• 480 syf.
    ·Beğendi
    Kitap sadece hadis değil günümüzde tartışılan diğer konular hakkında getirdiği delillerle ve çözümlerle insanın aklındaki soruları yanıtlıyor. Kitabın dili akıcı getirdiği deliller kabul görür delillerdi.
    KİTAP:
    Müşteşriklerin İslam dininde aradıkları eksiklikler ve kendilerine göre fitneler ve bu fitneler ağına tutulmuş hocaların nassa ters düşen yönlerine nassa uygun bir şekilde açıklıyor.
    Hadis ve sünnetin bağlayıcılığı Kur'an-ı Kerim ile sabit kılınmıştır. Allah bize birçok ayetinde Hz. Peygamber'e ( sav) uyumamızı emretmiştir. Bu ayetlerden biri olan Haşr sûresi 7 ayetinde "Peygamber size ne verdiyse alın, neyi yasakladıysa ondan sakının." derken aslında onun yaptığı ve bize emrettiği amellerin alınması Resulullah'ın (sav) Allah kontrolünde amellerini gerçekleştirdiğini kanıtıdır. Hz. Peygamber (sav) yaptığını yapmak, yol edinmek aslında Allah'ın buyruklarını yerine getirmektir. Rahman olan Allah kullarına direkt vahiyden sonra o işini uygulamasını istemiştir. Bunu yaparken insanların zorlanacağını bildiği için insanlara bir rol model olan peygamberleri göndermiştir. Zira Allah her buyruğunu sadece Kur'an-ı Kerim ile sabit kılmış olsaydı belki de insanlar bunların uygulanamaz hükümler olduğuna kanaat getirir ve bu yüzden de amel etmeyi bırakabilirlerdi. Kendi hayatımızdan da bildiğimiz gibi insan olarak bir işi nasıl yapacağımızı şaşırdığımızda hemen bir örnek ararız. Tabiî olan bu durumumuzu Allah gönderdiği peygamberle desteklemiştir. Bu duyguyu görmezden gelip Kur'an bize yeter diyen bir anlayış "Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" En'âm 38 ve "Bugün dininizi kemale erdirdim." Maide 3 gibi ayetleri görüşlerini delil gösterir. Bu görüş sahiplerine atladıkları ayetler ise sünnetin bağlayıcılığı en güzel şekilde ortaya koyan ayetlerdir. Birçok ayette Resulullah'a (sav) itaat edilmesini (Âli İmran 31, Ali İmran 132, Nisa 59, Nur 54, Muhammed 33) onun kendi hevasına göre konuşmadığını (Necm 34) onun Kur'an'ı açıklamak üzere gönderildiği (Nahl 44)belirtir. Peygamber (sav) bir postacı değildir. O Kur'an-ı Kerim'i bize hikmetle sünnetle açıklayan bir elçidir. Onun yaptığı her şeyi Allah kontrolündedir. Onun yaşamı sıradan bir kişinin tarihi hayatı değil Allah tarafından onaylanmış bir tarihtir. Şu da vardır ki şayet hadis ve sünnet olmasaydı İslam şeriatı uygulanamazdı.
    Kitaptaki İddialar ve Cevapları
    Hadis ve sünnet sonradan ortaya çıkmıştır iddiası:
    Hadis ve sünnet sonradan değil bilakis vahiy ile beraber her zaman vardı. Zira vahyin açıklanması bir örnek şekilde yaşaması Hz. Peygamber'in (sav) görevidir. Şura 48, Nur 54 gibi ayeti kerimelerde peygamberin postacı olmadığı, uyulması gereken görevi tebliğ olan bir peygamberdir. Bu tebliğ ise hem Kur'an-ı Kerim ile hem de sünnet ile olur çünkü Kur'an-ı Kerim'in açıklanması gerekir. Bunun içindir ki Şari olan Allah vahyettiği kitabın açıklanması ve örnek teşkil etmesi açısından peygamber görevlendirdi. "Allah sana kitabı indirdi hikmeti verdi ve bilmediklerini öğretti." Nisa 113 ayetindeki hikmet kelimesi alimler tarafından sünnet olarak ifade etmişler. Peygamber'e ( sav) indirilen vahiy Kur'an-ı Kerim ile sınırlı değildir. Onun vahyi metluv ve vahyi gayrı metluv olarak ikiye ayrılır. Aldığı vahiylerde İlahi kontrole uygun bir şekilde hareket etmiştir. Rabbimiz "Sana düşen tebliğ etmekten ibarettir." Şura sûresinin 48 ayetinde Peygamber'ine (sav) müşrikleri iman konusundazorlamaya gerek olmadığını, bunun için canını sıkmaya gerek olmadığını bildiriyor.
    Kur'an-ı Kerim karşısında hadis ve sünnetin 3 görevi vardır:
    Biri, Kur'an-ı Kerim'in bir konuda verdiği hüküm destekleyip teyit etmek.
    İkincisi, Kur'an-ı Kerim ayetlerini tefsir etmek, Allah Teala'nın muradını beyan etmek. Üçüncüsü de Kur'an-ı Kerim'de temas edilmeyen bir şeyi emretmek veya saklamak. Bu maddelerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz hüküm Allah'ın elindedir Hakim olan Allah kendi kontrolünde cüzî bir hakimlik sıfatını da peygamberine vermiştir.
    Allah Teala Resulü'nün sünnetine başvurulmasına isterken zaman ve mekan kaydı koymamıştır . İşte bu sebeple Müslümanlar Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadis ve sünnetin onun vefatından sonra da başvurur ve ona itaat ederler.

    Sünnet aklın değil vahyin ürünüdür ve mucizeler kendine aşırı güvenen aklın ilminde gururunu kırar ve onlara acil zikrini hatırlatır aklı çekidüzen veren İslamiyet'tir.

    Kitaptaki bir konu ise muhaddislerin halifeler için hadis uydurdu iddiasıdır. Bu tamamen asılsız bir iddiadır. Şayet öyle olsaydı muhaddisler halifeler karşısında hükümdarlarla ilgili hadisleri rivayet etmezlerdi. Ayrıca halifelerde bu uydurma işine engel olurlardı. Nitekim halife Mehdi uydurma hadis uyduranları cezalandırmak için "divanü'z- zenadıka" adıyla bir teşkilat kurmuştur .
    Alimler hadislerin korunması hakkında önemli ve titiz çalışmalar gerçekleştirmiştir. Örneğin Sufyani Sevrîşöyle demiştir: "Melekler gökyüzünün bekçileri olduğu gibi hadis alimleri fe yeryüzünün bekçileridir." Bu hadis hadis konusundaki hadis alimlerinin tutumlarını sergiler.
    Ebû Hureyre'ye atılan iftiralar bazı hadis karşıtları Ebû Hureyre diye birinin olmadığını, bazıları ise onun çok rivayet uyduran bir kişi olduğunu olarak tanımlıyor. Onun müminlerin anneleri ne saygısızlık yaptığını, Resulullah'ın onu Bahreyn sürdüğünü, Hz. Ömer'in onun çok rivayette bulunmasından dolayı dövdüğünü ve daha nicelerini ileri sürüyorlar. Bu iddiaları tek tek incelediğimizde çoğunun asılsız ve zayıf rivayetlere dayandığını görüyoruz.
    İmam Buhari'ye atılan iftiralar: İmam Buhari' ninFas asıllı olup, Resulullah'ın Fars imparatorluğu'nu yıktığından Buhari dinden intikamını almak için Araplara alehinde hadisler uydurdu iddiası. Bu asılsız iddiayı alimler şöyle çürütüyor: Buhari aslen Özbekistan'da doğmuş olup, Müslümanlar İran'ı fethettikten sonra halk özgür iradesi ile Müslüman olmuştur. Hadisleri ilk defa bir araya İmam Buhari getirmedi. Bu faaliyet hicri bir asırdan beri itibaren vardı. Buhari'nin eserindeki hadisler konusunda tartışılan onun eserinde zayıf hadis olduğunu iddia ediyorlar. Oysa ki Darekutni gibi bazı alimler Sahih-i Buhari'deki birkaç hadisi "bu hadisler sahih değildir zayıftır" diye tenkit etmemiş. Bunlar Buhari'nin ortaya koyduğu şartları uymuyor diye kanaat belirtmişlerdir.
    İsra ve Miraç hadisesi
    İsra ve Miraç hadisesi mütevatir hadistir. Bu hadisin israiliyattan geldiğini , Hz.Musa yüceltmek için uydurulduğunu iddia edenlere cevap olarak bu hadisi rivayet edenlerin hepsinin güvenilir Müslüman olması yeterlidir. Ayrıca bu olayla Allah'ın Peygamberi'nin (sav) niyazi üzerine namazın vakitlerini azaltması Allah'ın kullarına bir lütfudur ve Allah'ın bir mucizesi de beş vakit namazı elli vakit namazın sevabını vermesidir. Peygamber hem bedeni ile hem de uyanırken İsra ve Miraç Hadisesi olmuştur .Bu aklen ve dinen muhal değildir. Necm Suresi 12 ayetinde "Onun gördüğü şey hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız?" bu olayın gerçekleştiğini ve bu konu hakkında tartışılmamasını öğütlemiştir.Miraç olayı ve Miraç'ta olup bitenler aklın değil imanın konusudur. Bu sebeple Peygamber Efendimizin Miraç'ta gördüğü ve bize anlattığı olaylar akla aykırı olamaz. Aklın sahası şu içinde yaşadığımız âlemdir. Akıl bu alemin bilinmeyenlerini bilmeye, keşfetmeye, dünyayı daha yaşanabilir hale getirmeye çalışmaktan, düzeni bozan şeyleri ortadan kaldırmaktan sorumludur. Tanımadığı, kanunlarını bilmediği bir başka alemden sorumlu değildir.

    Peygamberimiz şefaat edecektir .
    Peygamber efendimizin şefaatine özgübir konum anlamında makam-ı Mahmut denir. Peygamberimiz senin 6 şefaati vardır sadece Peygamberimizin değil melekler, peygamberler ve müminler Allah'ın şefaati de vardır. Allah kendi dışındaki varlıklara şefaat etmesi hakkında bazı kimselere izin vermiştir.

    Kabir hayatı vardır. En' am 93 ayetinde "Sen o zalimlerin cançektikleri meleklerin onlara ellerini uzatarak çıkarın şu canlarınızı Allah hakkında gerçek dışı sözleriniz ve onun ayetlerini büyüklük taslayanılp kabul etmeyiniz yüzünden bugün perişan eden azapla cezalandıracaksınız dedikleri zaman onların halini bir görsen!" Muhammed 27 "Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken onların hali ne olacaktır." 45-47 "Zulmedenler için kıyamet gününden önce bir azap daha vardır lakin çoğu bilmiyor." gibi ayetler ve pek çok sahih hadis kabir hatanın bulunduğunu kanatlar. Ben görmediğime inanmam diyenler vücutta iz bırakmayan işkence şekillerini birinin vücudunda elektrik verilmesine veya psikolojik işkenceye tabi tutulmasını hatırlanmalıdır. Gözümüzle görmediğimiz pek çok varlık arasında ruhumuzun, aklımızın, sadece mikroskopla görebildiğimiz mikropların etrafımızdaki, ses dalgaların, yerçekiminin varlığını nasıl inkar edebiliriz?

    Ahir zamanda Mehdi'nin geleceği bu konu hakkındaki hadisler 30'dan fazla sahabe tarafından rivayet edildiği için mütevatir derecesine ulaşmıştır. Bu hadisleri rivayet eden sahabeler arasında ashabın önde gelen güvenilir isimleri de vardır. Sahihayn' da Mehdi hakkında hiçbir hadis bulunmadığı söylenemez. Sahih-i Buhari ve Müslim'de Mehdi'nin geleceği dolaylı olarak belirtilmektedir . Burada şu iki hadisi hatırlamakta yetinelim. Bu hadislerde geçen "imamınız "ve" Müslümanların emirin" ifadeli ile Mehdi kastedilmektedir . "Sizin dininizde olan biri size imamlık yaparken Meryem oğlu İsa aranıza indiği zaman nasıl da sevinirsiniz" (Buhari Enbiya 49 )
    Meryem oğlu İsa yeryüzüne inecek o zaman Müslümanların yönetici sonra 'Gel bize namaz kıldır'diyecek ancak İsa "Hayır, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinizi yöneteceksiniz diyerek kabul etmeyecek.( Müslim iman 247) demek ki Müslümanların yönetici olan Mehdi Hz İsa'nın da uygun gördüğü arkasında namaz kıldığı meşru ve adil bir devlet adamıdır.
    Şiilerin beklediği Mehdi e
    Ehl-i sünnetin beklediği Mehdi değildir. Şiilere göre Mehdi 12 imamdan birisi birisidir ve onların İmam anlayışına göre imamlar masumdurlar hata etmez ve yanılmazlar. Onların imamlar meleklerden ve peygamberlerden üstündürler. Bu da bizim inancımıza terstir. Mehdilik için çıkan kavgalar Şia'nın bazı kolları arasında olmuştur.
    Müslümanların arasındaki ihtilaf kaldırmanın yolu Mehdi inancını inkar etmek değildir tarih boyunca birçok insan Ben Peygamberim diye ortaya çıksa -ki çıkmıştır -bu yanlışı önlemenin yolu peygamberliği inkar etmek midir?
    Ahir zamanda Hz İsa'nın yeryüzüne ineceği hakkında Sahih-i Buhari ve Sahih- i Müslüm gibi pek çok hadis kitabı kitabında yer alır ve bu rivayetler sahihtir. Bu konuda Nisa Suresi 157- 158 -159 ayetini delil olarak sayabiliriz.
    Hz İsa'nın nüzulunde Kur'an-ı Kerim'e aykırı bir çelişki yoktur. Nitekim Hz. İsa peygamber olarak değil İslam şeriatı uygulacak biri olarak belirtilmiştir.
    Cin ve şeytan vardır. Cinlerin ve şeytanların ayrı bir dünyaları vardır ve biz bunu göremediğimiz için gaybi bir konudur Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler bize anlatılan gayba inanmak iman etmemizi ister bu konuda ayet ve hadisler bize gerekli bilgiye en doğru şekilde verir.
  • https://www.youtube.com/watch?v=7oZNLRKCy-A

    FETİH Suresi (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Meali)

    1 - Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.

    2 - Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.

    3 - Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.

    4 - İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.

    5 - Mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.

    6 - Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!

    7 - Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    8 - Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

    9 - Ki, Allah'a ve Resulüne iman edesiniz, ve bunu takviye edip, O'na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O'nu tesbih edesiniz.

    10 - Herhalde sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

    11 - yakında a'râbilerden geri kalmış olanlar sana diyecekler ki, "Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Hayır! Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

    12 - Aslında siz Peygamber ve müminlerin, ailelerine geri dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki hak etmiş bir topluluk oldunuz.

    13 - Kim Allah'a ve Rasulüne iman etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.

    14 - Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar dilediğini azaplandırır. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.

    15 - Siz ganimetleri almak için gittiğinizde geri kalanlar: "Bırakın biz de arkanıza düşelim." diyeceklerdir. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Siz bizimle gelemeyeceksiniz. Allah daha önce böyle buyurmuştur. Onlar size: "Bizi kıskanıyorsunuz." diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.

    16 - A'rabilerin geri bırakılmış olanlarına de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba uğratır.

    17 - Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bununla beraber kim Allah'a ve peygamberine itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.

    18 - Andolsun o ağacın altında (Hudeybiye'de) sana bey'at ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.

    19 - Allah onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de mükâfatlandırdı. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    20 - Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir. Bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve Allah sizi doğru yola iletsin.

    21 - Bundan başka sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kâdirdir.

    22 - Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.

    23 - Allah'ın öteden beri gelen kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.

    24 - O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke'nin göbeğinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.

    25 - Onlar inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram'ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle, mümin kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, Allah savaşı önlemezdi. Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.

    26 - O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.

    27 - Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.

    28 - Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter.

    29 - Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.
  • --İzzet ve Şeref O'na tabii olmakta...
    --Tenhada ve açıkta nefse muhalefet

    Efendi Hazretleri 3. Sohbet

    Sohbet:3 MAİDE 65-69

    İZZET O’NA TABİ OLMAKTA

    ”Eğer muhakkak olarak o ehli kitap Tevrat ve İncil’i Rablerinden kendilerine indirilen Kuran-ı Azimüşşan’ın ahkamını ikame etseydiler (hakkıyla tatbik etseydiler, üslerindeki (semadan) yağdırmakla, ayaklarının altındaki (yerden bitirmekle) elbette yerlerdi.(Yani çok bolluk olurdu).Onlardan muktesid ümmet (orta halli insanlar) da vardır.Onlardan bir çoğunun yaptıkları ise ne kadar fenadır”


    Mevla Teala Hazretleri bir hadisi kutside buyuruyor ki:

    ”Kullarım hakkıyla iman etseydi ve vakti zamanında amel-i salihlerini icra etseydiler, geceleyin yağmur yağdırmakla, gündüzleyin güneşi çaldırmakla, o kadar bol mahsul verirdim ki bitmez tükenmezdi.”

    Paramız o vakit kıymetlenirdi. Müslümanların parasının aşağı düşmesi, takva ve ameli salihleri ile ilgilidir. Takva azaldı, ameli salih azaldı. Günahlar çoğaldı. Bundan sebep Cenab-ı Hak tam manasıyla yağdırmıyor ve bittirmiyor.


    Onun için günden güne para değerini kaybediyor. Nasıl ki bizim değerimiz de isyanımızdan dolayı günbegün kayboluyor. Dünyada müslümanların bir heybeti vardır. Düşmanlara karşı olan o heybetimizde kayboluyor ve bizi bir hiç olarak görüyorlar.

    Hâlbuki biz Rasulullah Efendimizin ümmetiyiz. O, şöyle buyuruyor:

    Hazreti Cabir (Radıyallahu anh) den rivayete göre Efendimiz şöyle buyuruyor:


    ”Bana 5 haslet verildi ki benden evvel hiçbir peygambere verilmedi

    1-Bir aylık mesafeden (düşmanın benden) korkması ile yardım olundum.

    2-Yeryüzü bana hem mescit hemde paklık vasıtası kılındı. Ümmetimden hangi bir adama namaz vakti ulaştı (su ve cami bulamadığı takdirde teyemmüm ile) kılar.

    3-Ganimet malları bana helal kılındı, benden evvel kimseye helal olmadı.

    4-Şefaat (yani kullara yardım) makamı bana verildi.(şefaat benimle başlayacak)

    5-Her peygamber yalnız bir kavme gönderildi, ben ise umum nasa (insanlara) gönderildim.


    Bu beş haslet Efendimize kâmil derecede tabi ve varis olanlara da aynıdır. O halde tam olarak Efendimiz’e tabi ve varis olalım ki bu nimete ulaşalım ve dünyaya ışık tutalım.

    Mademki böyle alişan bir peygamberin ümmetiyiz bizden de düşmanlar öylece korkmalıdır. Bir milletin değeri peygamberine göredir. Ama eğer ona uyarlarsa. Eğer uymazlarsa onların heybetleri olmaz, kimse onlardan korkmaz, kimse onlara değer vermez, onları kale almaz.


    Dünya âleminde hiç kıymeti olmaz. Çok düşük gözükürler ve düşman zanneder ki, bir üfürükte hepsini uçururum.

    Yazık değil mi? Böyle bir peygambere ümmet olma şerefiyle müşerref kılınalım da sonra o şerefi kaybedelim, bu rezalete düşelim. Uyanmamız lazım, mütenebbih olmamız lazımdır. Ve yeniden vazifeye başlamamız lazımdır. Bu hususta birbirimizi hiç üşenmeden, yorulmadan uyarmamız lazımdır ki, tekrar bu şerefe nail olalım. Sen tamamıyla bizi uyandır ya Rabbi!


    Nefahatu-ül Üns’de görmüştüm. Buyruluyor ki:”Bir salik yani Mevla’ya yürüyücü yirmi sene oyalansa sonra yarım saat ciddiyetini takınsa yirmi senelik boşluğu doldurur”

    İşte bizlere anamızdan, babamızdan daha çok acıyan Mevla’nın bizlere muamelesi böyledir. Mevla tarafından fenalık olmaz.

    Mademki diriyiz, sağız yine tevbe edip Efendimiz’e ittiba edersek, Kitabullah’a sarılırsak, ehadisi nebeviyye’ye ve bunlardan çıkan akaide, fıkha, tasavvufa sarılırsak boşlukları doldurur heybetli oluruz. Sözümüz dinlenmiş olur. Heybeti olmayanın kendisi karanlıkta kime ışık tutacak? Heybet ise kendi başına kazanılmıyor.


    Şu ayeti kerime yüksekliğin nereden kazanıldığını bizlere gösteriyor:

    ”Her kim ululuk, izzet (şeref) istiyorsa (bilsin ki) bütün izzet Allah’ındır. (Fatır Suresi 10dan)

    O’nun kapısına dayanmak lazımdır. O’ndan istemek lazımdır. O’nun kapısı da islamiyetin tamamını yaşamaktır.


    Mevla Teala Hazretleri ders ayetimizin devamında ehl-i kitaptan iman edenleri, ümmet-i mukteside (tam orta halli ümmet) olduklarını beyanla medh ediyor. Yahudilerin büyük bir alimi olan Abdullah İbn-i Selam (Radıyallahu anh) bunların başında gelir. Hıristiyanlardan da vardır. Ancak mutedil olan ve islamiyetin yüceliğini anlayarak iman eden ehl-i kitabın sayısı azdır.

    Onlardan çoğu, peygamberlerinden (Salavatullahi ala nebiyyina ve Aleyhim Ecmain) kitaplarından ve bizim peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hakikatı öğrendikleri, tenbih olundukları halde, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) i tanımamak muamelesi ettiler ve onun için bu belayı buldular.


    (Ders Ayeti)

    ”Ey Resul-i zişan! Rabbinden sana indirileni hakkıyla tebliğ et. Eğer bunu söylemezsen O’nun elçiliğini ulaştırmış olmazsın. Allah, seni insanlardan muhafaza eder. Muhakkak Allah Teala, kâfir kavmi hidayet etmez.”


    Mevla Teala Habibine buyuruyor ki:”Rabbin tarafından sana indirilen Kuran’ı Azimüşşan’ı bütün dünyaya duyur. Bütün dünya ancak onunla kurtulabilir. Dünya ve ahiret meşakkatlerinden, dertlerinden Kuran-ı Kerim vasıtasıyla halas olunabilir.

    Eğer sen emrolunduğun ahkâmı tebliğ etmezsen, risalet vazifeni de eda etmemiş olursun. Ve ey peygamer-i zişan! Allah’u Teala Hazretleri seni insanlardan korur. Onlara ahkâmı diniyyeyi tebliğden dolayı endişeye düşme. Senin yardımcın senin muhafızın Allah’tır”

    Düşünene göre ne büyük bir meseledir. Cenab-ı Hak bu ayeti kerimede Resulunu kâfirlerin şerrinden muhafaza edeceğini müjdeliyor. Bu manayı te’kit eden Kuran’ı Kerim’de birçok ayet vardır. Bunlardan bir kaçını zikredelim:


    ”Ve eğer sana hile yapmak isterlerse, şüphe yok ki Allah Teala sana kâfidir. O öyle Allah’tır ki seni kendi yardımıyla ve müminlerin yardımıyla kuvvetlendirmiştir.”(Enfal 62)


    ”Eğer yüz çevirirlerse artık dedi ki:’Allah’u Teala bana kâfidir. Ondan başka mabud yoktur. Ben ancak O’na tevekkül ettim. O, pek büyük olan arşın sahibidir.”(Tövbe 129)


    ”Her kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kâfidir”(Talak 3)


    Bu ayetleri niçin okuyoruz? Hiç Allah’ güvenmemek olur mu? Bize O’ndan başka kim yardım edebilir?


    Hakiki yardımı yapmaya ancak Allah’u Teala’nın gücü yeter. Bunu ifade eden ayetlerden bazılarını beyan edelim:


    ”Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edecek kim vardır? Ve müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”(Ali imran 160)


    ”Müminlere yardım etmek bizim üzerimize hak olmuştur.”(Sure-i Rum 47)


    ”Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında şahitlerin şahitlik edecekleri kıyamet gününde yardım edeceğiz”(Mümin 51)


    Tekrar ders ayetimize dönelim:

    Bu ayeti celile-i cemile bizlere büyük bir haberi veriyor. İnanmış olarak, halis bir niyetle eğer Kuran’ı Kerimi ve bu din-i mübin-i İslamı tebliğ edersek, kimselerden bir ücret (karşılık) ta beklemezsek aynı müjdeye bizimde nail olacağımız bildiriliyor.


    Rivayete göre Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine-i Münevvere’ye muhacir olarak gelince yahudiler önüne çıktılar ve dediler ki:’‘Ya Muhammed bizim sayımız çok, kuvvetimiz de var, eğer bu yola devam edersen seni öldürürüz. Ama geri dönersen sana azık veririz, sana ikram ederiz”

    Efendimiz’e yahudiler tarafından bir tehlike gelmesin için, ensardan ve muhacirlerden yüz kişi korurlardı. Bunlar Efendimizin yanında geceler ve onunla beraber gezerlerdi.

    Bu ayeti kerime nazil olunca Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yahudilerin ve diğer müşriklerin hilelerinden Cenab-ı Hakkın kendisini muhafaza edeceğini bildi ve ensar ile muhacirlere dedi ki:”Artık evlerinize dönün. Rabbim bana söz verdi, beni yahudilerden koruyacak.” Bundan sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine koruyucu almadı.


    Hakikaten Mevla Teala onu müşriklerin, Yahudilerin, putperestlerin ve münafıkların her türlü şerlerinden muhafaza etti. Gerek yahudiler, gerek Mekke müşrikleri her türlü kötülüğe teşebbüs ettilerse de, Allah’ın Resulüne hiçbir zarar veremediler.

    Mevla Teala Ayeti Kerime’nin sonunda:

    ”Allah, kâfir olan kavmi hidayete erdirmez.” buyurmaktadır. Yani onları maksatlarına ulaştırmaz. Bundan sebep Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e en ufak bir kötülük yapmaya kadir olamazlar.

    Mevla Teala bu hususta birde şöyle buyuruyor:

    ”Muhakkak ki onlar hilelerini işlediler(yeraltı faaliyetlerini noksan etmediler).Onların hilelerinin karşılığı Mevla’nın yanındadır. Her ne kadar hileleri büyük dağları oynatacak oldu ise de” (İbrahim 46)

    Yalnız unutmayalım ki Rabbimizin bu yardımlarına nail olabilmek için islamiyeti tam manasıyla yaşamamız lazımdır. Cenab-ı Hakka hıyanet etmemek lazımdır.


    Nitekim bir ayeti kerime de buyruldu ki:

    ”Ey iman edenler! Allah ve Rasulune hiyanetlik etmeyiniz” (Enfal 27) Hıyanetlik ediliyor ki böyle buyuruldu.

    TENHADA VE AÇIKTA NEFSE MUHALEFET

    Eğer biz O’na itaat ve O’nun dinine hakkıyla riayet edersek, mutlaka matlubumuz olan rızaullaha ve milleti de Allah’ın izniyle cehenneme gitmekten kurtarırız. Bu arada kendimizi de hem dünyevi hem uhrevi belalara düşmekten kurtarırız.


    Cenab-ı Hakka iyi söz verelim. Dinimizin farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine, müstehaplarına, edeplerine dikkat edelim. Haramlardan mekruhlardan da kaçınalım. Bu yolda sebat edelim. Göreceğiz ki dünyamız huzur içinde olacak.


    Bize belalar Allah’a layık olamadığımızdan geliyor. Bir defa dünyaya rağbet etmemeliyiz. Koltukta, sandalyede gözümüz olmamalı. Keyf, rahat, zevk, sefa asla düşünülmemeli. Gayemiz yalnız Mevla’nın dinini yaşamak ve yaşatmak olsun. Millet ne zannederse zannetsin. Mevla bizim niyetimizi iyi biliyor.İnsanın kendisini methetmesi doğru değildir ve etmiyoruz da.


    Mevla Teala şu ayeti kerimelerde buyuruyor ki:

    ”Sizden hayra davet eder, iyiliği emredip nehyeder bir cemaat bulunsun. İşte ancak onlar felaha kavuşanlardır.”(Ali imran 104)

    Ancak böyle bir ümmet felaha kavuşur. Dünya ve ahiret belalarından kurtulur. Bunun üstündeki ayeti kerime de bunu beyan etmektedir:

    ”Hepiniz Allah’ın habl-i metini (olan Kuran-ı Kerimi) ne sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Allah’ın üzerinizde olan nimetini hatırlayınız ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimetiyle hakiki kardeş oldunuz. Bundan evvel siz ateşten bir kuyunun kenarında iken sizi o kuyuya düşmekten kurtardı. İşte böylece Allah ayetlerini size beyan ediyor, ta ki (bu ayetleri öğrenip gereğince amel etmekle) hidayete erebilesiniz.(Ali imran 103)

    Bir ana ve babadan olmak bizi hakkıyla kardeş edemez. İslam bizi kardeş eder. Kardeşliği islamda arayalım, samimiyeti islamda arayalım. Bir millet bu şekilde Kuran-ı Kerime sarılırsa böylece islamiyeti bağrına basarsa aralarında hudut, kan, namus, benlik davası olur mu? Birbirlerini kayırmaktan başka birşey bilmezler. Böyle olmaya çalışalım, yiğitlik budur.


