• Mektup okumayı oldum olası hep sevmişimdir. Konuşma dilinde yazımı aralarındaki muhabbet çok güzeldi. Sabahattin alinin ailesine düşkün olduğunu görmek mutlu etti beni. Tavsiye ederim. hiç sıkılmadan okuyacağınız bir kitap olmuş
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Bir okumak var bir de okuduğunu hissetmek kitaba kendini kaptırmak. Bu kitap tam da böyle. Sabahattin Ali aydın bir yazar, ileri görüşlü bir yazar. Fakat düşünce suçundan çok kez mahkemelik oldu. Neydi bu düşünce suçu? İnsanların hakları sömürülmeden, eşit biçimde, barış içinde mutlu bir yaşam sürmelerini düşlemek mi? Ülkenin daha iyi bir konumda olmasını istemek mi? Bu memlekette yapılan her işin üç-beş kişinin çıkarına değilde bu topraklarını dolduran milyonların yararına olmasını istemek mi düşünce suçu?
    Sabahattin Ali aydın bir yazar olduğu için bunların başına gelebileceğini biliyordu.
    Muhteşem bir hayat yaşamıştı ve muhteşem de eserler bırakmıştı geriye. Zamanında çıkardığı marko paşa o zamanda en çok satanların başındaydı.
    Hikayeleri,şiirleri,romanları ve yazdığı ne varsa hepsini sevmişti insanları gayet olumlu yorumlar almıştı memleketin aydınlarından da, ezilen sınıflara mensup insanlarından da . Onu sevmeyenler konuşmasını ve yazmasını istemeyenler ülkesini tahakküm altında yönetenlerdi.
    Sabahattin Ali aşık olmayı severdi. Biraz şıpsevdi bir adamdı. Sempatik bir kişiliğie sahipti. Her zaman temiz ve bakımlı kıyafetleri ağzından düşürmediği piposu ve yeşil mürekkepli dolma kalemiyle, gayet has bir genç Entelektüel görüntüsü çiziyordu.
    Hapishaneler atılmıştı Sabahattin Ali. Umudun düşmanları tarafından Sinoptayken Duvar hikayesinde “ Bir mahbusu dünyayla hiç alakası olmayan bir zindana kapatmak ona en büyük iyiliği yapmaktır.” diyordu. Hapishaneşerde olmasına rağmen yazmaya devam etti. Nazım Hikmetlede mektuplaşıyordu.
    Eşi Aliyeyle tanıştı. Bir mektubunda ona “ Sen sevginle beni dünyada erişilebilecek saadetlerin en büyüğüne eriştirdin.” diyordu. Çok duygu yüklüydü Sabahattin Ali. Duygularını her zaman belirtirdi.”Hayalini kurduğu dünyada insanlar nasıl yaşasın istiyorsa keni ailesi içinde öyle bir düzen kurmak istiyordu genç adam.”
    Dünyayı yaşanılmaz hale getiren insandır. İyilikte kötülükte insanın kendi eseridir. Sabahattin Ali hikayelerinde romanlarında insanı anlamaya çalışmıştır. Bu yüzden Sabahattin Ali her devrin adamıdır. Kürk Mantolu Madonnanın üzerinde çalıştığı zamanlarda ne üzerine çalışıyorsun diye sorduklarında “ insanın derinliği “ diyordu . Sabahattin Ali bu romana Almanya’da aşık olduğu genç hanımın adını vermiş bir anlamda anısını ölümsüzleştirmiştir.
    Hikayeleri,şiirleri ve romanları üzerine çalışmak çok hoşuna gidiyordu.
    Nazıma’a bir mektubunda şöyle dedi:
    “ Şu an inan ki, senin dostun olmakla değil. Sadece aynı devirde yaşamış olmakla övünüyorum.”
    Sabahattin Ali’ye kimse cevap yetiştiremiyordu. İsmail Hakkı “ İyi ki şu Nazım var Sabahattin’i bir tek o susturabiliyor.” demişti muzip bir ifadeyle.
    Dünya yüzünde sürüp giden haksızlıklara, nereden gelirse gelsin dur denilmesi gerekiyordu. Sabahattin Ali bu haksızlıklara karşı her zaman karşı olmuştur.
    Sabahattin Ali her zaman dünyayı ve ülkesini iyi görmek isterdi. Yapılmakta olan yanlışları değiştirmeye gücü yetmiyorsa bu görevini en azından eleştirel olarak gerçekleştirirdi.
    Sırça Köşk’te birkaç uyanığın bir yerleşimde yönetimi nasıl ele geçirdiklerini, sonra insanların varlıklarını nasıl tüketip bitirdiklerini anlatmıştı. Bu yüzden yönetimdekiler tarafından kaldırılmak istendi. Halkı isyana teşvik ediyor gerekçesiyle.
    Susmak, susmayı kabullenmek, gerçekleri görüpte susarak bir hayat geçirmek onursuzluk olurdu. Bu yüzden lafını hiç esirgememiştir. Dili sapan gibiydi. Kalemi kılıç gibiydi.
    Çok severek okuduğum bir yazar Sabahattin Ali hikaye ve romanları ülkemizin o döneminde ve şimdi de çok sevilmektedir. Kitabı hiç sıkılmadan okudum. Sabahattin Aliyi incelemek bizim haddimize değil ama bende bıraktığı duygu ve düşünceleri yazmaya çalıştım. Bazı yerler kitaptan direk yazıldı ama olsun.
    Sabahattin Aliyi okuyun, okutturun.
    Keyifli okumalar.
  • Kitabı alırken çok farklı düşünmüş ve ön yargı ile okumuştum bu yüzden r. Sabahattin Ali den özür dilerim. Ufak bir spoiler vereyim:). Sabahattin Ali’nin eşi ne yazdığı mektupların kitap hali gerçi bunu çoğu insan biliyordur ben biraz geç öğrendim. Şöyle ki bu tarz kitaplar okuyunca nedense sıkılıyorum tek taraflı bir yazım olduğu için olabilir. Keşke Aliye hanımında mektuplara verdiği cevaplar olsaydı dediğim bir çok an oldu. Okumanızı isterim ekstra bilgiler var benden söylemesi;). Mutlu günlerde okumanız dileğiyle:)
  • Yazar: Büş
    Hikaye Adı : Hayalci
    Link: #32198171
    Ressam : Signac

    Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.

    http://hizliresim.com/moJArR
  • Nar mahallesi her zamanki gibi güneşin batışıyla karanlık yüzüne büründüğü sırada hiç beklenmedik bir yolcuyu ağırladı. Asfalt yol önce yadırgadı bu yolcuyu , birkaç kez ufak taşlar yardımıyla ayağını tökezletmeyi başardı . Yolcunun yüzünde bir kaş çatış yerine bir gülümsemeye tanık olan asfalt, çekti taşlarını ve yolcuyu kabul etti mahallesine.
    ...
    Mahalle bir ressama açmıştı kollarını. Ressam mahalleye geleli yaklaşık bir hafta kadar olmuştu. Mahallenin ruhu önce çok sevmişti ressamı. Her sabah gün doğarken ve her akşam gün batarken ressam evinden aldığı sandalyeyi sokağın başına koyup oturuyor ve ne var ne yoksa aktarıyordu kucağındaki kağıtlara. Ancak son zamanlarda mahallenin ruhu ressamın mahallesinden memnun olmadığı düşünmeye başladı , çünkü ressam birkaç gündür , “Burası nasıl bir mahalle böyle , adeta renklere küsmüş.” Ya da “Bu insanlar neden mutluluktan bu kadar kaçıyor?” diye söylenip duruyordu. Mahalle yediremiyordu bunu kendine. Yıllardır bu insanları , bu sokakları taşıyordu gönlünde. Onları bir araya getirmekle övünüyordu ama şu insanların yaptıklarına bak.

