• "LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLÂH."
  • Ebu Zer'in Dinsizlik İle İtham Edilmesi

    ("Dine Karşı Din" kitabını okurken Ali Şeriati'nin Ebu Zer ile ilgili şu şözleri bugün "selefi, vahhabi, harici, Kur'an sapığı" gibi yaftalarla yaftalamaya çalışanların amacını bana hatırlattı.)

    "O, ilim ehli, araştırma ehli ve tenkit ehli gibi oturup sakin sakin, yavaş yavaş, nezaketle, sessiz sedasız, kimseyi rahatsız etmeyecek kelime oyunlarıyla, hakikatleri, sadece ve sadece havas ve araştırma ehli için gündeme getirmek yerine Medine de, Şam’ da bir deve kemiği alarak doğrudan peygamberin halifesinin (!) yolunu tutar, Mü'minlerin emirine karşı feryat eder. "Ey Osman! Fakirleri sen fakir yaptın ve zengini de sen zengin ettin.” Ardından hem Yahudi hem de İslam âlimi (!) olan, Peygamber’in sahabelerine bile Kur’an’ın manalarını ve İslam’ın görüşlerini güya açıklayan, muhterem ve yüce ruhani (!) Kaab’ın yanına giderek haykırır: “Ey Yahudi’nin Oğlu! Sen bizim dinimizi bize öğretmeye mi kalkıyorsun?” der ve tek silahı olan deve kemiğini ona doğru fırlatır ve kafasını yarar. Onu Şam’a sürerler. Ebuzer her gün Muaviye’nin sarayına gelir ve oradaki topluluğun önünde şöyle seslenir: “Ey Muaviye! Eğer bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan israftır. Yok eğer halkın parasıyla yaptırdıysan ihanettir!.” Ebuzer mescitte daima “Kenz” ayetini ve hiç de maslahatına ve menfaatine uygun düşmeyen hadisleri okurdu. Zira şu söze dayanarak maslahata uygun sözler sarf edebilirdi diğerlerinin yaptığı gibi. “İnsan bütün hakikatleri söylemek mecburiyetinde değildir, fakat her söylediği hakikat olmalıdır.” Yani “Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir, fakat her söylediğin doğru olmalı.”

    Oysa Ebuzer sürekli olarak mescitte Kenz ayetini okumuştur. Ebuzer’in bu tutumu İslam’ın büyük ve muhterem ashabını, camianın nüfuz sahibi şahsiyetlerini ve Peygamber’le dostluk bağı bulunan ensar ve muhacirden olan peygamberin gazvelerine katılmış bireyleri tahrik etmiştir. Ve onu dinsizlikle, şer’î kanunlara ve İslam hükümetine isyan etmekle, ümmetten ayrılmakla, müminler arasına tefrika sokmakla, kötü düşünceleri Müslümanlar arasında yaymakla, din kardeşleri arasında ihtilaf çıkarmakla, fakir zengin ayrımı yapmakla suçlamışlardır. Onu yalnız bırakmışlardır. Üstelik sadece Medine’deki İslam hâkimi değil, Şam’daki eyalet başkanı ve Müslümanların önde gelenleri tarafından kovulmuştur. Her yerde onun dinden döndüğü, Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a ve ahirete inanmadığı söylentileri yayılmıştır.

    Ebuzer fakir ve mazlum halkın tek ümidi idi. O, tüm mazlum halk için feryat ediyordu. Bu nedenle halk, sürgünü sırasında ona veda edebilmek için çevresinde toplandı. Askerler onu götürmek için deveye bindirdikleri sırada beni çok şaşırtan o konuşmasını yaptı. İnsan bu durumda Ebuzer’den farklı sözler duymayı bekliyor. Yeni şeyler söyleyeceğini, halka yeni bir şeyler öğreteceğini düşünüyor, o ise şöyle diyor: “Eşhedu ellâ ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluh/Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” (Halk da onunla beraber şehadet getiriyor). Ardından şöyle devam ediyor: “Ey İnsanlar! Ben şehadet ediyorum ki kıyamet haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Allah tarafından gönderilen her şeyi kabul ediyorum. Hepiniz şahit olun.” Orada hazır bulunan halk da buna şahitlik eder.

    O dönemin Şam halkı Muaviye’nin yaptıgı propagandaların kurbanı idi. Dinlerini Muaviye sisteminden öğreniyorlardı. Ve bu sistem İslam’ı, İslâmi olay ve şahsiyetleri menfaatlerine uygun olarak halka anlatıyordu. Kendi menfaatine, sistemin menfaatine ve kendi tabakasının menfaatine uygun bir şekilde! Hatta bu propagandalar o kadar etkiliydi ki Ali mescitte öldürüldüğünde herkes şaşkınlıktan sormaya başlamıştı: “Ali’nin mescitte ne işi vardı? Ali namaz mı kılıyor muydu ki?”