    İşte (Rabbinden sana indirileni tebliğ et) ayetinin manası şudur ki:”Kuran-ı Kerim’i tebliğ edecek insanlar yetişsin. Bu yetiştirdiğimiz insanlara ihlâsı, dünyayı sevmemeyi öğretmeliyiz. Zira dünya sevgisi hakkında hadisi şerifte buyuruluyor ki:

    ”Dünya sevgisi bütün hataların başıdır”

    ”Dünya melundur, içindekilerde melundur. Allah’ın zikri ve zikredenler müstesna (onlar makbuldür).”


    Mel’unu mu seveceksin? Ahiret merzidir (razı olunandır). Allah’ın razı olduğu yerdir. Dünya megdup tur (gadap edilendir). Sahabeyi kiram bu ayeti kerimenin beyanı üzere yetiştiler ve bütün dünyaya ışık tuttular, bütün dünyanın manevi hastalıklarına ilaç oldular. Dünyayı yabanilikten kurtarıp dine ve medeniyete ulaştırdılar.


    Ders ayetimize devam ediyoruz:

    Ruhul Beyan tefsirinde İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) Hazretleri bu ayet hakkında şöyle buyurur:

    “Bu ayette Cenab-ı Hak Celle ve ala Hazretleri Efendimizi (Sallallahu aleyhi ve Sellem ) ve Ebu Bekir (Radıyallahu anh) Hazretlerini hicret zamanında müşriklerin şerlerinden mağarada nasıl koruduysa, aynen bunun gibi kendi emrine imtisal eden herkesi mahlukatın zararlarından koruyacağına işaret vardır.”


    Bursevi Hazretleri bir de kıssa nakleder:

    “Efendimizin bir evlatlığı vardı. İsmi Sefine idi. Bir muharebede orduyu kaybetmiş bir türlü bulamıyordu. Öteden beri büyük bir aslan geldi. Sefine ona dediki: “Ya ebel Harise Ene Sefinetü mevla Rasülillah. Yani ben Resulullah’ın kölesi sefineyim. Arkadaşlarla sefere çıkmıştık. Ben onları kaybettim. Şimdi onlara ulaşmak istiyorum.” deyince, kedi bir insana nasıl yan yan yaklaşırsa aslan da aynı şekilde başını öne eğip sürtünerek geldi. Nerede bir ses duyduysa o tarafa yöneldi böylece Sefine’yi orduya ulaştırdı.”


    Bakın bir aslan Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve Sellem) hatırını sayıyor da “Ahsen-i takvim” üzere yaratılan insan Resulullah’ın hatırını saymak şöyle dursun, O’nun adamısın; sünnetini işliyorsun diye sana düşmanlık ediyor. Şu hale bak!


    “Habibim! Söyle ki: Ey ehli kitap, Tevratı (şerifi), İncili(şerifi) ve Rabbinden size inen (Kur’an-ı Kerim)i ikame etmedikçe,(yerine getirmedikçe) hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Yani Haktan hiçbir yol üzere değilsiniz. (Habibim!) Rabbinden Sana indirilen (Kur’an-ı Azimüşşan) onlardan çoğunu tuğyan azgınlık ve küfür bakımından elbette ziyade ediyor. Yani azgınlıklarını ve küfürlerini artırıyor. Kâfir kavim üzerine mahzun ve müteessir olma.”

    Bu ayet-i celile-i cemile de anlayana göre çok mana var. Yani bu kitapları ve bütün kütüb-ü semaviyyeyi ikame edinceye kadar hiçbir hakikat üzere değilsiniz, insanlığınız toz kadar bile değil. İnsan, insanlığa, Rabbisini tanımakla ulaşır. Başka birşeyle ulaşmaz. Bizim derdimiz bu olsun. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’le amel etmedikçe insanı insan saymıyor. Ne buyuruyor onlar hakkında?


    “Onlar hayvanlar gibidir. Belkide hayvandan da daha delalettedir, daha çok sapıklıktadır.”(Araf suresi:179′dan)


    Amma Kur’an-ı Kerime sarılan kimseyi Allah-u Teala büyük adam kabul ediyor. Bunu beyan eden bir ayet okuyalım:

    “Onların(Ehli kitabın) hepsi müsavi değildirler. Ehl-i Kitaptan istikamet ve adalet üzere olan bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah’ın ayetlerini okurlar.”

    “Onlar, Allah(-u Teala Hazretleri)ne ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten menederler hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar salih kimselerdendirler.”

    “Onların hayır cinsinden yaptıkları şeyler karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah(u Teala) takva sahiplerini hakkıyla bilendir”(Al-i imran suresi:113-115)


    Gördünüz mü şeref kimindir?


    “Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı yüklenenler ve gece ibadet edenlerdir.”


    Bu hadis-i şerif de ayetimizi te’yid etmektedir. Demek ki şeref gece, gündüz seferber olarak Kuran’a hizmet edenlerindir. Bu kişi hammal veya hammal kızı süpürgeci veya süpürgeci kızı olsa dahi durum değişmez. İnsan Kur’an ehli olmadıkça hiçbir değeri yoktur.


    Nuh (aleyhisselam) ın oğlu hakkında Cenab-ı Hak buyurdu ki:

    “Ey Nuh! O muhakkak senin ehlinden değildir. Zira o salih olmayan amel (sahibi) dir.”(Hud suresi:46)


    Cenab-ı Hak Celle ve ala salih amel sahibi olmayan oğlunu Nuh (aleyhisselam) ın ehlinden saymadı.


    Bu dersteki ayetimizin tefsirinde, Ruhul Beyan da şöyle bir kıssa vardır:

    Fudayl bin İyad (Rahimehullah) hazretlerinin bir talebesi vardı. Çok bilgili ve beğendiği bir talebesi idi. Fudayl bin İyad Hazretleri birgün bu talebesinin ölmek üzere bulunduğunun haberini aldı.

    Hemen yanına gidip başucuna oturdu ve Yasin okumaya başladı. Talebesi “Ya üstad okuma” dedi. Fudayl Hazretleri sustu bu sefer telkin getirmek için la ilahe illallah dedi. Talebesi yine “La ilahe illallah deme. Zira ben bu kelime-i tevhidden beriyim” deyip o hal üzere öldü.

    Fudayl bin İyad Hazretleri evine döndü 40 gün evinden dışarı çıkmadı ve ağladı. Sonra rüyasında gördü ki o talebesi cehenneme atılıyor. Ona sordu: Hangi şey bu marifetin senden soyulmasına sebep oldu oysa ben seni en iyi talebem bilirdim.”

    Talebesi dedi ki:3 kabahatim vardı.

    Birincisi: Nemmamlık ederdim. Sana dediğimin hilafını arkadaşlarıma derdim.

    İkincisi: Arkadaşlarıma hasüdluk (çekememezlik) ederdim.

    Üçüncüsü de: Ben de bir hastalık vardı. Doktora gittim. Hastalığımdan sordum. O da bana her sene bir kadeh şarap içmemi, eğer içmezsem bu hastalığın bende baki kalacağını söyledi. Bende bu illet için içtim. Bu üç kabahat benden imanın çıkmasına sebep oldu dedi.” Neuzubillah.


    Hocaların, âlimlerin muhalefetleri ufak olmaz. Ufak zannedilir ama değildir. Kur’an-ı Kerim ilmi ile uğraşan hocalarımıza tenbih ediyorum: Onların hiçbir kötü hareket yaptıkları olmamalı ve kötü söz söyledikleri duyulmamalıdır. Nefse muhalefet lazımdır. Nefse muvafakat ettin mi heybetten düşersin.


    Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem)in ümmetinden olduğumuza göre ona ittiba etmemiz lazımdır. Bir aylık yoldan ismini duyanlar ondan korkuyorlardı. Ümmet kâmil olursa, kâfirler ondanda korkarlar. Eğer Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) in bugünkü ümmetinden korkmuyorlarsa anlayınız ki ittibada noksanlık vardır.


    Karanlıkta, mecliste, tenhada, meydanda Mevla’ya muhalefet etmeyeceğiz. Ben Allah’ın ehliyim. O’nun hatırını sayacağım. Bu Kitab’ı muhafaza edeceğim demeli. Bunu hem yaşayacağım, hem yaşatacağım, hem seveceğim, hem sevdireceğim, hem öğreneceğim, hem öğreteceğim demeliyiz.


    Her talebe böyle karar vermeli. Kız olsun, erkek olsun. Zayıf olsun, kuvvetli olsun. Nefsi bir fenalık emredince hemen akıla gelmelidir ki, biz Rasulullah’ı temsil ediyoruz.”Bu iş bana yakışmaz” demeli ve nefsin bu isteğini defetmeli.

    Nefis, her nerede bir farz, vacip, sünnet, müstehap, edep, terk edilmesini isterse, olmaz! ”Ben kendim küçüğüm ama büyük yerde bulunuyorum. İslamın yüz karası olmamalııym” demeli. Hemen nefsin bu kararından dönmeli. Ya Rabbi! Bütün talebelerimizi ve hocalarımızı bu şerefe nail eyle. Âmin.


    Nefisten bir muhalefet geldiğinde muhalefet kapısını kapatmalı. Her bir müslüman böyle düşünmeli ”Evet ben aciz biriyim ama benim temsil ettiğim müslümanlık büyüktür” diyerek daima islamın şanını yüceltecek işlerde ve yerlerde bulunmalı.


    İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elf-i Sani (Kuddise sirrahu) Hazretleri’nin Mektubatında 1/261. mektubunda bir şiir vardır.

    Dostum, efendim (yani Rabbim) Makamımı yüksek etti,

    Ben onun yüksek etmesi sebebiyle yıldızları ve ayı geçtim,

    Sanki ben kendinde ilkbahar bulutu bulunan bir münbit araziyim,

    Ki o bulut, safi su yağdırıyor,

    Eğer benim için bir lisan olsa ve ben o lisan ile Rabbimi övsem

    Utanmaktan gayri bir şeyim artmaz.


    İşte bu beytin manasınca kim olursak olalım,”ben bir kadınım benden ne çıkar” demeyelim. Zira kemalat Mevla’ya aittir. İslam dininin mensupları olduğumuz için düşük işleri yapmak bize yakışmaz. Gizli, aşikâr her ne olsa duyulur…


    Gelelim son ayetimize:

    ”Muhakkak o kullar ki iman ettiler ve o kullar ki yahudi oldular ve o kimseler ki sabiinden (hıristiyanlardan olup kalpleri cehalete meyletti) ve (diğer) hıristiyanlar (bu dört sınıf arasından) her kim (ehli sünnet vel cemaat mezhebi üzere) Allah’a ve ahiret gününe iman etti ve salih amelde bulundu ise onların üzerine hiçbir korku yoktur ve mahzun da olmayacaklardır.


    Ruhul Beyan’da bu ayetin tefsirinde şöyle buyrulmuştur. İbrahim Hevvas (Kuddise Sirrahu) buyuruyorlar ki:

    Kalbin devası yani ilacı beş tir.

    1-Düşünerek Kuran-ı Kerim okumak

    2-Midenin yemekten hali olması yani az yemek

    3-Gece ibadet için kalkmak

    4-Seher vakti Cenab-ı Hakka tazarru yani yalvarmak

    5-Salihlerin meclisine devam etmek


    Ruhul Beyan sahibinin şeyhi Hudayi (Kuddise Sirrahu) buyuruyor ki:”Hakikatte ıslah edici düzeltici Allah Teala Hazretleridir. Ve lakin tesir bakımından eşyanın en tesirlisi zikirdir.”


    Hazreti Ali Efendimiz şöyle buyuruyor:

    ”İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki islamdan, ismindan başka birşey kalmayacak. Kuran’ı Kerimden birşey kalmayacak ancak resmi kalacak. Camileri tamir edecek süsleyecekler. Hâlbuki zikrullahtan boş olacak. O zamanların en şerlisi âlimlerdir. Fitne onlardan çıkacak ve yine onlara dönecek.”


    Bu dersimiz bize çok büyük vazife yükledi. Durmadan milleti hakka davet etmek lazım. Vazifemiz önemlidir. Küçük işlere tenezzül etmemeliyiz. Dünya makamına kıymet vermemeliyiz. Derslerimizi tamamıyla yapalım.Bu gevşeklik bu donukluk nedir? Bir kimse ben dersimi yapacağı der ve azimli olursa Allah ona yardım eder vazifesini yaptırır. Mevla yüklediği vazifeyi kuluna kolay eder…
  • Bir Müslümanın aracılar, kurtarıcılar bulmasına ve ümitsizliğe düşmesine lüzum yoktur, çünkü;

    "Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter." (Enfal Suresi, 64)

    "Bilen olarak Allah yeter." (Nisa Suresi, 70)

    "Şahit olarak da Allah yeter." (Nisa Suresi, 79)

    "Vekil olarak Allah yeter." (Nisa Suresi, 132)

    "Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir?" (Al-i İmran, 124)

    "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter." (Al-i İmran Suresi, 189)

    "De ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O'na güvenip dayanırım." (Tevbe Suresi, 129)

    "Hesap sorucu olarak da Allah yeter." (Nisa Suresi, 6)

    "Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kafidir." (Nisa Suresi, 45)

    "Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir." (İsra Suresi, 17)

    "Koruyucu olarak Rabbin yeter." (İsra Suresi, 65)