    Ressam bir akşam vakti yine sandalyesini çekmiş resim çizerken bir anne ve oğlunun bakkaldan ekmek seçmelerini izledi. Anne ekmeklere dokunuyor, taze olup olmadığını ya da yumuşaklığını ölçerek en doğru ekmeği seçmeye çalışıyordu. Çocuk annesinin ideal ekmeklerinden birincisini yemeye koyulmuştu bile. İdeal ekmeklerinden birinin yemekten önce yendiğini gören annenin siniri çocuğun ensesinde kendini hissettirdi. Ressam tanık olduğu olay karşısında ufak bir kahkaha kaçırdı , büyük sayılabilecek ağzından.
    Kahkahasının çocuğu daha fazla üzdüğünü ve utandırdığını hisseden ressam çocuğu yanına çağırdı.
    “Hey , küçük! Baksana biraz.”
    Çocuk kendisine ilk defa küçük denilmesini hem yadırgamış hem de sevmişti. Bu garip ressama karşı da bir haftadır ilgisi vardı. Tüm mahalle onu konuşuyordu. Hatta kimse hakkında konuşmayan annesi bile bu adamın konusu geçtiğinde “O adamdan uzak duracaksın oğlum. Geçen gün Hayriye'nin küçük kızına gökkuşağı mıdır her ne illetten çizdiyse kız sabah akşam ‘Anne ben gökkuşağı isterim.’ Diye bir tarafını yırtmış. Hayriye tüm gün çocukla uğraşmış. Bana öyle saçmadan şeylerle gelme kafanı kırarım.” Demişti ama İhsan hep merak etmişti o gökkuşağı resmini.
    Annesine bir göz gezdirdi. Bakkala pirincin kilosunu sorarken garip ressamın yanına koştu. Bir rüzgar gibi hızlıydı. Ressam bir şeyler çizip İhsan’a verdi.
    İhsan çok şaşırdı. Nereden biliyordu bu garip ressam günlerdir gökkuşağı resmi istediği. Elindeki kağıda heyecanla baktı. Kağıttaki resme önce yabancılık çekse de sonra aşina oldu ve hayal kırıklığını belli eden bir sesle sordu , “Ama ekmek bu, gökkuşağı değil.”
    Garip ressam güldü. “Bu resim senin için değil annen için. Sanırım annenin en sevdiği şeylerden biri koparılmamış , yepyeni bir ekmek. Bunu annene ver , ressam abi kopardığım yeri onardı dersin.”
    İhsan hiçbir şey anlamamıştı ama bu garip ressamdan gökkuşağı resmi istemek için kendini toparladı.
    “İhsan! Ne yapıyorsun orada? Yürü çabuk eve , ekmeğin yarısını yediği yetmiyormuş gibi…”
    Annenin sinirle yankılanan sesine karşılık ressamın sesi çınlıyordu mahallede ve İhsan’ın kulaklarında.
    “İhsan! Uyumadan önce en çok görmek istediğin şeyi hayal et. Yarın gel bana anlat. Ben de sana çizeyim. Gökkuşağını Elif’e çizdim onun hayaliydi. Yarın gidip Elif’ten bakabilirsin. Sen öyle bir şey hayal et ki mahalledeki diğer çocuklar da senin hayaline baksınlar.”
    “Hadi be oradan sen de !” diye çıkıştı İhsan’nın annesi Fikriye. “Ne verdi sana o herif ver bakim!”
    İhsan’nın elinden çekip aldı sarı kağıdı bir baktı , iki baktı. Yerden bir taş aldı ve ressama fırlattı. İhsanın da kafasına patlattı bir tane ve girdi rutubet kokan evine.

    “Biliyor musun Yusuf Can dün Zeynel abinin kız kardeşi de o adama resim çizdirdi.”
    İhsan arkadaşlarını topladığı küçük bahçede annesinin hazırladığı limonataları ve kurabiyeleri yerken bir haftadır ressama çizimini yaptıracak bir hayal bulamamaktan kendini yiyordu. Zeynel’in kız kardeşi de eklenmişti hayal çizdirenler listesine. Neredeyse mahallede tüm çocuklar hayallerini çizdirmeye başlamıştı , en son hayal ettiği uçağı da karşı komşusu Ali’ye kaptırmıştı. Elinde uçak resmiyle o da almıştı bahçedeki yerini.
    “Duydum Ali , senin hayalin de uçaktı demek. Ne çizdirmiş ki Zeynel’in kız kardeşi , sen biliyor musun?”
    “Biliyorum tabii , Zeynel abinin evine saz öğrenmeye gittiğim zaman gördüm.”
    İhsan da Yusuf Can da Ali’nin ağzından çıkacak kelimeleri nefessiz takip ediyorlardı. Bir haftadır ikisi de hayallerinde bir karara varamamışlardı. Birisi gelecek de onlardan daha güzel bir şey hayal edecek diye ödleri kopuyordu.
    “Hadi söylesene be Ali , imanımız gevredi burada!”
    Ali limonatasından bir yudum aldı , kurabiyesinin üzerine içip yavaş yavaş çiğnedi.
    “Evlerine gittiğimde o da hayalini yeni çizdirip abisine göstermek için gizlice odaya girmişti. Kıyafetinin altından çıkardığı kağıtta bir kuş vardı. Ne kuşu olduğunu soran abise Anka Kuşu olduğunu söyledi. Zeynel ona Anka Kuşunu nereden bildiğini sorduğunda , ninemin anlattığı Kaf Dağında bu kuşlar yaşar ve beni ancak oraya bu kuşlar götürebilir, dedi.”
    İhsan ve Yusuf Can ağızları açık dinlediler Zeynel’in kardeşi Zeynep’in hayalini. Çok güzel ve yaratıcı gelmişti ikisine de. İkisi de en farklı ve güzel hayalin kendilerinin hayali olmasını istiyorlardı ama Zeynep’in hayali karşısında hayalleri kırılmıştı.
    “Bu adamın adı neymiş peki öğrenebildin mi Ali?” diye sordu Yusuf Can.
    “Onun adı Hayalci. Bilmiyor musunuz?”

