• Dincinin belirgin niteliklerinden biri de sürekli bir biçimde başkalarının dini-imanı hakkında hüküm vermektir. Dinci, Allah'ın kulları ile uğraştığının onda biri kadar Allah'a kul olmak için uğraşsaydı dünya cennete dönerdi.
    Yaşar Nuri Öztürk
    Sayfa 75 - Yeni Boyut Yayınları, 30. Baskı
  • -İmam Hatip(li)lere dil uzatanlara cevabımızdır.-

    “Biz İmam-Hatipliyiz...

    Bu ülkenin geçmişinde, geleceğinde, gerçeğinde, geleneğinde, genetiğinde biz varız. Ülke bizimle çiçeklendi; umutlar bizimle filizlendi.

    Biz İmam-Hatipliyiz...

    Rehberimiz, önderimiz, mürşidimiz, bize çok düşkün olan, bizi bizden daha çok seven, bize karşı çok merhametli ve müşfik olan, müjdeleyen, uyaran, peygamberler halkasının sonuncusu Hz. Muhammed’dir(s.a);

    O en güzel örnek ve önderdir...

    Biz, bu Çağın Musa’ları, İsa’ları, İbrahim’leri olmaya adayız...

    Biz, bütün peygamberlere iman eden, onları kendilerine model alan, onların Tevhid mücadelesini ve örnekliğini bu çağa taşıma azmindeki İmam-Hatip nesliyiz.

    İnsanların zihinlerine çöreklenen putları, elindeki “Tevhid baltası” ile bir bir kıran Hz. İbrahim (a.s) gibi, çağdaş putperestliklere ve sapkınlıklara karşı Tevhid mücadelesi veren “çağın İbrahim’leri” olmaya aday İmam-Hatipliler bizleriz.

    Çağın Firavun’larına, Karun’larına, Haman’larına ve Be’am’larına karşı, bu çağın Musaları, Harun’ları ve Asiyeleri olmaya aday İmam-Hatip nesli biziz!

    Romalı zalimlerin ve Yahudilerin baskıları karşısında Hz. İsa (a.s):

    -“Allah’a giden yolda bana yardımcı olacak kimdir?” dediğinde;

    -“Biz Allah’ın (dininin ve davasının) yardımcılarıyız” diyen Havariler gibi, bu çağın havarileri olmaya aday İmam-Hatipliler bizleriz.

    Vurgun, soygun ve talanı bir yaşam biçimi haline getiren Medyen ve Eyke zalimlerine karşı, cemaatiyle birlikte kıldığı namazından güç alarak mücadele eden Hz. Şuayb (a.s) gibi sosyal hayata namazla müdahale eden İmam-Hatip nesli biziz.

    Biz, alemlerin Rabbine râm olmuş rabbanileriz...

    İmam-Hatip, bu halkın hazinesi, hafızası ve hasılasıdır...

    Allah katında tek din ve tek hayat tarzı İslam’dır.

    Allah Teâlâ “Din” olarak ancak İslâm’dan razı olmuştur. İslâm’dan başka bir din, nizam ve sistem arayan Hak’tan sapıtmıştır. Biz rab olarak Allah’tan, peygamber olarak Hz. Muhammed’den (s.a) ve din olarak İslam’dan razı olanlarız.

    Biz İmam Hatip nesli; yalnız Allah’a kulluk için yaratıldığımıza iman edenleriz. Biricik varlık sebebimiz, yegâne yaratılış gayemiz Allah’a kulluk, ibadet ve itaat olduğu için, yalnız Allah’a kulluk eder yalnız O’ndan yardım dileriz.

    Biz Allah’tan başkasına yönelmez, O’ndan başkasından medet beklemeyiz.

    Biz paraya-pula, mala-mülke, şeytana, nefse, maddeye, markaya, modaya ve popüler kültüre kulluk etmeyiz.

    Ve biz, bizim gibi aciz kullara da kul olmayız!

    Biz insanları kula kul olmaktan kurtarıp sadece Allah’a kulluğa davet etmek için varız!

    Biz Allah için adanmış nesilleriz...

    İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak hayat ilkemizdir. Bir kötülük gördüğümüzde elimizle, olmazsa dilimizle düzeltiriz, o da olmazsa kötülüğe karşı buğzederiz.

    Rabbimizin; “Kâfirlere boyun eğme ve onlara karşı Kur’ân’a dayanarak büyük cihad yap!” emrine uyarak, yeryüzündeki inkârcılara karşı özümüzle ve sözümüzle, bileğimizle ve yüreğimizle, aklımızla ve fikrimizle, malımızla ve canımızla topyekûn cihad ederiz...

    Bizler, “işleri vakitlerinden çok” olan “vaktin çocukları”yız.

    Biz dinlenmeyi Ahiret’e bırakan; bu dünyada ise sadece Allah için bıkmadan yorulanlarız.

    “Kudüs’ü haçlılardan kurtarmadan gülmek bana haram olsun” diyen Selahaddin Eyyubi gibi, gülüp eğlenmeyi ve dinlenmeyi, inşaallah Rabbimizin lûtfedeceği Cennet’e tehir edenleriz.

    Biz hedefi, gayesi, misyonu Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmiş olan, aktif, aksiyoner, mücadeleci, azimli ve kararlı nesilleriz.

    Pasif, edilgen, gündemi başkaları tarafından belirlenen değil, gündemi belirleyen nesilleriz.

    Akıp giden hayatın nesnesi değil öznesi olan; esen rüzgârlara göre şekillenen değil rüzgâr estiren, değiştiren, dönüştüren öncüleriz...

    Biz izzeti güçlünün yanında değil, Hakk’ın ve haklının yanında arayanlarız.

    Kendimizi “insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet” kılmaktır derdimiz.

    Biz, “bana gel” diyenler değil, “bize gel” diyenleriz; biz başkasına değil, yalnızca Allah’a çağıranlarız.

    Hz. Ebu Bekir’in imanı, Hz. Ömer’in adaleti, Hz. Osman’ın hayası ve edebi, Hz. Ali’nin ilmi ve irfanı, Hz. Mus’ab’ın daveti ve gayreti, Hz. Hatice’nin sadakati ve teslimiyeti, Hz. Aişe’nin ilmi ve dirayeti, Hz. Fatıma’nın edebi ve zerafeti ve daha nicelerinin (Allah onlardan razı olsun) nice güzel özellikleri bizim örneklerimiz ve rol modellerimizdir.

    Gayemiz zamanın sahabeleri olmak, onların ahlakıyla ahlâklanmaktır.

    Biz, “takva elbisesini” kuşanan, “Allah’ın boyası” ile boyanan, vefâkâr ve cefâkar, kadir kıymet bilir hayırlı nesilleriz. Nice çetin süreçlerden, soğuk Şubat’lardan geçerek bugünlere geldik...

    En zorlu şartlarda İmam Hatip okullarının kurulmasına öncülük eden ve öncü nesillerin yetişmesine vesile olan Mahmut Celaleddin Ökten Hocamız başta olmak üzere, bu okulları madden ve manen ilmek ilmek dokuyan bütün büyüklerimize dualar ederiz.

    “Kur’ân şairi” Mehmet Akif’in özlediği “Asım’ın nesli” ve ‘doğrudan Kur’an’dan ilham alıp, asrın idrakine İslam’ı söyletenler’ bizleriz.

    Necip Fazıl’ın hasretle beklediği ve -“Kim var?” denince, sağına ve soluna bakmadan fert fert -“Ben varım!” cevabını verebilen gençlik; İmam-Hatip gençliği biziz!

    Sezai Karakoç’un “Diriliş Nesli” olarak tanımladığı, yarınların kurucu nesliyiz.

    Biz, kökü mazîde olan âtîyiz.

    Bir ayağı Kur’ân’da, diğer ayağı ise tüm cihanı kuşatan pergel gibi yeryüzüne vahyi yayanlar; bir avucunu Kur’ân ve Sünnet’e daldırıp diğer avucuyla bütün insanlığa can suyu sunanlarız biz.

