o Avustralya savaş muhabirini Marsilya’da gemiden iner inmez tutuklatır. Ve elinden Bartlett’ın makalesini alır. İngiliz Başbakanına, Asquith’e ulaştırılmasını engeller böylece. Ama Avustralya savaş muhabiri, mektubun içeriğini belleğine yazmıştır. Onu tekrar kaleme alır. Avustralya Başbakanı Andrew Fisher’e gönderir. Fisher de İngiliz Başbakanı Asquith’e gönderir. Şimdi o mektubun son bölümünden kısa bir bölüm okumak istiyorum:

“Sayın Asquith,

“Size böylesine rahatça yazıyor olmamı mazur göreceğinizi umuyorum; ancak, bu mektubu size elle ulaştırma imkânına sahibim ve kesinlikle meselelerin gerçek yüzünü buradan öğrenmeniz gerektiğini düşünüyorum. Türklere karşı mutlak büyük başarılar gösterme yolundaki son büyük çabamız, Bannockburn Muharebesi’nden beri tarihimizdeki en korkunç ve pahalı fiyasko idi. Karargâhlar tarafından belirlenen planın en ufak bir başarı şansının bulunduğunu şahsen hiç düşünmedim, keza, bu planın akim [başarısız] kalışını 9. Kolordu’nun Anafarta Tepelerini zapt etmede başarısız kalışıyla açıklamaya yönelik gayretlerin gerçekle bir ilgisi bulunmamaktadır. Operasyonlar, imkânsız bir ülkede, İşgalci Güçlerin, bir generalin kesinlikle beklenti hakkına sahip olamayacağı mikyasta, elde edilmesi imkânsız hedeflere kahramanca dalması ve hayatlarını feda etmesi suretiyle bir süre sürdü. Asıl hedef, Yarımada’yı Suvla Körfezi’nden” (agy, s. 276) diye devam eder, arkadaşlar.

Yani, bu savaşın, vaktimiz yok okumaya, sürmesinin hiçbir anlamı yok. Kayıptan başka, hezimetten başka hiçbir şey vermez. En kısa sürede, zaten kış da yaklaşmaktadır, çekilmemiz gerekir, der, arkadaşlar.

Onun üzerine İngiliz Başbakanı Asquith, Ian Hamilton’ı, o gururlu, mağrur, emperyalist yağma savaşlarında büyük deneyimler edinmiş, zaferler kazanmış, Güney Afrika Halklarına kan kusturmuş, Hindistan’da mazlum Hindistan Halkına kan kusturmuş Ian Hamilton’ı görevden, yani Çanakkale Savaşları Müttefik Orduları Komutanlığından alır, yerine General Monroe’yu gönderir. Monroe, savaşın sürmesindeki anlamsızlığı çabuk kavrar. Ve onun üzerine emperyalist İtilaf Ordusu defolur gider, arkadaşlar.

Yani Çanakkale Savaşları ve Zaferi konusundaki tezlerimiz de, tümüyle Marksizmin-Leninizmin ilkelerine uygundur, arkadaşlar.

Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği nedir?

Taci Arkadaşımız da uzun uzun anlattı. Bizim Birinci Kurtuluş Savaşı’mız, Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Burjuva Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır. Usta’mız adını böyle koyar. Ve Türkiye Komünist Partisi’nin ilk Başkanı ve onun yoldaşları da böyle koyar bu savaşın adını. Mustafa Suphi Yoldaş ve Onbeşler de aynen böyle koyar, arkadaşlar.

Şimdi bizim Sevrci Sahte Solcular, Mustafa Suphi’yi savunur görünürler, Onbeşler’i savunur görünürler. Ama hiç ilgileri yok Onbeşler’le de, Mustafa Suphi’yle de, TKP’nin o yıllarda verdiği mücadele ve savunduğu tezlerle de. Tam tersine, onlarla tam bir uyum içinde olan bizleriz.

Yine isterseniz önce Lenin’den başlayalım, arkadaşlar, Kurtuluş Savaşı’mızın niteliği neymiş. Büyükelçi olarak Ankara’ya gönderilen Sovyet diplomatı Aralov, Türkiye’ye hareket etmeden önce Lenin’le görüşür. Lenin’in öğütlerini, direktiflerini alır. Lenin’in ona söylediklerinden kısa bir bölüm okumak istiyorum.

“Türkler”… Lenin söylüyor arkadaşlar. Lenin’in çalışma odasına gidiyor Aralov, zamanımız yok oraları aktarmayalım. Lenin içtenlikle, dostlukla tokalaşıyor, hal hatır soruyor. Yani gönlünü okşayıcı sözler ediyor ve şunları söylüyor sonra da:

“(…) Şimdi size büyük bir iş veriliyor. Türkiye’de yararlı çalışacağınızı umuyorum. Türkler, milli kurtuluşları için savaşıyorlar. Bunun için Merkez Komitesi, askerlik işlerini bilen birisi olarak, sizi oraya gönderiyor. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve başkaldırdılar. Sabır bardağı taştı; gerek Doğu Halkları, gerek biz emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük. Keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.”