    Ressam her sabah olduğu gibi bu sabahta mahallenin farklı açılardan , farklı duygulardan ve farklı tonlardan resimlerini çizmek için hazırlıklarını yapıyordu. Aşırı yüksek tavanın aksine alçakta kalan pencerelerinden baktı mahalleye bir kez daha. Bugün son resimlerini çizecek ve gidecekti. İnsanlar burada onu sevmemişlerdi ama çocuklar onu çok seviyorlardı. Her gün bir sürü çocuk yanına gelip bir hayal çizdiriyordu ona. Çocukların hayallerini somut bir nesneye çevirmek acayip keyiflendiriyordu onu. Bir de “Hayalci” diyorlardı ona. Çok sevmişti bu ismi.
    Çocuklar ne kadar sarı, yeşil, turuncu gibi insanın içini açıyorsa bu sokağın yetişkinleri bir o kadar siyah bir o kadar griydi. Mutsuzluk hastalığına yakalanmışlardı sanki ve çevrelerindeki kimsenin de mutlu olmasını istemiyorlardı. Bir gülüş, bir umut onları rahatsız ediyordu. Hayallerden nefret ediyorlardı onlar için yaşamak gerçekti ve ciddi bir işti. Hayalle kaybedecek vakitleri yoktu. En çok bu yüzden sevmiyorlardı ressamı. Çocuklarına olmadık umutlar aşıladığını düşünüp hayalciye resim çizdirmesini yasaklayan birçok aile vardı. Resmin günah olduğunu düşünüp yaptırmayanların sayısı da az değildi. Birçok çocuk bu yüzden hayallerini kendilerine göre en gizli yerde saklıyorlar ve kendi arkadaş meclislerinde en güzel hayalin kime ait olduğunu tartışıyorlardı.
    Ve hayalci son resmini çizmek için evden dışarı çıktı.

    İhsan günlerdir kendine bir hayal arıyordu bir türlü Zeynep’in hayalinden daha güzel bir hayal bulduğuna kendini ikna edememişti. İşte dün son yoldaşı Yusuf Can da bir oda dolusu hazine resmi çizdirerek İhsan’ı düşünme sürecinde yalnız bırakmıştı. İhsan, Yusuf Can’ın hayalini gördüğünde hoşnutsuzluğunu saklamadı. Yusuf Can’dan daha farklı bir şeyler beklediği aşikardı. Neden böyle bir şey hayal ettiğinde sorduğundaysa Yusuf Can ona şu cevabı vermişti :
    “Annem hayallerin gerçek olması için çok paramın olması gerektiğini söylüyor.”
    İhsan bu açıklama üzerine son hayal yoldaşını da kaybetmişti ve düşünmeye tek başına devam ediyordu. Akşama doğru işin içinden çıkamadığını düşündü ve hayalci ile konuşmaya karar verdi. Ekmek almaya giderken konuşacaktı ve böylelikle kimse rahatsız etmeyecekti. Kafasından geçen hayalleri liste şeklinde sunacaktı hayalciye.
    “Alaaddin’nin lambası ve bir at.” Başkada bir şey yoktu kafasında ve bunlardan da tam anlamıyla emin değildi.
    Annesinin her gün ekmek alması için çay bardaklarının oraya koyduğu bozuklukları bir sandalye yardımıyla aldı ve annesinin sesi kapıya çarparken dışarı çıktı.
    “İki tane al , taş ekmeği olsun!”
    İhsan sokağın sonundaki bakkala her adımda daha çok yaklaşıyordu ama hayalciyi göremiyordu. Şanssızlığından yakınmaya başladı ve babasının her zaman söylediği o sözleri kendi ağzında tekrar geveledi ,
    “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı s…”
    “Çok ayıp İhsan , hiç yakışıyor mu senin gibi delikanlıya?”
    Bakkalı görünce İhsan utanmayı bir kenara bırakıp , sordu :”Hayalci bugün gelmedi mi Süleyman amca?”
    “Hayalci mi , haa şu sizin resimci!” Güldü Süleyman , severdi ressamı. Gülerken sallanan göbeğinin altında kalmıştı İhsan’ın kafası geri çekildi , çocuğun meraklı yüzüne baktı.
    “Gitti İhsanım o , çizdi resimlerini bitirdi herhal sonunda , gitti.”