    "Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter." (Furkan Suresi, 31)
  • - Kilise, tarih boyu Kur’an-ı Kerîm’le Allah Rasûlü üzerinden hesaplaştı; O’nun şahsına dair yalanlar uydurdu; sonra da o yalanları “hakikat” niyetine asırlarca ders kitaplarında okuttu. Efendimiz’e “hasta”, “yalancı peygamber”, “deccal” gibi atılan iftiralar hiç sorgulanmadan Kilise koridorlarında tekrar edildi. İslâm, doğrularıyla mahkum; Batı ise yalanlarıyla kahraman oldu. “Sömürünün keşif kolu” olan Oryantalizm de aynı yalanlardan beslendi. Bu yüzden Montgomery Watt, tarihî süreç içerisinde hiçbir büyük şahsiyet Hz. Muhammed (sav)’in Batı’da kötülendiği kadar kötülenmemiştir, demektedir. Kilise’nin Allah Rasulü’ne (sav) dair uydurduğu yalanlarına kanıp İslâm’la savaşanlar fetihlerle İslâm’ın adaletini görünce hakikatle yüzleşti, Müslüman oldu.
    - Kilise’nin Medine Operasyonu
    - İslâm’ın kendi topraklarında intişarına mani olamayan Kilise, gayr-i ahlâkî hamlelerini hayatın hemen her alanına taşıdı; bu çerçevede, özel yetiştirip Medine’ye gönderdiği adamları vasıtasıyla Allah Rasûlü’nün naaşını kaçırmak için de çalışma yaptı.
    - “Kurtar Beni Nureddin!”
    - Selçuklu Atabeyi Nûreddin Mahmud Zengi’nin karşısında bozguna uğrayan Haçlılar müslümanları moral cihetiyle çökertebilmek için Allah Rasûlü’nün mübârek bedenini mezarından kaçırıp Avrupa’ya götürmek için iki kişiyi görevlendirdi. İyi derece Arapça konuşan ve Mağribli kıyafetiyle Medine’ye giden bu iki şahıs orada Ravza-i Mutahhara’nın kıble tarafına yerleşti; Emellerine ulaşabilmek için haftalarca her şeyi tam bir Müslüman gibi yaptı. O kadar ki, Nureddin Zengi sorduğunda, Medineliler şöyle diyerek onları tezkiye edecekti: “Bunlar sürekli oruç tutar, beş vakit namazı Ravza’da kılar, Efendimiz’in kabrini ziyaret eder, her sabah, içinde on bin sahabi yatan Bâkî’ Kabristanı’na, her cumartesi de Kuba Mescidi’ne gider ve asla hiçbir dilenciyi geri çevirmezler.”
    Kıtlık yılında yaptıkları infaklarla Ehl-i Medine’nin güvenini kazanan bu iki Hristiyan, her gece evlerinden Allah Rasûlü’nün kabr-i şerifine doğru tünel kazmakta, çıkan toprağı da üzerlerinden hiç çıkarmadıkları Mağribîlerin giydiği abanın içinde kamufle ederek Bakî’ mezarlığına götürmekteydiler. “Ne yaptıkları”nı soranlara ise, mezarlığı ıslah ettiklerini söylemekteydiler. Tünelin, Allah Rasûlü’nün kabrine yaklaştığı günlerde Nureddin Zengi teheccüdü kılıp evrâd-u ezkârını okuduktan sonra istirahate çekilir. Uykuya daldığı esnada rüyasında Allah Rasûlü zuhûr edip bu iki kumral adamı gösterir ve “Bana yardım et, beni bu iki adamdan kurtar!” buyurur. Nureddin Zengi korkuyla uyanır, abdest alır, namaz kılar, tekrar uyur ve aynı rüyayı görür. Uyanır, namaz kılar, yatar uyur ve rüyayı üçüncü defa görünce kalkar, “uykum kaçtı” der. Gece veziri Cemâleddin Mevsılî’ye adam gönderip çağırtır, rüyasını ona anlatır ve görüşünü sorar. Vezîr de, “Neden duruyorsunuz ki? Medine-i Münevvere’ye hareket ediniz, gördüklerinizi de kimseye anlatmayınız Sultanım!” der. Nureddin Zengi gecenin devamında yol hazırlığı yapar, kimseye duyurmadan yanında veziri, Medine halkına dağıtılmak üzere çok sayıda mal ve 20 süvâri olduğu halde Şam’dan Medine’ye doğru yola çıkar. 16 günde Medine’ye ulaşır. Şehrin dışında gusül abdesti alır, sonra Ravza’ya gidip namaz kılar ardından da Allah Rasûlü’nün kabrini ziyaret eder. İnsanların mescitte toplandığı, onunsa ne yapacağını bilmez bir halde oturduğu bir esnada vezir Cemâleddin şöyle diyerek halka seslenir: “Sultan Efendimiz’i ziyârete geldi. Ehl-i Medine’ye de sadaka babından mühim hediyeler getirdi. Şimdi tüm Medîne’lilerin isimlerinin yazılı olduğu bir liste hazırlayınız!”. Yetkililer halkın tamamının olduğu bir liste hazırlar. Sultan da hediyelerini almaları için listede adları bulunanların –bizzat- huzura çıkmalarını emreder. Listeye göre herkes gelip Sultan’ın huzuruna çıkıyor, hediyesini alıp gidiyordu. Bu sırada Sultan hediye almak için huzura çıkanların yüzüne dikkatle bakıyor, Allah Rasûlü’nün rüyada kendisine gösterdiği o iki adamı arıyor lakin bulamıyordu. Hediye verdiğine ayrılmasını söylüyor, alanı boşaltıyor, dikkatlice bakıyor fakat yine de rüyadaki gibi bir adama gözleri ilişmiyordu. Nihâyet herkes hediyesini aldı, listede adı olanlardan kimse kalmadı. Lakin hala Sultan, rüyasındaki iki kişiyi göremedi. Bunun üzerine çevrede bekleyen Medineliler’e, “Sadaka almayan kimse kaldı mı?” diye sordu. Onlar da, “Hayır” dedi. Sultan: “İyice düşünün!” dedi. Bunun üzerine, “Hiç kimseden bir şey almayan Faslı iki kişi var. Onlar da muhtaçlara çokça sadaka veren salih ve zengin iki zattır.” dediler. Sultan bunları duyunca rahatladı. “O iki kişiyi derhal bana getirin.” diye emretti. Az bir zaman sonra iki kişi getirildi. Mağribîler Sultan’ın huzuruna girince ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Nureddin Zengi’nin karşısında Allah Rasûlü’nün işaret buyurup, “Beni bunlardan kurtar” dediği iki kumral adam duruyordu. Sultan bir müddet sonra toparlandı, onlara, nereli olduklarını sordu. Onlar da “Mağrib’teniz; Hacc için geldik ve bu seneyi Allah Rasûlü’nün yanında geçirmek istedik.” dediler. Bunun üzerine Sultan, “Bana doğru söyleyin.” diye onları ikaz etti. Onlar ise ısrarla doğru söylediklerini iddia ettiler. Sultan, “Peki eviniz nerede?” diye sordu. Mescidin yakınında bir ribatta kalıyoruz.” dediler. Sultan ikisini derdest edip birlikte onların evine gitti. Evde her şey normaldi. Medineliler de onların hayır sahibi olduklarına şehadet etmekteydi. Nureddin Zengi, “Subhanellah! Rüyada gördüklerimden bir şey ortaya çıkmadı.” diye mırıldandı. Evin içerisinde dolaşırken yerde serili bir hasır gördü; eğilip kaldırdı. Tam bu noktada Allah Rasûlü’nün kabrine doğru giden bir tünel gördü. Kilise’nin bu iki görevlisi suçlarını itiraf edince Nureddin Zengi de onları idam etti.
    Kur’an-ı Kerim’le Allah Rasûlü üzerinden hesaplaşan Kilise, merkezinde Peygamber olmayan bir dinin dağılacağını düşündüğünden her vesileyle okları Allah Rasulü’ne (sav) çevirdi. Lakin “Allah seni insanların (tuzaklarından) koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah o kafirler topluluğunu (hakkında kurdukları planlar noktasında) gayelerine ulaşmaktan mahrum bırakacaktır.” [Mâide: 67.] ayeti tecelli etti; Peygamberini yaşarken koruyan Allah Azze ve Celle vefatından sonra da O’nu muhafaza etti. Madde planında hedeflerine yaklaştıkları anda Nureddin Zengi’yi vasıta kılarak onlara ölümü tattırdı.
    Nureddin Zengi hadisenin bir daha tekrar etmemesi için Allah Rasûlü’nün kabri etrafına derin bir hendek kazdırdı. Sonra da bu hendeğe eritilmiş kurşun döktü; Kilise görevlilerinin açtığı tünel de kapatıldı. Medine’de Müslümanlar rahatladı; Allah Rasûlü ile Kur’an-ı Kerim üzerinden hesaplaşan Kilise’nin payına ise matem düştü.
    - Kilise’nin Aktörlerini Müslümanlar Arasından Seçtiği Senaryo: Mealcililk
    - Her hamlesinde yalanları ve tuzakları elinde kalan Kilise yine de Kur’an-ı Kerim’le hesaplaşmaktan geri durmadı. Tarihi süreç içerisinde mücadele usulü değişti lakin kin, öfke ve komplo teorisyenliği hep aynı kaldı.
    Kilise’den ödüllü Seyyid Ahmed Han’ın ikliminde 19. yüzyılın sonlarında Hindistan’da ortaya çıkan ve Sünnet-i Seniyye’yi reddedip yalnızca Kur’an-ı Kerim’i esas alan Kur’aniyyûn hareketi/Mealcilik de Kur’an’la Peygamber üzerinden hesaplaştı. Hareketin omurgasını oluşturan, bu yüzden de kurucusu kabul edilen Abdullah Çekralevi Kur’an’ın anlaşılması ve hayata tatbik edilmesi noktasında risaletin rolünü inkar etti.
    Başlangıçta Kur’aniyyûn’un iki lideri vardı. Bunlardan Mühibbu’l-Hak Azimabadi Hindistan’ın doğusunda; Çekralevi ise Lahor’da düşüncesini yaymaktaydı. Azimabadi zahirde Müslümanlara muhalefet etmiyor; lakin bütün hükümleri Kur’an-ı Kerim’den çıkarıyordu. Çekralevi ise ne yapmak istediğini ilk yıllarda izhar etti. Adı “Ehlü’z-Zikri ve’l-Kur’an” olan bir fırka oluşturdu.
    Böl, Parçala, Yönet
    Hindistan’da 1857 yılında başlayıp, 1858’de bastırılabilen ayaklanma ile İngilizler ciddi anlamda sarsılmış ve itibarlarını kaybetmişti. Müslümanların birleşip tek bir sancak altında tekrar taarruza geçmelerini önlemek için Pakistan ve Bangladeş’i Hindistan’dan koparmanın altyapısını hazırlayan İngilizler, Müslümanları birbirinden kalın çizgilerle ayırabilmek için farklı fırkaların oluşması noktasında hiç boş durmadı. Ehl-i Sünnet karşısında tarih olan mezheplere dair ne kadar hurafe varsa hepsi arşivlerden ilim meclislerine taşındı. Ulema iç çatışmanın içine çekilerek, ön açacak kurucu metinler yazmaktan mahrum edildi.
    “Bize Kur’an yeter!” diyen Kur’aniyyun hareketi müslümanlar içerisinde bir bölünmeye sebep olması cihetiyle İngilizler’in “Ferrik tesud/Böl, parçala, yönet” anlayışına hizmet etti.
    Hindistan’da daimî olarak kalmayı hedefleyen İngiltere, Seyyid Ahmed Han gibi İngilizlerin menfaatleri için dini vasıta yapmaktan imtina etmeyecek isimler bulmakta zorlanmadı. İngilizler, işbirlikçilerine maddi anlamda yardımcı olduğu gibi, itibar görmeleri noktasında da onlara ciddi manada katkı sağladı. Gulam Ahmed Kadiyani ya da Çekralevi gibi isimleri de ya doğrudan ya da dolaylı olarak yetiştirdi. Ne var ki bunlarının sayılarının artması Müslümanların birbirleriyle olan ihtilaflarının daha da derinleşmesine sebep oldu. Böylece de ilim talebeleri İngiliz işgaliyle değil de dinini tahrif eden adamlarla mücadele etmek zorunda kaldı.
    Kur’aniyyûn da diğer bütün fırkalar gibi Ümmet’in tek safta toplanması talebiyle meydan yerine çıktı. Tevhitten bahsetti; lakin kendileri gibi olmayanları şirke düşmekle itham etti.
    - Çelişkiler Mecmuası: Kur’an Müslümanlığı
    - Ashab-ı Kiram, İslâmî hükümleri Kur’an-ı Kerîm’den ve Allah Rasûlü’nün onu beyan eden Sünneti’nden almıştır. İslâm uleması da Sünnet’in ikinci kaynak olduğu noktasında icma etmiştir. Hangi namazın kaç rekat olduğu, zekatın ne kadar maldan, hangi oranda verileceği, Hacc’ın nasıl yapılacağı gibi Kur’an-ı Kerîm’in kalın çizgilerle ifade buyurduğu hususları Sünnet tafsil etmiştir. Bu noktada Sünnet, Kur’an-ı Kerîm’i o derece beyan etmiştir ki, “Eğer Sünnet olmasaydı Kur’an’ın bir kısmı anlaşılmaz, namaz, zekat, hac dahil pek çok husus müminlerin ne olduğunu tam olarak idrak edemeyeceği emirler olarak kalır ve edaları imkansız olurdu.” demek hiç de mübalağa olmazdı. Bunun içindir ki Allah Azze ve Celle, “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana bu Kur’an’ı indirdik.” buyurmaktır. Ne var ki Sünnet’i reddederek Kur’an-ı Kerîm’i anlaşılmaz hale getirmek, sonra da onu küresel sömürü sisteminin menfaatlerini tehdit etmeyecek bir muhtevada hevâ kalıplarına döküp şekillendirmek isteyen Mealciler, Allah Kelâmı’nın ne olduğunu ulemanın ders halkalarında öğrenmediklerinden O’nu idrak etmekten de mahrum olmuşlardır. Yaşanan bu mahrumiyetin temel nedeni ise, “Doğru”runun ne olduğunu bilmediklerinden Kur’an-ı Kerîm’e dair ilk duyduklarını “doğru” kabul etmeleridir. Bu yüzden aşağıda tahlil edeceğimiz vehimlere, “Mealciliğin omurgasını oluşturan deliller” olarak sarılıp Sünnet’e hasım oldular.
    - “Kur’an Müslümanlığı”nın İddiaları ve Gerçekler...
    - I.“Kur’an Bize Yeter” İddiası...
    - Kur’an Müslümanlarına/Mealcilere göre, Kur’an-ı Kerîm’de her şey vardır. Her konuda o bize yeter. Müslümanlar İslâm’a göre bir hayat yaşamak için Sünnet’e muhtaç değillerdir. Bu noktada Çekralevi şunları söylemektedir: “Kur’an-ı Kerîm dinde kendisine ihtiyaç duyulan her şeyi, her cihetten ayrıntılı bir şekilde beyan etmiştir. O halde Sünnet’e neden ihtiyaç olsun?” Başka bir vesileyle ise şöyle demektedir: “Allah’ın kitabı kamil olmakla birlikte tam olarak da açıklanmıştır. Anlaşılmak için ne şerhe, ne Muhammed’in onu tefsir etmesine ihtiyacı vardır.”
    - Cevab: Kur’an Usûl, Sünnet Esastır...
    - Kur’an-ı Kerim’de İslâm’ın temel esaslarını muhtevî pek çok ayet olduğu bir hakikattir. Lakin onun küçük büyük her şeyi ihtiva ettiğini söylemek ise normal bir aklın ürünü olamaz. Böyle bir Kur’an’ı ezberlemek şöyle dursun, okunamaz da. Hakikaten Çekralevî’nin iddia ettiği gibi Kur’an-ı Kerim, Sünnet’e muhtaç değilse, bu Ümmet beş vakit namazın ne olduğu ve nasıl kılınacağı noktasında hangi ayete müracaat edecekti? Her bir farz namaz kaç rekat olmalıdır? Namaz kılan ayakta, rukuda, secdede ne okuyacak… Koyunun, ineğin, devenin zekatı ne kadar olacak. Bütün bunların ayrıntısını Allah, Rasulü’ne (sav) bıraktı. O da Ümmet’e beyan etti.
    Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de daha çok ana esaslardan ve kaidelerden bahseder. Ara ara da cüzi meselelere girer. “Peygamber size neyi veriyorsa onu alın, Sizi neden de nehyettiyse ondan da uzak durun.” Kur’an -daha çok- usûl, Sünnet ise esastır.
    - II.“Sünnet Vahiy değildir” İddiası
    - Mealciler, Sünnet-i Seniyye’nin “vahiy” değil, Allah Rasulü’ne (sav) yalan-yanlış olarak isnad edilen bir takım sözler olduğunu iddia etmektedir. Bu noktada Çekralevi de, “Biz yalnızca Allah’ın indirdiği Kur’an’a ittiba ile sorumluyuz. Bazı hadislerin kat’i bir şekilde Peygamber’e ulaştığı farz edilse de yine bağlayıcı olmazlar. Çünkü hiçbiri Allah’tan gelen vahiy değildir.” der.
    - Cevab: Allah Rasûlü Heva ve Hevesinden Konuşmaz
    - Kur’an-ı insanlara Allah Rasûlü tebliğ etti, o açıkladı, o hayata taşıdı. Allah Teâlâ neyi, nasıl emrettiyse o da, o şekilde ve o surette beyan etti. Muhal farz… Aksi durumda olacakları Kur’an şöyle beyan etmektedir: “Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette O’nu kıskıvrak yakalardık. Sonra da O’nun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mani olamazdınız.”[Hâkka, 44-7.]
    Bu ayeti tebliğ eden bir Peygamber’in helal, haram koyma yetkisi olmasaydı, helal ve haramlara dair koyduğu ölçülerden dolayı hayatta kalamazdı. Lakin bu noktada bir derdest etme hali olmadığına göre Allah Rasûlü’nün bütün ameliyelerini Şer’i ölçüler çerçevesinde yaptığı ortaya çıkar. Ayete göre Peygamber-i Ekber’in (sav) din adına konuştuğu her şey Allah Teâlâ’nın muradına uygun olmalıdır. Bu da ancak Allah’ın, Rasulü’ne (sav) bildirmesiyle mümkündür. Bu durumda doğrudan dine taalluk eden Sünnet de vahiydir. Zira Sahabe ve sonraki kuşaklar da Sünnet’i vahiy kabul etmiştir. Eğer Sünnet vahiy olmasaydı -haşa- Allah’a rağmen konuşan bir Peygamber’e ittiba ettiklerinden dolayı sahabe Allah’ın Kitabı’nda övülmezdi. Sahabe hem Kur’an’ı anlama noktasında, hem de sâir hususlarda Sünnet’in Sahibi’ne iktida ettiğinden ayet-i kerimelere muhatap olma noktasında büyük mesafeler aldı. Dünya düzenini değiştirdi, Hakk’ı hakim kıldı. Devrin iki büyük imparatorluğundan birini ortadan kaldırdı, diğerini küçük bir alanda yaşamaya mahkum etti. Peygamber’in izinde yürüyen sahabenin helak edilmemesi, bir musibetin onları dağıtmaması, Peygamber’den söz ve fiil planında sadır olan rivayetlerin vahiy olduğunun delilidir. Aksi takdirde Allah Teâlâ, Sünnet’in sahibi olan Efendimiz’i ve O’na iktida eden sahabeyi helak ederdi.
    Kur’an-ı Kerîm -miras gibi birkaç husus dışında- ahkâmı ana hatlarıyla belirledi. Tafsilatı ise Kur’an’ı beyan etme vazifesi kendisine verilen Allah Rasulü’ne (sav) bıraktı. Müminlere de, O’na itaat etmeyi emretti.
    - III.“Sünnet’e ‘Vahiy’ Demek Hadisleri Kur’an Seviyesine Çıkarır” İddiası...
    - Mealcilere göre, İslâm’ı beyan noktasında Peygamber’den sadır olan Sünnet’i, “vahiy” kabul etmek, onu Kur’an-ı Kerîm’in seviyesine çıkaracağı gibi, Kur’an’ı da Sünnet’in derecesine düşürür.
    - Cevab: Kur’an, Sünnet, Sünnet de Kur’an Değildir...
    - Allah Rasûlü Kur’an’la Sünnet’in birbirinden ayrılması noktasında fevkalede hassas davranmış; ayetleri deri parçaları üzerine yazan sahabe sayfaların kenarına hadisleri de yazınca onlarda bir Kur’an melekesi oluşana kadar yazmayı yasaklamıştır. Lakin daha sonra devlet başkanlarına gönderdiği mektuplar dahil olmak üzere pek çok hadisi bizzat yazdırmış; “Ebu Şah için yazın.” buyurmuştur. Ulema da Kur’an’la Sünnet’i kesin çizgilerle birbirinden ayırmıştır.
    Kur’an-ı Kerîm lafzı/nazmı itibariyle mucizedir. Lakin Sünnet böyle değildir.
    Kur’an’ın tilavetiyle ibadet olunur. Fakat Sünnet’in böyle bir hususiyeti yoktur.
    Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerîm’i değişmekten ve tahriften korumayı bizzat üzerine almıştır. (Sünnet’in Kur’an-ı Kerîm’i beyan etmesi cihetiyle, hadisi şeriflerin de umumî manada korunduğu bir hakikattir.)
    Kur’an’ı, -Sünnet’te olduğu gibi- mana üzere rivayet etmek caiz değildir.
    Kişinin abdestsiz bir şekilde Kur’an-ı Kerim’e tutması haramdır.
    Kur’an-ı Kerim’in lafzı gibi manası da Allah’a aittir. Sünnet ise sadece mana cihetiyle vahiydir.
    Bu ve benzeri farklardan dolayıdır ki fıkıh usûlü, hükümlerin delillerini tadat ederken ilk olarak Kur’an-ı Kerîm’i, ikinci olarak da Sünnet’i tahlil etmiş ve her birini kendi bağlamında değerlendirmiştir. İslâm irfan tarihinde “Kur’an-ı Kerîm eşittir Sünnet’tir.” diyen tek bir alim yoktur.
    - IV. Sünnet’le Amel Etmek Şirktir İddiası
    - Mealciler, Sünnet-i Seniyye’nin hüküm koymada belirleyici olduğunu kabul etmenin “Hüküm ancak Allah’ındır.” mealindeki ayete aykırı olduğunu ve “şirk” bağlamında değerlendirileceğini iddia etmektedirler. Konuyla ilgili Hoca Ahmeddin şunları söylemektedir: “İnsanlar şirki canlandırmak için pekçok farklı yol ihdas etti. Asıl itaat edilecek olanın Allah Teâlâ olduğuna inanıyoruz diyorlar; fakat itaat makamı olan Allah’a itaate bağlı olarak Rasulü’ne (sav) de uymayı Allah’ın bize emrettiğini söylüyorlar. Bu fasid delile dayanarak da her nev’i şirki tashih ediyorlar.” Bütün mealcilerin aynı merkezden idare edildiği ya da birbiriyle derin bir dayanışma içerisinde olduğunu resmetme noktasında M. İslâmoğlu’nun Diyanet’in bir hutbesi üzerine twitter hesabına yazdığı ibare önemlidir: “Diyanet’in bugünkü hutbesini yazan zat, Tevhid dini olan İslâm’ı, Allah ile Peygamber’in ortaklaşa kurduğu limited şirket zannediyor. Kella!”[Halit İstanbullu, Kemalistleri Kendine Hayran Bırakan “Müseccel Sünnet Düşmanı”ndan En Yeni Oryantalist Masalları, Hüküm, sy. 45, s.32.]
    - Cevab: Tevhid Binasına Asılan “Şirk” Tabelası
    - Şirki ortadan kaldırmaya memur olan, Mekke’de ilk olarak “Lâ ilahe illellah/Allah’tan başka ilah yoktur.” diyen bir Peygamber’e itaat etmeyi Kur’an-ı Kerîm “tevhid”in gereği; Mealciler ise “şirk”in bizzat kendisi olarak nitelemektedir. Bu gün yeryüzünde Allah’tan başka ilah olmadığını söyleyen, yalnızca “Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. (sav)” diyen Müslümanlardır. Onlar Allah Rasulü’ne (sav) itaat etmeyi de Kur’an-ı Kerîm’den öğrendiler.
    Mealcilerin bu ifadeleri tarihin en büyük çelişkilerinden biridir. Kur’an’a göre amel ettiklerini iddia edenler, Kur’an’ın talimatı gereği Allah Rasûlü’nün buyruklarına itaat etmeye “şirk” diyor. Bu husus en hafif ifadeyle Allah Azze ve Celle ile birlikte O’nun Rasulü’ne (sav) de itaat etmeyi emreden ayetleri inkar etmektir: “Bir mümin erkek veya kadının, Allah ve Rasûlü hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları yoktur. Allah’ın ve Rasûlü’nün emrine isyan edenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”[Ahzâb: 36.]
    Ayeti kerimede “Allahu ve Rasulühu/Allah ve Rasulü” ifadesi geçmekte ve “Rasul” kelimesi “Allah” lafzına “muğayeret” ifade eden “vâv” harfi ile atfedilmektedir. Buna göre Allah ve Rasûlü (sav) iki ayrı şey, iki ayrı kaynaktır. İnsanlar hükmü doğrudan Allah Teâlâ’dan alamadıklarına göre “Allah” lafzından Kur’an-ı Kerîm, Rasul lafzından da “Sünnet” anlaşılır.
    “Hayır! Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan ihtilaf hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı hissetmeksizin onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[Nisâ: 65.] Kur’an, kadın-erkek her mümini Peygamber-i Ekber’in (sav) hükmüne uymaya davet ediyor. Allah Azze ve Celle de zatına yemin edip, “Ey Peygamber! Senin verdiğin hükme razı olmayan, kararından dolayı rahatsızlık duyan iman etmiş olamaz.” buyuruyor. Buna göre bir davanın çözümünde Allah Rasulü’ne (sav) müracaat edip verdiği hükümle amel etmek Mealcilerin iddia ettiği gibi şirk mi, yoksa tevhid mi olur?! Ne varki, yüz yıldır yapılan tahribatlar neticesinde “İman ve İslâm Atlası”ına yabancılaştırılan millet, kendi yerleşkesinde yabancılar gibi dolaşıyor ve “hidayet” diye “dalalet”e çağrıldığını fark edemiyor. Ne Kur’an’ı ne de Sünnet’i tanıyor. Şirk tabelasının, tevhid binasına; tevhid tabelasının da şirk binasına asıldığını anlayamıyor. Mealcilere göre şirk olan Allah Rasulü’ne (sav) itaat, Kur’an’a göre ise bizzat tevhittir.
    Kur’an-ı Kerim’in kıyamete kadar geçerli; ayetlerin de bütün zamanlarda karşılığı olduğuna göre; yaşarken Allah Rasûlü’nün kendisine, vefatından sonra da sahih hadislere müracaat etmek bizzat Kur’an-ı Kerim’in emridir. Sahih bir hadisin hükmüne razı olmak, bizzat Allah Rasûlü’nün risaletine razı olmaktır. Eğer Allah Teâlâ, bütün zaman ve mekanlarda Efendimiz’in hakemliğine başvurmayı murat etmemiş olsaydı, ayet-i kerimedeki “yühakkimûke/seni hakem yapıyorlar” fiiline “Kâfu’l-Hitâb”ın ve “Kadayte/Hüküm verdin” fiiline de “Tâu’l-hitâb”ın bitişmesi doğru olmaz, bilakis ayetin şöyle olması gerekirdi, “Hattâ yuhakkimû’l-Kur’an’e/Kur’an’ı hakem yapıncaya kadar” ve “Mimmâ Kada fihi’l-Kur’an/Kur’an’ın verdiği hükümden” şeklinde olurdu. Mesele açıktır… Topyekün bütün insanlığın kurtuluşu Allah’a ve Onun Rasulu’ne (sav) itaate, iman ya da inkarları da itaat edip, etmemelerine bağlıdır. Sünnet’i devre dışı bırakmak insanlığın hidayetine karşı düzenlenen bir suikasttır.
    Kur’an-ı Kerîm daha pek çok ayette insanları Allah ve Rasûlü’nün hükmüne itaat etmeye davet eder. Bu gün aramızda olmadığından dolayı Efendimiz’in hükmüne ancak hadis mecmualarına müracaat ederek ulaşabiliriz. Eğer hadislerin sahih olanları mevzularından ayırt edilmeyecek olsa, Allah da onlara ittiba ile Ümmeti sorumlu tutsa ve bundan dolayı da hesaba çekseydi şüphesizki bu, O’nun adaletine uymazdı. O halde Allah Rasulü’ne (sav) itaati emreden ayetler umumi manada Sünnet’in de korunacağının teminatıdır.
    Mealcilerin, “Hüküm ancak Allah’ındır.”[En’am: 57.] ayetiyle istidlal etmeleri de doğru değildir. Çünkü Allah Rasûlü bizzat Allah Teâlâ tarafından Kur’an-ı Kerîm’i açıklamakla memur kılınmış[Nahl: 44.], bu noktada söyledikleri de bizzat Allah Teâlâ tarafından kendisine vahy edilmiştir.[Kıyame: 19.] Dolayısıyla sahih hadislerin ihtiva ettiği hükümler Allah Rasûlü vasıtasıyla bizzat Allah Teâlâ’dan alınmıştır. Bu yüzdendir ki Allah’a ve Rasulü’ne (sav) itaati[Âl-i İmran: 32.] emreden Kur’an-ı Kerim, “Rasule (sav) itaat eden Allah’a itaat etmiştir.”[Nisa: 80.] buyurmaktadır.
    Buna göre Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye bütünlüğünü şirk kabul etmek, şirktir. Çünkü Allah Teâlâ kullarını kendisinden aldıklarını tebliğ eden Sünnet’in sahibine itaat etmeye çağırıyor; Kur’an’a ve Sünnet’e itaatten yüz çevirenlerin ise kafir olduklarını belirtiyor. Sünnet’le amel etmeye “şirk” demek Allah Azze ve Celle’ye rağmen hüküm koymaktırki, bu da şirkin tam kendisidir.
    - V. Sünnet Kaynak Olmadığından Hadisler Yazılmadı İddiası...
    - Allah Rasûlü’nün sadece Kur’an-ı Kerim’i yazdırdığını iddia eden Mealciler, “Eğer Sünnet hüccet olsaydı Allah Rasûlü onu da yazdırırdı. Yazdırmamış olması Sünnet’in kaynak olmadığını gösterir.” demektedir...
    - Cevab: Yalanlar Üzerine Yazılan Masallar...
    - Kur’an-ı Kerîm, “İçinizden Allah’a ve Ahiret Günü’ne kavuşmayı arzulayanlar ve Allah’ı çokça ananlar için şüphe yok ki, Rasulullah’ta güzel bir örnek vardır.”[Ahzâb: 21.] buyurmaktadır. Allah Teâlâ, Sünnet’e ittiba etmeyi Cennet’e ulaşma ve rızasına nâil olma yolu olarak göstermektedir. Allah Rasûlü’nün de, “Benim namaz kıldığımı gördüğünüz gibi, siz de öyle namaz kılınız.” ve “Haccın menasikini benden alınız.” buyurması, sahabenin bizzat Sünnet’le amel ettiğinin delillerinden sadece iki misaldir. Sahabe Allah Rasûlü’nün Sünneti’ne derin bir alakayla ittiba etmiş, hadisleri muhafaza edebilmek için de uzun ve yorucu rıhleler yapmıştır.
    Mealcilerin hadislerin yazılmadığıyla alakalı cümleleri, ideolojik bir okumanın kurbanı olan ifadelerdir. Zira Medine’nin ilk yıllarında hadislerin Kur’an-ı Kerim’le karışmasından endişelenen Allah Rasulü (sav), bu durum ortadan kalkınca yazılmalarına izin vermiştir. Hükümdarlara yazılan mektuplar, Sahabe’nin hadis sahifeleri, Hudeybiye musalahası metni gibi hususlar hadislerin yazıldığıyla alakalı misallerden sadece birkaçıdır.
    - VI. Hadislerin Yerel ve Tarihsel Olduğu İddiası
    - Mealciler Allah Rasûlü’nün, Kur’an-ı Kerim’i muhataplarını dikkate alarak tefsir ettiğini, bunun da din merkezli konuşmalarının yerelliği ve tarihselliğinin kanıtı olduğunu iddia etmektedir. Bu noktada şöyle demektedirler: “Allah Rasulü’ne (sav) itaat, kendi zamanıyla sınırlıdır. O’nun verdiği hükümleri uygulamanın sınırları da kendi hayatından öteye gitmez.” Sahih hadislere itiraz edemeyen Mealciler açıkça şunu söylemektedirler: “Allah Rasûlü’nün hadisleri, ashabının yaşadığı şartlara uygundu. Eğer biz de o zamanlarda yaşasaydık O’nun sünnetine uymak bize de vacip olurdu.”
    - Cevab: Kur’an Müslümanlarının “Din Bizden Sorulur” Çıkışı...
    - Sünnet’in yerelliği iddiası esasta tarihselcilerle, mealcilerin aynı masalı söylediklerinin bir kanıtıdır. Zira Kur’an’ın da, Sünnet’in de kaynağı vahiydir. Eğer Sünnet tarihselse, Kur’an da tarihseldir. Sünnet, evrenselse Kur’an da evrenseldir. Kur’an’ı beyan etme yetkisi Allah Rasulü’ne (sav) verildiğine göre, Kur’an’ın açıklanmaya ihtiyacı vardır. Zira Kur’an ancak Allah Rasûlü’nün beyanıyla apaçık olur ve o zaman kendisiyle amel edilir. Muhal farz… Sünnet’in tarihsel olduğu iddiası kabul edilse, bu durumda Kur’an’ın peygamber tarafından izah edilen hususlarını kim tefsir edecek?! Bu noktada ya mealcilerden biri çıkıp, “Bundan sonra din benden sorulur.” deyip peygamberlik iddiasında bulunacak ya da “Kur’an anlaşılmadığından dolayı çağa söyleyecek sözü kalmamıştır.” diyerek tarihselciler gibi adavetini açıkça izhar edecektir.
    Mealcilerin iddia ettiği gibi Peygamber (sav), sadece kendi zamanına konuştuysa, bu durumda, “Deki ey İnsanlar! Ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçiyim.”[A’raf: 158.] ayetini nasıl anlamak gerekir?! Söyledikleri tarihsel ve yerel olan bir peygamber nasıl bütün insanlığın peygamberi olabilir?! Ayrıca Allah Teâlâ’nın kuluna muhabbet etmesine vesilesi olan peygambere ittibanın bir karşılığı olur muydu?
    İslâm’a “uydurulan din”, dini bizzat tahrif etmeye ise “indirilen din” diyen Mealciler -ilk planda- Allah’ın bütün insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği Peygamber’i yaşadığı döneme hapsederek, Kur’an-ı Kerim’in de hapsedilmesinin yolunu açmaktadırlar. Bir farkla ki tarihselciler bunu açıkça, Mealciler ise “Kur’an’ı Anlama” kılıfı altında yapmaktadırlar.
    - VII. İslâm’ı Müdafaa İddiası...
    - Mealciler, Buharî ve Müslim gibi sahih hadis mecmularındaki birkaç hadisi ekranlarda kendi düşünce dünyalarına hizmet edecek şekilde yorumlayıp, “İslâm’a karşı yapılan en kapsamlı ve sarsıcı saldırıların temelinde akla aykırı olan bu hadisler vardır. Ümmet’in geri kalmasının temel nedenlerinden biri de bu hadisleri sahih kabul edip, onları koruma adına sorgulayıcı aklı öldürmektir.” gibi iddiaları ileri sürerek Sünnet’i reddetmektedirler.
    - Cevab: Kur’an-ı Kerim’den Bazı Ayetleri Çıkarmaya Aralanan Kapı
    Sahabe, Allah Rasûlü’nün hayatını bütün yönleriyle rivayet etmiştir. İnsanlara mahrem kalan aile hayatı da eşleri vesilesiyle anlatılmıştır. Ne var ki ilerleyen yıllarda -farklı saiklerle- belli gruplar Peygamber’e rağmen hadis uydurmaya başlamış, “hakikat”in içine “hurafe” sokmaya çalışmıştır. Önce Hz. Muaviye’nin taraftarları, daha sonra da Hz. Ali’nin bağlıları bu iki sahabinin haberi olmadan hadis uydurdu. Kaderiyye, Mürcie, Cehmiyye gibi fırkaların birbirleriyle olan mücadelelerinde de karşılıklı hadisler uyduruldu. Zındıklar, kıssacılar, hariciler derken mutaassıblar da önemli sayıda aslı olmayan rivayetlere “hadis” dedi. Muhaddisler bu uydurma faaliyeti karşısında tepkisiz kalmadı; sahih hadisi zayıf ya da mevzudan ayıracak esasları tesbit etti, bu noktada eserler kaleme aldı. Bu esaslar çerçevesinde bir hadis kabul edildi ya da reddedildi. İsnad sistemi bütün bu saldırıların önünde muhteşem bir kale gibi durdu; hakikati, hurafeden ayırdı, sahih hadisleri muhafaza etti.
    Mealcilerin hadis inkarına kılıf bulabilmek ve kendilerini de masum gösterebilmek için “Biz Kur’an’a aykırı olduğundan ve de İslâm’ı müdafaa edebilmek için bu hadisleri inkar ediyoruz.” nevinden sarf ettikleri hilafi hakikat davalarına misal olarak zikrettikleri bir hadisi tahlil ederek meseleyi müşahhas hale getirelim: “Eğer Benî İsrâil olmasaydı et bozulup kokmazdı.” hadisi ulemaya müracaat etmeden anlaşılabilecek bir rivayet olmadığından önce oryantalistlerin sonrada yerli oryantalistlerin ilgi alanına girmiş ve saf zihinleri bulandırabilmek için üzerinde uzunca konuşulup, yazılmıştır. Yerli Oryantalistler bu ve benzeri rivayetleri ekranlarda tartışmaya açıp, “Bunlar akla da Kur’an’a aykırı rivayetlerdir.” diyerek dinleyici/okuyucu üzerinde etkili olmaya çalışmıştır. Ulemanın farklı şekillerde izah ettiği mezkür hadisle alakalı hakikate en yakın beyan ise şudur: “Kur’an-ı Kerim’de ifade buyrulduğu gibi kendilerine kudret helvası ve bıldırcın gönderilen Yahudiler bıldırcını biriktirmeyip yiyecek ya da tasadduk edecekti. Onlara, Şeriatları bunu emretmesine rağmen, cimrilik yaptılar eti biriktirdiler, bundan dolayı da et koktu. O ana kadar insanlar hayvan keser, av yapar fakat eti biriktirmez hemen tüketirlerdi. İlk defa biriktirme Yahudi tarafından yapıldığından dolayı, eti biriktirmeye bağlı olarak kokma hadisesi de onlar vesilesiyle oldu. Tıpkı el yapımı bomba imalatında yeni bir model geliştiren bir terör örgütü vesilesiyle yayılan bomba düzeneğiyle alakalı emniyet birimlerinin raporunda, “falan terör örgütüne ait bomba düzeneği” denmesinden “ilk olarak falan örgüt” tarafından kullanılan ve bu sebeple de yayılan bombanın anlaşılması gibi, hadisten de ilk defa eti biriktirmeye bağlı bozulmanın Yahudi vasıtasıyla olduğu anlaşılmaktadır.
    Mealcilerin, “hadisler” üzerinden İslâm’a saldırılmasını, hadis inkarına gerekçe yapmaları, ancak onların Kur’an’a ne kadar yabancı olduklarına delil olabilir. Münafıkların en iffetli kadın Hz. Aişe’ye, en iffetsiz isnatta bulunmasını Kur’an-ı Hakim bir anlamda münafıkların vazifesi olarak vermektedir: “Müminler arasında ahlaksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve ahirette can yakıcı bir ceza vardır.” Dün olduğu gibi bugün de pek çok kafir varoluş gayesini Kur’an’a adavetle temellendiriyor, yalanlar üzerine iftiralar bina ediyor. Buna göre mealciler, kafirler hangi ayetleri tenkid ediyorsa, onlara şirin görünme adına o ayetleri de Kur’an’dan mı çıkaracaklar?
    - VIII. “Sünnet Ümmet’i Böldü” İddiası...
    - Mealciler, Kur’an-ı Kerim’in tek bir millet örgüsünden bahsettiğini; ne var ki Sünnet’in Müslümanların fırkalara, gruplara bölünüp parçalanmasına sebep olduğunu savunmaktadır. Bu noktada Abdullah Çekralevi şöyle demektedir: “Müslümanlar Amr’ın, Zeyd’in rivayeti gibi isnad kültürüne bağlı kaldıkları müddetçe parçalanmışlıktan kurtulamaz, tek sancak altında toplanamaz, bir fikir ocağı onları bir araya getiremez.”
    Kur’an Müslümanları/Mealciler açıkça şunu söylemektedirler: “Peygambere itaat çerçevesinde uydurulan hadisleri ihtiva eden kitapları terk etmedikçe Müslümanların iki yakası bir araya gelmez.”
    - Cevab: İnsanların Hevası Adedince Din İcad Etme Projesi
    İslâm Ümmet’i en ağır darbeleri “vahdet”ten bahseden çevrelerden yemiştir. Bugün Irak’ı ve Suriye’yi Şiileştiren ve bu süreçte on binlerce Müslümanı katlederek mezhep katliamında Şah İsmail’e dahi rahmet okutan İran da, Humeyni’yle Müslümanların karşısına “vahdet” temasıyla çıkmış; “Ne Şiilik, ne Sünnilik, Yaşasın İslâm Birliği!” demişti.
    Eğer iddia edildiği gibi Sünnet’in devre dışı bırakılması Müslümanların saflarını birleştirecek olsaydı, Mealciler yek vücut olur, kısa zamanda pek çok fırkaya ayrılmaz, liderlerinden birbirine aykırı görüşler sadır olmazdı.
    Sünnet’in Ümmet’i parçaladığını söyleyenler bugün bir ilmihal kitabı yazmaktan aciz oldukları gibi namazın kaç vakit olduğu noktasında dahi ittifak edememişlerdir. Bir kısmı namazın beş, diğeri dört, üç, başka bir grup da iki vakit olduğunu savunmaktadır. Tekbirle başlayıp selâmla biten salâtı/namazı ıstılahi muhtevadan lügat anlamına nakleden Nur Ahmed şunları söylemektir: “Salat/namaz Allah’tan olursa "rahmet"; mahlukattan, meleklerden, insanlardan ve cinlerden olursa kıyam, ruku’, dua ve tesbih anlamındadır. İşte Kur’an’ın ruhuna uygun olan namazın anlamı budur.” Nur Ahmed’in bu ifadesi Sünnet-i Seniyye’yi reddetmedeki esas gayelerini izhar etmektedir. O gaye de namazın vakitleri gibi Ümmet’in icma’ ettiği bir hususta da dört ayrı fırkaya bölünüp, “vahdet” sloganıyla Ümmet’i paramparça etmek, insanların “heva”sı adedince din icad etmektir.
    Kur’an-ı Kerim’i Sünnet-i Seniyye ile anlayan Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeliler’den oluşan Ehl-i Sünnet’in yekünü ise namaz vakitlerinde ihtilaf etmek şöyle dursun ne rekatlarında ne de rukunun ve secdenin şeklinde ihtilaf etmiştir. Sadece bu husus bile Sünnet’in bölen değil, birleştiren olduğuna misal olmaya kafidir. İşte Kilise bunun için, Kur’an-ı Kerim’le Sünnet üzerinden savaşmaktadır. Eğer Kur’an’ın “Namaz kılınız!” buyruğunun nasıl anlaşılması gerektiğini Allah Rasûlü Ümmet’ine göstermeseydi, bu gün herkesin hevasına göre bir “namaz” şekli olacaktı. Kimi “salât”tan dua etmeyi, kimi mücerred bir halde Allah’a yönelmeyi anlayacak, kimi namaza ayakta, kimi oturarak başlayacak; kimi her rekatta bir secde, kimi üç secde yapacak. Kimi farzları bir, kimi iki rekat kılacaktı. Ne var ki Allah Azze ve Celle kullarına rahmet etti, Peygamber-i Ekber’i (sav) gönderdi; o da Sünnetiyle İslâm’ı derin ihtilaflara medar olmaktan korudu.
    - Hülâsa:
    - Çekralevî Mealciliğin amentüsünü, İngilizler’den hem talimat, hem de nişan alan Seyyid Ahmed Han’dan aldı. Buna göre Mealcilerin bir kısmı doğrudan, bir kısmı da dolaylı yoldan Kilise’ye hizmet etmektedir. Bizdeki Mealcilerin her ne iddiaları varsa tamamı Hindistan’da zuhur eden Kur’aniyyûn hareketine aittir. Bu yüzden hadiseyi mukallitler üzerinden değil, İngilizler’in AR-GE’sinde çalışan Çekralevi gibi “mucitler” bağlamında tahlîl ettik.
    Mealcilik, Allah Rasûlü’ne mecnun diyen, insanları O’ndan uzaklaştırmak için O’na dair her nev’i yalanı uydurmayı vazife kabul eden, naaşını kabrinden çıkarmak için özel adamlar görevlendiren fakat her seferinde de hüsrana uğrayan Kilise’nin, aktörlerini Müslümanlar arasından seçtiği en son ve en tehlikeli oyunudur...
    (İhsan Şenocak, http://www.ihsansenocak.com)
  • AÇIKLIK EN DOGRU YOLDUR
    Röportaj : Alper Gazigiray [Ahmet Haluk Dursun]
    Zaman, 14- 15 Şubat 1988

    Zaman: Sayın Muhsin Yazıcıoğlu kısa bir tercümeihalizi verir misiniz? Nerede doğdunuz?
    Kaç yılında doğdunuz, öğrenim hayatınız?