    Ve biz, varlığımızı sadece Türkiye’nin değil, bütün İslâm ümmetinin ve hatta tüm insanlığın hidayetine ve kurtuluşuna adamış nesilleriz... Sadece bu toprakların değil, tüm dünyanın geleceğine ve yönetimine talibiz!”
    Değerli gönül dostlarım. Kıymetli kardeşlerim.

    Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Bir Kurban Bayramını daha geride bıraktık. Aslında Kurban, bir ömür beklenen ve ömrünün son demlerinde verilen İsmail'ini, Allah yoluna gözünü kırpmadan feda edebilmektir. Ne var ki, Allah celle celâlühü “almak için” istemez; “vermek için” ister. Nitekim İbrahim’den İsmail’i almadığı gibi, mükâfat olarak bir de İshak'ı verdi. Kurban ibadetiyle ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kestiğiniz hayvanların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Sizden Allah'a ulaşan ancak takvanız, yani kulluk şuurunuzdur.” (Hac,37) O halde, kulluk şuurunu yaşamaya devam… Hem de gönülden dualarla… Bunun için de bize yaşantı ve kişilikleriyle örnek gösterilen peygamberlerin ahlakî özelliklerini dileyerek Rabbimizden… “Onlar peygamberdi biz kimiz?” demeden… Çünkü Allah Teâlâ bu peygamberlerin ahlakıyla donanmaya çalışmamızı istiyor bizlerden. Geliniz Rabbimize yalvaralım şöylece tâ yüreğimizin derinlerinden…

    Allah’ım bize Hz.Adem’in tevbesini, Hz.Nuh’un direncini ver. Hz.İbrahim’in imanını, Hz.İsmail’in teslimiyetini ver. Hz.Yakub’un dirayetini, Hz.Yusuf’un iffetini ver. Hz.Musa’nın celâdetini, Hz.Harun’un sadakatini ver. Hz.Davud’un sadâsını, Hz.Süleyman’ın gayretini ver. Hz.Eyyûb’un sabrını, Hz.Lokman’ın hikmetini ver. Hz.Zekeriyya’nın hizmetini, Hz.Yahya’nın şehadetini ver. Hz.Meryem’in adanmışlığını, Hz.İsa’nın safiyetini ver; ve bizlere Hz.Muhammed’in sana olan eşsiz muhabbetini ver Allah’ım. Sana hamd ve bütün Peygamberlerine salât ve selâm olsun. Amin…
    -Arif Arslan Kaynar -
    (A.A.K.105)
  • Allah'a kul olmak demek, başka hiçbir şeye "kul olmamak" demektir.
  • Kur an, kendisini okuyanların kalplerine indirilmesi
    sürekli yenilenen bir iştir.
    Onu okuyan herkes, yeni bir şekilde okur.
    O, Halik’in ve Hamid'in indirdiği kitaptır.
    Kur an, her kalpte ayrı tecelli eder.
    'Suyun rengi, kabının rengidir' demişler.
    Her kalbin bir Kuran'ı vardır.
    Kur an,
    hakikatin yenilenmesi yoluyla değil,
    indirmenin yenilenmesi yönüyle kalbin niteliğidir.
    Kalbin dereceleri vardır
    ve “ dereceleri yükselten Arşın sahibidir “, (40/15)
    Kalbin dereceleri,
    Allah ın rızasını arayan kulda
    Kur an ayetlerinin derecelerinin yükselmesiyle yükselir.
    Bu nedenle Kur an okuyucusuna kıyaınet günü
    'daha önce okuduğun gibi oku ve yüksel' denilir.
    O da okuınaya başlar ve son ayete varana kadar yükselir.