“Lenin Türkiye’de olup bitenleri çok iyi biliyordu. (Aralov diyor bunu hatıralarında ve Lenin devam ediyor:)

“-Mustafa Kemal Paşa, tabiî ki sosyalist değildir” diyordu Lenin, “Ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk Halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk Hükümetine, Türk Halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız… İngiltere onların üzerine Yunanistan’ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı… Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bu günlerde Ukrayna Cumhuriyet adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılaşacaksınızdır.

“-Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir.” (diyor arkadaşlar.)

Küçük bir paragraf daha aktarayım:

“-En önemlisi halka saygı göstermektir. Emperyalistlerin yağmacı istilacı politikalarına karşılık bizim, hiçbir çıkara dayanmayan dostluk ve memleketin iç yaşamına karışmama durumumuzu, açıklayınız! İşte sizin ödeviniz!.. Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim; en kuvvetli bir ihtimalle silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz. Dil öğreniniz…” filan diye, devam eder arkadaşlar, zamanımız yok. (S. İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, s. 37-40)

Demek ki Lenin, çok net bir şekilde Kurtuluş Savaşı’mızın karakterini ortaya koyuyor, arkadaşlar. Şimdi bunu inkâr ettik mi, o zaman Leninciyiz deme hakkımız kendiliğinden ortadan kalkar.

Biz neden Leninistiz?

Marksizmin-Leninizmin tezlerini benimsediğimiz için. O tezlerin ışığında kavga yürüttüğümüz için Leninistiz, diyoruz. E, onları reddedersek Leninistliğimiz lafta kalır…

Yine, zamanımız yok arkadaşlar, burada, Stalin Boğazlar’da İtilaf Donanmasını bombalayalım, der, imha edelim der, işgalci donanmayı. İşgal altında o zaman İstanbul. Ali Fuat Paşa’ya önerir Stalin bunu açıkça. Ve 10 milyon altın ruble yardım vaat eder Sovyetler. Birinci 5 milyonunu gönderirler, ikinci 5 milyonu da, arkadaşlar, halledeceğiz, der Stalin.

“Stalin’in Boğazlar’ı torpilleme teklifi,

“Bundan sonra Milletler Komiseri Stalin’le olan mülakatımız aşağıdaki şekilde cereyan etmişti.”

General, Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy. O zaman Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi. O, anılarında, “Moskova Hatıraları” adlı anılarında, yazıyor.

“- Anlıyorum, Paşa! (diyor, Ali Fuat Cebesoy’a, Stalin) Selanik’in Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan’dan hangisine verilmesinin daha münasip olacağı hakkında fikrinizi öğrenebilir miyim?”

Yani bu denli dostça davranıyor Stalin de. Sizin tercihiniz yönünde bizim de görüşümüz olsun, istiyor. Sizin tercihinize uyalım, diyor Stalin.

“Ben– Yunanistan’da kalması daha adilane olur.

“Stalin– Boğazlar’da denizden bir teşebbüste bulunulmasını ve İtilaf Donanmasının ızrar edilmesini [zarar verilmesini] düşünüyorum. Bu maksatla Alman mütehassıslarını Kırım’a getirteceğim. Onlara Kırım’da torpil ve sair tahrip vasıtaları yaptırtacağım. Eğer bunların Boğazlar’a nakli tarafınızdan temin edilebilirse, hemen işe başlanabilir. Siz ne dersiniz?

“Ben– Tahrip vasıtalarını, mütehassısların gösterecekleri usul dairesinde Türk denizcilerinin kendi küçük gemileriyle nakledebileceklerini mümkün görüyorum.

“Bundan sonra sözü benim istediklerim üzerine getirdim, dedim ki:

“Vaadedilen on milyon rublelik altının ikinci taksidi olan beş milyonu Ankara’ya gönderebilmek üzere acele yola çıkarılmasını rica edeceğim.

“Bu hususta bir iki gün içinde kat’i ve müspet bir cevap verebileceğini söyledi.

“Türkiye’ye gönderilmesi takarrür eden esliha (yani Türkiye’ye gönderilmesi kararlaştırılan silahlar, – N. Ankut), cephane ve harp malzemesinin, görülen mübrem ihtiyaç üzerine bütün süratiyle gönderilmesini hususi surette Yoldaş Stalin’den rica edebilir miyim?

“Sual ve ricama da:

“Bunu temin edeceğimi vaad ediyorum.

“Cevabını verdi. Konuşmamız geç vakitlere kadar samimi olarak devam etmişti.” diye devam ediyor, arkadaşlar. (agy., s.160-161)

Yani Stalin de böylesine dost. Birlikte İtilaf Donanmasını, işgalci donanmayı imha edelim, diyor.

Şimdi zamanımız ne kadar kaldı?

İki saat doldu, bir yarım saat kaldı. İki buçuk saat süre tanımıştı yoldaşlarım bana. O bakımdan…

***

Sanırız, gerçeği görüp anlamak isteyen arkadaşlar için, sonuç elde edilmiştir.