    Muhsin Yazıcıoğlu: Bismillahirrahmanirrahim. 1954 yılında Sarkışla, Elmalı köyünde doğdum. İlkokulu orada bitirdim. Ortaokulu ve liseyi de orada bitirdim. Veteriner Fakültesi 1980 yılında bitti. Ondan sonrası malumunuz. Mesleğimle ilgili bir görev yapmadım.
    Zaman: 12 Eylül'den hemen sonra tutuklandınız. Hapishaneye ilk girdiğinizde kendinizin ve dava arkadaşlarınızın sosyo-psikolojik durumları neydi? Bir tahlil yapmanızı istesek neler söylersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı olduğu gün, Türkiye'nin genel yapısına bakacak olursak, Türk insanı artık anarşi ve terörden bıkmış, "Bir müdahale olsun da, ister diktatörlük olsun, ister totaliter bir rejim olsun, yeter ki kan gölünü durduracak birileri gelsin otursun" der hale gelmiştir. Halbuki bundan en çok etkilenen kesim de
    ülkücülerdi. Her gün evlerinden bir cenaze çıkarıyorlar. Her gün evler bir felaket haberiyle sarsılıyordu.
    Dolayısıyla hem bunu durdurma ümidi hem de tırpanın kime geleceği endişesi ile karşı karşıya kaldık. 12 Eylül sabahında radyoda marşlar söyleniyordu. Milliyetçilik nutukları atılıyordu. Sevgi, barış ve kardeşlik çağrılarında bulunuyordu bazı generaller. Dolayısıyla, ilk etapta milli birliği, milli bütünlüğü sağlama yönünde gayretin
    bir ifadesi olarak değerlendirilmiştir 12 Eylül müdahalesi... Zaman içinde bu durum çok fazla sürmedi.
    Basında, basına verilen bildirilerde ve TRT'de yapılan ilanlarda listeler halinde ülkücülerin arandığı haberi ortaya çıktı . Ve bu psikolojide elbette birtakım tedirginlikler başladı. Biz birer, ikişer içeriye alınmaya başlandık. Ben 1981 Şubat'ının birinde cezaevine girdim. İlk alınışımda, her şeye rağmen bir devletin kontrolü altında bir müesseseye gitmenin, askerin elinde olmanın verdiği bir güven vardı, işkence haberleri duymamıza rağmen.

    Zaman: Yani, işkenceler 12 Eylül öncesinde de söz konusu muydu, ne demek istiyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Söz konusuydu tabii. İşkenceler 12 Eylül öncesinde de, o zaman da devam ediyordu. Birçok arkadaşlarımızın işkencelerle, kendisine ait olmayan ifadelerin altına imza attığını bildiğimiz için, işkencenin o zamanki boyutlarından haberimiz vardı. İşte bunları bilmemizin verdiği bir psikolojik sıkıntı vardı. Cezaevine ilk girerken, gece saat 24.00 civarındaydı. Site yurdu önünde gözlerim bağlandığı zaman, o anda hakaretlere uğradık, dövüldük, tartaklandık arabanın içinde... O andaki psikolojim her şeye rağmen bir ülkücünün de işkence masasında ölebilme onurluluğunu gösterebileceği ve her halükarda hiçbir fütur göstermeden zulme karşı direncini sürdürebileceği kanaat ve inancındaydım. Ve o inançlara hiçbir tesir olmadan C-5 denen yere kadar gittik.
    Oraya vardığımız zaman, direkt olarak üzerimiz soyundurulup tamamen anadan üryan kaldığımız zaman asıl etkilenmem o andan itibaren başladı. Yanlışımı da orada yaptığım kanaatindeyim.
    Zaman: Ne gibi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir anda Müslüman Türk gencinin almış olduğu terbiyeyi göz önüne alırsak, haya duygusu bizi sardı. Ve o haya duygusunun tesiriyle her türlü zulme karşı direnç göstereceğim inancı içerisinde olmama rağmen "bırakın yeter, bunu bari yapmayın" anlamında bir karşı tepki göstermeye başladım. Ve bu da kanaatimce yanlış
    bir davranıştı.
    Zaman: Neden yanlış bir davranıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çünkü karşımızdakilerin tek istediği bizim zaafımızı tespit etmekti. Tek zaafımızın da haya duygumuz olduğu ortaya çıktı . Bundan itibaren yaptıkları en küçük sorgulamada metot olarak, bizi soyundurarak soru sormak gibi yolu seçmiş oldular. Her şeye rağmen bizdeki kanaat; devlettir, ordudur, askerdir, Tür Silahlı Kuvvetleridir. İşkenceye herhalde üst seviyede rıza gösterilmez. Zulme razı olunmaz. Her şeye rağmen hukuk yolları denenebilir. Hukuk çerçevesi dışına çıkılmaz. Bir yerlerden bir haber gelirse, bir işaret gelirse işkenceler durdurulur, bu hayasızlık engellenmiş olur diye düşünüyorduk. Bende ve diğer arkadaşlarımızın hepsinde de bu duygu hakimdi . Ama orada şahit olduğumuz şeyler gösterdi ki; kesinlikle işkencenin ve haksız muamelelerin sebebi alt seviyede birkaç tane komünistin veya muarızımız olan birkaç tane memurun işi değil.

    Zaman: Bu noktada sistemin sizlere karşı bir tepkisi mi söz konusuydu demek istiyorsunuz?

    Muhsin Yazıcıoğlu : Evet, doğrudan doğruya kurulu düzeni ayakta tutmaya çalışan ya da kurulu
    düzende meydana gelen sapmaları önleyip kendi doğrultularında bir sistem yerleştirme oturtma
    isteyen hakim kuvvetler, dün "Milliyetçiyiz",, "Devletten yanayız" ve "Yaşasın Devlet''
    sloganlarımızın etkisi ile bizi sadece payanda gibi görüyorlardı. Bizi komünizme karşı bir denge unsuru olarak telakki ediyorlardı. Komünizmin engellenmesinde faydalı olur düşüncesiyle bir müddet için, hatta teşvik ve yardımcı oldukları ülkücülerin bir müddet sonra kuvvet kazanması ve fikirlerinde berraklaşma neticesi açıkça düzenle ilgili taleplerde bulunmaya başlamalarından sonra ülkücüleri artık tehlikeli görmeye başladılar. Ve ülkücülerin yavaş yavaş iktidara tırmanmakta oldukları kanaati oluşunca, onların kuvvetini, etkinliklerini sıfıra indirmek gibi bir yolu seçmiş oldular. Bize yapılan zulümleri şahısların yaptığı herhangi bir eylem olarak görmüyoruz. Ülkücü hareketin muhtevasındaki berraklaşma-netleşme neticesi düzene karşı birtakım taleplerde bulunma noktasına gelmesi, zulüm ve işkencelerinin kaynağını teşkil etmiştir.

    Zaman: Bu hangi yönde, hangi düzlemde bir berraklaşma-netleşmedir. Biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz teşkilatımızı tarif ederken: "teşkilat, gayeye varmak için insan, zaman, malzeme ve yer unsurlarının organik şeklidir" diyorduk. Ve başa gayeyi koymuştuk. Gayemiz "İla-yı Kelimetullahı": Allah'ın ismini
    yüceltme ve yayma, davamız, "Nizam-ı Alem"; Allah ' ın nizamını insanlığa hakim kılma davasıdır diyorduk.
    Buradan hareketle her birimizin arzu ve isteği, kendi hayat nizamımızı ve oluşturmak istediğimiz cemiyet nizamını Allah'ın nizamına göre düzenlemekti. Mevcut düzen, daha çok Batıyla entegre olmanın ve Türk toplumunun kültür değerlerini Batı ile nasıl bütünleştireceğinin planlarını yürütmekteydi. Bu noktada biz düzenle çatışmış oluyoruz, düzenle ters düşüyoruz. İşte biz başa koyduğumuz gayenin hemen yanına insan dedik. Öyleyse insanı bu gayeyle düzenleyeceğiz, oluşturacağız, geliştireceğiz. İnsanın yapısındaki gelişmeleri bizim bu gayemize göre yönlendireceğiz. Zamanımızı buna göre ayarlayacağız, malzememizi buna göre kullanacağız. Dolayısıyla
    bir insicamlı hareket bir müddet sonra önce kendi cemaatimizde, sonra da genelde cemiyetimizde İslami hayat nizamını yerleştirmeyi hedef alacaktır. İşte bu hareket stratejisi, düzeni rahatsız etmeye başlamıştır.

    Zaman: 1979 yılında çıkarmış olduğunuz "Nizam-ı Alem Dergisi" ve onun akabinde ortaya konan yayın çizgisi bu strateji ile bağlantılı mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii. Bizim 1976'lardan itibaren fikri muhtevamızda bazı netleşmeler göze çarpıyor. Sloganlanmıza bakıyoruz, çıkan dergilerimize bakıyoruz; muhtevalarına bakıyoruz. Buralarda genel anlamda Liberal-Kapitalist sistemin getirmiş olduğu ferdiyetçi yapıdan daha çok İslam Cemaati İslami şuurlanmayı cemiyetçi bir yapılanmayı hedef alan bir fikri strateji çizilmiş oluyordu. Basınımızda, dergilerimizde
    bunu gayet net olarak takip etmek mümkündür. İşte biz, 12 Eylül Harekatına bu yapıyla geldik. "Kanımız aksa da zafer İslamın", "Çağrımız İslam'da dirilişedir" diyorduk. O zaman bir çağrı ve çabamız vardı. İslami cemaatlerin ayrı ayrı, tek tek bulundukları yerlerden beraberce yürümesi gerektiği inancıyla "Müslümanlar küfre karşı tek
    yumruk" diyorduk.

    Zaman: Peki sizin biraz önce çerçevesini çizdiğiniz dava anlayışının beşeri ideolojilere bakışı nedir? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her beşeri ideoloji bir dindir. Kur'anda Allah (C.C.) insanlardan "leküm dinüküm ve liyedin" demelerini istiyor. Yani "sizin dininiz size, benim dinim bana" Demek ki, beşeri ideolojilerin tamamı insanı Allah'ın dininden uzaklaştırır mahiyettedir. Peki beşer olarak hiçbir şey söylemeyecek miyiz? Elbette böyle bir şey söz konusu olamaz. Hz.Ömer (R.A.) kendi döneminin şartlarını göz önüne alarak, halifeliği döneminde ortaya çıkan yeni meselelere çözümler bulmuştur. Ama bu çözümler hiçbir zaman Kur' anla çelişmemiştir. Burada dikkati çeken husus, çağın İslam'a göre yorumlanmasıdır. İslam'ı kimi çöle sıkıştırmak, kimi de çağa göre yorumlamak istiyor. Halbuki İslam bütün çağlara hitap etmektedir. Biz beşerin yaptıklarını, söylediklerini, Allah'ın rızasına uygun olduğu ölçüde kabul ederiz. Allah'ın dininden uzaklaştıracak ve onunla çelişecek her türlü fikir ve davranışın da
    karşısında oluruz.

    Zaman: Cezaevlerinde derinliğine bir İslami yaşayış olduğunu görüyoruz. Sizce bu bir sığınma hareketi midir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her insanın zorluklar karşısında ve yalnız kaldığında bir sığınma ihtiyacı içerisine düşmesi tabiidir. Cezaevleri insanın en çok çaresizlik içinde bulunduğu ve bu sebeple manevi alemden bir şeyler beklediği yerdir. Bu sebeple işaret ettiğiniz noktada bir hakikat payı vardır. Ancak bu İslami yönelişi sadece buna bağlamak mümkün değildir. Aslında bu gençlerin temel değer yargıları İslam'a göre şekillenmişti. Hayat nizamı olarak İslam'ın vazettiği esaslan benimseyen bir hareketin mensubudurlar. Daha cezaevine girmeden önce tam ve eksiksiz olarak İslami yaşayış içerisinde bulunan gençler buralarda daha yoğun bir şekilde İslami yaşama imkanı
    buldular. Bunun yanında cezaevine girmeden önce bu arzu içerisinde olmalarına rağmen 12 Eylül öncesi mücadele ortamında istedikleri biçimde İslamı bir yaşayışı gerçekleştiremeyenler de vardı. Bunlar da cezaevlerinde İslamı hayatlarına uygulama imkanını elde ettiler. Diğer taraftan, mücadelesinin esasını kavrayamamış, İslam'ın sathında kalmış, birçok arkadaşımız da cezaevine girdiği zaman, mücadelesinin esasının
    ne olduğunu ve tavizsiz tevilsiz yaşaması gereken "nass"ları öğrenme imkanı buldular. Davanın İslam olduğunu idrak ettiler. İşte bütün bu arkadaşlarımız esas mecraya girmiş olmanın hazzı içinde, bir cemaat hayatı teşekkül ettirdiler ... Bu değerlendirmenin ışığında konuya bakarsak, söz konusu İslam'ı yaşayış sadece bir sığınış hareketi olarak değil, bir özü yakalama ve yaşatma hareketi olarak mütalaa edilmelidir.

    Zaman: Peki İslamı önceden derinliğine bilmeyenlerin var olduğunu söylediniz, bunlar İslamı öğrenme imkanını nasıl buluyorlar?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi şu noktayı hemen ifade etmem gerekiyor. Bir kere, bize orada bir öğretme ve öğrenme imkanı bahşedilmiş değildi. Cemaat olarak namaz kılmanın, sesli Kur'an okumanın kendi arasında yüksek sesle konuşmanın dahi yasak olduğu bir ortamda rahat bir eğitim faaliyetinin yapılması elbette ki mümkün olamazdı.

    Zaman: Peki neler yapıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Önce cezaevine gelen arkadaşa banyo yaptırılır. Prensip olarak bir şey bilmediği kabul ile işe başlanır. Biz bilmeyenlerin sormaktan çekinebilecekleri ve böylece öğrenmekten mahrum kalabilecekleri düşüncesiyle böyle hareket etmeyi metot olarak daha sıhhatli görüyorduk ve işe ilmihal bilgisiyle başlıyorduk.
    Uzun bir dönem Kur'an dışında bütün kitaplar yasak olduğu için ilmihal bilgilerini kendisinin öğrenebilmesi de zaten mümkün değildi. Bu sebeple ya bilenler bilmeyenlere şifahi olarak ya da elle hazırlanmış notlar vasıtasıyla arkadaşlarımızın gerekli meseleleri öğrenmeleri temin edilirdi. Bu arada istisnasız herkes Kur'an-ı Kerim'i okuma seviyesine getirilir ve hatme başlattırıldı.

    Zaman: Bu düzenli olarak mı yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet...
    Zaman: Ne zamanlar yapılıyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her Perşembe günü bütün koğuşlar aynı saatte hatmini bitirip, duasını yapardı.

    Zaman: İçeride kaldığınız 6,5 sene içinde ne kadar hatim yapılmıştı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: O günlerde bazı feci hatimler de dahil toplam 3100 hatim yapılmıştır.
    Zaman: Bu toplam hatimler tecrit hücrelerinde nasıl uygulanabiliyordu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aynı tarzda, cüzler paylaşılır, kimin hangi cüzü okuyacağı, oraya has metotlarla duyurulurdu. Herkes aynı dakikada (mesela 17.30'da) kıbleye döner ve hatim duasına başlardı. Böylece tecritteki arkadaşlar da manen bir cemaat havasını yaşarlardı.
    Zaman: Aynı faaliyet bugün de devam ediyor mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette bu fertlerle kaim bir şey değil. Hz. Yusuf (A.S.)'dan İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye, İmam Sarahsiden İskilipli Atıf Efendiye, Hasan El Benna'dan, Said Nursiye kadar bütün salih Müslümanlar cezaevlerini
    medrese gibi değerlendirmişlerdir. Kardeşlerimizin de yaptığı bundan farklı bir şey değildir.

    Zaman: Bugünlerde haftalık birtakım dergilerden takip ettiğimiz kadarıyla o dönemde sizin söz etmiş olduğunuz bu İslami yapılaşma içerisinde bir ayrılma bir farklılaşma meydana geldi. Bazı arkadaşlarınız kendilerinin sizlerden farklı düşündüğünü söyleyerek ayrıldılar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Aslında temelde bir ayrılık söz konusu değil. Eğer Tevhid mücadelesi ise esas olan ve o arkadaşlarımız olduğunu söylüyorlarsa bizim de bundan farklı bir iddiamız ve mücadelemiz. yoktur. Şimdi orası cezaevidir. Cezaevinin getirdiği birçok problemler, sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar problemler zaman zaman değişik
    şekillerde yorum bulmuş, yansımış ya da birtakım tartışmalara çekişmelere sebep de olmuş olabilir. Ben esas itibarıyla hiçbir ayrılık kabul etmiyorum.

    Zaman: Farklılık üsluptan mı kaynaklanıyor diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Bir defa üslup itibarıyla katılmamız mümkün değildir. Diğer taraftan, son zamanlarda birtakım dergilerde çıkan o yazıların bir kısmına katılmamız da mümkün değildir. Kanaatimizce; üslup yanlış olduğu gibi metotta da eksiklik vardır. Hele hele "Ben Müslümanım" diyen, Kelime-i Tevhidi açıkça söyleyen bir insanı yeniden Müslümanlığa davet etmek gibi bir davranış yanlıştır. Kesin olarak yanlıştır. Üslup, yerinde bir üslup değildir. O tarzdaki ayrılıkları da tasvip etmiyorum. Yani kelimeler kavramlar arasına sıkışıp kalmayı, bocalamayı hep aynı kelimeler-kavramlar üzerinde ısrarla "bundan şu anlam çıkıyordu. Şundan bu anlam çıkıyordu" diye esası ve özü, esas gayeyi bir kenara bırakıp, onların üzerinde mücadele ve münakaşaya tutuşmayı yersiz ve yanlış bir davranış olarak görüyorum. Ameller niyetlere göredir. Niyetlerimiz bellidir. Ülkücü arkadaşlarımızın tavır ve davranışlarını böyle bizim çok uzağımızda olan, bizi hiç bilmeyen insanların, belki bizi bilmedikleri için yapmış oldukları yanlış yorumlara benzer yorumları, hele zamanında bizi tanımış gayeleri hedefleri mücadelenin esasını bilen insanların yapması gerçekten üzücüdür. O noktadaki tavır ve
    davranışlara katılmıyorum.
    Zaman: Hapishanedeki yıllarınız içerisinde koğuş ve hücre yaşantınız süre olarak ne kadardı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İlk olarak 1981'in başlangıcında 4-5 ay kadar koğuşta kaldık. Ondan sonra tecrit hücrelerine götürüldüm. 5.5 yıl da orada kalmış oldum. 5.5 yılın sonunda 3 ay kadar çıkacağımız zamanlarda tekrar koğuşlara götürüldüm.



    Zaman: Tecrit hücreleri kaçar kişilikti, kaçar kişi kalıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 2 . 5 metrekarelik tecrit hücrelerinde önceleri 3 komünist ve 1 ülkücü kalıyordu. Daha sonra, 1983 yılının sonlarına doğru 2 Ülkücü, 2 Solcu halinde bulunduruldu. Daha da sonraları artık 1 Ülkücü, 1 Solcu olarak bırakıldı.
    Zaman: Aynı tecrit hücrelerinde, komünist örgüt üst düzey yöneticileriyle kaldığınız oldu mu, kimlerdi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Nasuh Mitap'la kaldım. Dev-Yol Merkez Komitesi üyesi, sonra Dev-Genç başkanlarından Mehmet Ali Yılmaz'la birlikte kaldım.
    Zaman: Dev-Genç Genel Başkanıyla kaldığınız dönemde aranızda enteresan konuşmalar, hadiseler geçti mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Burada fazla bir diyalog olduğu söylenemez. Buna oranın şartları müsaade etmiyor. Nadiren 12 Eylül öncesini değerlendirdiğimiz zamanlar da oluyordu. Fakat farklı iki dünyanın insanıydık. Dolayısıyla anlaşmamız mümkün olamazdı.
    [Nasuh Mitap, 1970'li yıllardaki sosyalist akımın en önemli hareketlerinden Devrimci Yol'un kurucularından. Nasuh Mitap 1960'ların sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi ve kısa bir süre içerisinde Dev-Genç ile birlikte devrimci mücadele saflarına katıldı.]


    Zaman: Tecritteki bir gününüz kaba hatlarıyla neydi? Mensubu olduğunuz hareketin diğer üyeleriyle irtibatınızı nasıl sağlıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şimdi genelde, tecrit hücresindeki bir günlük hayatımız bütün ülkücülerin geneldeki bir günlük hayatı demektir. Herkes üç aşağı beş yukarı aynı tarzda, aynı biçimde yaşıyorlardı. Bunlar geceleri askerle takışmayı göze alarak ibadet yapma imkanı bulabiliyorlardı. Sabahları saat 06.00'dan itibaren kalkış, sonra
    yemek, yemekten sonra da bir aralık kitap okumak için imkan bulunuyor. Bu kısa zamanı müteakip, sayım yapılıyor, sayımdan sonra 12.00'ye kadar bir saatlik bir okuma zamanı bulunuyordu. Öğle yemeğinden sonra namaz vakitleri giriyor. Öğle namazı, ikindi namazı ve diğer namaz vakitleri giriyor. Arada kalan boş
    zamanlarda kaza namazlarını kılarak geçiyordu.

    Zaman: Anlattıklarınız dışında yönetimin mecbur kıldığı şeyler nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonraki ilk yıllarda sabahları uygun adım yerinde sayarak marş söyleme, spor yapma, sayım ve görüş esnasında "Türk gençliğine hitabe" ve "and" söyletme vb. şeyler bir baskı ve zulüm aracı
    olarak kullanılırdı. Bunun yanında basına yansıyan kötü muamele ve işkenceleri de tekrara gerek yoktur. Burada önemle vurgulamak isteyeceğim husus; bütün bunların bir sistem dahilinde "kişilikleri yok etme" prensibine uygun olarak yapıldığıdır.

    Zaman: "Kişiliklerin yok edilmesi" prensibinden bahsettiniz, konuyu biraz açar mısınız?
    Muhsin Yazıcıoğlu: "Amerikalı bir grup araştırmacı Vietnam savaşından sonra yaptıkları incelemelerin sonucunu şu şekilde ortaya koymuşlar. Güçlü bir kişiliğe sahip olan insanları kişiliklerini yok etmek, ezmek, içerisinde bulundukları hareketi dağıtacak yegane metottur. İşte özellikle 12 Eylül'den sonra bize uygulanan işkence ve eziyetin çıkış noktası buydu. Asıl amaç; kişiliklerin yok edilmesiydi."

    Zaman: Bu noktadaki telkinler global planda müdahalenin temelini oluşturmuş olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet. Şimdi biz 12 Eylül Harekatının tek başına mevcut kurulu düzeni ayakta tutmak isteyenler tarafından, sadece onların arzu ve istekleri doğrultusunda olduğu kanaatinde değiliz. Bir defa 12 Eylül öncesindeki şartları düzeltme imkanına sahip olan insanlar onlardı. 12 Eylülden önce sıkıyönetim onların elindeydi. Kuvvetler onların elindeydi. Kanun çıkarma güçleri de hemen hemen vardı denilebilir. Çünkü büyük siyasi partilerle diyalog kurabilirlerdi. Bir takım çabaları daha fazla gösterselerdi, asker aynıydı, polis aynıydı. Sıkıyönetim kanunu gibi bir de ellerinde güçlü bir koz vardı. İmkan vardı. Bütün bunları yeterli bir şekilde kullandıkları kanaatinde ben şahsen değilim. Hele 12 Eylül'den sonra yakınlarda emekli olan General Bedrettin
    Demirel'in vermiş olduğu bir demeç var, açıklama var. Bir sohbet anında, röportajda söylüyor ve diyor ki:
    "1979'da biz ihtilale karar verdik ama Türkiye 'nin şartları henüz o olgunluğa gelmemişti. "Yani birçok insanın daha ölmesi ve artık yeter kim olursanız olun, gelin de kim gelirse gelsin demesini bu milletin sağlamaya yönelik bir bekleyiş içine girdikleri anlaşılıyor. Bundan da anlaşılıyor ki; zamanında bu tür çabalar, çalışmalar, hazırlıklar yapılmış. Şimdi bizce mevcut Ortadoğu'daki birtakım gelişmeler İran-Irak savaşı, İran'daki gelişmeler, Körfez'deki ihtimal bir sıcak ortam ve bununla birlikte Ege'deki haklarımız meselelerini de demokratik düzen içerisinde demokratik baskıları yoğunlaştırabilecek olan toplum katmanlarının görüşlerine başvurulamayacak bir ortamın yaratılması ve tek başına çok az kişilerin karar verip bitirebilecek bir ortam sağlanarak, Ege'deki hakların korunması ya da özellikle Yunanistan'ın tekrar NATO'ya dönüşü meselesinde NATO'daki çıkmazların ortadan
    kaldırılmasına yönelik birtakım dış arzu ve isteklerin de etkili olduğu kanaatindeyiz. Nitekim 12 Eylül'den hemen sonra maalesef, bu konuda Türk milletinin arzu etmediği birtakım gelişmeler derhal sağlanmış; Yunanistan tavizsiz olarak NATO'ya dönmüş, Ege'deki haklarımızdan söz edilmez hale gelmiş, Kıbrıs'ta taviz verilmiş ve
    Çevik Kuvvet'le ilgili bilinmeyen anlaşmalar yapılmış ve bütün bunlar 1 2 Eylül Harekatı'ndan sonra gerçekleştirilmiştir.

    Zaman: Bu noktada şöyle diyebilir miyiz? Amerika Ufuk Güldemir'in de bir röportajında ifade ettiği gibi, hep demokrasinin hilafına olağan dışı yönetimleri mi yeğliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Amerika için esas olan; kendi ülkesindeki demokrasi ama dışarılarda kendi menfaatlerinin devamını sağlayacak ya da menfaatlerini koruyacak istikrarlı yönetimlerdir. Bu ne olursa olsun, yani illa demokrasi olması şart değil. Şimdi diyelim ki, birçok ülkede Amerika kendi menfaatleri zedeleneceği zaman askeri
    yönetimleri derhal teşvik etmiş ve askeri yönetimleri işbaşına getirmiştir. Şimdi, Türkiye'de 12 Eylül'den sonra Amerika'nın menfaatlerinde birçok gelişme olmuştur. Bu yönde bir katkısının olduğu da muhakkak....

    Zaman: Bir de mahkeme devam ederken iddianamenin değiştirilmesi olayı var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mahkememizin ilk açılışında, açılan iddianameye göre, biz faşist ve totaliter bir rejimi getirmeyi isteyen, tek kişinin diktatörlüğünü savunan ve Turancılığı hedefleyen bir teşkilattık. İddianame bizi böyle tanıyordu. Mücadelemizin sebeplerini bu yönde tarif ediliyordu. Halbuki zaman içinde gördüler. Bununla ilgili
    bir tek delil ve belge de bulamayacakları anlaşıldı. Ve o zaman zarfında bizim tavırlarımız, davranışlarımız,
    cezaevindeki hayat biçimimiz ve yaptığımız savunmalar, dolayısıyla bizi daha gerçekçi bir temele oturtabileceklerini ve iddialarını da bu yönde yaparlarsa daha tutarlı olabileceklerini gördüler. Ve bizdeki gelişmeler ile birlikte, iddianameyi değiştirdiler. İddianamede bu defa 163. maddeyi ön plana çıkartıp koydular. Şimdi bundan da anlaşılıyor ki, 12 Eylül'den önce ülkücüler sadece komünizmle mücadele çerçevesinde kalıp,
    bazı yerlerin dayanağı ve payandası olarak kalma özelliği gösterselerdi, yapılaşmalarını bu yönde sürdüreceklerdi, fazla ses çıkarmayacaklardı bize karşı. Halbuki düzenle ilgili iddialarda, isteklerde bulunmaya, yönetime talip olmaya başladıkları andan itibaren bizim artık bir tehlike olarak görüldüğümüzü yok edilmesi ve dağıtılması
    gereken bir unsur olarak değerlendirildiğimizi fark ediyoruz.

    Zaman: Şu anda mahkemeniz hangi safhada?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargıtay safhasında devam ediyor.
    Zaman: Kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Yargılama halen devam ettiği için mahkeme kararları hakkında konuşamayız. Ancak TCK'nın 3 13. maddesinin ülkücülere uygulanması ile çok büyük haksızlıklar ve mağduriyetler meydana gelmektedir. Bu sadece merkez davada değil. Ülkücülerin Türkiye'deki bütün mahkumiyetlerinde de olmaktadır.

    Zaman: Nasıl yani? 313. maddenin işletilmesi ile değişik bir durum mu ortaya çıkıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: TCK'nın "suç işlemek için cemiyet teşekkülü" başlığı altındaki 313. maddesi ile, sanki bir müktesep hakmış gibi, iddia edilen suçlardan ayrı ayrı verilen cezalardan başka, bir de örgüt cezası verilmektedir. Bundan sonra toplanan cezalar, 315. maddeye göre üçte birden yarıya kadar artırılarak, akıl almaz mağduriyetler meydana gelmektedir. 313. maddenin uygulanması başlı başına bir hukuki hatadır ve savunulamayan derin bir yasa olarak ortada durmaktadır. Bu konu kamuoyunda maalesef akis
    bulamamakta, zaten doğru-dürüst savunması yapılamayan insanlarımız çıldırtıcı bir haksızlık,
    sahipsizlik içinde bulunmaktadır.