    Kur an,
    Allah ın rızasını arayan kulun kalbine iner ve
    hükmü onda ortaya çıkıp bütün özellikleri ile onda mekan tutar.
    Ve Kur’an, kalbin ahlakı olmaya başlar.
    İşte böyle bir kalp, Kur an ın arşıdır.
    Hz.Aişe validemiz,
    Allah rasulu asv nun ahlakı sorulunca ,
    “ O nun ahlakı Kur an dı “ demiştir.
    Kur an daki her bir ayetin okuduğu kulun kalbinde bir hükmü vardır.
    Çünkü Kur an hüküm vermek üzere inmiştir,
    hükme konu olmak için değil…
    Allah rasulu asv Kuran'ı okuduğunda,
    *Nimet* ayetine rastlarsa, bu ayet onun üzerinde hüküın sahibi olur,
    Allah ın ihsanını ister ve ayetin iyiliğini talep ederdi.
    *Azap veya tehdit* ayeti okuduğunda, Allah'a sığınırdı.
    *Allah ı yücelten* bir ayette ,
    ayette geçtiği şekilde Allah ı tesbih ederdi.
    ( bu sebeble esmalara dikkat ! )
    *Bir kıssa* ayetinde
    *önceki toplumların akıbetleri ile ilgili bir hükmü anlatan*
    ayet okuyunca o ayete göre hüküm çıkarırdı.

    Bu misallerden anlaşılacağı üzere,
    Her ayet, kendisini okuyan kul üzerinde hüküm verir ve can bulur.
    Kur an ayetlerini okumak, düşünmek, anlayış sahibi olmak ve yaşamak
    Tam da bu demektir.

    Kur’an okuma usulleri,
  • Rüya gördüm; bir ihtiyar bana sordu :
    - "Kul için Allah'a yakınlık nasıl olur ?"
    - "Bunun ilki ve sonu var ".
    Dedim ve sonra devam ettim :
    -"İlki var; fani,kötü işleri bırakmak; sonu ise, Allah'dan razı olmak . Ona teslim olup candan bağlanmaktır".
  • Şefaat meselesi inkar edilen hususlardandır. Şefaatin olmadığını Kur’an-ı Kerimden delil olarak getirdikleri ayetlere dayandırarak iddia ederler. Şimdi o ayetlerin aslına kendilerini nasıl haksız çıkarttığını göreceğiz.

    ŞEFAAT NEDİR?
    Öncelikle şefaatin ne olduğunu anlayalım. Şefaat, sözlükte: tek olan bir şeyi dengi veya benzeriyle çift hale getirmek, bir başkası adına ricada bulunmak, bir suçlunun af edilmesi için aracı olmak, birinin önüne düşüp işini görmeye çalışmak, birinin aracılığını istemek, maddi ve manevi bir imkanı elde etmek için yetkilisi nezdinde aracılık yapmak” gibi manalara gelir.

    Dini bir terim olarak ise: “ahirette peygamberlerin ve kendilerine şefaat yetkisi verilen kimselerin, bir müminin günahlarının affedilmesi veya daha yüksek derecelere ulaşması için Allah’a yalvarmaları, dua etmeleri, aracı olmaları” demektir.

    İNKARA DELİL OLARAK ALINAN AYETLER
    Bakara Suresinde buyruluyor ki:
    1- “kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım da görülmeyeceği bir günden kendinizi koruyun.” (Bakara 48)

    2- “Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin kimseye yarar sağlamayacağı ve onların hiçbir yardım göremeyeceği o günden korkun.” (Bakara 123)

    İZAH:
    Bir ayetin öncesini ve sonrasını okumadan, Kur’an-ı kerimi bir bütün olarak değerlendirmeden inkara kalkışırsanız Ehli Sünnete toslarsınız…

    Bu ayeti Kerime’nin öncesi ve sonrası Yahudiler’den bahsetmektedir. Allah’u Teala bir önceki ayette: “Ey İsrailoğulları! Benim size verdiğim nimetleri ve sizi (Musa (A.s) zamanındaki hak dine uyan dedelerinizi) alemlere (o zaman ki milletlere) çok üstün kıldığımı hatırlayın.” Buyurduktan sonra bu ayeti kerimeyi buyurarak “Yahudileri imana davet etmiş”tir.