Burada bir de şunu gördük:

Baykuş Gözlü Okuyan Hafız, Çanakkale Zaferimize, yukarıda görüldüğü şekilde saldırırken, aynı saatlerde Yeni Sahte TKP’nin Çanakkale İl Örgütü, Zaferimizi sahiplenen bir açıklamada bulunuyor. Açıklamalarından üç paragraf:

“Yıl 1915, Boğaza giren İngiliz, Fransız zırhlıları, yarımadaya çıkartılan emperyalist ordular. Anadolu’nun dört bir yanından buna karşı mücadeleye gelen boyun eğmeyenler. Direnenler ve kazananlar…

“(…)

“Şartlar şimdi de çok farklı değil. O zaman işgal ordularıydı memleketin üzerine kirli çizmeleriyle basanlar, şimdi onların gerici uşakları. Yine Çanakkale, yine işgal ve yine boyun eğmeyenlerin direnişi!

“(…)

“Çanakkale tarihi buna boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Yıllar önce gösterdi. AKP’yi yaratanlara gösterdi. Gericiliği yaratanlara, sermayenin ve emperyalizmin uşaklığını yapanlara gösterdi.” (https://goo.gl/M11zye)


Saygıdeğer Arkadaşlar;

Görüldüğü gibi, bizim her tezimiz, her tespitimiz, İşçi Sınıfı Biliminin yol göstericiliğinde oluşturulmuş, bütünüyle gerçeği ifade eden görüşlerdir. Biz İşçi Sınıfı Devrimcisiyiz. Gerçek Devrimciyiz.

Özetçe; Marksizm-Leninizmin ana tezlerinin ışığında Türkiye’nin orijinal devrim öğretisini oluşturan ve o doğrultuda savaşan biricik Gerçek Devrimci Partiyiz. Her sözümüz, her davranışımız, bu özelliğimizi ortaya koyar açıkça…

Bu topraklarda, devrimi bizim yolumuzu izleyen ve bu yolda savaşan Gerçek Devrimciler zafere ulaştıracaktır…

Not: İzleyen arkadaşlar ayrımına varmıştır. 15 Temmuz Paylaşım Savaşı sonrasından itibaren bu türden polemiklere girmeyi bırakmıştık. Bütün enerjimizi, Tayyibistan Faşist Din Devleti’ni kurmaya çabalayan ABD yapımı Kaçak Saraylı’ya ve onun AKP’gilleri’nin iktidarına vurmaya yöneltmiştik. Fakat, Baykuş Gözlü Kardeş’in dün bize, meşrebi olduğu üzere, sinsice ve ahlâksızca saldırması bizi cevap verme mecburiyetine itti. Yoksa, bu tür konular bizce bugünün meselesi değildir…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

Bir ülkedeki diziler, o ülkedeki toplumun davranışlarına, hoşuna giden olgulara göre yapılır. Arz/Talep meselesi yani. Bu yüzden bu ülkede Bilim-Kurgu, Psikoloji, Sosyoloji üzerine diziler yok. Hep entrika, aldatma, mafya ve saptırılmış tarih olguları üzerine kurulu diziler var.

