• Kitabı alırken çok farklı düşünmüş ve ön yargı ile okumuştum bu yüzden r. Sabahattin Ali den özür dilerim. Ufak bir spoiler vereyim:). Sabahattin Ali’nin eşi ne yazdığı mektupların kitap hali gerçi bunu çoğu insan biliyordur ben biraz geç öğrendim. Şöyle ki bu tarz kitaplar okuyunca nedense sıkılıyorum tek taraflı bir yazım olduğu için olabilir. Keşke Aliye hanımında mektuplara verdiği cevaplar olsaydı dediğim bir çok an oldu. Okumanızı isterim ekstra bilgiler var benden söylemesi;). Mutlu günlerde okumanız dileğiyle:)
  • Yazar: Büş
    Hikaye Adı : Hayalci
    Link: #32198171
    Ressam : Signac

    Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.

    http://hizliresim.com/moJArR
  • Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.
    http://hizliresim.com/moJArR
  • Bir insanın nişanlısına, sonra eşi ve çocuğuna yazdığı mektuplar en özeli değil midir? En samimi olduğu yazılar değil midir? Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımak için büyük fırsat.
    Mektuplar iki kısma ayrılıyor ilki nişanlılık devri, romantizm, aşk, gelecek güzel günlere dair umut. İnsanın yüzünde tatlı bir gülümseme bırakan mektuplar...

    İkinci kısım ise evlendikten sonra ayrı kaldıkça yazdıkları. Çekilen sıkıntılar, maddi zorluklar, hasret, bu hasreti gidermek için uzun uzun mektup beklentisi... Eşini çocuğunu çok seven bir aile babası. Bunları okuyunca ise hüzün kaplıyor ister istemez.

    Kitabın kapağındaki mutlu aile fotoğrafına bakıp bakıp durdum uzunca. Aliye Hanım'ın o gözlerinin de içi gülen gülüşü o kadar güzel ki...
    İnsan keşke hep öyle devam edebilseymiş diyor ama...

