• İlgili Resim : http://hizliresim.com/ODy42Q (bence tek cümleyle "Cam Kenarında Dışarıya Bakıyordu Genç Kız" )


    Beyninde sözlerini, müziğini bilmediği belki bir gün bir yerlerde dinleyeceği içten şarkı çalarken elinde iki gündür hasret kaldığı bilindik bir soğuk algınlığı ilacının reklamını yapan kupasındaki Türk kahvesiyle ayakta durup üç bir yanını camlarla son kalan yanını duvarla sarmaladıkları, artık özgür değil kafesteki kuş gibi hissettiren, şimdilerde mutfağa katılmak için inşaat çalışmaları içinde kalmış, ev sahiplerinin yerleştiği günden beri ilk kez bu kadar toz içindeki mutfak balkonunun cam kenarında dışarıya bakıyordu genç kız. İçinde nedenini çözemediği garip bir sıkıntı vardı. Tam bir titizlik hastası olan, ev temizliğine ve düzene kafayı takmış, ev çamaşır suyundan erise de asla temiz ve düzenli olduğuna inanmayacak annesine işten geldiğinde bunu söylese kesin etrafındaki inşaat dağınıklığından, mutfak tezgahındaki kıza göre 1-2 annesine göre tonla bulaşıktan, evdeki tozdan ya da kızın evden dışarı çıkmamasından olduğunu söyleyecekti kıza. Ama bunlar değildi işte sebep, bunlar kızın dert edeceği şeyler değildi. Aslında biliyordu içine dert edindiği şeyleri, belki tamamıyla değil belki de tamamen… Ama deşmek istemiyordu. Bulmak isteğinde kendine soracağı her sorunun cevabı başka binlerce soruya sebep olacaktı sonra onlardan birinin cevabı ile ilk sorunun cevabının tutarsız olduğunu fark edip bu kez de bambaşka sulara yelken açacaktı saatlerce, günlerce, haftalarca, yıllarca, ölçülemeyecek zamanlarca düşünür ve debelenir dururdu bu kısır döngüde. Kaçtığı şey bu kısır döngü değildi hatta bu kapana kısılmışlıktan garip bir zevk de alıyordu aslında çünkü çok değil birkaç yıl önce fark etmişti insanın böyle böyle büyüdüğünü. Ama onu rahatsız eden dışarıdaki hayatlardı. Hayır, hayır onları suçlamıyordu elbette, aksine kendineydi kızgınlığı. Dışarıdaki insanlar, onların durup bunu düşünmeye yetecek vakti yoktu. Hepsi bir şeyler için emek harcıyor, çaba gösteriyordu . Zordu hayatları, büyük sorumlulukları ve dertleri vardı. Oysa kendisi öylece orada durmuş aylak aylak kahve içerek bunları düşünüyordu. Haksızlıktı bu, bencillik, vicdansızlık ya da adına ne denirse işte…O da bir şeyler yapmalıydı. Ne yapması gerektiğini biliyordu da. Bir hedefi vardı onun uğruna pes etmeden ilerlediği ama işte arada bir böyle bir şeyler sıkıyordu boğazını. Kahvesi bitene kadar dedi, şu kupadaki kahve bitene kadar aylakça düşünecekti bu cam önünde. Elindeki kupaya bakıp haylazca gülümsedi. Annesinin hep istediği gibi hanımefendi, narin, nazik genç kız değildi çiçekli dallı güllü altın yaldızlı kahve fincanı barfiks çubuğunun nasır yaptığı elinde hem iğreti dururdu hem de kesmezdi onu o kadarcık kahve. Annesinin onu pembiş pembiş giymiş hanım hanımcık koluna takıp gezeceği, dedikodu yapacağı, örgü öreceği işte öyle bir doktor hanım olarak hayal etmesine sonra kızın onun karşısına askeri doktor olmak istediğini söyleyen spor meraklısı, pembeden nefret eden, babasının aslanım dediği, küçükken barbiler yerine uçakla arabayla silahla oynayan, mankenlere değil de Nene Hatunlara, Fatma Bacılara, Tomris Hanlara, Songül Yakutlara özenen bir deli olarak çıkmasına biraz daha güldü ama hayali kahve fincanı gibi bu gülüşte iğreti oldu. Ama annesi de alışmıştı artık biraz en azından minik şeyler bulup onlarla yetiniyordu. Kızın akademik başarısı, belki sokakta adamım diye gezen bir çoklardan daha yürekli oluşu, ihtiyaç duyunca yemekti temizlikti her türlü şeyin altından kendince kalkması, ayakları üzerinde güçlü duruşu ama şüphesiz en çokta yaşına oranla uzun yıllardır yaptığı sporlar ve sağlıklı beslenme sayesinde düzgün fiziği gibi...Anne kız da alışmışlardı işte artık duruma, daha az kavga ediyorlardı, kabul etmişlerdi farklılardı, baya farklı, kimsenin de değişmeye niyeti yoktu, zaten değişmezdi de insan, alışırdı en fazla. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla...