Alıntı

emre saydam, Fareler ve İnsanlar'ı inceledi.
05 Mar 20:59 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Öncelikle kitapta müthiş bir dostluk anlatılıyor diyenlere zerre kadar katılmadığımı belirterek başlayayım. Buradan yola çıkıp dostluk üzerine müthiş bir sorgulamaya girerdim ama çok üstünkötü geçeceğim burayı; hayattaki bütün ilişkiler faydacılık üzerine kurulur. Defalarca benzer şeyleri yazdım, söyledim zaten. Bu faydacılık durumu ortadan kalktığında o ilişkiyi(arkadaşlık, sevgililik, akrabalık) koruyan şey vicdan, vefa, toplumsal baskılar gibi kavramlardır ki bu da tek tarafın fedakarlıklarına dayanır ancak. Kitapta bu karşılıklı faydacılık durumunun en acımasızlarından biri var işte. Yani Candy' nin köpeği ile arasındaki bağ, George ile Lennie arasındaki bağdan daha özel mesela bana göre.
İncecik olmasına rağmen çok yoğun bir kitap, çok da okunan bir kitap haliyle ve çok fazla farklı yorum yapılmış üzerinde bu zamana kadar. Dolayısıyla az çok hepsine değinmek istiyor insan. En başta dediğim gibi işin ''müthiş bir arkadaşlık hikayesi'' kısmına hiç katılmıyorum. George ve Lennie bir hayalin peşinden gidiyorlar, hayali duyan herkesin o hayale ortak olma arzusu ise sanırım kitabın en can alıcı yeri. Küçük insanların, küçük hayalleri üzerine yazılmış bir kitap ve tıpkı ismini aldığı şiirde de bahsedildiği gibi ''en iyi planları, farelerin ve insanların, sıkça ters gider.'' Gerçekleşmiyor elbette hayaller. Aslında kurulan hayal çok küçük, gerçekleştirilebilirliği çok da zor olmayan bir hayal buna rağmen gerçekleşemiyor. Steinbeck, İnci' de de yapmıştı bunu. Parayla her şeyin güzel olacağını sanan küçük insanlara parayı vermiş ve sonra da hayalleriyle birlikte o insanları da yok etmişti. Burada da aynısını yapıyor. Hayal yok olunca insanı da yok ediyor, insanı yaşatan hayalleridir diyor dolaylı yoldan sanki.
Spoiler olacak devamında ama zaten hikayeyi de bilmeyen yoktur muhtemelen; George, Lennie' yi vurmasını kimileri bunu ''arkadaşını korumak için yaptı'' diye yorumlamaktadır. Elbette ki senelerdir yanında olan adama duygusal bir yakınlık duymaktadır George ama vurmasının tek nedeni ve bence asıl nedeni Lennie' nin onurunu korumak değildir. Lennie aynı zamanda bir külfettir de George için ve George her kızdığı anda bunu da açıkça dile getirir. Hatta Lennie de bunun farkındadır. Yine Slim(sanırım Slim' di) George' a neden Lennie ile birlikte takılıyorsun dediğinde, çünkü o benim arkadaşım ve onu çok seviyorum cevabını vermez George. Çocukluktan beri yanımda, teyzesi bana emanet etti filan der. Yani demek istediğim George, Lennie' i vururken onu koruma düşüncesinin altına, üzerindeki külfetten kurtulma, hayallerin gerçekleşmeyeceğini anlayıp kendi yolunu seçme düşüncesini de saklayıp çekti o tetiği.
Şimdi Candy' nin köpeği öldürüldükten sonra, Candy ''ben vurmalıydım onu'' demişti. George onu yaptı bir bakıma. Başkasına bırakmadı ve artık hayallerin gerçekleşmeyeceğini anladığından ''bir işe yaramadığı''(köpeğin vurulma sebebine gönderme yapıyorum hemen coşmayın) için Lennie' yi vurdu.
Biliyorum mutsuz insanlar olarak ve her mutsuzluğunuzu kapitalizme ve Amerika' ya bağlayacak Amerikan Rüyası deyimini ve bu deyimin eleştirilmesini çok seviyorsunuz ama yapmayacağım. Herkesin mutlu olmakla ilgili hayalleri var ama hiç kimse mutlu değil ve herkes çok yalnız ki alttan alta mutsuzluklarının sebebi bu gibi de veriliyor okuyucuya. Yine döndün dolaştık geldik kapitalizme. İnsanların bireyselleştirilmesi meselesi yani. Şimdi Curley mutsuz sağa sola saldırıyor, karısı mutsuz, o da hayallerinden vazgeçmiş ve yalnız olmaktan yakınıyor, Slim atlarla bağ kurmuş, Candy köpeğiyle, Crooks kitaplarla vs. Zaten bir süre önce çiftlikte çalışan bir işçinin gönderdiği mektubun bir dergide yayımlanmasına verilen tepkiler, o kişilerin ne kadar yalnız ve unutulmuş olduklarının en güzel örneği belki de. Şimdi örneğin Slim gibi saygı duyulan biriyle x bir kişi neden George ve Lennie gibi kafa kafaya verip bir hayal kurmuyorlar diye düşünüyor insan. İşte sistem eleştirisi de orada. İnsanları birbirlerinden tamamen uzaklaştırmış ve hayallerini ellerinden almış sistem. George ve Lennie ise çocukluktan beri yan yana olduklarından aslında arkadaş olmalarını gerektirecek donanımlara sahip olmasalar dahi ortak bir hayalde buluşabiliyorlar ve bu yüzden etrafındakilerden ayrılıyorlar. O kadar sarılıyorlar ki hayallerine, paylaşmaktan bile çekiniyorlar çünkü biliyorlar ki paylaştıkları anda sistem o hayali yok edecek ve onları da çarkları arasına alıp ezecek. İki alıntı ekledim ki ikisi de yalnızlık üzerine. Birinde kişi, gördüğünü gösterecek birileri olmadıktan sonra gördüğünden de emin olamaz gibi bir şey diyor ki benim de daha önce defalarca söylediğim bir şey bu ve George ile Lennie' nin yan yana olmalarının nedenlerinden de birisi. Hayalini biriyle paylaştığın sürece gerçek olacağına inanıyorsun çünkü, kitapta böyle yani. George, Lennie öldürürken aslında hayalini de öldürüyor bir bakıma. İkinci alıntıyı ise size inat olsun diye paylaştım. Kitaplar ve huzur, ah kitaplarlar dolu bir oda vs. diyorsunuz ya hani, onlara inat olsun diye yaptım. Hayatınızı da adasanız maksimum 2500 kitap okuyabilirsiniz ki bu da küçük bir kitapçı dükkanının yarısı demektir en fazla. Yani okyanusta bir damla. O yüzden okuyacağınız kitapları iyi seçmeye çalışın, bir de bu ve benzeri sitelerin kıymetini bilin ki sonra Carlson gibi kitaplardan başka bir bok yok hayatımda diye ağlanmak zorunda kalmayın. Ben de aksi bir adamımdır, tersimdir ama 9 kişiyi terslesem de 10. kişi hayatımda kalsın isterim. Mesele o hayatınızda tutacağınız 10. kişilerin kim olduğuna karar vermek ve karşılığında ona sunabileceğiniz bir şeylerin olması.
Aslında biraz duygusuz yazdım ama kitabı okurken çok duygulandım. Tek sebebi ise Lennie' nin saflığı, cümleleri ve hayvanlara istemeden verdiği zararlardı. Eski kız arkadaşımın hayvanlara duyduğu sevgi ve duyarlılığı anımsattı filan. Neyse, sözlerime burada son verirken size iki tavsiye bırakıyorum; 1- Gary Sinise ve John Malkovich' in muhteşem performans gösterdikleri film uyarlamasını da izleyin, 2- Megadeth-Of Mice And Men(Şarkının ilk 10 saniyesindeki Dave Mustaine' nin gereksiz saçmalamasını yok sayın ama)
Eklemeyi unuttum oysaki kitabı okurken çok hoşuma giden bir detaydı bu. Şimdi kitap 7 bölümden oluşuyor. Her bölümün girişinde yaklaşık bir sayfalık bir mekan tasviri var. Filmde de böyle miydi hatırlamıyorum ama sırf bunun için tekrar bakacağım filme. Çok hoşuma gitti bu detay. Fransız filmlerinde olur genelde, kamera önce bir mekanı çeker bir dakika filan, sonrasında kadraja bir oyuncu girer ya da bir hareket olur, tıpkı onun gibiydi.