    Zaman: Yani, aynı eylemlerden yargılanan ülkücülerle, solculara farklı cezalar mı veriliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tamamı ile öyle... Mesela bugün aynı itham altındaki bir sol görüşlü 7-8 yıl ceza alırken, bir ülkücü 25-30 hatta 36 yıl ceza almaktadır. Bu örnekteki ülkücüye 10 yıllık bir af verseniz bile, 26 yıllık ceza ile yine de kat kat haksız ve fazla bir mağduriyete mahkum olacaktır. Avrupa Konseyi'nin baskısı ile çıkartılan bir
    İnfaz Kanunu, ancak zaten az ceza alan solun dışarı dökülmesine sebep olmuştu. 12 Eylül sonrası dönemde Mamak'ta ülkücülerin üç katı solcu vardı. Zamanla bu fark kapandı; ülkücüler fazla duruma geçtiler. Bugün TCK'nın 313. ve 315. maddelerinin uygulanması ile mağduriyete düşmüş ülkücülerle doludur cezaevleri. Bu ülkede bir af gereklidir. Ancak ondan önce kanunun uygulanmasından doğan bu haksız mağduriyetlerin
    önüne geçilmelidir.


    Zaman: Peki, dışarıdaki İslami cemaatlerin, gerek hapishane içerisindeki zulüm safhasında, gerekse çıkışta maddi, manevi birtakım destekleri oldu mu? Bu noktada sizlere karşı tavırları nasıldı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bunların açıkça katkıları olamazdı. Bir defa şartlar pek müsait değildi. İkinci olarak, o diyaloğu zamanında tam olarak sağlamış da değildik. Ancak ben cezaevinden çıktıktan sonra öğrendiğim kadarıyla, birtakım cemaatler tarafından birçok destek olma çabası ve yol arayışı olduğunu gördüm. Bu cemaatlerin ileri
    gelenlerinden birisi yaptığı bir sohbette, "O çocuklar kendi hayatlarını da ortaya koyarak bir mücadele verdiler. Mücadelelerin esası bir iman mücadelesi, inanç mücadelesi idi. Şimdi bizim onlara karşı borcumuz vardır. Bu borcumuzu şu anda maddi ve manevi olarak ödememiz lazımdır" diyor. Ve ondan sonra da bize kadar ulaşan birtakım maddi katkılar söz konusu olmuştur. Bunlar çok cüz'i miktarda da olsa, bizim için manası önemlidir. Bizi duygulandıran asıl şey, bunu düşünmüş olabilmektir.

    Zaman: Burada bir şey sormak istiyorum?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Evet, buyurun ...
    Zaman: Her mahkemede yargılanma boyunca salonda oturup mahkemeyi takip eden birtakım sakallı yaşlı insanların bulunduğu söyleniyor. Kimdir bunlar, biraz bilgi verir misiniz?
    Muhsin Yazıcwğlu: Kastamonu ve çevresindeki bazı cemaatlerin mensuplarıydı bunlar. Allah (C.Ç.) onlardan razı olsun. Her mahkemeye onlardan 3 -5'inin gelmesi selam verip gülümsemesi bizlere tahmin edemeyeceğiniz ölçüde moral verirdi.
    Zaman: Böylesine bir olayın size kazandırdığı moral niçin bu derece yüksekti. Tahlil edebilir misiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İfade etmek oldukça güç. Ama ben yine de tahlil etmeye çalışayım. Cezaevinden sabah adeta kovalana kovalana çıkarılır. Sıraya geçirilir, hiza aldırılır, o arada bol bol tartaklanırsınız. Bu cezaevinin bir alışkanlığı, adeti haline gelmiştir. Yani, niye suçsuz yere, yok yere insanlar dövülür? Buna mana veremezdik. Ama daha önce söylediğimiz gibi, asıl sebep bizim kişiliklerimizi yok etmek, ruhen ve bedenen bitirmek operasyonu olduğu için bunları rastgele yaparlardı. Ve bu sıkıntı, baskı ve stres içerisinde sabah mahkemeye geldiğimiz zaman, karşımızda mahkeme salonunun arka tarafında, amfi biçiminde bir yer vardır. Orada, yan yana oturmuş 3-5 tane aksakallı hacı amcayı görmemiz bizim için en büyük mutluluk olurdu. Bir anda her şeyi unutur kendimizi manevi bir atmosferin içinde bulurduk. Ve onlara birden el sallamak mesela yasaktır. Onun için bağırılır, çağırılır. Hatta coplanılır- Buna rağmen herkes bu kuralları tamamen unutur. Bir anda o mübarek insanlara el sallanır,
    herkes elini döşüne koyar. Onlar da sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak dua ederlerdi. Bu bizim için büyük bir doping oluyordu. Öğrendiğimize göre onlar memleketlerinden gelirken yufka, ekmek, yumurta vb. yiyecekler
    getirir, taşradan gelen ailelerimizin karınlarını doyururlarmış.

    Zaman: Peki öyle bir fedakarlık göstermelerinin sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Çıktıktan sonra onların şu şekilde düşünmüş olduklarını öğrendik. Bu çocuklar, gençler görevlerini yaptılar. İmanlarının gereği olarak yaptıkları bu mücadelenin sonucunda cezaevlerine düştüler. Onlar orada çile çekecekler, bizler de orada üşüyerek, onların kapısına giderek vefamızı gösterecek, çilemizi çekeceğiz.
    Böylece onlarla bütünleşerek "bütün müminler kardeştir" düsturuna uygun bir şekilde görevimizi yapmış olacağız. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun, o mübarek insanların, halis Müslümanların ...

    Zaman: Bütün bunlar sizce yeterli miydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette yeterli değildi. 12 Eylül'den sonra bizlerin arzu ettiği İslami birlik ve dayanışmayı, cemaatler arasındaki dayanışmayı yeterli saymamız mümkün değil. Bunda elbette bizim de eksikliklerimiz vardır. O noktadaki görevlerimizi tam olarak yapabilmiş değiliz. Kendimizi anlatabilmiş, onlara ulaşabilmiş ve içinde bulunduğumuz şartları net ve açıkça ifade imkanı bulabilmiş değildik. O noktada da bizim eksiğimiz var.

    Zaman: Mamak'ta ölüm orucuna başlanmasının başlıca sebepleri nelerdir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül'den sonra her gün ölüm orucunu tutmayı gerektiriyor, bunu gerektiren şartlar içinde geçiyordu. Bu sebeplerin birkaç tanesinin de örneğini vermiştim. Bizim bütün bu şartlarda; sıkıntılarımızı isteklerimizi ileteceğimiz bir merci yoktu. Asker statüsünde olduğumuz için, bizim müracaat merkezimiz erdir. Onun da müracaat edeceği yer, onbaşıçavuş- başçavuştur. Yukarıya doğru gider. İsterlerse, o dilekçelerin hiçbirini dikkate almazlar. İsterse, bu dilekçeyi verdin diye suçlarlar ve cezalandırma yoluna gidebilirler. Çünkü askere karşı gelmiş oluyorsun. Sana yapılan zulmü dilekçe ile dahi bildirsen, karşı gelmiş oluyorsun. Şimdi
    bu şartlar içerisinde yine de sesimizi dışarıya duyurmanın tek şartı ölüm orucu olmasına rağmen, bu yolu denemelerine müsaade etmedik. O zaman bu yöndeki talepleri biz geri çeviriyorduk. Bir Müslümanın bir başkasına zulmünün haram olduğu kadar, insanının kendi kendisine zulmünden de yasak olduğunu bildiğimiz için, ölüm orucunu pek İslami bir metot olarak kabul etmiyorduk. Bu kabul dolayısıyla da, o yolu denemek istemedik. Başka da bir yol yoktu. Ayrıca o dönemde bu türde yapacağımız her girişim, solla işbirliği yapmamızı, ortak eylem yapmamızı gerektiriyordu. Yahut da o noktaya sürükleniyorduk. Sol da sürekli bu tür tekliflerde bulunuyordu
    zaten. Çünkü aynı zulüm görüyorduk orada. Bununla karşı karşıyaydık. Biz böyle bir yolu denediğimizde, yani birlikte eylem yapmak yahut da birlikte hareket etmek noktasına geldiğimiz anda şöyle bir durum ortaya çıkıyordu.. Aslında illa bize yapılması şart da değil. Onlara da yapılsa karşı olduğumuz, razı olmadığımız bir şeye tepki gösteriyoruz. Ama mikrofon başkalarının elinde. TRT yahut da basın yoluyla yapılacak bir açıklama... Diyeceklerdi ki o zaman, işte dün Türkiye'nin bu kötü şartlarını doğuran (sürekli biz suçlanıyoruz zaten) bu insanlar, dün birbirleriyle mücadele ediyorlardı, bugün bir istikrar ortamı yaratıldı, huzur ortamı yaratıldı,
    devlet hakim oldu. Bu defa da bunlar, devlete karşı birlikte başkaldırdılar. Devlete karşı birlikte hareket ediyorlar gibi doğru olmayan ama şeklen doğru gibi gözükebilen bir şeyi kamuoyuna gözükebilen bir şeyi kamuoyuna duyuracaklardı. Bunun yanlışlığını bizim anlatma imkanımız da yoktu. Kendi insanlarımıza ve kendi yakınlarımıza
    dahi anlatamazdık. Bu da tabii biz fiili olarak yapılan zulmü anlatma imkanından mahrum kılıyordu. Daha sonra koğuşlara ayrıldık. Koğuşlara ayrıldıktan sonra bir de arkadaşımızın namaz kılıyor, namaz takkesi takıyor diye kafasına vurulup şehit edilmesi olayı cereyan etti . Onun, gibi sabah namazlarına kalkışın yasaklanması söz konusu oldu. Saat 06.00'dan önce kalkmak yasak olduğu için ve bu türdeki baskı ve gerilim ortamının yoğunlaşması dolayısıyla ister istemez bu türde bizim arkadaşlarımızda da eylem girişimleri olmuş oldu. Şimdi arkadaşlanmız, ölüm orucuna başlarken dini konulara vakıf kişilere, bu şartlarda ölüm orucu tutulmasının, açlık grevi yapılmasının İslami açıdan mahzurlu olup olmadığı soruldu, zaten...
    Zaman: Bu mektup yolu ile mi oldu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, fiilen oldu. Tahliye olan arkadaşlarımız gitti, gördü, konuştu. Bunlar içeridekilerle ilgili değil dışarıdaki ailelerin başlayışıyla ilgili. Bazı aileler gidip sormuşlar, demişler ki, çocuklarımıza bu zulüm yapılıyor, böyle böyle baskılardan oluşuyor, bizim çocuklarımız dışarıya anlatma imkanı bulamıyorlar, müracaatları da ilgili merci ve makamlara ulaştırılmıyor, engelleniyor. Bu şartlarda kendi kendilerini aç bırakarak içinde bulundukları şartları duyurma metodunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İşte bunun sonucunda ölebilir bu çocuklar,
    yahut da kendi kendilerine zulüm etmiş oluyorlar. Bunun dini hükmü nedir, diye sorduklarında onlar da: Bu şartlar dolayısıyla, bu şartlar içerisinde bir mecburiyet vardır ve yapılabilir, dedikten sonra aileler ölüm orucuna başlamışlardır.

    Zaman: Ölüm orucunun bırakılış sebebi neydi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Açlık grevi, ölüm orucu, oradaki şartlar düzeldi... Her şey güllük gülistanlık oldu diye veya orası artık normal bir cezaevi statüsüne büründürüldü diye bırakılmadı. Açlık grevinin asıl bırakılış sebebi, dışarıda aileler de ölüm orucuna başlayınca içerideki çocuklar, gazetelerden, anne ve babalarının böyle hastahanelere taşındığını görmeleriyledir. Bu ailelerin içinde kalp hastası olanlar, yüksek tansiyonu olanlar
    var. Diyorlar ki; eğer ailelerimizden herhangi birine bu sebeple bir şey olursa kendimizi affedemeyiz. Biz her türlü zulme razıyız, yeter ki ailelerimiz bıraksın bunu. Biz bırakıyoruz ailelerimiz de derhal bıraksın diyorlar. Bırakış sebepleri ailelerini de ölüm orucundan vazgeçirmiştir. Onlara bir şey olur endişesi ve onlar ölürse biz
    kendimizi affedemeyiz düşüncesiyle arkadaşlarımız ölüm orucuna son veriyorlar. Aileler de çocuklarının bu sebeple bıraktıklarını bildikleri için bırakmak zorunda kaldılar. Yoksa cezaevindeki şartlarda hiç bir değişme yoktur. Hatta, son olarak oradaki kardeşlerimize 6 ay görüş yasağı getirilmiştir. Bu süre, cezaevlerinde, bugüne
    kadar getirilen görüş yasaklarının en uzunudur. Zulüm, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Normal şartlarda orasının beklediği şey sivilleşmedir. Sivil mantığın orada hakim olmasıdır. Bu yönde hiç bir değişim de olmuş değildir.

    Zaman: Mamak Askeri cezaevinin sivilleşmesiyle ilgili bir takım gelişmeler var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir gelişme yok...
    Hükumet kanadı yapılan müracaatların sonunda açıklamasında diyor ki, bu bir kanundur, orası askeriyeye bağlıdır. 1402 sayılı kanunun 23. maddesinde belirtiliyor ki : "Sıkıyönetim kalksa bile, sıkıyönetim mahkemelerinde başlayan davalar askeri mahkemelerce sürdürülür." İşte buna dayanarak bu mahkemeler bitmeden hiç bir değişiklik yapamayız diyorlar. Bu mahkemelerin bitmesi demekle yargıtay safhasının da bitmesi anlaşılıyor. O da en az 5-6 sene sürecektir. Bu mantığa göre; 5-6 sene daha demokratik bir ülkede askeri hapishaneler varlığını sürdürecektir. Bu çelişkili durumu nasıl izah ediyorlar, onu da bilemiyorum. Yani nasıl
    içlerine sindiriyorlar.

    Zaman: Mahkumlar ve mahkum aileleriyle ilgili olarak birtakım çalışmalarınız oldu mu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Biz içerideyken cezaevindeki sıkıntılı şartları bizzat arkadaşlarımızla birlikte yaşadık. Dolayısıyla cezaevindeki arkadaşların hangi sıkıntılar içinde olduğunu, ne zorluklarla karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyoruz.
    Orada bir kase yoğurdun nasıl paylaşıldığını, temel gıda maddelerinin nasıl alınamadığını, avukat problemlerinin ne kadar çok kişinin mağduriyetine sebebiyet verdiğini biliyoruz. Böylece insanlarımızın orada sırf avukat bulamadıkları için haklarını savunamadıklarından dolayı suçsuz yere büyük cezalarla karşı karşıya bırakılmış
    olduklarını biliyorduk. Bu sebeple, mağdur insanlarımızın hukuki ve adli haklarının savunabilmesi için birtakım çaba ve çalışmaların olması gerektiği kanaatine vardık. Önceden de birtakım çalışmalar yapılmış idi... Ben de çıktıktan sonra, Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı oluşturuldu. Bu vakıf, cezaevlerindeki mağdurların hukuki haklarının savunulması yönünde yardımcı olmak, temel gıda maddeleri yardımı yapmak, onların kitap vb. ihtiyaçlarını sağlamak, dışarıda bulunan ailelerin mağdur durumda olanların, imkanlar ölçüsünde ihtiyaçlarını gidermek, geçmişte evladını ya da babasını kaybetmiş insanların mağduriyetlerine son vermek, sahipsiz kalan, okuma imkanı bulamayan yavrularını kucaklamak amacıyla kuruldu. Ve son olarak vakfa bağlı Talat Paşa Bulvarında Merkez Polikliniğini açmış bulunuyoruz.

    Zaman: Vakıf yeterli maddi desteğe ulaşabildi mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Şu ana kadar yeterli maddi desteğe ulaşamamıştır. Çünkü; aslında yeterliliğin de bir sınır yoktur. Biz öyle arzu ediyoruz ki, bu kimsesiz kalan yavrularımızın, mesela; 12 Eylül'den önce iftarını açarken dükkanında şehit edilen iki tane kardeşimiz var; bunların birisinin iki tane çocuğu ortaokul okuma çağına
    gelmiştir. Bunları alıp ortaokulda, lisede okutmak, en iyi eğitimi yaptırmak da hedeflerimiz, ideallerimiz içerisindedir. Yani bunların sınırı yok. Ama bugün için en acil olan, önümüzde bulunan mağdurlarımızın temel ihtiyaçlarını gidermektir ki bu noktada henüz ciddi bir mesafe almış, arşivlemeye gitmiş durumdayız. Şimdi bize
    kaynak sağlayan insanlar, bizi bilen, tanıyan, mağduriyetimizi yakından hisseden, zamanında aynı mağduriyetlere uğramış insanlardır. Genellikle yardımlar bunlar tarafından yapılıyor. Bunu duyurdukça, duyuruldukça, aslında birçok insan ve cemaatin bize katılabileceği, yardımcı olabileceği inancını muhafaza ediyoruz.

    Zaman: Bu yardımlar hangi yolla kabul ediliyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ayni ve nakdi her yardımı kabul ediyoruz. Yardımlar dolaylı veya dolaysız olabilir. Yardımlara karşılık mutlaka vakfın makbuzu alınmalıdır. Bir de yardımın, nereye harcanmak veya kullanılmak üzere yapıldığı açık bir şekilde belirtilmelidir. Bizim adımıza makbuzsuz kimseye para verilmemelidir. "Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı, Türkiye İş Bankası Meşrutiyet Şubesi 371367 nolu hesaba yahut 289191 nolu posta çeki hesabına para yardımı yapılabilir.

    Zaman: Ülkücü gençliğin bu ortamdaki çizgisi ne olacak, gelecekte ne yapmayı düşünüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Bir defa ülkücü gençlik hiçbir zaman dinamizmini kaybetmemiştir. Eskiden fikirde ve aksiyonda belki uyuşmazlıklar söz konusu olmuş olabilir. 12 Eylül öncesini kastediyorum. Şunu iddia etmeliyim: Fikir ve aksiyon birbirine tam uyduğu ölçüde, hareket de gelecekte istikrarlı neticeler elde edebilir. Eğer fikre ters bir aksiyon ortaya çıkıyorsa ya da gelişiyorsa bir müddet sonra o aksiyon kendi fikrini kendi öz bünyesini tahrip edip dağıtabiliyor. Şimdi bizim ideolojik muhtevamızı, çerçevemizi biraz evvel hissettiğimiz anlamda düşündüğümüz zaman, bizim aksiyonumuzun da tek kelime ile İslam olması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla geleceğe hazırlık, ülkücü gençliğin kendi aksiyonunu kendi hayatında yaşaması ile başlanabilir. Bu sebeple bizim için siyaset, parti ya da seçim, milletvekilliği gibi benzeri şeylerin hepsi sadece araçtır. Esas olan fikri doğrultuda ve gayeye doğru tevil ve tavizlere yer vermeden esas naslar doğrultusunda birliği ve beraberliğimizi devam ettirmek, cemaat olabilmektir. Şimdi bence öncelikle fertten kitleye doğru bir metot izlenmelidir. Yani önce fertler üzerinde İslami muhteva tam olarak kazandırılmalı ve hayat nizamı önce ferdin üzerinde tam ve eksiksiz olarak yaşanır hale getirilmelidir. Sonra bu fertlerden cemaatlere ve cemaatlerden cemiyetleşmeye doğru yol alınmalıdır.
    Bugün için ülkücü gençliği bekleyen asıl iş, asıl görev; büyük emeklerle, ıstıraplarla çilelerle yetiştirilmiş olan, kayıp durumuna gelmiş insanlarıyla bütünlük içerisinde mazisindeki eksiklikleri ve hataları çok açık ve net olarak,
    kendi içerisinde, kendi bünyesinde tahlilini yapıp, tartışıp yarınlarda asıl gayeyi gerçekleştirecek çekirdek unsurları teşekkül ettirmekle meşgul olmaktır.

    Zaman: Mevcut siyasi tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ülkemizde partileşme imkanı bulmuş siyasetler, sanki bir el tarafından bir ucundan toparlanmış, basit nüanslar ve renklerle ayrışmış bir yelpazenin kanatları şeklinde sallanıyor gibidirler. Aynı ateşi korlandırıyor veya aynı ateşi söndürüyorlar... Şahıslarının veya gruplarının menfaatlerini pişirecekse ateşin yanması menfaatlere aykırıysa, sönmesi gayesi ile sallanıyor. Her şeyin merkezi olarak kendi çıkarlarını gören ve bir türlü kendini veya "grubunu" aşamayan insanları oluşturduğu siyasi tablo nasıl değerlendirilebilir?
    Biz her şeyi "Kül" de ararken "Cüz" ile iktifa edip sınırlandırılamayız. Fertten cemaate, cemaatten cemiyete, milletten-ümmete, ümmetten Allah'a sıçramanın merhalelerini idealleştirmeyen bir organizasyon bizim gayemize giden yolları açamaz. Mevcut yapılaşmalar içinde bunu bulmamız elbette zor.

    Zaman: Yani bütün partilere karşı olduğunuzu mu söylüyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hayır, ideal olanı ve idealimi söylüyorum.
    Zaman: Bu belirttiğiniz 'ideal yapılaşma" içinde bir partiye ihtiyaç var mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Mutlaka bir parti şartı yoktur. Önemli olan bu gayeye hizmet eden ve gayenin kendisiyle çelişkiye düşmeyen bir yapılaşma anlayışından hareket edilmesidir. Gaye ile çelişmedikten sonra adına parti demişsiniz, dememişsiniz bence fark etmez. Tabii ki, kanunları dikkate almanız ve meşru zeminde hareket
    etmeniz gerekmektir.
    Zaman: Bu defa da kanunlarla gayeniz çelişebilir. Gayenizden taviz vermediğinizde kanunlarla çatışabilirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül 1980 öncesini yaşamış ve bunun sonuçlarında da en çok mağduriyete uğramış bir grup olmamız hasebiyle tabii ki, illegaliteye düşmemek için gayret etmemiz gerekir. İllegaliteye düşülünce istismarlara uğramak daha da kolaylaşıyor. Açıklık en doğru yoldur; bu samimiyetin de iyi bir kontrolorü oluyor.
    Açık usullerle bağlı olarak gaye ile çelişen kanunların değiştirilmesinin yolu da yine anayasanın kendisinde vardır. Anayasalar toplumun ortak bir sözleşmesi olduğuna göre (öyle diyorlar) ferdi şuurlanmaların kollektif şuurlanmaya ulaşması halinde o çelişkilerin de ortadan kaldırıldığı bir sözleşmenin vücut bulması
    kolay olacaktır. Yani çelişmeniz her zaman mümkündür; fakat çatışmaya mecbur kalmadan çelişkiyi gaye haline düzeltmenin yolları tamamen kapalı değildir. O labirentleri aşmak için samimi ve sabırlı bir gayret gerekmektedir.

    Zaman: Tepeden inmeci ve ihtilalci usulleri nasıl değerlendirirsiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Ben açıklıktan yanayım. Tarihte görüldüğü ve 12 Eylül'le birlikte yeniden müşahede ettiğimiz gibi gücü elinde bulunduran kişilerin iradesine terk edilmiş bir hareket o insanın nefsinin aleti de olabilir. Böylece o insanı ve sistemi tartışılmaz hale getirir ki, buna göre Allah'ın "NASS"ları dışında her şey tartışılır. Kulluk yalnızca ALLAH'adır.



    1 2 EYLÜL BOZULAN MENFAAT DÜZENİNİN YENİDEN TESİSİ İÇİN YAPILMIŞTIR
    Röportaj : Bizim Ocak, Sayı :54, Eylül 1988

    Bizim OCAK: 12 Eylül Harekatı sizce bir ihtilal mi yoksa darbe mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı sosyolojik manada toplumun ihtiyaçlarından doğarak gelişmiş bir harekat değildir. Dolayısıyla topyekun bir değişimle yeni bir düzen kurmak gibi bir sonucu da getirmemiştir. Yani tarihin akışını değiştirecek kadar tesirli ve sosyolojik derinlik arz eden tarihteki ihtilallerden biri gibi olaya bakmamak
    gerekir. 12 Eylül harekatı anarşi ve terör ortamının oluşturduğu sıkıntılara bir çare getirmek iddiasıyla yapılmıştır. Darbeyi yapanların iddiası budur. Bunun kısmen doğruluk payı olmakla birlikte tamamen bu endişelere dayalı olarak yapıldığı kanaatinde değiliz. Terör ortamının oluşturulmasında ve devamında 12 Eylül Harekatını yapanların da önemli ölçüde paylarının olduğunu gözden uzak tutamayız. Kanun hakimiyetinin sağlanması, kişi hak ve hürriyetlerinin korunması fikirlerin serbestçe oluşturulabilmesi için ortamı müsait hale getirmek herhalde o günün yetkililerine düşerdi. O günün yetkilileri, özellikle devletin güvenliğinden sorumlu bulunanlar sıkıyönetim
    gibi olağanüstü gücü de ellerinde bulunduruyordu. İhtilale sebep gösterilen olayların durdurulmasına
    yetecek araç ve gereçleri mevcut idi ama bunu yeterince kullanmayanlar 12 Eylül sabahı anarşiyi durdurma kabiliyetini gösterebildiler. Anayasa oylaması, meclisin yeniden açılması, Cumhurbaşkanının seçimi gibi ondan sonraki gelişmeler ihtilalin yalnızca anarşi ve terörü önlemek için yapılmadığını gösteren delillerdir. Yani 12 Eylül bozulan menfaat düzeninin yeniden tesisi içindir.

    Bizim OCAK: Bunlar iç görüntüler, dış etkilerin tesirlerini de düşünebilir miyiz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette, dış tesirler de vardır. Yunanistan'ın pazarlıksız şekilde NATO'ya girişi, Kıbrıs'ta verilen tavizler demokratik sistemlerde verilmezdi. Yine Afganistan'ın işgali, İran devrimi gibi batının güvenlik endişesini arttıran olayların da Türkiye'de batının menfaatlerine daha çok açık kapı bırakabilecek yönetimler ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple 12 Eylül harekatının oluşmasına zemin hazırlanması ve harekatın gerçekleşmesi yönündeki
    dış tesirleri bu çerçevede yorumlamak gerekir kanaatindeyim.

    Bizim OCAK: Türkiye' de zaten batı taraftarı bir sivil iktidar vardı. Bu iktidardan aynı tavizleri alamazlar mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Sivil toplumların yoğun bir şekilde söz sahibi oldukları sistemlerde hükumet olanlar, toplumun düşünce ve tepkilerine önem vermek zorundadırlar. Bu sebeple basında meselelerin açıkça tartışıldığı, toplumun tepkilerini meydanlarda ve kitle eylemleriyle dile getirebildikleri ortamlarda hükumetler milli tepki doğuracak
    meselelerde taviz veremezler. Verirlerse iktidarlarından olurlar. Halbuki dikta rejimlerinde yürüyüş, miting hakkı olmadığı gibi basın ve yayın yollan da kolluk kuvvetleriyle kontrol altına alınmıştır. Tepe noktasındakinin ikna edilmesi ya da yanıltılması taviz için yeterlidir. Aynca batılı ekonomik çevreler borçlarının kolayca ödenebilmesi için Türk milletinin aşırı fedakarlık yapması gerektiğini biliyorlardı. Grevsiz, boykotsuz bir sistem içinde ekonominin yürümesini ancak dikta rejimi yapabilirdi. Bu aynı zamanda iç kapitalist çevrelerin de işine
    geliyordu. 12 Eylül'ün diğer bir sebebi de bizce budur.

    Bizim OCAK: Türkiye'de ihtilaller kesin çözümler getirmekten ziyade sanki yeni ihtilallere zemin hazırlayıcı düzenlemeler getiriyorlar. Siz bu konuda ne diyorsunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her ihtilalden sonra gerek düzenlenen anayasalar, gerek yapılan icraatlara bakıldığı zaman çökmekte olan binaya vurulan payandadan fazla bir düzelme olmadığı, bunun da on yıl gibi bir süre dayandığı görülüyor. Bu düzenin bir zaafıdır. Zaten Türkiye'de her on yılda bir ihtilal yapılması tekerleme haline geldi.
    Bununla ilgili espriler de devamlı yapılıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi bu düzenin bir zaafıdır. Ama realite de odur ki ihtilallere sebebiyet vermeyecek bir sistemi de oturtamamışız. Bu arada yeni ihtilal hazırlığını bizatihi dünkü ihtilali yapanlar mı yapıyor sorusuna cevap vermem mümkün değil.

    Bizim OCAK: Türkiye'de yine çözülemeyen hadiseler var. Güneydoğudaki bölücülük hareketi ve sun'i olarak oluşturulmaya çalışılan irtica tehlikesi. Bu iki unsur canlı tutularak yeni oluşumlara hazırlık mı yapılıyor?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylülde solla bizi dengelediler. Yarın için de dediğiniz mümkün olabilir.