    Nesefi, Ruhu’l Beyan tefsirlerinde zikredildiğine göre Yahudiler: “Biz İbrahim ve İshak (Aleyhisselam) ın torunlarıyız. Bu sebeple Allah’u Teala, onların bizim hakkımızdaki şefaatlerini kabul eder.” Dediklerinde onların bu iddialarına karşı bu ayeti celile geldi ve hak din İslam’a girmedikleri takdirde haklarındaki hiçbir şefaatin kabul olmayacağını bildirmiştir.

    İyi bakıldığında görülecektir ki, Allah’u Teala İsrailoğulları kıssasına nimeti hatırlatan ve imana davet eden iki ayet ile başlamış ve aynı manada iki ayet ile bitirmiştir. Başında bulunan ayet 48., sonunda bulunan ise 123. Ayettir.

    Ayet-i Kerime’de geçen “Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği” ifadesinin manası ise üzerinde kul hakkı bulunmayan bir kişinin, diğer bir kişiye vacip olan haklardan hiçbirini ödemeyeceğidir.

    KAFİRLERE ŞEFAAT YOKTUR!
    Kafirlere kesinlikle şefaat yoktur. Şefaatin ilk ve en önemli şartı imandır. Şuara Suresinde puta tapan kafirlerin ahiretteki çaresizlikleri anlatılırken şöyle dediklerini Mevla Teala haber veriyor: “Artık bizim için hiçbir yardımcı ve yakın bir dost yoktur”(Şuara 100-101)

    Müdessir suresinde de bu durum şöyle bildiriliyor:
    “Sizi sekar’a sokan şey nedir? Dediler ki, Biz namaz kılanlardan değildik! Yoksulu da yedirmezdik. (Allah’ın ayetlerini inkara) girişenlerle birlikte biz de dalmaktaydık. Ceza günün de yalan saymaktaydık. Ta ki o kesin gerçek bize geldi! Artık şefaatçilerin şefaati fayda vermeyecektir.”(Müdessir 42-48)

    Bu Ayeti Kerimelerden de anlaşıldığı üzere ahireti inkar eden kafirlere şefaat fayda vermeyecektir. Ayrıca ayette: “şefaatçilerin şefaati” ifadesi şefaatçilerin olduğuna ancak etseler bile fayda vermeyeceğine işaret eder.

    ALLAH’IN İZNİ!
    Yine Bakara suresinde “Ey iman edenler” diye başlayan 254. Ayeti kerimesinde “ne bir dostluk ne de bir şefaat vardır” buyurmaktadır. Ancak bu ayete de, “şefaat yok” diye mana veremezsiniz, “Allah’ın izni olmaksızın” şefaat yoktur manası verebilirsiniz. Aksi takdirde diğer ayet-i Kerimeler ile çelişirsiniz. Kur’an’da ise çelişki yoktur.

    Bakınız hemen peşinden gelen Ayete’l Kürsi’de Mevla Teala:
    “O’nun izni olmadan şefaat edecek olan kimdir?” buyurmaktadır.

    Günde 5 vakit namazın ardından okuduğumuz bu ayeti kerime, ahirette şefaatin var olduğuna delildir. Çünkü bir şeyin izne bağlanmış olması, izin verilmesi halinde o şeyin mümkün olduğunu gösterir.

    Yine aynı manayı teyit eden başka bir ayeti kerime de:
    “O’nun izni olmadıktan sonra hiçbir şefaatçi şefaat edemez.” (Yunus 3)

    Başka bir ayette:
    “Rahman’ın huzurunda söz almış olanlar dışında hiç kimse şefaat edemeyecektir.” (Meryem 87)

    Başka bir ayette:
    “O gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha 109)

    Başka bir ayette ise şefaat edenlerin hali açıklanmıştır:
    “Onlar Allah’ın razı olduklarından başkasına şefaat etmezler.” (Enbiya 28)

    Gördüğünüz gibi ayetler açık ve nettir. Kur’an-ı Kerimi bir bütün olarak ele aldığımızda inkarcılara tutunacak dal kalmamaktadır.