    Boğazındaki yumrudan geçip ciğerlerine ulaşamayacağını, ulaşsa bile onu ferahlatamayacağını bildiği titrek ama derin bir nefes daha çekip bu kez de gözlerini gökyüzüne dikmeye karar verdi. Belki o derdime derman olur diye. Ama o esnada olan olmuştu işte hükmedilemez gözleri karşı binanın sondan üçüncü katındaki mutlu bir şekilde balkonunu yıkayan genç kadını görmüş, bilinçaltı ile el ele verip algıda seçicilik yapan beyni kıza sormadan oraya kilitlemişti gözlerini de zihnini de. Kadın, o mutlulukla temizlediği balkondan çok değil 2 yıl önce gencecik bir lise öğrencisinin belki sevgilisinin babasından korkup belki kolları yorulduğundan isteğiyle mi yoksa sevdiği/sevdiğini sandığı kızın babası tarafından itilerek mi bilinmez düşerek bir yaz akşamı can verdiğini, sonuca ulaşılamayan davanın sessiz sedasız kapanmasının ardından yine bir yaz gecesi yandaki inşaattan aynı evin camlarına 2 el silah sıkıldığını bu ve benzeri olaylara mı, yaşanmışlıklara mı tahammül edemeyen ailenin 1 ay içinde apar topar taşınıp aylarca boş bıraktığı evin yeni sahibesi olduğunu bilse böyle pervasızca gülümseyebilir miydi ki yeni evinin balkonunu temizlerken? Belki de biliyordu. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Ancak duruma bakılırsa genç kız alışamamıştı ya da alışmıştı da dün akşam saatlerinde bu kez de bir arka sokakta oturan bir annenin kendini evinin balkonundan atarak intihar etmesi mi etkilemişti onu, ondan mı dikkatini çekmişti bu kadın ? Ama yok her sabah kalktığında ve yatmadan camdan dışarı bakıp derin bir nefes alırken daha bir ton şey gibi o çocuk, sevgilisi, ikisinin ailesi ve daha birçoğu hızlıca geçer giderdi aklından... Ama gidiyordu işte öylece, öyleyse düşünmesinin ne yararı vardı ? Bir anda aklına yine bambaşka bir şey geldi. Binadaki kadınlar o yaz çaylı çekirdekli akşam oturmalarında dedikodularının arasına bu konuyu da almıştı. Bisikletine binmeden önce ön tekerini şişirirken kulak misafiri olmuştu genç kız yoksa o sevmezdi öyle o kadar kadının arasında oturup gereksiz bol dedikodulu akşamları. Kadınlar da çekinirdi zaten ondan biraz soğuk, ciddi bulur yanında konuşacaklarına dikkat eder üç düşünür bir söylerlerdi. Medyum değildi tabi yine annesinin ona insan içine çık deyip, bu gereksiz akşamlara daveti ve nutukları arasında öğrenmişti kendi hakkındaki düşünceleri. Annesi nutuklara devam ede dursun bu öğrendiğine sebepsizce mutlu olmuş ama sonra hayli ironik bulmuştu. Koskoca kadınların daha o zamanlar 18 olmamış bir kızdan çekinmesi. Tabi annesi nutuğuna devam ederken o gülümseyince kadıncağızda üstüne alınmış beni ciddiye almıyorsun diye bağırıp çağırıp kapıyı çarpıp gitmişti kankilerinin yanına. Ama kızmamıştı annesine kim bilir gün içinde neye sinirlendi içine attı da böyle patlak verdi diye düşünmüştü. Bak yine uslanmaz zihni nerelere gitmişti. Cinayet mi intihar mı açığa kavuşmayan olayla ilgili konuşurken kadınlar onlar nereden bilecek canım annenin içinin nasıl yandığını araştırmaya devam ediyoruz diyerek umursamazca oyalıyorlar kadını diyerek polisleri duygusuzluk, ruhsuzlukla suçlamışlardı içlerinden ikisinin kocası polis olmasına rağmen. Amma da ironik kadınlardı vesselam. Hiç düşündüler mi acaba polisler duygularını ön safa alsa sizin birine tanıklık edip günlerce etkisinde kaldığınız olayın yüzlercesiyle baş edip suçluları bulmaya takati kalır mı, yüreği dayanır mı ya da cesetin başına oturup ağlasa bu kez de ayıplamaz mısınız siz ve ya duygulanmakla meşgulken görevini yapamasa o polis olur mu ? Elbette duygusuz değiller mesai bitimine saklıyor sadece bastırdıklarını. Belki de alışmıştır artık. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Gerçi alışmasa yapılabilir miydi ki bu ve başka meslekleri ,kendi istediği mesleği, yaşayabilir miydi insan, kaldırır mıydı nefes almayı vicdanı? Al işte başa döndük dedi kendine. Bu kez de alışmak fiiline takmıştı. İnsanoğluna verilen bir nimet mi yoksa ceza mı bilemedi. Bunun üstüne de kafa yormaya başlayan kendinin stop düğmesine basmak istedi. Peki düşünmek, o nimet miydi ceza mı? Aklına 5 yaşlarındayken ailesini ağlarken ağlarken zorla ikna edip erkenden gittiği anaokulunda oturup ben düşünmeden duramıyorum diye ağladığı geldi saatlerce. Sahi en son ne zaman ağlamıştı? Ağlayamamasına mıydı bu iç sıkıntısı ? Peki ağlayamıyor muydu yoksa ağlamamak için kendini mi tutuyordu? Tebrik etti kendini sonra, nur topu gibi dile getirdiği , dile getiremediği bir yığın daha cevabı olmayan olsa da yeni sorulara gebe hem de tüp bebek tedavisi görmüş anne adayı gibi çoklu sorulara gebe soruları olmuştu sanki zihni tıka basa onlarla dolu değilmiş gibi. Taktir ediyordu zihnini bir tane daha bu tarz soruya yeri kalmadı derken, binlercesine daha saniyesinde kucak açacak kadar uçsuz bucaksız oluşunu. Sonra zihnini devlete benzetti bu yönüyle. Lisedeki fizik öğretmenin bir lafından ötürü. Helal olsun lan şu devlete ! Gelen geçen soyup soğana çeviriyor daha da yıkılmadı derdi sık sık şaşkınla açılmış gözleri ve onlara eşlik eden hafif gevrek gülüşü eşliğinde yaşlı fizik öğretmeni. Hey gidi Einstein'ın kayıp torunu!
    Genç kız bu kez ferahlatmasını umursamadan alelacele hızlı bir nefes alıp diline pelesenk olan hayat mottolarından birini daha savurdu kendine. " Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın." Düşünmeyi bırakta hayallerin için, kimse inanmasa da dünyayı kurtarmak için, ecdadına ödemen gereken vefa borcun için, kendin olmak için ve yazmakla bitmeyecek tüm sebeplerin için git dersini çalış dedi.Hem bitti zaten kahvende sigaranın küllerini yiyen sigara tiryakileri gibi sen de telve yemeye başlamadan harekete geç artık dedi kendine. Sonra, o sayı geldi yine aklına “318” delice mutlu oldu sanki dakikalardır şurada içi sıkılan o değil gibi ama sonuçta hayallerine kavuşmasına nasipse tabi sayılı gün kalmıştı o kadar yaşanmışlığın ardından belki de en kolay kısmıydı, belki de en zoru kalmıştı geriye bilmiyordu. Nereden bilsin bir garip ölümlü sonuçta. Ama çokta takılmadı. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Şu son iki yılda hayatta yapmam dediği neler yapmış, asla dayanamam dediklerine alışmıştı fark etmeden. Evet sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla, küçük büyük tüm dertlerine, hüzünlere, mutluluklarına, insanlara, olaylara, günlerin getirdiklerine, katlanamam dediklerine, hayata işte be kardeşim alışıyor insan. İnsan alışıyor. Bazen iyi ki, bazen maalesef ki…