    Bizim OCAK: 12 Eylül'ün en son zahiri sebeplerinden biri M.S.P. Konya mitingi idi. Bardağı taşıran son hadisenin bu olduğu iddia edilmesine rağmen, ihtilal sadece M.H.P. ve Ülkücü kuruluşlarla aşırı solu hedef aldı. Bu hadise ve ihtilalden sonra M.H.P. ve Ülkücülere yönelen taarruzlar için ne diyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 1 2 Eylül 'ün zahiri sebepleri arasında elbette Konya mitinginin etkileri var. Hatta o dönemin genelkurmay başkanının yaptığı açıklamalar da var. Doğrudan sayın Erbakan'ın hedef alındığı konuşmaları olmuştur. Dolayısıyla ne tür bir kızgınlığa sebep olduğu ve orduda, yapılacak olan darbe açısından ne gibi kolaylıklar sağladığını tahmin etmek güç değil. Fakat ne hikmetse bu kesime ciddi manada bir sıkıntı verilmiş
    değil. Tabii bunu derken o tarafa da sıkıntılar verilmeliydi manasında demiyorum. Demek istediğim zahiri sebepler arasında gösterilmesine rağmen o konuda ciddi bir soruşturma ve muhakeme edilme durumu olmadı. Bu durum daha çok o kesimin kendi aralarında düşünmeleri gereken bir konudur. Bizimle ilgili kısmına gelince zaten bu konuda yeterince konuşuldu. İhtilalin bizim üzerimize tamamen kanunsuz ve haksız olarak geldiğini söylemekle yetineceğim.

    Bizim OCAK: İhtilal ülkücülere karşı geniş bir cephe açtı. Bu cephe mahkumiyet, mahrumiyet, işkence ve idamlara varan bir kıyım yaptı. İstikballer ocaklar söndü. Bunun yanında fikriyatımıza da ağır saldırılar oldu. Bu iddianemede açıkça bellidir. Savcının ırkçı, totaliter, faşizan tek kişi idaresini tesis için örgüt kurma iddiası, ilk iddianamede yer alırken, mütalaada teokratik düzen oluşturma gayreti olarak ortaya konmasına ne dersiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İddianame ilk önce belirttiğiniz gibi faşist totaliter bir devlet özlemciliği, Turancılık ve tek kişiye dayalı bir devlet kurma iddialan üzerinde oturtuldu. Alelacele hazırlanmış bu ilk iddianame geçmişte M.H.P. ve
    ülkücüler hakkında oluşturulan kulaktan dolma sol zihniyetin izlerini taşıyan fikirler yer alıyordu. Daha çok solu okuyan, solu takip eden, sol bir kafa yapısına sahip iddia makamının soldan dolma olması hasebiyle meseleye bu nazarla baktılar. Bu sebeple Türk milliyetçiliği mücadelesi verdiğimizi ve Türk milliyetçiliğinin de nasyonal sosyalizmle aynı manaya geldiği yorumunu yapmışlardı. Sonra dosyalar arasına girdiklerinde bizim
    belge, evrak, makale ve yazılarımızda, camiamızda yapılan faaliyetlerde faşizmle, totaliter rejimle, nasyonal sosyalizmle ilgili bir bilgi kırıntısına bile rastlayamadıkları için bu görüşlerinden vazgeçtiler. Yani mızrak çuvala sığmadı. Bu defa çuval değiştirmek istediler. Baktılar ki İ' la-yı kelimetullah için nizam-ı alem ülküsü, Allah'ın nizamıyla nizamlanmak. Allah' ın nizamına uygun düşen, Allah ( c.c) için mücadele, Şahadet ile İslami motifler
    gibi unsurlar etrafında oluşan bir gelişme var. O zaman dini temellere dayalı bir devlet kurma özlemi içinde bulunduğumuz iddiasının bize daha çok uyacağını anlayınca, önceki iddialarından vazgeçip mütalaayı bu iddia üzerine inşa ettiler.

    Bizim OCAK: Bu iddiayı ortaya atışın altında ülkücülerin reddi inançla, cezayı kabul ikilemi arasında tercihe zorlanmak istenmesi yatmış olabilir mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Elbette... Düşünmüş olabilirler. Ya kendi inançlarımızı reddedecek ya da, T.C. kanunlarına göre suçlu duruma düşmüş olacaktık. Bizi bu ikilem arasına itmek ve dolayısıyla bizleri oradan vurmak istemeleri mümkündür. Ama demin dediğim gibi faaliyetlerimiz düşüncemiz, dinimizin temellerine göre bir sistemi isteme iddiasına daha uygun düştüğü içindir. Sizin söylediğiniz gibi düşünmüş olsalar bile, sonuçta davamızı savunurken onların oyununa düşmedik. Elbette kendimizi mahkum ettirecek şeyleri söyleyemezdik, söylemedik de. Ama
    inançlarımız doğrultusunda savunmamızı yaptık. Mesela İ'la-yı kelimetullah kavramının Allah'ı yüceltmek ve O'nun ismini yaymak olduğunu kabullendik, bu doğrultuda mücadele ettiğimizi açıkça savunduk. Kanunlar çerçevesinde inançlarımızı savunduğumuz inancındayım...

    Bizim OCAK: Son olarak neler söyleyeceksiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül sabahına gelindiğinde ülkücü hareket kutlu bir mücadelenin doruk noktasına gelmişti. Her gün bizzat şahıslarına istikballerine karşı yapılan saldırılar karşısında gayet vakur ve onurlu bir mücadelenin
    bayraktarlığını yapıyorlardı . Bu mücadele milletimizin büyük bir çoğunluğunun gönlünde yerini almıştı. Bu arada acı olaylar da yaşandı. Elbette acılı ve o ıstıraplı yılların tekrar gelmesini tarihin bu manada tekerrürünü istememiz mümkün değildir. Fakat ülkücü hareketin mensupları arasındaki sevgi, saygı, dayanışma ve fedakarlık
    ruhunun özlemlerini duyuyoruz. İnançlarımız uğrunda yaptığımız fedakarlıklardan dolayı pişmanlık duygusu içinde değiliz. Ama ara kesit içinde dünü birçok yönleriyle tahlil ettiğimiz için yapılmaması gerekenleri bugün daha iyi biliyoruz. Gördüğümüz odur ki, ülkemiz 12 Eylül öncelerini yaşamaya yeniden gebedir. Bu noktada ülkücü hareketin mensupları ciddi bir birikime sahip oldukları için kendileri üzerinde oynanacak oyunları maharetle bozacak kabiliyettedirler. Bu durum bizlerin ihanet oyunları karşısında dikkatli ve uyanık, inançlarımızı ilgilendiren meselelerde kararlı ve duyarlı olduğumuz manasında değerlendirilmelidir. Oyuna düşmeyeceğiz diye inançlarımızdan taviz vermeyeceğimiz veya ihtiyaç düştüğünde fedakarlıktan kaçınmayacağımızı söylemeye
    gerek duymuyorum. Bugün dünden daha çok idealist tavırlar göstermek ihtiyacı içerisindeyiz. Düzenin kendisi için tehlike olarak gördüğü potansiyelimizin dağıtılması ihtiyacı duyduğunu biliyoruz. Bizim önceki birlik ve beraberliğimizi sağlamamız halinde alacağımız mesafenin şuuru içinde olan çevreler sürekli ve bitmez bir çabayla
    cemaatimizi dağıtmaya, dağıtamazlarsa bile dağınık göstermekle doğacak moral çöküntüsünden yararlanmaya çalışmaktadırlar. Bu görüntüden sür'atle kurtulmak birlik, beraberlik, dayanışma ve fedakarlık yarışı içine
    girerek inandığımız davanın başarı grafiğini yeniden yükseltmek zorundayız.
  • Baba!
    - Evet oğlum
    - Dün gece uyuyamadım hiç...
    - Neden oğlum?
    - Varsayımlar kurdum,düşünüp durdum.
    - Düşünmenin yararı var?
    Ama değil insanın uykusunu kaçıracak kadar.
    Her şeyin bir kararı olmalı.
    Her konuda olmalısın orta karar...
    Azı karar, çoğu zarar!
    Neydi uykunu kaçıran?
    - Din öğretmenimiz demişti ki derste müslümanlar ölürse savaşta şehit olurmuş
    Şehitler gidermiş 'cennet'e,
    Düşmanları 'cehennem'e!...
    Yani müslümansa insan
    Ölse de kazançlı ölmese de...
    - Ona ne şüphe!
    - Ben de bunu düsündüm dün gece...
    Ya Irak'a İran?
    İşte hepsi Müslüman ...
    Hangisi gitti cennete hangisi cehenneme?
    - Sus! tövbe de...
    Benim de kafamı karıştırdın.
    Düşün dediysek o kadar değil...
    Her şeyin bir sınırı var.
    Dedim ya aşırısı zarar...
    - Ama merak ediyorum...
    - Sus ulan eşek oğlu eşek!
    O senin cennet dediğin yer
    İnönü stadyumu değil...
    Allah'ın bahçesi
    Ne başı var, ne sonu
    Alır içine bütün müslümanları
    Yeter ki şehit olup aksın kanları.
    - Baba, ama inan...
    - Sus dedim ulan!
    Başlarım babanın şarap çanağından!
    Düşün oğlum dedik de halt ettik.
    Boşuna mı demiş atalarımız:
    'Düşün düşün .oktur işin!'
    Cennete kim girecekmiş
    Bırak giren girsin çıkan çıksın,
    İranlısı, turanlısı
    Kuveytlisi Iraklısı...
    Yeter ki Müslüman olsun!
    - Ama baba...
    - Sus dedim, şimdi patlatırım
    Bana akıl ver allahım...
    - Peki hangisi girecek cennete?
    - Sus ulan oğlum, sus!
    Sana mı kaldı karışmak
    Yüce Allah'ın işine?
  • YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
  • Ölüm...

    Ne kadar soğuk bir kelime, asıl manasını bilmeyenlere... Aslında ecel gelmeden de tam manasını bilemez kimse! Aziz vatana intikal eden için yeni bir hayata başlangıç. Onun için artık amel bitti hesap vermenin vakti geldi. Amel ve hesap! Acaba nedir ki? Günümüz insanlarından epeyce uzak iki kelime. Ama bilmek isteyen olur diye ben cevaplayayım yine de.

    Allah insanları yarattı ve bu dünyaya gönderdi. Buluğ çağıyla da Allah herkese bir heybe verdi. Alın bu heybe size dünyadayken emanet dedi. İnsan sordu: Ne için bu heybe, ne yapacağım ben bunu? Allah: Ben sana kitap ve peygamber göndereceğim, heybenin içini benim emrettiğim şekilde dolduracaksın. Bunun için bana uy, emir ve yasaklarımı iyi dinle, aklının ermediği yerde dua ile benden yardım dile. Ben seni senden daha iyi bilirim, sana senden daha yakınım. Zorlanırsan, yolunu şaşırırsan, sıkılıp daralırsan, ben hep yanındayım. Sanıyor musun ki senden uzaktayım, seni oraya gönderip sahipsiz bırakacağım, sanıyor musun ki seni var edip sonra yok sayacağım? İşte insan böyle bir emanet ile dünyaya geldi. Öyle hassastı ki Allah’ın emirleri, nefeslerin bile nasıl alınıp verileceği belliydi. Her şey ince bir düzen ve nizam üzerineydi. Ve insan bir kendi birde heybesi ile yolculuğa başladı. Bu heybe bildiğimiz gibi bir heybe değildi. Varlığı kesindi, şüphe götürmez bir gerçekti. Ama biraz farklıydı. Varlığı akılla idrake ve kalp ile tastiğe bağlıydı. Vardı ama görünmezdi. Onu yalnızca hakikati bilip hakka iman edenler bilirdi. Görünmezdi belki ama elbette bilen bilir hacmi yer ile gök kadar genişti. Yolculuk sürerken Rabbi onu hayırlar ile doldur diye emretti. Kimi emri emir bildi gayret sarf etti, kimisi duymazdan geldi ben ağırlık taşıyamam yüküm hafif olsun dedi, kimisinin de gafleti sebebiyle heybesi delikti.

    Söz dinleyenlerin heybesi Allaha iman, emir ile yasaklara itaat ve hayırlarla doldu taştı. Emaneti mesrur bir şekilde Rabbine ulaştırdı. Rabbi onu beklediğinden de güzel karşıladı. Ve insan şükürle secdeye kapandı. İyi ki dedi iyi ki dünyaya dalmadım, nefsime uymadım, şeytanın oyunlarına kanmadım, iyi ki hak yoldan sapmadım. Sevinçliydi… Rabbinin nimetleriyle coştu, sonsuz bir saadete kavuştu, kevser havuzundan su içti, salih kimseler ile oturup sohbet etti ve içinden: Ey Rabbim! Beni yoktan var ettin, hiç kimse iken sanki her şeymişim gibi bana değer verdin, sonra birde üzerine bu kadar nimet lütfettin, diye şükretti. İşte söz dinleyenlerin akıbeti böyleydi, böylesine hayırlı idi.

    Heybesini yüklenmek istemeyenin ise hesabı çetindi. O pervasızca bir hayatı tercih etti, Rabbini görmezden geldi belki inkar etti. Hayır dedi ben özgürlükte sınır tanımam, canımın istediğinden başkasına uymam! Bir kere geldim dünyaya, kimse karışmasın bana! Yattı kalktı, yedi içti, gezdi tozdu! Bunlar yerine göre bazen helal, bazen mübah, bazen de haram. Ama sen nefsini terbiye etmezsen, yarın helalden çıkar olur sana tümden haram! Sen dur demezsen nefis durmayı bilmez. O doymak bilmeyen bir yılana benzer, dur demezsen aygırlaşır. Nefsine uyan hayvanlardan bile aşağıda kalır. Öyle bir hale gelir ki zina eder gurur duyar, cana kıyar hissizleşir, çalar çırpar ama yine de kendini aklar… Sonra ne mi olur? Şefkatini, merhametini, iyiliğini, nezaketini kısaca güzel olan her şeyini kaybeder. Abarttın deme! Nice örnekleri var geçmişte ve günümüzde... Sadece bak çevrene ve tarihe. Nefis işte böylesine tehlikeli… Sen onu dizginlemezsen o seni helak eder. Ama bil ki asıl gaye meleklerden de üstün olmaktır! Ki bilmez misin ki her şeyin bir adabı ve yolu yordamı var. Hayvanların bile yaşamın da bir düzen var. Şimdi sen söyle olabilir mi başıboş bir insan?! Terbiyeden ve ahlaktan uzak, özgürlükte sınır tanımayan bir yaşam? Ama vah! Eyvah! Ne kadar da gafildi! İslam yasaklar dini değil bilakis huzurun merkezi idi. Yaşayan bilir Allah’ın bütün emirleri senin iyiliğin içindi. Bu din öyle narindi ki zerre kadar bile olsa karıncanında hakkını gözetirdi. Onun yaşandığı yerde huzur, nezaket, zarafet, doğruluk, temizlik ve daha niceleri vardı. Ah bir tanısan! Ah bir iç yüzünü bilsen! Nasılda artardı hayranlığın! İnan bunun üzerine yemin edebilirim! Hak yol, doğru yol İSLAM derim! Ama sakın ola tanımadan, bilmeden, Kur’an’ı okumadan, Allah Rasulünü tanımadan yorum yapma, seni ikaz ederim! Ha sen dersen ben gördüm yalancı Müslüman, din böyle ise dine uymam! Derim ki: İslam mükemmel yanlış olan insan! Dini insanda arama! Başkasının günahına bakıp onu yargılama! Zira faydası yok sana! En güzel örnek Hz. Muhammet! Öyle bir insan ki baştan sona zarafet ve edep! Bak onun hayatına! Bir kul mu incitti? Zerre kadar bile doğruluktan eğildi? Fakirden, köleden yüz çevirdi?... Asla! Asla! O zengin, fakir; köle, hür; Müslüman, Yahudi ya da Hristiyan demedi. Herkese sadece insan olduğu için değer verdi, sevdi, saygı gösterdi. Yahudiler azılı düşmanıydı, verdikleri sözden cayar, akti bozar, düşmandan ala düşman. Ama o yine de bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkar. işte bu din İslam. Sandığın gibi değil işte can! Ah bi anlasan! Ama yine de istemezsen, nefsine yenik düştüysen, kulakların sağır, gözlerin görmez ettiysen... İşte hesabın günü! Acın derin, pişmanlığın hazin, feryadın ise faydasız. Ağlıyorsun, çaresizsin, ne yapacağını ise bilmiyorsun. Olan oldu, geçen geçti. Artık her şey önemini yitirdi... Perişan bir vaziyette ateş ile karşı karşıya geldi. Bir de baktı ne görsün. Adı yazılı heybesi, içinde ateşi ile kendisi. Meğer kendisi götürmüş ateşini!

    Bir de heybesi delik olanlar vardı, onu doldurduğunu sanırdı, sokaklarda kibirle yürür, dağları kendi yarattığını sanırdı. Hayır işler gururlanır, ardından günah ile heybesini boşaltırdı. Ama ettiğini bilmezdi. O hep kendini istikamet ehli zannederdi. Amaan! Millete bak insanlar neler yapıyor, cennetteki yerimiz hazır deyip caka satardı. Ne acı ki cahildi ama farkında değildi. Bilmezdi ki son nefes gizli bir sır. Ameller ise kabule muhtaç. Kim bilir belki o gün güvendiğimiz hayırlar yüzümüze çarpılacak. Çünkü içine riya, ucub, kibir karışacak. Böylesinden de elbette Allah razı olmayacak. Mü’min daima nefsini sorgulayıp havf ve reca arasında olacak. Rabbine ihlas ve samimiyet diye yalvaracak ve böyle yaklaşacak. Ne iş yaptı ise hepsi ama hepsi, zerreden kürreye sadece Allah rızası için olacak! Hiçliğini ve haddini bilecek, tevazusundan hiçbir şey kaybetmeyecek. Çünkü her şey fani, baki olan bir tek Allah. Biz ise onun aciz kulları. Biz ölür gideriz... Kıyamete kadar yaşasın Allah’ın ve Rasulunün adı! (ki zaten YAŞAYACAK!)...Ve o gün böylelerinin hesabının çetinliği de heybesinde ki deliğin büyüklüğüne göre değişecekti. İşte böyle… Orayı anlatmaya aslında ne kelime yeter ne de ömür… Dua ve gayret ederiz ki biz ilk kısımdakiler den olabilelim.

    Gidenler için artık her şey bitmişti bir de geriye kalanlar vardı. Onlar için ise hala ümit vardı. Ölüm ya da ölüp giden kimse: kalanlar için acı, göz yaşı, hüzün, hazan, bir daha yeşermemek üzere yaprak döken sonbahar, muazzam bir sabır, devasa imtihan ve hepsinden de öte koca bir nasihattı. Evet ölüm çok şey demekti. Aslında ölümün manası en çok geride kalanlar için derindi. Derin olmalıydı. Çünkü ölüm herkese fısıldıyordu. Bakın ben varım! Hangi pencereden bakarsanız bakın buradayım. Nerede olursanız olun sizi yakalarım. Genç yaşlı ayırt etmem Allah’ın hüküm verdiği saatte seni dünyadan alırım. Evin, işin, evladın, yaptığın, yapacağın bana bir anlam ifade etmez. Ölüm anın saliseden bile şaşmaz. O yüzden ben gelmeden beni bil! Hangi hal üzere ölmek ise muradın onun üzerine eğil. İster misin gelip seni haramın içinde, gayrimeşru yolların peşinde bulayım? İster misin azabını daha o an başlatayım? Hatırlatırım! Allah’ın öyle salih kulları var ki ölümün geldiğini bilmez, ondan korkmaz ve çekinmez! Örneğin Mevlânâ hazretleri ölüm ölüm demez, şeb-i aruz yani düğün gecem der. En sevgiliye kavuşma vaktidir onun için ÖLÜM. Şimdi bak bakalım kendine? Ölüm senin hayatının neresinde? Ne kadar yakınında ya da yoksa çok mu uzağında? Ben derim ki hala ölüm seni bulmadıysa sen onu yakala! Aman sakın bunu yaparken itidali elden bırakma! Dünyadan el etek çekip hüsrana dalma! Çünkü hadis ile sabit! Hiç ölmeyecek gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış!
  • - Baba!
    - Evet oğlum.
    - Dün gece uyuyamadım hiç...
    - Neden oğlum?
    - Varsayımlar kurdum, Düşünüp durdum.
    - Düşünmenin yararı var.
    Ama değil insanın uykusu kaçacak kadar. Her şeyin bir kararı olmalı, Her konuda olmalısın orta karar.
    Her şey gibi düşünmenin de,
    Azı karar, çoğu zarar!
    Filesoflar demişler ki:
    "İnsan düşünen hayvan!"
    Neydi uykunu kaçıran?
    - Din öğretmenimiz demişti ki derste
    Müslümanlar ölürse savaşta, şehit olurmuş.
    şehitler giderken cennete,
    Düşmanları da doğru cehenneme!
    -Öyledir elbette! Yaralanıp da ölmezse gazi,
    Ölürse şehit!
    - Yani Müslümansa insan,
    Ölse de kazançlı, ölmese de...
    - Ona ne şüphe!
    - Ben de bunu düşündüm dün gece.
    Iraklılar da Müslüman, Türkler de...
    - Evet oğlum, elhamdülillah...
    - Allah allah!..
    - Ne var bunda şaşacak?
    - Körfez'de savaş oldu ya,
    Türkiye'den kalkan uçaklar Iraklının tepesine indi.
    Türk askerleriyle Irak askerleri,
    Savaşsalar ne olacaktı?
    Hangisi şehit olup Gidecekti cennete?
    Iraklı mı, Türk mü?
    işte bunu düşündüm bütün gece.
    - Bu da ne demek?
    Hiç bir zaman, Savaşmaz iki Müslüman.
    -Ya Kuveyt'le Irak?
    Ya Irak'la İran?
    işte hepsi de Müslüman.
    Her iki yandan Öldü on binlerce insan...
    Hangisi gitti cennete? Hangisi cehenneme?
    - Sus! Tövbe de...
    Benim de karıştırdın kafamı. Düşün dedikse değil o kadar...
    Her şeyin bir sınırı var. Dedim ya, aşırısı zarar...
    - Ama merak ediyorum, Cennete hangisi gidecek?
    - Sus ulan eşek oğlu eşek!
    O senin cennet dediğin yer, İnönü stadyumu değil... Cennet, Allah'ın bahçesi, Ne başı var, ne sonu.
    Alır içine bütün Müslümanları, Yeter ki şehit olup aksın kanları.
    - Baba, ama insan...
    -Sus dedim,ulan!..
    Başlarım babanın şarap çanağından! Düşün oğlum dedik de haltettik. Boşuna mı demiş atalarımız: "Düşün düşün, boktur işin!"
    Cennete kim girecekmiş!
    Bırak giren girsin, çıkan çıksın,
    İranlısı Turanlısı, Kuveytlisi Iraklısı...
    Yeter ki Müslüman olsun!
    - Ama baba...
    - Sus dedim, şimdi patlatırım. Bana akıl ver Allahım...
    - Peki, hangisi girecek cennete?
    - Sus ulan oğlum, sus!
    Sana mı kaldı karışmak, Yüce Allah'ın işine?
  • 1. Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır:

    2. Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir.

    3. Hacc-ı ekber gününde(1), Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele!

    (1) Hacc-ı Ekber günü, İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, hac günlerinden arefe günü ya da bayramın birinci günüdür. Ancak arefe günü olması ihtimali daha kuvvetlidir.
    4. Ancak Allah'a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

    5. Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    6. Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.

    7. Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.

    8. Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.

    9. Allah'ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları O'nun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!

    10. Bir mü'min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir.

    11. Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    12. Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.

    13. Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü'minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.

    14,15. Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü'min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    16. Yoksa; Allah içinizden, Allah'tan, Resûlünden ve mü'minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    17. Allah'a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.

    18. Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.

    19. Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ın bakım ve onarımını, Allah'a ve âhiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zâlim topluluğu doğru yola erdirmez.

    20. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.

    21. Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.

    22. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükâfat vardır.

    23. Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

    24. De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez."

    25. Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisingeriye dönüp kaçmıştınız.(2)

    (2) Huneyn, Mekke'den Tâif'e giden yollardan biri üzerinde, Mekke'ye yaklaşık on mil uzaklıkta yer alan bir vadinin adıdır. Bu âyetle bir sonraki ayette, Mekke'nin fethinden sonra (H.8) müslümanlarla müşrik Havâzin kabilesi arasında, bu vadide gerçekleşen savaşa işaret edilmektedir. Bu savaşta müslümanların sayısı düşmanınkinden çoktu. Müslümanlar, sayıca üstünlüklerine güvenerek savaş öncesi fazlaca emin ve rahat hareket ediyorlardı. Bu sebeple, Havâzinlilerin kurduğu pusuya düştüler. İslâm ordusunun büyük bir kısmı düzensiz bir şekilde geri çekilmeye başladı. Ancak, Hz. Peygamber'in ve sebatkâr bir grup müslümanın gayretleriyle dağılan ordunun toparlanması sağlandı ve tekrar hücum edilerek zafer kazanıldı.
    26. Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır.

    27. Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    28. Ey iman edenler! Allah´a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

    30. Yahudiler, "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar ise, "İsa Mesih, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!

    31. (Yahudiler) Allah'ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

    32. Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.

    33. O, Allah'a ortak koşanlar hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidayetle ve hak dinle gönderendir.

    34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

    35. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilecek.

    36. Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.(3) İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah'a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

    (3) Haram aylar, Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş ve kan dökülmesi yasak olan kamerî aylar demektir. Bu aylardan Zilkâde on birinci, Zilhicce on ikinci, Muharrem birinci ve Receb yedinci aydır.
    37. Haram ayları ertelemek(4), ancak inkârda daha da ileri gitmektir ki bununla inkâr edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılmak için haram ayı bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez.(5)

    (4) Kur'an'da "en-Nesî" diye ifade edilen bu uygulama kısaca; Cahiliye devrinde, kan dökülmesi yasak olan dört aydan arka arkaya gelen Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem aylarından birinin yerini yasak kapsamına girmeyen bir başka ay ile değiştirerek, yasak devre içinde savaşıp kan dökebilecekleri bir ara dönem oluşturmaları uygulamasıdır. Yasak aylar uygulaması İslâm'da kaldırılmıştır.
    (5) Doğru yol Kur'an'da apaçık gösterilmiştir. Âyette, tercihlerini sapıklıktan, inkârdan yana kullananların, bu tercihlerine rağmen doğru yola iletilmeyeceği, bir kural olarak ifade edilmektedir. Benzer diğer âyetleri de böyle anlamak gerekir.
    38. Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size "Allah yolunda sefere çıkın" denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.

    39. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    40. Eğer siz ona (Peygamber'e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke'den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, "Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber" diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    41. Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde(6) Allah yolunda sefere çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

    (6) Âyetin bu kısmına tefsir bilginlerince, "Gençler ve yaşlılar olarak", "Siz kolay da gelse, zor da gelse" gibi çeşitli anlamlar da verilmiştir.
    42. Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.

    43. Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?

    44. Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.

    45. Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp kendileri de o şüphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.

    46. Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, "Oturun, oturan âcizlerle beraber" denildi.

    47. Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.

    48. Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah'ın dini galip geldi.

    49. Onlardan "Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme" diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.

    50. Sana bir iyilik gelirse, bu onları üzer. Eğer başına bir musîbet gelirse, "Biz tedbirimizi önceden almıştık" derler ve sevinerek dönüp giderler.

    51. De ki: "Bizim başımıza ancak, Allah'ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü'minler, yalnız Allah'a güvensinler."

    52. De ki: "Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah'ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz."

    53. Yine de ki: "İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz."

    54. Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah'ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.

    55. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.

    56. Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.

    57. Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.

    58. İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.

    59. Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, "Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah'a rağbet eder (O'nun ihsanını ister)iz" deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

    60. Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    61. Yine onlardan peygamberi inciten ve "O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır" diyen kimseler de vardır. De ki: "O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah'a inanır, mü'minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah'ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır."

    62. Sizi razı etmek için, Allah'a yemin ederler. Eğer gerçekten mü'min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resûlü'nü razı etmeleri daha önceliklidir.

    63. Allah'a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir.

    64. Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: "Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır."

    65. Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, "Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk", derler. De ki: "Allah'la, O'nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?"

    66. Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz.

    67. Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah'ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.

    68. Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini va'detti. O, onlara yeter. Allah, onlara lânet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

    69. (Ey münafıklar!), siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

    70. Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim'in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

    71. Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah'a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    72. Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va'detti. Allah'ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.

    73. Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir orası!

    74. Bir şey söylemediklerine dair Allah'a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü söylediler ve (sözde) müslüman olduktan sonra inkâr ettiler. Ayrıca başaramadıkları şeye (peygamberi öldürmeye) de yeltendiler. Sırf, Allah ve Resûlü kendi lütfu ile onları zengin kıldığı için intikam almaya kalktılar. Eğer tövbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada ve ahirette elem dolu bir azaba çarptıracaktır. Artık onlar için yeryüzünde ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

    75. İçlerinden, "Eğer Allah bize lütuf ve kereminden verirse, mutlaka bol bol sadaka veririz ve mutlaka salihlerden oluruz" diye Allah'a söz verenler de vardır.

    76. Fakat Allah, lütuf ve kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.

    77. Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.

    78. Allah'ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini(7) ve Allah'ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi?

    (7) Âyetin bu kısmı, "Allah'ın, içlerinde gizledikleri ve gizlice yaptıkları görüşmeleri.." şeklinde de tercüme edilebilir.
    79. Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü'minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

    80. Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasık topluluğu doğru yola iletmez.