Sıcağı sıcağına ilk ciddi incelememi yapmak istedim.

Sabahattin Ali’nin , eğitici,öğretici,düşündürücü öykülerini okurken o anlara gidiyor, o anları yaşıyorsunuz...Betimlemeler, betona saplanan mıh gibi sağlam ve doyurucu...

Öykülerden kısaca bahsedeyim;

Asfalt Yol , diğer incelemecilerin de belirttiği gibi, demode olmuş fakat denenmekte günümüzde bile ısrar edilen merkezden yönetimin beceriksizliği,kırsaldaki jönlerin kaypaklığı, sorunu gören ve çözüme en az gücü yetenin fitili ateşlemesi gibi ilerici-devrimci diyaloglar ile geçiyor.

Hanende Melek , yozlaşmış toplumda, bireyler arasında reis olanın bencillik katsayısının tavan yapabildiği bir ortam da züppeliğin diğer bireylerin hayatını nasıl etkilediğini, mevcut düzenin içerisinde ruhu ile isyan eden, bedeni ve sesi ile himayeye boyun eğen, vicdanı ile de mazluma el açan konstrumatris işçinin günlük yaşamı anlatılmakta.

Çaydanlık , hapishane de kader mahkumlarından ağa rolünü üstlenen karakterin,hastalıkla mücadele ederken, yamağının,karısının,gardiyanın koyun can derdinde, kasap et hikayesi.

Ayran, bir yaşam mücadelesi daha, sonu biraz JACK London ın Beyaz Diş’ini anımsattı okurken (yakın zamanda okuduğumdan olabilir) , soğukla mücadeler, soğuk hava da ayran satmak zorunda olmak, karanlık ormanda karların üzerinde kendini doğaya teslim etmek.

Isıtmak için, öykü realiteden alıntı ise yazara öfkemi-sinirimi haklı bir zemine oturtabilirim. Dul bir kadının hasta kızına bir tabak sıcak çorba yapacak imkanının olmaması beni çok üzdü...Pamuk ipliğine bağlı olan bazı hayatlar, hayatı ivedilikle yaşayan, basiretli ve inançlı insanların bir anlık gafleti ile son bulduğunda, şimdi bu da neydi böyle...olmadı, yakışmadı...

Uyku, cahiliye devrinden kalma bir ihtirasla daha fazla para kazanmak için, kamyona insanları turşu bidonu gibi istifleyerek, 72 saat uykusuzluk ile yola devam etmek, şarampollere kıl payı teğet geçmek...

Selam, selamı okurken biraz Hanende Melek’in izlerini buldum, benzer bir hikaye burada da bir hanende var sonuç olarak. O yıllarda esnaf bugünki gibi kan ağlıyormuş ama gece hayatını da aksatmıyormuş, velhasıl bir berber yusuf var Kuyucaklı olmayanından, hanendeye gönül veren bu berber, yıllar sonra hanendenin selamını alır uzak bir diyardan bir ahbabından...ve yusuf evi terk eder.

Bir mesleğin Başlangıcı, varlıklı recep birgün varlıksız olunca varlığını arttırmak için ticarete atılır,yazar espri baabında mesleğini sorar,utanır söyleyemez, azcık gülmek isterseniz bu öykü birebir.

Bir konferans , Asfalt Yol dan izler taşıyor, bir köye zatı muhterem devlet geliyor, konferans veriyor,halk birşey anlamadığı halde hepbir ağızdan anladık diyorlar,kooperatifler işte böyle kuruluyor, köylünün cebinden birşeyler eksilecek, kaçarı yok.

Yeni Dünya, Köylerde düğünlerde o zamanlar hanende oynatmak itibar meselesi tabii olarak. İki hanende kapışır, biri fenalaşır, düğün cenazeye döner.
İki Kadın , kuma olayı irdelenir,kumaların düşüncelerinin reisin son nefesini beklediği an gelir, başlarlar mal mülk kavgasına,paylaşırlar.