    İhsan ağlayarak eve döneli bir haftadan fazla olmuştu. Ne mahalleden arkadaşlarıyla konuşuyordu ne de annesiyle. Annesi konuşsun diye dayak bile atmıştı İhsan’a ama İhsan konuşmamıştı. Annesi komşularına yakınıyordu İhsan’ın durumunu sürekli.
    “Hiç konuşmuyor tüm gün elinde kağıt kalem bir şeyler yapıyor yaptıklarını da göstermiyor. İşini bitirince de un ufak edip çöpe atıyor.”
    Komşulardan kimi bir işe verilmesi önerisini sunuyor kimi de bir hocaya götürüp üfletmesini söylüyor Fikriye Hanıma.

    İhsanın ise ne işe ne üfürükçü hocalara ihtiyacı vardı. Sabah akşam odasında bir hayal tasarlamaya çalışıyor ve hayalci gittiği için de hayalini kendinin çizmek zorunda olduğunun farkındaydı. En yakın arkadaşı Yusuf Can’ı bile görmüyor, görüşmek istemiyor ; en güzel hayali çizip hava atmak gayesini hala üzerinde taşıyordu. Her pazar mahalledeki arkadaşlarıyla gelenek haline gelen “beraber oturma , oynama ve limonata içme” seansında hayal edilmiş en güzel hayal ile arkadaşlarının karşısına çıkmak için deli gibi uğraşıyordu ve Pazar günü olmuştu sonunda.
    Mahalledeki tüm arkadaşları avluda oturmuş onu bekliyordu. Önlerinde limonataları ve kurabiyeleriyle , evde yaşanan olayları sır gibi fısıldaşarak anlatıyorlardı birbirlerine. İhsan elinde bir kağıtla , kendinden emin bir yüz ifadesi ve ses tonuyla :
    “Hayalimi sizinle paylaşmaya geldim.” Dedi.
    Tüm çocuklar anında İhsan’a döndüler , bir tek Yusuf Can dönmekte tereddüt etmişti. Bir haftadır yüzüne bakmak istemeyen İhsan’a karşı kırgındı ama merakı kırgınlığından daha ağır basıyordu, bu yüzden o da İhsan’a baktı ancak gözlerinde kırılmış bir ifade olmasına özen göstererek.
    İhsan herkesin onun resmini merak ettiğini ve mahalledeki en güzel ve en büyük hayali kendisinin kağıda döktüğünü bilerek resmi arkadaşlarına çevirdi. Resimde farklı renkleri ve insanları bir zemine aktaran bir adam vardı.
    http://hizliresim.com/moJArR
  • Bir insanın nişanlısına, sonra eşi ve çocuğuna yazdığı mektuplar en özeli değil midir? En samimi olduğu yazılar değil midir? Sabahattin Ali'yi daha yakından tanımak için büyük fırsat.
    Mektuplar iki kısma ayrılıyor ilki nişanlılık devri, romantizm, aşk, gelecek güzel günlere dair umut. İnsanın yüzünde tatlı bir gülümseme bırakan mektuplar...

    İkinci kısım ise evlendikten sonra ayrı kaldıkça yazdıkları. Çekilen sıkıntılar, maddi zorluklar, hasret, bu hasreti gidermek için uzun uzun mektup beklentisi... Eşini çocuğunu çok seven bir aile babası. Bunları okuyunca ise hüzün kaplıyor ister istemez.

    Kitabın kapağındaki mutlu aile fotoğrafına bakıp bakıp durdum uzunca. Aliye Hanım'ın o gözlerinin de içi gülen gülüşü o kadar güzel ki...
    İnsan keşke hep öyle devam edebilseymiş diyor ama...

    "Söz konusu Sabahattin ise bir şeyin güzel sürüp gitmesine imkân ve ihtimal yoktu..."
    Yeşil Mürekkep / Osman Balcıgil