    ŞEFAATİ EMREDEN AYETLER
    İnkârcıların iddialarını çürüttükten sonra peygamberimize aracı olmasını emreden ayetleri zikredelim:

    “O halde onları affet, onlar için istiğfarda bulun.” (Al-i İmran 159)

    “Onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nur 62)

    “(Sana gelen kadınların biatlarını kabul et ve) onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mümtehine 12)

    “Hem kendin hem mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile.” (Muhammed 19)

    Şimdi düşünelim! Eğer bir şefaatçi veya aracı olmayacak olsaydı, kimsenin günahı kimsenin hatırına affedilmeyecek olsaydı Allah’u Teala “onlar için istiğfarda bulun, bağışlanma dile” buyurur muydu?

    Elbette hayır!

    Bakınız, yukarıda dediğimiz gibi şefaat iman edenler için geçerlidir. Başka bir ayeti kerimede Mevla Teala, münafıklardan bahsederken:
    “Onlar için mağfiret dilesen de, dilemesen de birdir, fark etmez; Allah o münafıkları asla bağışlamaz ve Allah fasıkları hidayete erdirmez.” (Münafikun 6)

    Yine başka bir örnek verecek olursak, Melekler bakın nasıl istiğfar ediyorlar:
    “Arşı taşıyan ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rab’lerini hamdederek tesbih ederler, O’na inanırlar ve inanlar için bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.” (Mümin 7)

    Gördüğünüz gibi melekler bile Allah’ın yoluna uyanlar için istiğfar ederek şefaat etmektler.

    Bütün bunlardan anlıyoruz ki şefaat, müslümanlar için geçerlidir ve haktır.

    Allah’u Teala “O’nun izni olmadan şefaat edecek kimdir” buyurmuştur. Peki, Allah’u Teala şefaat izin vermiş midir? Vermiş ise kimlere izin vermiştir?

    MAKAM-I MAHMUD
    Her ezandan sonra yaptığımız duada “Vaad ettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır” diyoruz. Peki, Makam-ı Mahmud’un ne olduğunu biliyor muyuz?

    Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’ın bildirdiğine göre Peygamberimize: “Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a (övgüye değer bir makama) yükselteceği ümit edilir.” (İsra 79) ayetinde zikredilen makam-ı mahmuddan sual edildi. Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bu şefaattir” diye cevap verdi. (Tirmizi, Tefsir 17 (nr.3136); Beyhaki, Şuabü’l-İman, nr 300)

    “Ey falan! Bize şefaat et, ey falan bize şefaat et diyecekler. Sonunda şefaat etme işi bana kalacak. İşte makam-ı Mahmud budur.” (Buhari, Tefsir 11; zekat 52)

    Görüldüğü gibi Peygamberimizin şefaat edeceği hususi bir makamı vardır. Ve biz her ezanın arkasında, Allah’u Teala’ya, Resulüllah efendimizi bu makama ulaştırması için dua ediyoruz. Efendimiz ezanı tkrar edip, ezan duasını okuyanlara da şefaat edeceğini bildirmiştir. (Buhari ezan, 8, 17; Ebu Davud, Salat, 37; Tirmizi, Mevakit, 43, Salat, 42; İbni Mace Ezan nr. 714)

    Hazreti Peygamber’in şefâatıyla hesaba ve sorguya çekilmeden Cennet’e girecekler de olacaktır (Buhârî, Tefsir, Sûre 18; Müslim, İman, 84).

    “Ümmetime ulaştırmak üzere kırk hadis ezberleyen kimseye kıyamet günüde hem şefaatçi hem de şahit olruum” (Beyhaki, Şuabu’l İmran, nr 1726)
  • 1- Hayat: Diri olmak,
    2- lim: Bilmek,
    3- Sem’: sitmek,
    4- Basar Görmek,
    5- Kudret: Güç yetirmek,
    6- rade: Dilemek,
    7- Kelam: Konusmak,
    8- Tekvin: Olusturmak.
    Bu sıfatların yok sayılması durumunda onların zıttı olan asagıdaki sıfatlar lazım gelir.
    1- Mevt: Ölü olmak,
    2- Cehl: Bilmemek,
    3- Samem: Sagır olmak,
    4- Amâ: Kör olmak,
    5- Acz: Aciz olmak,
    6- Kerahiyet: steksiz olmak,
    7- Bekem: Dilsiz olmak.