Sulfata , bu kelimeyi ilk defa duyuyorum, sıtma ilacıymış...Doktor köyde sıtma ilacını idareli dağıtmak isterken, ihtiyacı olanın derdini bir türlü anlamaz, göz göre göre bir insan mefta olur, koca ya akıl veren yazar sağlığında gelinin kanını cam ile doktora götürülmesini salık verir, bu kısım biraz fantastik olmuş yani pek inandırıcı gelmedi bana, öykünün köy hikayesinden james bond hikayesine dönüşmesi birden ansızın sizi şaşırtıyor.

Hasanboğuldu , çoğu incelemeci bu hikayeyi güzel incelemiş, acıklı gerçek bir hayat-aşk hikayesi, anlatım tarzı eski Türk filimlerinde kullanılan cümleler gibi olduğundan google amcaya bir danıştım.

Tür: Dram Eser: Sabahattin Ali Senaryo ve Yönetmen: Orhan Aksoy Oyuncular: Hülya Avşar, Yalçın Dümer ...

https://www.youtube.com/watch?v=UrLxucdkd_0

iyi okumalar.

Cem, Vakıf'ı inceledi.
 06 Şub 21:16 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Isaac Asimov'un bu bilimkurgu başyapıtı okuması zahmetli de olabilen çok güzel bir eser. Zahmetli diyorum, çünkü bilimkurgu diyebileceğim şeyler, belki klişe de olabilecek şeyler bu kitapta çok da ön plânda değiller, ama okuduklarım ve bende uyandırdıkları hisler ve düşünceler açısından çok iyi yazılmış politik bir bilimkurgu örneği olduğunu da düşünüyorum Vakıf'ın.

Aslında 7 kitaplık Vakıf Serisi'yle ilgili bir okuma sırası meselesi var. Ekşi sözlükte, incelemelerde okuduğunuzda bir çok okurun yazılış sırasına göre okunması gerektiğini söylediğini görüyoruz serinin. Kronolojik sırayla okunacaksa önce 7. kitaptan başlanması gerekiyor ve ben de iki yıl önce o kitabı okumuştum ilk olarak. Etkilenmemiştim, basit gelmişti. Ardından Vakıf'ı okumaya çalışmış ve çok sıkılarak bırakmıştım; çünkü üslûp farklılığı çok bariz ortadaydı. Şimdi iki yıl sonra Vakıf'ı okurken hem 7. kitabı hatırlamamanın verdiği keyifle, hem de yazarın kotardığı bu çıtası oldukça iyi eserin verdiği lezzetle kitabı seve seve okuduğumu, büyük keyif aldığımı söyleyebilirim.

"Geleceği matematik formülleriyle görmeye dayalı psiko-tarih isimli bir bilimin yaratıcısı Hari Seldon, Galaksi İmparatorluğu Trantor’un çöküş sürecine girdiğini hesaplar. İmparatorluk çöktükten sonraki anarşi ve barbarlık dönemi 30 bin yıl sürecektir. Bu süreyi azaltmak için galaksinin iki ucunda birer vakıf kurar. Birinci vakıf galaksinin merkezine uzakta, kaynakları az bir gezegendedir. Terminus adlı bu gezegene yerleştirilen bilim adamları ve aileleri bir Galaksi Ansiklopedisi yazmak için görevli olduklarını sanmaktadırlar. Oysa Hari Seldon onlara yeni bir galaksi imparatorluğu kuracakları geleceği çizmiştir. İmparatorluk önce çevreden çözülmeye başlar. Terminus kendisini yutmaya hazır dört krallık arasında kalır.
İlk kriz: Birinci Vakıf önce bilimi kullanarak çevresindeki dört krallık tarafından yutulmamayı başarır.
İkinci kriz: Bilimi din kisvesiyle dört krallığa verir ve sonunda hepsini ele geçirir.
Üçüncü kriz: Bilim ve din yanında ticareti kullanır.
Dördüncü kriz: Ticareti kullanır.
Genişlemeyi sağlayan krizlerin hepsinin ortak özelliği aynı anda iç ve dış gerilimlerin en yüksek noktaya ulaşmasıyla görülür."

Vakıf 5 ayrı bölüm hâlinde her bir bölümün arasında 30-40-50 yıllık aralıklarla hatta karakterleri tamamen değişerek imparatorluğun çöküşünü, vakıf çalışmalarını, ve karşılaşılan krizleri anlatır. Ancak bütün bunlar karmaşık politik ilişkilerle yoğrularak anlatılır; Vakıf'ın esas meselesi milyonlarca gezegende sürüp giden insan varlığının en temel özelliklerinden olan siyasetin kaçınılmazlığıdır bir yandan; insan politika üreten, manipüle eden, çekip çeviren, oynayan bir varlıktır; menfaat ve çıkarlar katmer katmer evrene yayılırken dünya üzerindekinden farklı olmayan çatışmaların bize gösterdiği şey ise her nerede olursa olsun insanın yine aynı olduğu, yalan söylediği, manipüle ettiği, bozduğu, yıktığı ama bir yandan da yaptığı ve başardığıdır; bütün gezegenleriyle evren ve imparatorluk koskoca bir uzay haritasına serpiştirilmiş bir dünya öyküsüdür bir yandan da. Ticaretin, hele de dinin bir manüpilasyon ve iktidar aracı olarak insanları, toplumları, gezegenleri yönlendirmeye yaradığını öylesine incelikle anlatıyor ki Asimov şaşırmamak elde değil.