    Not : Sayın Okur, okuduklarınız hayal ürünü değil birebir benim saat 16 sularında içimde yaşadığım aslında sık sık ders molalarımda tecrübe ettiğim benzerleri gibi kendi kendime psikiyatristlik yaptığım dakikalardı. Bugüne kadar düşünür düşünür sonra bazen rahatlar bazen daha da bulanır kalkar ders çalışır ya da dışarıda sıradan bir insan olurdum. Ama sonuçta rahatlamak için terapimi yapmış olurdum. Fakat bugün burada gördüğüm hikaye deneme yazma etkinliğinin içeriğindeki fotoğrafın bende uyandırdığı duygulara benzer duygular uyandıran bu dakikaları biraz da bir kitapta yazarın rahatlamak için yazıyorum deyişini Allah bilir hangi hastalıklı düşünceleri kendine dayanak göstererek zihnimin derinliklerine kazıyan bilinçaltımın etkisiyle yazmak istedim. Şimdiye kadar çok düşünüp ama ilk kez yazmak istemem garip geldi, sorguladım. Bilinçaltım yine bir yerlerden okuyup bir canavar gibi içine attığı alıntılarla bağırdığı “Dolmadan taşılmaz, nasip bugüneymiş”. Sonra kızdım ona bir de yazar olmaya soyunuyordu tüm acemiliği ile. Susar mı, susmaz tabi bir alıntı daha attı kafama “Yazarlık istisnalar dışında yetenek işi değil. Yaza yaza hata yaparak gelişir tüm büyük yazarlar tıpkı tüm dünyadaki emek verenler gibi. Başarının ardında daima emek, azim, sabır vardır. Pes etmemek vardır.” Güldüm geçtim ona , ben sadece rahatlamak için bir kaç bir şey çiziklemiştim. Bir de tabi olayı ben diliyle anlatmak istemeyişim vardı. Yabancı olmak istedim kendime, dışardan bakmak, tüm şeffaflığı ile değil bazı kısımlarıyla yansıtmak iç dünyamı. Bazılarını kaleme dökmeye kıyamadım, bazısında beynimin hızına parmaklarım yetişememişti başta inat ettim her aklıma geleni yazmaya sonra kabullendim yenilgiyi. Karşımdaki beyindi Ya Hu ! Ne yapayım. Bu ego kastığımdan değil ama beyinlere hayranım. Sadece kendiminkine de değil hepimizinkine. Bir de şu geçmiş zamanlı anlatım var. Aslında hep sevmişimdir bu tarzı ondan tercih etti bilinçaltım diye düşündüm ama bir sebebi daha var ama bu baya bilinçli. Çünkü yazarken düşünmüyorum ki yazdıklarımı, önce düşünüyorum sonra yazıyorum. Yani geçmiş oluyor artık bu zamandan ben yazarken. Yok artık sen de o zaman şimdiki zamanlı kaleme alınmış kitabı bırak konuşmamak bile gerek diyebilirsiniz . Eh deyin ama bu olayın bencesi o sizcesi ve ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim.
    Dip Not : Sevgili beynim, iç sesim ,zihnim;
    İfade etmek istediklerini çok yansıtamamış, belki yanlış kaleme dökmüş, hızına yetişemeyip ana fikirleri yazmayı unutmuş olmaktan dolayı senden özür dilerim.
    Yerin Dibi Not : Buraya kadar sabredip okuduysanız Aman Yarabbi ! Bu ne kadar beyin ve bilinçaltı dolu bir yazı vs. tarzı şikayetlenebilisiniz fakat belirttiğim üzere ben buraya benceyi aktarmaya niyet etMİŞtim. Beyinlere hayranım, bilinçaltım beni yönetirken bu gidişe dur deme çabası içine girip onunla derin bir harbe giriştim fakat şu sıralar düşmanımı iyi tanımak için sessizce gözlem aşamasındayım. İnsanın fikri ne ise zikri o olurmuş , hal böyleyken az bile yazdım.
    Son olarak yazım hatalarımın kusuruna bakmayın lütfen.