    Maturidi’ler Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarına: “Yapmak, yaratmak ve olusturmak”
    anlamına gelen: ‘Tekvin” sıfatnı ekleyerek subuti sıfatların sekiz adet oldugunu
    söylemislerdir.
    Bu Tekvin sıfatı yok sayılması durumunda zıttı olan mana lazım gelmez.
    Zira Allah-u Teala hakkında “Tekvin” (yaratmak, yapmak, olusturmak) sıfatı
    düsünülebilecegi gibi, yaratmamak, yapmamak da düsünülebilir.
    Burada yeri gelmisken Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarıyla ilgili bazı açıklamalar yapalım:
    1- Hayat (Allah-u Teala’nın diri olması),
    Allah-u Teala diridir. Bu diriligi ezdi ve ebedi olup baslangıcı ve sonu yoktur. Hudüs
    (sonradan olma) yada fena vasfında (yok olacak nitelikte) degildir.
    2-İlim (her seyi bilmesi),
    Allah-u Teala yerde ve gökte olan her seyi bilir, ona gizli ve açık diye hiç bir sey yoktur. Kainattaki yaprakların sayısı, çiçeklerin, tanelerin, kumların adedi ve denizlerin damlaları onca malumdur. Geçmisi gelecegi, insanın kalbine gelen düsünceleri, diliyle konustuklarını, iç ve dısını çok iyi bilir. O, hazır (görünen) ler ile gaip (görünmeyen) leri bilir. Gaybı (gelecekte olacagı) bilen yalnız O’dur, baskası bilemez, bilenler de ancak O’nun bildirmesiyle bilebilirler. O, unutmaktan, sasırmaktan beri (uzak) tır. Bilmesi kendinden olup duyu organları ve akıl gibi vasıtalarla degildir.
    3- Semi’ (her seyi duyması),
    Allah-u Teala semi’ (duyucu) dur. Sesli ya da sessiz olan her seyi duyar. Bir kimsenin
    kulağına fısıldanıp kendisinin duymadığı seyleri de duyar. Duyması kulak gibi bir aletle degildir. İşitmesi sonradan olma degildir. Yok olucu da degildir.
    4- Basar (her seyi görmesi), Allah-u Teala her seyi görücüdür. Simsiyah bir gecede siyah karıncanın siyah bir tas üzerinde yürümesini görür, ayagının sesini duyar.
    O’nun görmesi göz vasıtasıyla degildir. Bu sıfat da hem ezeli hem ebedidir (sonradan olmadıgı gibi yok olucu da degildir).
    5- İrade (dilemesi),Dileyebilmek, ihtiyar edebilmek sıfatıdır. Yüce Allah irade sıfatı ile vasıflanmıştır. O’nun iradesi ezelîdir. Allah yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile hikmetine göre meydana getirmeyi diler ve dilediği şey mutlaka olur. O dilemedikçe hiç bir şey vücuda gelmez. Hiç bir şey kendiliğinden var olmaz ve kendiliğinden yok olmaz. Ancak Allah’ın dilemesiyle var olur ve yine O’nun dilemesiyle yok olur.
    Allah bütün bu kainatı ezelî olan iradesi üzere yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin milyonlarca cins ve nevilere, ayrı ayrı vasıflara sahib olması, çeşitli özellikleri taşımış olması, hele bir topraktan, bir sudan, bir havadan yararlanan sayısız ağaçların, ekinlerin, meyvelerin çiçeklerin ve canlıların başka başka renklerde ve tadlarda meydana gelmesi ezelî bir iradenin neticesinden başka değildir.
    İşte bütün bunlar, Allah’ın irade sıfatı ile vasıflı bulunduğuna birer şahiddir. Yüce Allah hakkında mecburiyet düşünülemez; O, her şeyi kendi dilemesiyle yaratır. Hiç bir şeyi yaratmaya veya yok etmeye mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir ki, Allah’ın şanına uygun olmaz.
    “Allah dilediğini hemen yapar.” (Hûd: 107)