Kitapta sıralanan beş öykü Vakıf'ın kuruluş ve imparatorluğun yıkılış hikâyesini tamamen politik eylemlere odaklanarak anlatıyor. Yazar açıklayıcı, betimleyici bir dil kullanmak yerine karakterlerini konuşturarak meselelerini anlatıyor, çatışmaları bu diyaloglar üzerinden aktarıyor. Vakıf'ın amacı olan imparatorluğun yıkılışının insan türüne bedeli 30 bin senelik toparlanma süresini bin seneye indirme gayreti ise Asimov'un ömrü yetmediği için yanılmıyorsam 500 sene ile sonlanıyor. Tabii bu, 7 kitaplık serideki toplam zaman. İlk kitapta ise 200 senelik bir süre anlatılıyor.

Kitaptaki öyküler Hari Seldon'ın psikotarih çalışmalarını anlatarak okuyucuyu ikna etmek yerine o çalışmaların gözlemlerini 5 öykü içerisindeki çatışma ve krizlerle yansıtarak aktarıyor. Bu durumun bir sıkıntısı, olayların kolayca takip edilememesi, özellikle son öyküde kimin kim ve neyin ne olduğunu en azından ben anlayamadım diyebilirim; ancak politik entrikalar, oyunlar, dinin ve ticaretin en etkili boyun eğdirme aracı olması, araçların amaca dönüşmesi, putlaştırılması ve bu arada herşeyin temelinde Seldon'ın psikotarihi aracılığıyla hesapladığı çözülmelerin yaşanması ve krizlerin yeni fırsatlar yaratarak Vakıf'ın bekası için araçlar yaratması şeklinde kitap sürüp gidiyor. Serinin diğer kitaplarında Asimov'un bu tavrı sürdürüp sürdürmediğini merak ediyorum. 7. kitaptan hatırladığım gevşek olay örgüsü ile hiç çekici olmayan bir üslûbun sayfalarca sürüp gitmesiydi. Oysa ilk kitapta karakter derinliği veremeyen, psikolojileri yansıtamayan Asimov'un pırıl pırıl bir politik gözle öykülerini yazdığını görüyoruz. Gerçekten övgüyü hak eden bir eser bu.

Vakıf'ı bilimkurgu seven herkese öneriyorum.

**
Alıntı: http://orkunucar.blogspot.com.tr/...risi-ve-turkiye.html

Necip Gerboğa, Gece'yi inceledi.
 27 Oca 21:09 · Kitabı yarım bıraktı · Puan vermedi

Yazar bu eserinde 'gece' metaforundan hareketle kendi iç dünyasını, yalnızlığını, sıkılmışlığını ve tekdüzeliği imgesel bir anlatımla harmanlayarak zaman zaman ekspresyonist bir bakış açısıyla zaman zamansa nihilizm kokan izlenimleriyle okuru, gerçekle gerçeküstü bir dünya arasında sıkışmış soyut bir buhranı keşfetmeye davet ediyor...
---------------------
Bu kitabın incelemesine böyle bir cümle ile başlayıp aynı kulvardan devam ederek sonunu getirmeyi inanın çok isterdim. Ancak böyle birşey yapsaydım hem kendimi hem de sizi kandırmış olacaktım ki, aramızdaki güzel ilişkinin hiç de hak etmediği bir son olurdu bu durum. O yüzden müsadenizle fularımı çıkarıp yola o şekilde devam etmek istiyorum...

Tahmin ettiğiniz gibi tam bir kitap incelemesi olmayacak bundan sonraki kısım. Daha çok, kitabı neden yarım bıraktığımın incelemesi şeklinde devam edecek. Baştan uyarayım, devam edip etmemeye siz kendiniz karar verin...

Bendeniz, bedenini yaşatmak için bir işte çalışan, ruhunu yaşatmak içinse okuyan sıradan bir insanım. Bir metropolde, trafiğin, keşmekeşin, yalanın, dolanın ve sahte ilişkilerin arasında ömür tüketiyor, günümün dörtte üçünde çalışarak ve uyuyarak bedenime, kalan zamanda ise okuyarak ruhuma hizmet etmeye gayret ediyorum... O yüzden çok önemsiyorum bu bana kalan kısıtlı zamanı... Kitaplarımı, yarın ölecekmişim gibi okumaya çalışıyorum. Onları, düğünde takılan altınlar gibi kitaplığıma sıra sıra dizip, titizlikle saklıyorum... Çünkü o kitaplar, iç dünyamla gerçek dünya arasındaki Berlin Duvarı gibi... Beni bir yandan gerçek dünyaya hazırlarken bir yandan da beni gerçek dünyadan koruyorlar. Gerçek dünyanın daha tahammül edilebilir bir yer olmasını biraz da bu kitaplara borçluyum.