    "Söz konusu Sabahattin ise bir şeyin güzel sürüp gitmesine imkân ve ihtimal yoktu..."
    Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil
  • Başta bir konuda anlaşalım. Kadınların "Namus" konusuna bir gönderme ya da genelleme yapma olayı yoktur. Ahmet Mithat bu tarz şeylere girmez, aksine kadınlara toplumda kabul ettirme adına döneminde en büyük tartışmaları yapmış insandır. Onu anlamak için bir çok eserini elinizde bulundurmanız gerekir. Onun anlatmak istediği Namussuzlukları değil, toplum üzerinde Kadınlar denildiğinde sessiz, içe kapanık, ezik gözüken bu cinsin; bu zamandan sonra ön plana çıkması ve alışkın olmayan insanların bunu yadırgamasıdır. Eserlerinde kadınları işlediğinde her daim bu konuya gönderme yapar. Ayrıca söylendiği gibi olsaydı Fatma Aliye yanı Muhaderat eserinin yazarı ablamızın önünü açmaz aksine hakaret ederdi, yerin dibine sokardı ve bunu yapacak da gücü vardı. En sinir olduğum da insanların anlamadan, dinlemeden sırf aklına eseni söyleyip karalaması. Neyse bu konuya yeterince açıklık getirdiğime inanıyorum. Ayrıca sayfa 9da Gazanfer Bey üzerinden kadınların eğitimine önem ve sayfa 10da da Eşleri, kız çocuk doğuranların erkek doğuranlar kadar memnun olmamaları şaşılacak bir durumdur diye de ekliyor.
    Plevne savaşında esir olan Gazanfer Bey'in ölümü sonrası eşi Dilşinas ve kızı Fatma Ahdiye (bu isim tanıdık geldi mi) asıl karakterler olarak veriliyor. O kendine has anlatımıyla bir çırpıda Ahdiye okudu. Hem Avrupai hem Dini eğitimini aldı. Bir çırpıda düğün gününe gittik. En önemlisi de sıkılmadık! Hakaret değil yenilik gördük. Bunlar olması gerek diye kendi yazısına kendisi en büyük destekle savunuculuk yapan Ahmet Mithat ı gördük. Sonra büyüyen Ahdiye'nin eşi olacak Nurullah Bey ve başıma gelenler derken hikayemiz bitiyor ama şu konuya çok taktım gene laf edeceğim. Gelini hazırlama kısmını da şu "Kadınları Eziyor, Yerin Dibine Sokuyor" diyen çapsızlara ithafen söylüyorum: Bir kadından yardım almadan asla o şekilde betimleyemezdi. Aradan 100 yıl geçmiş duymadığım saç modelleri, kıyafetler vardı yahu.
    Kadın kadınlığını, erkek de erkekliğini bilmeli. Birbirine özgü şeylere heveslenmemeli. Güzel bir noktaya değinilmiş. Yine kadınlarım medeniyetteki rolü üzerinden gidiliyor. Kadınların toplumda neden ezildiğini dile getirip, ezenleri eleştiriyor. Arkadaş bak işte CAHİL kısmının yazdığına bak: Kadın Düşmanı Ahmet Mithat, yersen! Neyse bu sefer evlilik, aşk konularından değil de verilmek istenen şu güzel mesajlarla noktalayalım.
    Bir insanın uğradığı haksızlık, yaşadığı sürgün, geldiği nokta ve kadınların kıskançlık noktasında yaptıkları. Yani açıkçası bir erkek en fazla kıskandığını 'Şunu Yapma' diye 500 kere söyleyerek belirtir ama şimdi oturup burada kadın zekasını tartışmayalım. 100 kız 100 farklı fikir koyar ortaya ki bu sadece kişi başı beyler, aman dikkat. 🤣🤣
    Şaka bir yana bence çok faydalı bir eserdi. Günümüz yazarlarında bunu göremiyorum ama zaten sevdiğim ve aşık olduğum Türk Klasikleri alanında gördüğüm en iyi şeylerden birisi de mutlaka ama mutlaka bu durum diyebilirim. İyi ki..
    Cümleten kendinize iyi bakın. Mutlu günler, keyifli okumalar..
  • Böyle bir kitaba hangi açıdan bakabiliriz? Kitaba başlamadan evvel de bitirdikten sonra da bunu çok düşündüm. Öyle ki bir tarih gibi okur gibi okuduğum kitap karakterlerinin gerçekte kim olacağını kıyas etmeye çalıştım, peki başarılı oldum mu? Kocaman bir HAYIR.
    Demek ki o kadar Tarih okuyup araştırmanın da faydasını göremediğimiz yerler oluyormuş. Neyse, varsın olsun dert değil. Telafi ederiz.
    Belirtmekte fayda var ki; günümüzde bile ‘Kedi uzanamadığı ete’ diye devam eden bir söz var ki burada ‘Toplumda Kadın’ başlığının en uygun başlık olduğu görüşündeyim. Tabi bu bir genelleme ama genel anlamda uygun görülecektir. Başlayalım.
    Aliye Hanım toplumdaki KADIN kelimesinin karşılığıdır. Biraz akıllı ve becerikli biriysen ve insanlar seni severse tamamdır olay. Anında ne şerefin ne namusun kalacaktır. Aynı şey erkekte de geçerli olsa da kadınlar demek istediklerimi daha net anlamışlardır. Bu da kısaca ‘Ezici Güç’ denilecek kısım tabi. Neyse zaten okuyanlar Aliye’nin kim olduğu ve neye maruz kaldığını bildikleri için biraz da sözlerimden yola çıkarak kıyaslama yapabilmişlerdir.
    Tosun Bey, Tosun Paşamız! Burada ‘Egemen’ unsurdan bahsetmek gerekebilir. Savaşın ortasında bile kadınını görmeye gelen sahiplenici erkekten bahsediyorum. Hani şu ‘Sini Çık Siviyirim Işkım’ dedikten sonra başka kızların peşinde koşan kankalarımızın bu kısmı üstüne alınmasına gerek yok. Aynı şey az önceki paragrafa göre Kızlar için de geçerli. Çünkü kimse mükemmel değil ve tek tarafa haksızlığı yıkamayız. Tabii ki bende dahil! (Tabi bu mükemmelliğe ulaşmak istememizin önünü asla kapatamaz)
    Tabii bir de PEZO (Tabii ki Meksika Para Birimi, yanlış anlaşılma olmasın) Adı Uzun aklı Kısa Hüseyin Efendi ve Hacı Fettah var. Onlara da değineceğim. Bu hikayeye anlam katan o kişiler aslında. Demek istediğim şu: Kötüler olmazsa kendine iyi olduğu söylenenler, hiçbir zaman iyi olduklarını anlayamazlar. Bunu fark edip de söyleyecek birini bulamazlar. O yüzden Kötüler olmazsa olmazımızdır gerçek hayatta bile. Onlar olmazsa nasıl motive olacağız sonra? (Haftaya ehliyet sınavım var tabi bu konuda şuan kötülük kabul etmiyoruz yani)
    Ah tabi bir de yayıncı kurumu (Özgür Yayınları) tebrik etmek lazım. İnsanlar okusun ve anlasınlar diye hem sıfır kitaba 5 lira fiyat biçip hem de bir yapmadıkları ‘3’ yazıp ‘(üç)’ diye açıklamadıkları kalmış. Helal olsun, bir çok yeni kelimede zihnime iktisab etti.
    Son olarak bu şanlı ve büyük günümüzü kutlarım. Unutmayın! Büyük Türk, Güçlü Türk! Valiente Turco, Gran Turco! 🇹🇷 🇪🇸 🇹🇷 🇪🇸 🇹🇷 🇪🇸
    Kendinize iyi bakın, bol keyifli okumalar. Mutlu Pazarlar..
  • İkinci sayfasında bu beşli tayfanın bir üyesiymişçesine mutlu ve şebelek oluyorsunuz. Sizi iyi hissettirmekle kalmıyor iyi oluyorsunuz.Oğuzla pizza gömüp Sinanın çoraplarını incelerken Gökhanla küfür yarıştırırken tüm günahlar Aliye demek istiyorsunuz.