    6- Kudret (her seye gücü yetmesi),
    Allah-u Teala her seye kadirdir. O, mümkün olan her seyi ve diledigini yaratır. O istese ölüye hayat verir. Ağaç ve tası konuşturur ve yürütür. O’nun güç yetiremedigi hiç bir sey yoktur. o dilese binlerce göğü ve yeri yaratır. Dagları altına ve gümüse çevirebilir. Nehirleri tersine akıtabilir. Akan sulan gümüş ve altın yapabilir. Dilediği kulunu dogudan batıya, yeryüzünden yedinci kat semaya çıkarıp geriye döndürebilir. O’nun kudreti ezeli ve ebedi olup sonradan olma ve geçici degildir.

    7- Kelâm (harf ve sese muhtaç olmadan konusması),
    Allah-u Teala söyler, konuşur fakat O’nun konuşması bize benzemez, konuşması dil ile değildir.
    Bazı kullarına vasıtasız olarak hitap eder. Mesela Musa (Aleyhisselam) a Tur dagındaki nidasıyla, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e miractaki hitabı bu hususta birer örnektirler. Bazı kullarına Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla hitap etmistir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e gelen vahiylerin ekserisi böyledir. Kur’an Kerim Allah-u Teala’nın sözüdür. Başlangıcı ve sonu yoktur. Mahlûk (yaratılmıs) olmadığı gibi geçici de degildir.

    8- Tekvin (diledigini yaratması),
    Allah-u Teala diledigini yaratır. Zerreden Kürreye varıncaya kadar her seyi O yaratmıştır. O’ndan baska Halik (yaratan) yoktur. Canlıların hareket ya da sükun (durus) larını, itaat ve isyanlarını, iman ve küfürlerini bütün hayır ve serri yaratan O’dur. Elin hareketi, dilin konusması gözün yumulup açılması hep O’nun yaratmasıyladır.
    Bu hususta Mevla Teala:
    “Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat Suresi.96) buyurmaktadır.
    Dolayısıyla herkesin yaptıgı amel ve islerin yaratıcısı Allah-u Teala’dır. Bize verdigi iradey-i cüziyye ile bizi yaptıgımız işlerin faili (yapıcısı) kılmıştır. Bu sebeple herkes yaptıgı islerin ceza ve mükafatını görecektir. Bütün canlıları yaratan O oldugu gibi hepsini rızıklandıran, hasta yapan ve sıhhatte tutan, öldüren ve dirilten Odur.
    Ateşle temas halinde elin ısınması ya da yanmasını, karla ve buzla temasında üşümesini yaratan O’dur.
    Bir kimseyi ateşe atsalar da Allah o kim seyi dilerse yakmamaya kadirdir. Nitekim İbrahim(Aleyhisselam) ı yakmayışı bunun misalidir.
    Yine karlar içindeki bir kulunu üsütmeyebilir. Ancak Cenab’ı Hakkın adeti öyle cereyan eder ki atesle temas yanmayı gerektirir. Allah-u Teala da onu yaratır.
    Üsümeyi yaratan da kar degildir. Ancak Allah-u Zülcelal’dir. Toklugu yaratan da Allah’u Teala’dır. Eger O, tokluğu yaratmasaydı insanlar ne kadar yeseler doymazlardı. Acıkmak ve digerleri de bunun gibidir. Hulâsa Allah’tan baska yaratan ve etkileyen yoktur. Her sey O’nun yaratıgıdır.

    O’nun bu sıfatları zatıyla kaim olup kadimdirler, sonradan olmadıkları gibi yok olmaz ve degismezler. İste Allah-u Teala’yı bu sıfatlarla muttasıf olarak tanıyan kul: “Arif” (Allah’ı bilici) sayılır. Allah-u Teala’yı bu sıfatların zıddı olan noksan sıfatlarla vasıflayan (niteleyen) ise mü’min ve müslüman olamaz. Allah’a inanması da muteber sayılmaz. Nitekim Yahudi ve Hıristiyan alemi Allah a inandıklarını iddia etseler de ona ogul ve hanım isnad ettikleri için kafir sayılmıslardır