1000Kitap 2. İstanbul buluşmasında postmodernizm üzerine yaptığımız uzun ve keyifli tartışma, sonunda bu kitabı 3. buluşmanın ortak kitabı olarak tayin etti desem yalan olmaz. Ben de postmodernizmle aramdaki mesafeyi belki daraltır, en azından vizesiz geçiş hakkı doğar ümidiyle oylamada bu kitaba destek verdim. Çünkü bu tip eserlere kendi irademle gitmeyeceğim için böyle bir 'mecburiyetin' bana kendimi yeniden test etme konusunda katkı sağlayacağını düşündüm. Pişman da değilim açıkçası. Neticede kitabı yarım bıraksam da, önümüzdeki süreç için kendi adıma bir sonuca varmış oldum. Yarım bırakış hikayesine gelin kitaptan bir alıntı ile devam edelim;

"Bildikleri, anımsadıkları oyun alanlarının, kışlaların, bahçelerle parkların, mahallelerle sokakların yerinde, başka insanların (bu "başka insan" deyimi, kaypak bir anlam taşır onlar için; özlerinden başkası da demektir, kendileriyle bir tuttukları ya da kendilerinin bir yansısı saydıklarından başkası da demektir) başka insanların varlığının, gelmiş geçmişliğinin tek izi olarak -örneğin-bir taş parmaklığın seçilebildiği bir ettopraklık görürler; anlamsız, işlevsiz kalmış bu taş parmaklık ettopraklığı boydan boya kesmektedir. Düş görenin gözü bunu yavaş yavaş seçer. (Sayfa 36)"

Bu alıntıyı, okuduğum bölümler içerisinde rastgele bir sayfadan seçtim. Kitabı tamamlayanlarla aramdaki ayrım noktasını somutlaştırabilmek için belki bir örnek olur diye düşündüm...
------------------------------
Evet değerli 1k dostları... Bu bir yazar veya kitap eleştirisi değil. Tamamıyla bir kitaptan ne beklediğinizle alakalı bir durum. Bir tercih meselesi... Yani az önce de dedim ya, ben zaman zengini bir insan değilim. Bu cümlelerle boğuşmak, arkasındaki gizemi aramak, buradan yeni anlamlar çıkarmak, kısacası bu bulmacayı çözmeye çabalamak için ne zamanım ne de bu yönde bir hevesim var. Belki böyle bir okuma için fazla kapalıyım ya da çok sığ bakıyorum... Bunların hiçbirine itirazım yok... Lakin bu tip bir kitapla, Kiril alfabesiyle yazılmış bir kitap arasında benim açımdan çok bariz bir fark yok. Çünkü birini okurken dilini bilmediğim için anlamıyorum, diğerinin ise dilini biliyorum ama o dilin anlatmak istediği anlam hakkında hiçbir fikrim yok. Eğer yazar bu kitabı anlaşılmamak için yazmış ise o zaman tebrik ediyorum onu, çünkü kendisini anlamayan iyi bir okur daha kazandı... Ancak tam tersi, yazar kitabı vasıtasıyla bir fikri, bir duyguyu, bir hatırayı ya da toplumsal bir meseleyi okura aktarmak derdindeyse o zaman da, elimde decoder olmadığı için bu fikir ve duygulardan mahrum kaldım maalesef. Bu yüzden, özür diliyorum kendisinden.

Postmodernizm benim için tek katlı, bahçeli, verandalı, çitlerle çevrili sıcacık bir evi yıkıp yerine 5 katlı apartman dikmek gibi birşey... Tıpkı kırsalın kentleşmesi gibi, sekreterliğin yönetici asistanı, kapıcılığın da apartman görevlisi olması gibi birşey... Ya da küçükken annemizin pazardan alıp hazırladığı kahvaltının, büyüdüğümüzde açık büfe organik kahvaltı+sınırsız çay=kişi başı 30 TL olması gibi birşey... Yani gerçek ve hesap verilebilir olandan kaçmak, ona imgelerden bir kılıf uydurup sözümona gerçeği özgür bırakmak... Evet, yazar için de okur için de daha özgür bir ortam sağladığı kesin; ama doğallığını yitirmiş bir özgürlük. İlk kural, kuralsızlık... Kural yoksa, kaide yoksa hesap verme, eleştirilme gibi bir derdi de olmuyor insanın... Çünkü eleştirmek için ortada somut gerçeklerin, açık bir dilin, bir üslubun, bir anlatımın olması gerekiyor. Oysa siz postmodern bir eseri nasıl eleştireceksiniz? Zaman yok, mekan yok, metaforlar ve imgeler kol geziyor, istediğin kelimeye veya cümleye istediğin anlamı yükle; tutarsa 'vay ne kadar derin bakmışsın', tutmazsa 'kardeşim sen hiç okuduğundan birşey anlamamışsın...' Yani postmodernizm, sonunda yazarın hiç kaybetmediği hileli bir rulet oyunundan farksız benim için... (Linç için gelenler, montunuzu buraya bırakıp sağdan yorum bölümüne geçebilirsiniz, teşekkürler)

Nihayetinde 'Gece' herkes için pek çok anlama gelebilecek bir metafordu. Gece'nin benim için anlamı ise yarım kalan bir hikaye oldu...

Herkese keyifli okumalar dilerim. Sağlıcakla kalın...