    81. Allah'ın Resûlüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmek hoşlarına gitmedi ve "Bu sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennemin ateşi daha sıcaktır." Keşke anlasalardı.

    82. Artık kazandıklarının karşılığı olarak, az gülsünler, çok ağlasınlar.

    83. Eğer (bundan böyle) Allah seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de, onlar (sefere) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: "Artık siz benimle birlikte ebediyyen çıkmayacak ve benimle birlikte hiçbir düşmanla asla savaşmayacaksınız. Çünkü siz baştan yerinizde oturup kalmaya razı oldunuz. Şimdi de geri kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte oturun."

    84. Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resûlünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.

    85. Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah, bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.

    86. "Allah'a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihat edin" diye bir sûre indirildiğinde, onlardan servet sahibi olanlar, senden izin istediler ve "Bizi bırak da oturup kalanlarla birlikte olalım" dediler.

    87. Onlar geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.

    88. Fakat peygamber ve beraberindeki mü'minler, mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bütün hayırlar işte bunlarındır. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    89. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

    90. Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir.

    91. Allah'a ve Resûlüne karşı sadık ve samimi oldukları takdirde, güçsüzlere, hastalara ve (seferde) harcayacakları bir şey bulamayanlara (sefere katılmadıkları için) bir günah yoktur. İyilikte bulunan kimselerin (kınanması) için de bir sebep yoktur. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    92. Kendilerini bindirip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, senin, "Sizi bindirebileceğim bir şey bulamıyorum" dediğin; bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur.

    93. Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

    94. Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: "Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resûlü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek."

    95. Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerini rahat bırakmanız için size Allah adıyla yemin edeceklerdir. Artık onların peşini bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer de cehennemdir.

    96. Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edeceklerdir. Siz onlardan razı olsanız bile, Allah o fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.

    97. Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    98. Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belâlar gelmesini beklerler. Kötü belâlar kendi başlarına olsun. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    99. Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, (Allah katında) onlar için yakınlıktır. Allah, onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    100. İslâm'ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O'ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.

    101. Çevrenizdeki bedevîlerden birtakım münafıklar vardır. Medine halkından da münafıklıkta direnenler var ki sen onları bilmezsin. Biz onları biliriz. Onlara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba itileceklerdir.

    102. Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    103. Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    104. Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi?

    105. De ki: "Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü'minler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah'ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir."

    106. (Sefere katılmayanlardan) diğer bir kısmı da, Allah'ın emrine bırakılmışlardır. Bunlara ya azap eder ya da tövbelerini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    107. Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü'minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, "Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok" diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.(8)

    (8) İslâm tarihinde "Dırâr Mescidi" diye bilinen bir mescid, bazı münafıklarca, Kuba mescidi civarında; bu mescidi gözden düşürmek için inşa edilmişti. Münafıklar, bu işe hıristiyan bir rahip olan Ebû Âmir'in teşvikiyle girişmişlerdi. Ebû Âmir, Hz. Peygamber ile uzun müddet savaştıktan sonra Suriye'ye kaçmıştı. Münafıklar, Ebû Âmir'in bir ordu ile gelip müslümanlarla savaşmasını bekliyorlardı. Yaptıkları bu mescidin, müslümanları bölmesini ve böylece ona yardım etmiş olmayı umuyorlardı.
    108. Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.

    109. Binasını takva (Allah'a karşı gelmekten sakınmak) ve O'nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.

    110. Kurmuş oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça olmadıkça yüreklerinde sürekli bir kuşku olarak kalmaya devam edecektir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    111. Şüphesiz Allah, mü'minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak va'detmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.

    112. Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar(9), rükû' ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü'minleri müjdele.

    (9) "Oruç tutanlar" şeklinde tercüme edilen "es-Sâihûn" kelimesi, "(Allah yolunda) seyahat edenler" şeklinde de tercüme edilebilir.
    113. Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah'a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de mü'minlere.

    114. İbrahim'in, babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi.(10) Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim, çok içli, yumuşak huylu bir kişiydi.

    (10) Hz.İbrahim'in babasına verdiği söz ile ilgili olarak bakınız: Meryem sûresi, âyet, 47; Şu'arâ sûresi, âyet, 69-86; Mümtehine sûresi, âyet, 4.
    115. Doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirmedikçe, Allah bir toplumu saptıracak değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    116. Şüphesiz göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'ındır. O, diriltir ve öldürür. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

    117. Andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir. Şüphesiz O, onlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

    118. Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti.(11) Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah'(ın azabın)dan yine O'na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.

    (11) Âyette sözü edilen üç kişi Medineli müslümanlardan Ka'b b. Malik, Hilâl b. Ümeyye ve Murâra b. Rabi'dir. Bunlar Tebük seferine katılmayıp geride kalmışlardı. Hz. Peygamber, Tebük'ten dönünce bunlarla konuşmamış, ashap da onlardan yüz çevirmişti. Bunların tövbelerinin kabul edildiği hükmü, öncekilerden elli gün sonra gerçekleşmişti.
    119. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

    120. Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah'ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükâfatını elbette zayi etmez.

    121. Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah'ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükâfatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın.

    122. (Ne var ki) mü'minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.(12)

    (12) Tebük seferinden sonra Hz. Peygamber, küçük bir birlik çıkarmıştı. Seferden geri kalanlar hakkında inen âyetlerin de etkisi ile bu defa herkes bu birliğe katılmış, din konusunda köklü bilgi sahibi olmak üzere meşgul olacak kimse kalmamıştı. Bu âyette, ilmin cihad kadar önemli olduğuna, biri olmadan öbürünün olmayacağına dikkat çekilmektedir.
    123. Ey iman edenler! Kâfirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

    124. Herhangi bir sûre indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) "Bu hanginizin imanını artırdı?" diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sûre onların imanını artırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler.

    125. Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.

    126. Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.

    127. Bir sûre indirildi mi, "Sizi bir kimse görüyor mu?" diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir.

    128. Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.

    129. Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Bana Allah yeter. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben ancak O'na tevekkül ettim. O, yüce Arş'ın sahibidir."
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.

    2. O öyle bir Rab'dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O'nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.

    3. Hâlbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.

    4. Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

    5. Nitekim hak (Kur'an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.(1)

    (1) Hicretten sonra İslâm'ın devlet olması, Bedir zaferi, İslâm'ın fütuhatı ve yayılması, o gün için hayal bile edilmiyor, İslâm alay konusu oluyordu. Âyet, önceden bu tarihî gelişmelerin haberini veriyor, İslâm'la alay edenlerin ahirette beklenmedik şekilde karşılarına çıkacak azaba da işaret ediyor.
    6. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

    7. (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, "Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir" diyeceklerdi.

    8. Bir de dediler ki: "Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!" Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)

    9. Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık(2) ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.(3)

    (2) Müşrikler, melekleri kadın suretinde hayal edip böyle inanırlardı. Bu inanışın yanlışlığını vurgulamak üzere, onlara melek gönderilse bile bunun kadın suretinde temsil edilemeyeceği ifade edilmiştir. (Bakınız: Zuhruf sûresi, âyet, 19)
    (3) Kâfirlerin ısrarla istedikleri şekilde peygamber bir melek olsaydı, o melek bir insan suretinde gelecekti. Çünkü sıradan insanların meleği asıl şekliyle görmelerine imkân yoktu. Bu defa onların bu husustaki şüpheleri ve müşkülleri aynen sahnelenmiş olacaktı. Zira peygambere dedikleri gibi ona da, "Sen de bizim gibi bir beşersin, melek olamazsın" diyeceklerdi.
    10. (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.

    11. De ki: "Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün."

    12. De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    13. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    14. De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

    15. De ki: "Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım."

    16. (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

    17. Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O'ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    18. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    19. De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir.(4) İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şahitlik etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

    (4) Kureyşliler, "Ey Muhammed! Senin hakkında yahudilere, hıristiyanlara sorduk, peygamberliğine dair bir haber olmadığını söylediler. Bize senin peygamber olduğuna dair bir şahit göster" demişler ve bunun üzerine bu âyet inmişti.
    20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.(5) Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    (5) Çünkü Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah hakkında tanıtıcı bilgiler vardır. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 146)
    21. Kim Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

    22. Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah'a ortak koşanlara, "Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?" diyeceğimiz günü hatırla.

    23. Sonunda onların manevraları, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz (O'na) ortak koşanlar değildik" demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

    24. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

    25. İçlerinden, (Kur'an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız.(6) Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, "Bu (Kur'an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil" derler.

    (6) Konu ile ilgili olarak bakınız: İsrâ sûresi, âyet, 46.
    26. Onlar başkalarını ondan (Kur'an'dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

    27. Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

    28. Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

    29. Derler ki: "Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz."

    30. Rab'lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: "Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?" Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş" diyecekler. (Allah), "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!" diyecek.

    31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, "Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!" diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!

    32. Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    33. Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.

    34. Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur.(7) Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.

    (7) Konu ile ilgili olarak bakınız: Sâffât sûresi, âyet, 171-173.
    35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

    36. (Davete), ancak (bütün kalpleriyle) kulak verenler uyar. (Kalben) ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O'na döndürülürler.

    37. Dediler ki: "Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!" (Ey Muhammed!) De ki: "Şüphesiz Allah'ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor."

    38. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

    39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır.(8) Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar.

    (8) İnsan, Allah'ı tanıyacak, iman ve İslâmla bağdaşacak fıtratta yaratılmıştır. Kişi bu fıtratı üzere yürümez; onu bozar, küfür ve sapıklığa kucak açarsa, Allah da onu şaşırtır.
    40. (Ey Muhammed!) De ki: "Söyleyin bakalım. Acaba size Allah'ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın).

    41. Hayır! (Bu durumda) yalnız O'na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah'a ortak koştuklarınızı unutursunuz."

    42. Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.

    43. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya.. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.

    44. Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.

    45. Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    46. De ki: "Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah'tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?" Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar?

    47. De ki: "Ne dersiniz, Allah'ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?"

    48. Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    49. Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.

    50. De ki: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

    51. Kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab'lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur'an ile) uyar.

    52. Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.(9)

    (9) Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'e, "Fakir müslümanları yanından kovarsan seninle gelir otururuz" demişlerdi. Hz. Peygamber de "Ben mü'minleri kovamam" buyurmuştu. Onlar, "Bari biz senin yanına geldiğimizde onlar kalkıp gitsinler, biz çıkınca girsinler. Çünkü biz bunlarla oturmayı gururumuza yediremiyoruz," demişlerdi. Resûlullah da bu kişilerin bu sayede müslüman olabileceklerini düşünerek teklifi kabul etmek üzere iken bu âyet-i kerime inmiştir.
    53. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, "Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?" desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

    54. Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: "Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    55. Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    56. De ki: "Sizin, Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam."

    57. De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

    58. De ki: "Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu." Allah, zalimleri daha iyi bilir.(10)

    (10) Hz. Peygambere karşı çıkanlar, "Seni reddediyoruz, inkâr ediyoruz, ama bize hiçbir şey olmuyor. Gerçekten peygamber olsaydın, başımıza taş yağardı. Hadi hemen böyle bir azap gelsin de görelim," diyorlardı. İslâm'ın ilim ve akıl yoluyla ikna etme prensibini temel ilke olarak aldığını, zorlama ve kaba kuvvete dayanmadığını bilmiyorlardı. Zaten böyle bir azabı istemek, Peygamber'in âlemlere rahmet oluşu ile bağdaşmazdı.
    59. Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

    60. O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O'nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.

    61. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir.(11) Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.

    (11) Koruyucu melekler, insanların iyi ya da kötü tüm yaptıklarını tespit eden meleklerdir. Konu ile ilgili olarak bakınız: İnfitar sûresi, âyet, 10.
    62. Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.

    63. De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"

    64. De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

    65. De ki: "O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir." Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

    66. O (Kur'an) hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim."(12)

    (12) Âyette şu mesaj verilmektedir: "Ben illa da sizi tasdike zorlayacak, yalanlamanızı engelleyecek, sizi Allah adına cezalandıracak, veya azap geldiği takdirde onu durduracak, sizi ondan koruyacak değilim. Ben, olmuş ve olacakları Allah'ın bana vahyettiği şekilde haber veririm."
    67. Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz.

    68. Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.(13)

    (13) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 140.
    69. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

    70. Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

    71. De ki: "Allah'ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları 'bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?" De ki: "Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu."

    72. Bir de, bize, "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'a karşı gelmekten sakının" diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah'tır.

    73. O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah'ın "ol" deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O'nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    74. Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

    75. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı(14) gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.

    (14) Meâldeki "hükümranlık ve nizam" ifadesi, âyetteki "melekût" kelimesinin karşılığıdır. Melekût, Allah'a özgü hükümranlık demektir. "Melekûtu göstermek" de Yüce Allah'ın kâinata koyduğu, hissedilebilen veya hissedilemeyen muazzam nizamı ve tabiat kanunlarını araştırıp anlayabilecek, inceliklerini kavrayabilecek yeteneğin verilmesidir.
    76. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.

    77. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi.

    78. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.

    79. "Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."

    80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?"

    81. "Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin."

    82. İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

    83. İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    84. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh'u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yûsuf'u, Mûsâ'yı ve Hârûn'u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

    85. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı, İlyas'ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

    86. İsmail'i, Elyasa'ı, Yûnus'u ve Lût'u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.

    87. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.

    88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

    89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.(15)

    (15) Yani ilâhî kitaplara, onların hükümlerine ve peygamberlerin davetine uyacak mü'minler bulunacaktır.
    90. İşte, o peygamberler, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: "Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur'an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır."

    91. Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler.(16) Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler.(17) De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.

    (16) Yani Allah'ı, şanına yaraşır şekilde tanımadılar, bilemediler.
    (17) Yahudiler, Peygamberi ve ona indirilen Kur'an'ı inkâr etmek uğruna, kendi peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etme durumuna düşmüşlerdi.
    92. İşte bu (Kur'an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke'yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.(18) Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.

    (18) Bu sûrenin 90. âyetinde ifade edildiği üzere, İslâm evrensel bir dindir. Dolayısıyla, Mekke civarındaki insanlar ifadesi tüm dünya insanlığını kapsar.
    93. Allah'a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, "Bana vahyolundu" diyen, ya da "Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim" diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O'nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız" diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!

    94. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah'ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.

    95. Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O'ndan) nasıl çevriliyorsunuz?

    96. O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

    97. O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    98. O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

    99. O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı.(19) Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah'ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

    (19) Bu ifadeyle, meyve ve sebzelerin hayatlarını sürdürme ve gelişme kanunları açısından birbirlerine benzemelerine rağmen tad, renk, koku, yapı ve görüntü olarak birbirlerinden çok farklı oldukları vurgulanmış olabileceği gibi, başka benzerlik ve farklılıklar da kastedilmiş olabilir. Âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın yaratmasındaki muazzam inceliklere bir dikkat çekme vardır.
    100. Bir de cinleri Allah'a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah'a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.

    101. O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O'nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    102. İşte sizin Rabbiniz Allah. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.

    103. Gözler O'nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder."(20) O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

    (20) Allah'ın zatına bu dünya gözüyle ulaşmak, O'nun hakikatini kavramak mümkün değildir. Ahirette ise birçok gözler O'nu görecektir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kıyâme sûresi, âyet, 23.
    104. Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller(21) geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.

    (21) Basiret, gönül gözü demektir. Kafadaki göze basar denildiği gibi, kalp ve gönül gözüne de basiret denir. Âyetteki "gerçekleri gösteren deliller" ifadesi ile, Allah Teâlâ tarafından Resûlullah'a vahyolunan âyetler ve Allah'ın birliğine, kuvvet ve kudretine delalet eden ve yukarıda geçen âyetlerde dile getirilen ibret alınacak kâinat olayları kastedilmiştir.
    105. Onlar, "Sen iyi ders almışsın" desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur'an'ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.(22)

    (22) Peygambere gönderilen vahyin karşısında hayretlere düşen müşrikler, "Sen ders almış okumuşsun, yoksa bu okuduğun Kur'an âyetleri ümmî birinin işi değil", diyorlardı.
    106. Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir.

    107. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

    108. Onların, Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.

    109. Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?"

    110. Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

    111. Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

    112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

    113. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

    114. "Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.(23)

    (23) Kureyş müşrikleri peygamberimize, "Aramızda yahudi veya hıristiyan âlimlerinden bir hakem seçelim. Senin getirdiğin din hakkında onların kitaplarında bulunanı bize haber versinler" demeleri üzerine bu âyetle onlara cevap verilmiştir.
    115. Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

    117. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

    118. Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

    119. Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir.(24) Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.

    (24) Yenmesi haram kılınan şeyler için bakınız: Bakara sûresi, âyet, 173; Maide sûresi, âyet, 3; En'âm sûresi, âyet, 145; Nahl sûresi, âyet, 114-115.
    120. Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.

    121. Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.(25)

    (25) Müşrikler ölmüş hayvan eti yerler ve aralarında, "Bakın, Muhammed ve ashabı kendi elleriyle kestikleri hayvanların etini yerler de Allah'ın öldürdüğü haramdır, derler" diye dedikodu yaparlardı. Âyet, müşriklerin durumuna düşmemeleri konusunda mü'minleri uyarmaktadır.
    122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.

    123. İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.

    124. Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.

    125. Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.

    126. Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    127. Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.

    128. Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: "Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız." Onların insanlardan olan dostları, "Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık" diyecekler. Allah da diyecek ki: "Allah'ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir." Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    129. İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.

    130. (O gün Allah, şöyle diyecektir:) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar şöyle diyecekler: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

    131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah'ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.

    132. Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

    133. Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.

    134. Şüphesiz size va'dedilen şeyler mutlaka gelecektir.(26) Siz bunun önüne geçemezsiniz.

    (26) Âyetteki "va'dedilen şeyler" ile, öldükten sonra dirilme, hesap, cennet, cehennem, iyilere iyi derece, kötülere kötü derece verileceği gibi gerçekler kastediliyor.
    135. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler.

    136. Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, "Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için" dediler. Ortakları için olan Allah'ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar!(27)

    (27) Bu âyet, Cahiliye Araplarının yanlış ve saçma âdetlerinden birini anlatıyor: Hurma, arpa, buğday gibi ziraat ürünleriyle, koyun, keçi, deve, sığırdan Allah için bir pay ayırırlar, misafirlere, fakirlere harcarlar; kendileri bundan yemezlerdi. Bir pay da putlarına ayırır, onu istedikleri gibi putların hizmetlerine harcarlardı. Ayrıca Allah için ayırdıklarından artakalanı putlara ait fona aktarırlar, "Allah zengindir, fazlasına ihtiyacı yok. Putlar ise fakirdir", diye bir de kılıf uydururlardı. Âyette bu akılsızca uygulama kınanıyor.
    137. Yine bunun gibi, Allah'a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.

    138. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: "Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır." Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.

    139. Bir de dediler ki: "Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır." Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir.(28) Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    (28) Arap müşriklerinin batıl inançları çoktu. Bunlardan biri de bir familyadan olan hayvanların bazen erkek bazen dişilerinin eti haram veya helâl sayılır, birtakım isimler altında uydurma helâl haram listeleri yapılırdı. Hâlbuki bu hayvanların deve, sığır, koyun, keçi, erkek, dişi olmaları ya da doğmuş bulunup bulunmamaları, etlerinin haram olmalarının sebebi ve illeti olamazdı. Âyet, bu mantıksızlığı açıklıyor. (Ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet,103.)
    140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah'ın kendilerine verdiği rızkı -Allah'a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

    141. O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır.(29) Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü)(30) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    (29) Bakınız: En'âm Sûresi, âyet, 99 ve ilgili dipnot.
    (30) Öşür, "onda bir" demektir. Toprak ürünlerinde bu oranda verilen zekâtın özel adıdır.
    142. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir.(31) Allah'ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

    (31) Âyetin bu kısmı, "O, hayvanlardan yük taşıyanları ve tüylerinden döşek yapılanları yaratandır" şeklinde de tercüme edilebilir.
    143. O, (hayvanlardan) sekiz eşi de yaratandır: (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. Ey Muhammed! De ki: "Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bilerek haber verin."

    144. Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?" İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.(32)

    (32) Konu ile ilgili olarak 139. âyetin dipnotuna bakınız.
    145. De ki: "Bana vahyolunan Kur'an'da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir." Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.(33)

    (33) Darda kalan kimsenin, haram kılınan yiyeceklerden yiyebileceği ile ilgili olarak ayrıca, bu sûrenin 119. ve Bakara sûresi, 173. âyetlerine bakınız.
    146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık.(34) Biz elbette doğru söyleyenleriz.

    (34) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet,160. Aslında bunlar haram şeyler değildi. Yahudiler bir zamanlar bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslenmişlerdi. Sonra saldırganlık, zulüm, hakka karşı başkaldırma, peygamberleri öldürme, faiz alma, insanları öldürmeyi helâl sayma gibi ölçüsüz davranışları sebebiyle birçok temiz rızıklardan mahrum edilmişlerdi. Sığır ve koyun gibi bazı hayvanların yalnızca iç yağlarının kendilerine haram kılındığı ve bu hayvanların onlara haram kılınan tırnaklı hayvanlar kapsamına girmediği âyetin metninden anlaşılmaktadır.
    147. Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O'nun azabı geri çevrilmez."

    148. Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: "Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

    149. De ki: "En üstün delil yalnızca Allah'ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi."(35)

    (35) Bu âyetten Allah'ın; insanların doğru yola ermelerini dilemediği anlamı çıkarılamaz. Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların hür iradesine Allah'ın müdahale etmediğidir. İnsanlar doğru, ya da eğri yolu kendi hür iradeleriyle seçerler. Allah da bu tercihlerin aksine bir irade ortaya koymaz. Zira böyle bir şey insan iradesine baskı olurdu ki, bu taktirde insanların sorumlu olmaması gerekirdi. Buna göre Allah'ın, insanları kendi tercihlerine ters düşecek şekilde zorunlu olarak doğru yola getirmek istememiş olması, aslında onların iradelerini bu yönde kullanmadıklarının bir ifadesidir. Kısaca âyet şöyle anlaşılmalıdır: "Siz istemeseniz de Allah sizi doğru yola iletebilirdi. Ama bu sizin hür iradenizi yok saymak olurdu. Bu sebeple Allah sizin tercihinize ters düşecek şekilde doğru yola girmenizi istemedi ki iradenize baskı yapmış olmasın."
    150. De ki: "Haydi, Allah şunu haram kıldı" diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.

    151. (Ey Muhammed!) De ki: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.(36) Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.(37) İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız."

    (36) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 32.
    (37) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 33.
    152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.(38) Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız.(39) (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

    (38) Yetimin malına en güzel bir şekilde yaklaşmak, onun malının çoğalmasını sağlayacak yolları araştırmak demektir.
    (39) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 286.
    153. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.

    154. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler.

    155. Bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

    156,157. "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik" demeyesiniz, yahut, "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz, diye bu Kur'an'ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız.

    158. (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini(40) ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez.(41) De ki: "Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz."

    (40) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Furkân sûresi, âyet, 7,8,21.
    (41) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Mü'min sûresi, âyet, 84,85.
    159. Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

    160. Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

    161. De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk'a yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

    162. Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."

    163. "O'nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim."

    164. De ki: "Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.(42) Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

    (42) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsrâ sûresi, âyet,15; Fatır sûresi, âyet, 18; Zümer sûresi, âyet, 7; Necm sûresi, âyet, 38.
    165. O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin.(1) İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla(2), okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar(3), size helâl kılındı. Şüphesiz Allah istediği hükmü verir.

    (1) Akit, sözleşme demektir. Kelime burada, hem Kur'an'ın getirdiği iman esaslarını, Allah'ın emir ve yasaklarını, uygulanması gereken kuralları, hem de genel anlamıyla kişilerin kendi aralarında yaptıkları sözleşmeleri, verdikleri sözleri kapsamaktadır.
    (2) Hac ve umre için ihrama girmiş bulunanlar karada avlanamazlar, ihramlı bir kimsenin avladığı hayvanın etinden yiyemezler.
    (3) Meâldeki bu "hayvanlar" kelimesi, âyette geçen "Behimetü'l-En'âm" ifadesinin karşılığı olmak üzere konulmuştur. Bununla kastedilen deve, sığır, koyun, keçi ve bunlara dahil edilebilecek diğer hayvanlardır.
    2. Ey iman edenler! Allah’ın (koyduğu din) nişanelerine(4), haram aya(5), hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab’lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Kâ’be’ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.

    (4) Meâlde geçen “nişaneler” kelimesi, âyetteki “şeâir” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. “Şeâir”, alametler, işaretler ve semboller demektir. Burada kastedilen, dinin belirgin alametleri, işaretleri ve sembolleridir. Özellikle de haccın eda edildiği kutsal yerler ve bazı hac fiilleridir.
    (5) Haram ay ifadesiyle Muharrem, Zilka’de, Zilhicce ve Receb aylarından her biri kastedilmektedir.
    3. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar(6) üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız(7) size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah'a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim.(8)Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (6) Cahiliye Arapları Kâ'be'nin etrafına tazim amacı ile diktikleri taşlar üzerinde kurban keserlerdi. Kesilen kurbanların kanları bu taşlar üzerine serpilir, etleri bunlar üzerine konurdu.
    (7) Cahiliye devrinde, bir insan yapmak istediği bir işe karar vermek amacıyla; bir torba içinde bulunan ve birinin üzerinde "yap!", birinin üzerinde "yapma!" yazısı bulunan ve biri de yazısız olan üç oktan birini çekerdi. Yazısız okun çıkması hâlinde, çekiş tekrarlanırdı.
    (8) Veda Haccı sırasında Arafat'ta inen bu âyetin inişinden sonra, Hz. Peygamber ancak 81 veya 82 gün yaşamıştır. En son inen hüküm âyeti budur.
    4. (Ey Muhammed!) Sana, kendilerine nelerin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: "Size temiz ve hoş olan şeyler, bir de Allah'ın size verdiği yeteneklerle eğitip alıştırdığınız avcı hayvanların tuttuğu (avlar) helâl kılındı. Onların sizin için tuttuklarından yiyin. Onu (av için) salarken üzerine Allah'ın adını anın (besmele çekin). Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

    5. Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir.(9) Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkâr ederse, bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o, ziyana uğrayanlardandır.

    (9) Kitap ehlinin yiyeceklerinin müslümanlara helâl olması izni, domuz eti, boğazlanmadan ölen veya öldürülen hayvanların etleri gibi İslâm'da yenmesi yasaklanmış bulunan yiyecekleri kapsamaz.
    6. Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

    7. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve "işittik, itaat ettik" dediğinizde ona verdiğiniz ve sizi kendisiyle bağladığı sağlam sözü hatırlayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

    8. Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    9. Allah, iman edip salih ameller işleyenler hakkında, "Onlar için bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vardır" diye vaatte bulunmuştur.

    10. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar var ya; işte onlar cehennemliklerdir.

    11. Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya (tecavüze) kalkışmıştı da, Allah (buna engel olmuş) onların ellerini sizden çekmişti. Allah'a karşı gelmekten sakının. Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.

    12. Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: "Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır."

    13. İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.

    14. "Biz hıristiyanız" diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple, biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kini salıverdik. Allah, ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek!

    15. Ey kitap ehli! Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. İşte size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur'an) gelmiştir.

    16. Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.

    17. Andolsun, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir", diyenler kesinlikle kâfir oldular.(10) De ki: "Şâyet Allah, Meryem oğlu Mesih'i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah'a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir."

    (10) Aynı konu için bakınız: Mâide sûresi, âyet, 72.
    18. (Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dediler. De ki: "Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yarattıklarından bir beşersiniz." (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş de ancak O'nadır.

    19. Ey kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada, "Bize ne müjdeleyici bir peygamber geldi, ne de bir uyarıcı" demeyesiniz diye, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz (Muhammed) geldi. (Evet,) size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    20. Hani Mûsâ, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani içinizden peygamberler çıkarmıştı. Sizi hükümdarlar kılmıştı(11) ve (diğer) toplumlardan hiçbirine vermediğini size vermişti."

    (11) Âyetin bu kısmı, "Sizi kendi kendinizin efendisi kılmıştı" şeklinde de tercüme edilebilir.
    21. "Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin. Sakın ardınıza dönmeyin. Yoksa ziyana uğrayanlar olursunuz."(12)

    (12) Söz konusu toprakların İsrailoğullarına vatan olarak kalması, onların, Allah'ın Kitabı ve Peygamberi'nin gösterdiği doğrultuda dürüstçe yürümelerine bağlı idi. Zira Tevrat'tan sonra Zebur'da da, yeryüzünde ancak iyi kulların mirasçı olacağı, ifade edilmiştir. Bakınız: Enbiya sûresi, âyet, 105.
    22. Dediler ki: "Ey Mûsâ! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz."

    23. Korkanların içinden Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle demişti: "Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girdiniz mi artık siz kuşkusuz galiplersiniz. Eğer mü'minler iseniz, yalnızca Allah'a tevekkül edin."

    24. Dediler ki: "Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız."

    25. Mûsa, "Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır" dedi.

    26. Allah, şöyle dedi: "O hâlde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme."

    27. (Ey Muhammed!) Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti.

    28. "Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."

    29. "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır."

    30. Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.

    31. Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.

    32. Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap'ta) şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.

    33. Allah'a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.(13)

    (13) Âyet-i kerimede "Allah'a ve Resûlüne karşı savaş ve yeryüzünde bozgunculuk" şeklinde ifade edilen suç, terör, yol kesme, kan dökme, eşkıyalık, yağmalama, masum insanları öldürme gibi toplumun huzur ve sükununu bozmaya yönelik eylemlerdir. Bu âyet, terör, eşkıyalık ve yağmalama gibi toplumun huzurunu bozan gayr-i meşru eylemlerin ne derece tehlikeli olduğuna işaret etmektedir.
    34. Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler bunun dışındadırlar. Artık Allah'ın çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğunu bilin.

    35. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının, O'na yaklaşmaya vesile arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.

    36. Şüphesiz yeryüzünde olanların hepsi ve yanında bir o kadarı daha kendilerinin (kâfirlerin) olsa da onu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar, onlardan yine kabul edilmez. Onlara elem dolu bir azap vardır.

    37. Ateşten çıkmak isterler ama ondan çıkabilecek değillerdir. Onlara sürekli bir azap vardır.

    38. Yaptıklarına bir karşılık ve Allah'tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    39. Her kim de işlediği zulmünün arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse kuşkusuz, Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    40. Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. O, dilediğine azap eder, dilediğini de bağışlar. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    41. Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla "İnandık" diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler(14), sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler: "Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının." Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah'a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir.(15) Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır.

    (14) Âyetin bu cümlesi "Onlar yalana kulak verirler. Sana gelmeyen bir topluluğa kulak verirler" şeklinde de tercüme edilebilir.
    (15) Çünkü kendilerinde böyle bir gayret bulunmamaktadır.
    42. Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.

    43. Yanlarında, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl oluyor da seni hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından verdiğin hükümden yüz çeviriyorlar? İşte onlar (kendi kitaplarına da, sana da) inanmış değillerdir.

    44. Şüphesiz Tevrat'ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb'e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah'ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat'ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.

    45. Onda (Tevrat'ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir.

    46. O peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil'i verdik.

    47. İncil ehli Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıkların ta kendileridir.

    48. (Ey Muhammed!) Sana da o Kitab'ı (Kur'an'ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah'ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.

    49. Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

    50. Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah'ınkinden daha güzeldir?

    51. Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.(16)

    (16) Bu âyette, müslümanların, yahudileri ve hıristiyanları, inançlarından dolayı kendilerine yakın görüp dost edinmeleri yasaklanmakta, onların kendi inanç ve değerlerine sıkı sıkıya bağlı olmaları istenmektedir. Bakara sûresinin 102. âyeti de bu konuda açık bir uyarı niteliğindedir.
    52. İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.

    53. (O zaman) iman edenler derler ki: "Sizinle beraber olduklarına dair var güçleriyle Allah'a yemin edenler şunlar mı?" Bunların çabaları boşa çıkmıştır. Böylece ziyan edenler olmuşlardır.

    54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.

    55. Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resûlüdür ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü'minlerdir.

    56. Kim Allah'ı, O'nun peygamberini ve inananları dost edinirse, bilsin ki şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.

    57. Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü'minler iseniz Allah'a karşı gelmekten sakının.

    58. Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyuyorlar. Bu, şüphesiz onların akılları ermeyen bir toplum olmalarındandır.

    59. De ki: "Ey kitap ehli! Sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilmiş olan (ilâhî kitap)lara inandığımızdan ve çoğunuzun da fasıklar olmasından ötürü bizden hoşlanmıyorsunuz."

    60. De ki: "Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır."

    61. (Yanınıza) küfürle girip yine (yanınızdan) küfürle çıktıkları hâlde, size geldiklerinde "İnandık" dediler. Allah, onların saklamakta oldukları şeyi daha iyi bilir.

    62. Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

    63. Bunları, din adamları ve bilginler günah söz söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!

    64. Bir de Yahudiler, "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur'an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.

    65. Eğer kitap ehli iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, muhakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naim cennetlerine koyardık.

    66. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur'an'ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!

    67. Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.

    68. De ki: "Ey Kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni (Kur'an'ı) uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz." Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur'an, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyle ise o kâfirler toplumu için üzülme.

    69. Şüphesiz inananlar (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır" (diye hükmedilmiştir.)(17)

    (17) Âyet hakkında açıklama için Bakara sûresi, âyet 62'nin dipnotlarına bakınız.
    70. Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.

    71. (Bu yaptıklarında) bir belâ olmayacağını sandılar da kör ve sağır kesildiler. Sonra (tövbe ettiler), Allah da onların tövbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu kör ve sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

    72. Andolsun, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kesinlikle kâfir oldu.(18) Oysa Mesih şöyle demişti: "Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, artık, Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur."

    (18) Aynı konu için bakınız: Mâide sûresi, âyet, 17.
    73. Andolsun, "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler kâfir oldu.(19) Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.

    (19) Hıristiyanlar Allah'ı, Baba, Oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten oluşan üçlü bir unsurun parçası olarak düşünmektedirler. Hıristiyanların, Allah'ı "Üçün üçüncüsü" diye nitelemeleri, Hz.İsa ve Meryem'i de birer ilâh olarak kabul etmeleri itibariyle de olabilir.
    74. Hâlâ mı Allah'a tövbe etmezler ve O'ndan bağışlanma istemezler? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    75. Meryem oğlu Mesih, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler geldi geçti. Onun annesi de dosdoğru bir kadındır. (Nasıl ilâh olabilirler?) İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Sonra bak ki, nasıl da (haktan) çevriliyorlar.

    76. (Ey Muhammed!) De ki: "Allah'ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

    77. De ki: "Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın."

    78. İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.

    79. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!

    80. Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah'ın onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde ebedî kalıcıdırlar.

    81. Eğer Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene (Kur'an'a) inanıyor olsalardı, onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.

    82. (Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah'a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da "Biz hıristiyanlarız" diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.

    83. Peygamber'e indirileni (Kur'an'ı) dinledikleri zaman hakkı tanımalarından dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. "Ey Rabbimiz! İnandık. Artık bizi (hakikate) şahitlik edenler (Muhammed'in ümmeti) ile(20) beraber yaz" derler.

    (20) Muhammed ümmetinin "şahitler" oluşu ile ilgili olarak bakınız: Bakara sûresi, âyet, 143; Hac sûresi, âyet, 78.
    84. "Rabbimizin, bizi salihler topluluğuyla beraber (cennete) koymasını umarken, Allah'a ve bize gelen gerçeğe ne diye inanmayalım?"

    85. Dedikleri bu söze karşılık Allah onlara, devamlı kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetleri mükâfat olarak verdi. İşte bu, iyilik yapanların mükâfatıdır.

    86. İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemliklerdir.

    87. Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah'ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.

    88. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının.

    89. Allah, boş bulunarak ettiğiniz yeminlerle sizi sorumlu tutmaz. Ama bile bile yaptığınız yeminlerle sizi sorumlu tutar. Bu durumda yeminin keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hâllisinden on yoksulu doyurmak, yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa, onun keffareti üç gün oruç tutmaktır. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi tutun. Allah, size âyetlerini işte böyle açıklıyor ki şükredesiniz.(21)

    (21) Üç çeşit yemin vardır: 1- Bile bile yalan yere yapılan yemin. Bunun keffareti yoktur. Çünkü bu büyük bir vebaldir, keffaretle temizlenmez. Tövbe ve istiğfar gerekir. 2- Yanlışlıkla, boş bulunarak yapılan yemin. Buna bir şey gerekmez. 3- Kişinin gelecekte bir şeyi yapacağına veya yapmayacağına dair ettiği yemin. Bu yeminin bozulması hâlinde keffaret gerekir. Âyet, bu keffaretin nasıl yerine getirileceğini açıklamaktadır.
    90. Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.(22)

    (22) Bu âyette, sarhoşluk veren her türlü içki, kumarın her çeşidi kesinlikle haram kılınmaktadır. Âyet indiği zaman, bütün müslümanlar, ellerinde bulunan şarapları Medine sokaklarına döküp kaplarını kırmışlar, içki alışkanlıklarını; Kur'an'ın bu kesin emri karşısında tereddüt etmeden topluca terk etmişlerdi. Meâlde geçen "içki" kelimesi, âyetteki "hamr" kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. Bu bağlamda hamr, aklı örten şey demektir. Bu nitelikteki tüm içki ve uyuşturucular hamr kapsamına girer. Haram kılınan gıdalar ile fal okları için ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet, 3.
    91. Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?

    92. Öyleyse Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah'a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir.

    93. İman edip salih ameller işleyenlere; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever.

    94. Ey iman edenler! Andolsun, Allah sizleri, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği av(lar) ile elbette deneyecek ki, görmediği hâlde kendisinden korkanı ayırıp meydana çıkarsın. Kim bundan (bu açıklamadan) sonra haddini tecavüz ederse, ona elem dolu bir azap vardır.

    95. Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ'be'ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.

    96. Sizin için de yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz ürünlerini yemek sizlere helâl kılındı. Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı. Huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının.

    97. Allah; Ka'be'yi, o saygıdeğer evi, haram ayı(23), hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları insanlar(ın din ve dünyaları) için ayakta kalma (ve canlanma) sebebi kıldı. Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah'ın bildiğini ve Allah'ın (zaten) her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir.(24)

    (23) "Haram ay" ifadesi ile ilgili olarak bu sûrenin ikinci âyetinin dipnotuna bakınız.
    (24) Bu âyette Kâ'be, haram ay ve kurbanlar, insanlar için maddî ve manevî kalkınmanın sebepleri arasında gösterilmiştir. Kâ'be, dünya müslümanları için inançtaki tevhid ile sosyal tevhidin birlikte yaşandığı mübarek bir mekândır. Hac ayları da, bütün müslümanların iman kardeşliğini, dostluk ilişkilerini güçlendiren bir mevsimdir. Ayrıca kesilen kurbanlar ihtiyaçlı kitlelere destek sağlar. Ticaret yoluyla ekonomik güç kazanılır. Herkes için eşdeğerde bir kıyafet, bütün insanların eşit olduğunu simgeler. İhram yasakları sosyal hayatta kötülüklerden sakınma alışkanlığı kazandırır.
    98. Bilin ki, Allah'ın cezası çetindir ve Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    99. Peygamberin üzerine düşen ancak tebliğdir. Allah, sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir.

    100. (Ey Muhammed!) De ki: "Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile." Ey akıl sahipleri! Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

    101. Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın.(25) Eğer Kur'an indirilirken bunlara dair soru sorarsanız size açıklanır. (Hâlbuki) Allah onları bağışlamıştır. Allah, çok bağışlayandır, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (25) Bazı kimseler Hz. Peygamber'e, "Hac her yıl mı farz, yoksa ömürde bir defa mı?", "Benim babam kimdir?" "Babam cennette mi, cehennemde mi?" gibi sorular yöneltmişti. Bunun üzerine âyette, kişinin üzerine lazım olmayan, nezaket kaidelerine uymayan cevap verilirse, soru sahibinin üzülmesine yol açan sorulardan kaçınılması tavsiye edilmiştir.
    102. Sizden önceki bir millet o tür şeyleri sordu da sonra o yüzden kâfir oldu.

    103. Allah, ne "Bahîre", ne "Sâibe", ne "Vasîle", ne de "Hâm" diye bir şey meşru kılmamıştır. Fakat, inkâr edenler Allah'a karşı yalan uyduruyorlar. Zaten çoklarının aklı da ermez.(26)

    (26) "Bahîre", "Sâibe", "Vasîle ve "Hâm", putperest Arapların ilâhlarına kurban ettikleri veya onlar adına serbest bıraktıkları hayvanlara verilen isimlerdir. "Bahîre" beşincisi erkek olmak üzere beş batın doğuran ve sağılmayıp, binilmeyip, kulağı yarılarak salıverilen deve; "Sâibe" bir kimsenin yakalandığı hastalıktan kurtulduğu takdirde "Bahire" yapmayı adadığı deve demektir. Araplar, koyun dişi doğurursa yavruyu kendilerine saklar, erkek doğurursa bunu putlara kurban ederlerdi. Kuzuların, dişili erkekli ikiz olmaları hâlinde dişinin hürmetine, erkeği de kurban etmeyip "Vasîle" adıyla salıverirlerdi. "Hâm" ise on nesil deveyi dölleyen ve sırtına yük vurulmayıp salıverilen erkek deve demektir.
    104. Onlara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygamber'e gelin" denildiğinde onlar, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz din bize yeter" derler. Peki ya babaları bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?

    105. Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.

    106. Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman, vasiyet sırasında aranızda şahitlik (edecek olanlar) sizden adaletli iki kişidir. Yahut; seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına, "Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde, şüphesiz günahkârlardan oluruz" diye yemin ederler.

    107. (Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki adam, onların yerine geçer ve "Allah'a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir. Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz" diye yemin ederler.

    108. Bu (usul), şahitliği lâyıkıyla yerine getirmeleri ve yeminlerinden sonra başka yeminlere başvurulacağından endişe etmelerini sağlamak için en uygun çaredir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve dinleyin. Allah, fasık toplumu doğruya iletmez.

    109. Allah'ın, peygamberleri toplayıp(27) "siz(den sonra davetiniz)e ne derece uyuldu?" diyeceği, onların da, "Bizim hiçbir bilgimiz yok. Gaybleri hakkıyla bilen ancak sensin" diyecekleri günü hatırlayın.

    (27) Allah Teâlâ, her peygamberi kendi ümmeti hakkında konuşturacak, şahid olarak dinleyecektir. Ümmetlerin peygamberlere karşı takındıkları tavrı gözlerinin önüne serecektir. Peygamberlerine bağlı kalanlar sevinecek, onları aşağılayan veya ilâhlaştıranlardan hesap sorulacaktır. Bu âyetlerde, peygamberler arasında ifrat ve tefrite en çok hedef olan Hz. İsa, bir örnek olarak ele alınıyor.
    110. O gün Allah, şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun.(28) Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i de öğretmiştim.(29) Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu.(30) Yine benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüleri de (hayata) çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkâr edenler, "Bu, ancak açık bir büyüdür" demişlerdi.

    (28) Hz. İsa'nın beşikte iken konuşması ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Âl-i İmrân sûresi, âyet, 46; Meryem sûresi, âyet, 29-33.
    (29) "Kitap" yazı veya bütün ilâhî kitaplar, "hikmet" kitaplardaki ilim, din ve dünya için ihtiyaç duyulan şey demektir.
    (30) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Âl-i İmrân sûresi, âyet, 48,49.
    111. Hani bir de, "Bana ve Peygamberime iman edin" diye havarilere(31) ilham etmiştim. Onlar da "İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi.

    (31) Havariler, Hz. Peygamber'in sahabileri gibi; Hz. İsa'yı görmüş, ona iman etmiş ve sadakatle yardımda bulunmuş kimselerdir.
    112. Hani havariler de, "Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" demişlerdi. İsa da, "Eğer mü'minler iseniz, Allah'a karşı gelmekten sakının" demişti.

    113. Onlar, "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz yatışsın. Senin bize doğru söylediğini bilelim ve ona, (gözü ile) görmüş şahitlerden olalım" demişlerdi.

    114. Meryem oğlu İsa, "Ey Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki; önce gelenlerimize (zamanımızdaki dindaşlarımıza) ve sonradan geleceklerimize bir bayram ve senden (gelen) bir mucize olsun. Bizi rızıklandır. Sen rızıklandıranların en hayırlısısın" dedi.

    115. Allah da, "Ben onu size indireceğim. Ama ondan sonra sizden her kim inkâr ederse, artık ben ona kâinatta hiçbir kimseye etmeyeceğim azabı ederim" demişti.

    116. Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah'ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?" İsa da şöyle diyecek: "Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin."

    117. "Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit (ve örnek) idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin."

    118. "Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.

    119. Allah, şöyle diyecek: "Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür." Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük başarıdır.

    120. Göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da(1) eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

    3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.(2) Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

    (2) Bu âyette yer alan "nikâhlayın" emri, gereklilik anlamı değil, ruhsat ve cevaz anlamı taşımaktadır. Bu itibarla İslâm dininde çok evlilik kural değil, gerektiğinde başvurulacak istisnaî bir durumdur.
    4. Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

    5. Allah'ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.(3)

    (3) Bu âyette, yetimlerin mallarını ellerinde bulunduran velilere hitab ediliyor. Âyetteki "mallarınız" ifadesi ile, yetimlere ait olup velilerin elinde bulunan mallar kast edilmektedir. Ayrıca harcamalarda meşru ölçüler içinde akıllıca davranılmasına da işaret edilmektedir.
    6. Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    7. Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.

    8. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

    9. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.

    10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

    11. Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4) Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    (4) Âyette, aynı konumdaki iki kız çocuğunun hissesi açıkça ifade edilmemişse de; bunlar da, ikiden fazla olanlar gibi, üçte iki hisse alırlar.
    12. Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer.(5) Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin(6) yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (5) Burada sözü edilen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, İslâm hukukunda "evlâd-ı Ümm" diye anılırlar. Bunlar varis oldukları takdirde, kendi aralarında erkek kadın farkı gözetilmez. Ana baba bir kardeşler ise varis olduklarında, kendi aralarında "erkeğe iki, kıza bir" olmak üzere pay alırlar. (Ana baba bir kardeşlerin durumu için bakınız: Nisâ sûresi, âyet,176)
    (6) Bu âyetin genel ifadesinde, kendilerine vasiyet edilecek kimseler ile vasiyetin miktarında bir sınırlama yoktur. Ancak Hz.Peygamber, âyetin bu genel ifadesini, hem vasiyet edilecek kimseler açısından, hem de vasiyetin miktarı açısından sınırlandırmış; varislere vasiyet yapılamayacağını ve vasiyetin terikenin üçte birini aşamayacağını belirtmiştir. Böylece varisin vasiyet yoluyla zarara uğraması önlenmiş olmaktadır.
    13. İşte bu (hükümler) Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

    14. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

    15. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).(7)

    (7) Zina suçu için belirlenen ve İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan bu evlerde alıkoyma cezası, daha sonra, 16. âyetle kınama ve azarlama cezasına çevirilmiş, nihayet bu hüküm de Nûr sûresinin ikinci âyetiyle değiştirilmiştir. Bazı müfessirler, 15. âyetin kadının kadınla cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş (sevicilik); 16. âyetin ise erkeğin erkekle cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş hakkında olduğu kanaatindedirler.
    16. Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

    17. Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    18. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, "İşte ben şimdi tövbe ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.

    19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(8)

    (8) İslâm'dan önce Araplar arasında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rızasına bakılmaksızın alınıp satılırdı. Âyet, bu haksız tasarrufu yasaklayıp kadına lâyık olduğu hakkı ve hürriyeti teslim etmiştir.
    20. Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?(9)

    (9) Evlilik esnasında, erkek evleneceği kadına mehir adıyla bir miktar para ya da mal verir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır. Boşanma hâlinde, bu malın geri alınmaması bu âyette emrediliyor.
    21. Hem, siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken, onu nasıl (geri) alırsınız?

    22. Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

    23. Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka.(10) Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (10) Âyetin bu cümlesinde, geçmişte yapılan bu tür çirkin uygulamaların affedildiği vurgulanmaktadır. Ancak âyetin hükmü gereği, yasak kapsamına giren mevcut evliliklere de son verilmesi gerekmiyordu.
    24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    25. Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    26. Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    27. Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

    28. Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

    29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

    30. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.

    31. Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

    32. Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    33. (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.(11) Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

    (11) "Yeminlerin bağladığı kimseler" ifadesiyle kastedilen, "velâ akti" yoluyla mirasçı olanlardır. Velâ akti, nesebi belli olmayan, varisi bulunmayan bir kimsenin, ikinci bir şahsa "Ben ölürsem varisim ol. Diyet gerektirecek bir suç işlemem hâlinde de, diyetimi sen öde" demesi ve onun da bu istekleri kabul etmesiyle gerçekleşen akittir.
    34. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.(12) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı(13) korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.(14) Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

    (12) "Koruyup kollayıcı" diye tercüme edilen ifadenin âyet metnindeki aslı "kavvâm"kelimesidir. Erkeklere, koruyup kollama görevinin verilmiş olması, iki cins arasında bir eşitsizlik gözetilmiş olmasından değil; erkeklerin güç, kuvvet ve fizikî oluşum bakımından farklı bir yapıya sahip bulunmalarındandır. Bu durum kadını erkekten aşağı bir konuma düşürmez. Buna karşılık erkeklere, ailenin geçimini ve yönetimini sağlamak gibi ağır bir sorumluluk yükler.
    (13) Burada "gayb", eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.
    (14) Mü'minler için en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Bu âyet-i kerimeyi en iyi anlayan da şüphesiz ki odur. Kesin olarak biliyoruz ki o ömründe bir defa olsun elini kaldırıp bir kadına vurmamıştır. "Kadınlarını dövenleriniz iyileriniz değildir" buyuran da odur, "İçinizden biri, karısını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?" diyerek karı koca ilişkilerinin sevgiye dayanması gerektiğine dikkat çeken de odur. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde, çok can alıcı konulara temas etmiştir. Bu hutbesinde kadınların haklarının gözetilmesini ve bu konuda Allah'tan korkulmasını özellikle vurgulamıştır. Kadının, evlilik sorumluluklarını yerine getirmemek, kocanın haklarını ihlal etmek, onun şahsiyet ve vakarını zedeleyici tavırlar sergilemek veya iffet ve namusunu tehlikeye sürükleyebilecek durumlara meyletmek gibi olumsuz davranışlara girmesi hâlinde, aile yuvasının devamını sağlamaktan birinci derecede sorumlu olan kocanın, içine düştüğü mecburiyetten dolayı bazı tedbirlere başvurması tabiidir. Bu tedbirler, zaman, mekân ve sosyal şartlara göre farklılık gösterebilir. Âyette son seçenek olarak zikredilen darp meselesi de çok istisnaî bir tedbirdir. Böyle bir tedbirin fayda getirmeyeceği, tam tersine zarar getireceği bilinen durumlarda, İslâm bilginleri, kesinlikle bu seçeneğe başvurulmaması konusunda ittifak hâlindedirler.
    35. Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.

    36. Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

    37. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    38. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.

    39. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.

    40. Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

    41. Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!.

    42. O kıyamet günü, Allah'ı inkâr edip Peygamber'e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.

    43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    44. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

    45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

    46. Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "İşittik, karşı geldik", "İşit, işitmez olası!" "Râ'inâ"(15) derler. Hâlbuki onlar, "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak" deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(16)

    (15) Bakara sûresinin 104. âyeti ile ilgili olarak da açıklandığı gibi, "Râ'inâ" Arap dilinde "Bizi gözet", "Bize bak" demektir. Yahudiler, bu kelimeyi İbrânice'de hakaret ifade eden bir anlama; bir başka yoruma göre ise, peygamberimize hitaben "Çobanımız" anlamına gelecek şekilde hakaret kastederek "Râ'înâ" şeklinde söylüyorlardı.
    (16) Konu ile ilgili olarak ayrıca Bakara sûresinin 104. âyetine bakınız.
    47. Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını(17) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.

    (17) "Cumartesi halkı" ifadesi ile, Hz. Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A'râf sûresi, âyet, 163-166; Nahl sûresi, âyet, 124.
    48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

    49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

    50. Bak, Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

    51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar "cibt"e ve "tâğût"a(18) inanıyorlar. İnkâr edenler için de, "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.

    (18) "Cibt", put, sihirbaz, kâhin, Allah'ın haram kıldığı her şey ve Allah'tan başka tapılan her şey demektir. "Tâğût" ise sözlük anlamıyla haddi aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbaz" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca cibt ve tâğût, insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder. (Tâğût için ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    52. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

    53. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

    54. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.(19)

    (19) Âyeti kerimede geçen "insanlar"dan maksat, Hz. Muhammed; ona verilen "şey" ise peygamberliktir.
    55. Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

    56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    57. İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

    58. Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.(20) Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

    (20) Allah ve Resûlüne arz etmekten maksat, meselelerin Kur'an ve Sünnete göre çözüme kavuşturulmasıdır.
    60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.(21)

    (21) Münafıklardan biri, bir yahudi ile anlaşmazlığa düşmüştü. Anlaşmazlığın çözümü için yahudi, Peygamberimize başvurmayı teklif etti, münafık ise bunu kabul etmedi. Münafık, şiirleriyle Hz.Peygamberi kötüleyen Ka'b b. el-Eşref'i hakem yapmayı önerdi. Sahabilerden İbni Abbas'ın ifadesine göre, âyette zikredilen "Tâğût" ile kastedilen işte bu Ka'b'dır. Bu şahsın, Cüheyne, ya da Eslem Kabilesinden bir kâhin olduğu yorumunda bulunanlar da vardır. (Tâğût'un diğer anlamları ile ilgili olarak Nisâ sûresi, 51. âyetinin dipnotuna bakınız.)
    61. Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

    62. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

    63. Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

    64. Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

    65. Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

    66. Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.

    67. O zaman kendilerine elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

    68. Onları elbette doğru yola iletirdik.

    69. Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    70. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

    71. Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler hâlinde, yahut topluca savaşa gidin.

    72. Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

    73. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım."

    74. O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

    76. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût(22) yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

    (22) Tâğût: Şeytan, nefis, put, sihirbaz.. gibi insanları azdıran, saptıran her şeyi ifade eder. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    77. Daha önce kendilerine, "(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez."

    78. Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

    79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

    80. Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    81. Sana "baş üstüne" derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. Allah, onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.(23)

    (23) Münafıklar, İslâm toplumunu dağıtmak için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurdular. Hz.Peygamberin huzurunda, "Tamam, kabul, baş üstüne" dedikleri hâlde, kendi başlarına kalınca gizli plânlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı. Allah, onların bütün tuzaklarını boşa çıkarmıştır.
    82. Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    83. Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.

    84. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü'minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    85. Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

    86. Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

    87. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

    89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

    90. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

    91. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

    92. Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    93. Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

    94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    95,96. Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.(24)

    (24) Bu âyette, hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan(25), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

    (25) Bu âyette, Medine'ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke'de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    101. Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.(26)

    (26) Bu âyette geçen "namazın kısaltılması" ifadesini İslâm bilginleri başlıca iki şekilde yorumlamışlardır. Bir görüşe göre namazın kısaltılması, dört rekatlı namazların yolculuk sebebi ile iki rekat olarak kılınması demektir. Diğer görüşe göre ise, âyette yolculuk hâli söz konusu olduğundan dört rekatlı namazlar zaten iki rekat olarak kılınacaktır. Burada kastedilen kısaltma, düşman korkusundan dolayı uygulanacak yeni bir kısaltmadır. Bu da seferde zaten iki rekat olarak kılınacak namazların, düşman tehlikesinin derecesine göre bazen yürüyerek, bazen de ima ile kılınması ile gerçekleşir. 102. âyette düşman karşısında durumun izin vermesi hâlinde, namazı kısaltmanın, cemaatle birlikte uygulanabilecek özel bir şekli anlatılmaktadır.
    102. (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü'minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekât kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar. İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.(27)

    (27) Bu durumda imam iki rekat kılmış olmakta ve namazı tamamlanmış bulunmaktadır. Birer rekat kılmış bulunan her iki grup da yine nöbetleşe olarak kalan birer rekatlarını kılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlar. Ancak birinci grup tamamlayacağı rekatı kıraatsız olarak, ikinci grup ise kıraatte bulunarak kılar.
    103. Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

    104. Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    105. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    106. Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    107. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

    108. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah'tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.

    109. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?

    110. Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

    111. Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    112. Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.

    113. (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

    114. Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    115. Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

    116. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    117. Onlar, Allah'ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.(28) Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.

    (28) Âyetteki "dişiler"den maksat, müşrik Arapların; genellikle "dişi" (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.
    118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, "Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım" dedi.

    119. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler."(29) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

    (29) Allah'ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddî alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
    120. Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.

    121. İşte onların barınağı cehennemdir. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

    122. İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    123. İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.

    124. Mü'min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

    125. Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

    126. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

    127. Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    128. Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    129. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

    130. Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

    131. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de "Allah'a karşı gelmekten sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

    132. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

    133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

    134. Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.

    137. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.

    138. Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.

    139. Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

    140. Oysa Allah size Kitap'ta (Kur'an'da) "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.

    141. Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, "Size üstünlük sağlayıp sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

    142. Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.

    143. Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü'minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın.

    144. Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

    145. Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.

    146. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'ın kitabına sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır. Bunlar mü'minlerle beraberdirler. Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

    147. Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.

    148. Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    150,151. Şüphesiz, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah'a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    152. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    153. Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

    154. Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

    155. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.(30)

    (30) Âyetin son cümlesi, "onların pek azı inanır" veya "onlar pek az inanırlar" şeklinde de tercüme edilebilir.
    156,157. Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    159. Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa'ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.(31)

    (31) Allah, Peygamberi İsa'yı yahudilerden korumuş, onu öldürmelerine imkân vermemiştir. Bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır.
    160,161. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

    162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

    163. Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik.(32)

    (32) Vahiy, Allah'ın Peygamberlerine dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yoludur. Vahy, melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan peygamber, kendisinde, Allah'tan olduğundan asla şüphe etmediği bir bilgi ve aydınlanma bulur. Vahiy, insanlık için en doğru, en sağlam bilgi kaynağıdır. Kur'an; vahyin, el değmemiş, eşsiz, benzersiz son ve tek örneğidir. Âyetteki "torunlardan" maksat, Yakub Peygamberin çocukları ve torunlarıdır.
    164. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.

    165. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    166. Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

    167. Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

    168. Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

    169. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

    170. Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    171. Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.(33) Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

    (33) Hıristiyanlar, Allah'ın "baba", "oğul" ve "ruhu'l-kudüs" gibi üç unsurdan oluştuğuna inanmaktadırlar.
    172. Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

    173. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır.

    174. Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.

    175. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.

    176. Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah, size "kelâle" (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.