    Ve ben o zaman Ebuzer’i neden ve neyle itham ettiklerini bugün anlıyorum. Çünkü onun İslam’ı Emevi sistemini tehdit ediyordu. Onun Kur’an’ı namaz imamlarının, hatiplerin, müfessirlerin, fakihlerin, sisteme bağlı kişilerin menfaatlerini alt üst ediyordu. Onun öyküsü halk için örnek oluyordu. Onu dinsizlikle itham ettiler. Zira İslam toplumunda huzursuzluk çıkaran bir bireyi felç etmenin tek yolu, onun dinsiz olduğu söylentisini Müslümanlar arasında yaymaktır, onun kâfir olduğunu iddia etmektir ve Şii bir toplum da onu Sünnî olmakla ve Vahhabi propagandası yapmakla suçlamaktır.

    Ebuzer yıllarca Peygamber’in arkasında kılıç salladıktan ve peygamberin sevgisini kazandıktan sonra sırf Ali ile dostluk kurdu diye, yöneticilerin menfaatleri karşısında küstahlık etti diye, “hâkim İslam’ın” propagandalarını rezil etti diye, fakirlik, düzen ve cehalet kurbanlarını uyandırdı diye İslam toplumunda hakkında çıkan ithamları yalanlamak için Müslüman olduğunu ifade etmek zorunda kalıyor. Allah’a ve Peygamber’e inandığını ispat etmek mecburiyetinde kalıyor. İslam’a giren dördüncü kişi olan Ebuzer, kırk beş yıllık acıdan, cihattan, çabadan, hizmetten ve İslam yolunda halkı bilgilendirme zahmetinden sonra iman ettiğini ilan ediyor (!) Ebuzer’in yaptığından daha garip olanı ise Hz Hüseyin’in Medine’den çıkacağı esnada yazdığı ve kardeşi Muhammed Hanefiyye’ye verdiği vasiyettir. Vasiyet şu sözlerle başlıyor: “Muhakkak ki Hüseyin Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder... ” İbret alın ey akıl sahipleri, ey basiret erbabı!!!"
  • Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?
    İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    Mü’minler Kimlere Karşı Merhametli Olmalı?

    “ Muhammed (sav) Allah’ın elçisidir ve onun safında olanlar kâfirlere karşı eşidda/çok çetin/kararlı ve ödünsüz, ruhama/birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler. Onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün; onların nişanları yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki temsilidir. Bir de onların İncil’deki temsili var: Onlar filiz vermiş tohum gibidir; derken o filizi (Allah) güçlendirir ve kalınlaştırır ki kökü üzerine dimdik dursun da üreticiyi sevindirsin. Böylece o, kâfirleri kinlerine mahkûm etmiş olur. Allah onlardan iman eden ve ıslah edici eylemler ortaya koyanlara limitsiz bir bağış ve büyük bir ödül vaat etmiştir.” (Fetih, 48/29)

    Giriş

    Ayetin indiği dönemin arka planında Hudeybiye Anlaşması vardır. Ayet, Hudeybiye’de “Allah’ın Rasulü” ifadesini anlaşmadan sildiren Mekke elçisi Süheyl b. Amr’ın şahsında tüm kâfirlere yapılmış ihtar niteliğindedir. Rıdvan Biatı’yla mü’minlerin dosta ve düşmana karşı gösterdiği onurlu, kararlı duruşu ifade etmekte, adeta deklarasyon yayınlamaktadır.

    Birbiriyle uyumlu iki tavır vardır yukarıdaki ayette: Birincisi “eşidda”dır; sert, kararlı, ödünsüz ve çetin. İkincisi ise “ruhama”dır; merhametli ve şefkatli. Bu iki tavır aynı zamanda iki sınırı ifade ediyor. Bu sınırlar; ilkeler ve mücadele yöntemiyle ilgilidir. Yoksa insan ilişkilerinde, dar alandaki toplumsal ilişkilerde, medeni münasebetlerde mü’minlerin kâfirlere karşı merhametle, şefkatle muamele etmesi hiçbir ayette yasaklanmış değildir.

    Bu iki tavır ve iki sınır bir kabileyi, bir ırkı, sırf kendi renginden, kendi takımından olduğu için her halükârda tutan ırkçıların tutumundan farklıdır. Çünkü bir peygamberin safında bulunmak, onun yanında saf tutmak, doğuştan elde edilmiş bir paye değildir; kazanılmış, elde edilmiş bir haktır.

    İlahi övgüye mazhar olan bu iki tavır, emekle elde edilmiş bir ürün gibidir: Kökleri üzerinde dimdik duran hoş bir ekin, güzel bir filiz. Tevrat ve İncil’de de aynı tasvirler, önceki peygamberlerin zamanındaki mü’minler için yapılmıştır.1

    Bu Kur’anî bilinçlenme yolculuğumuzda iki nur diğerlerinden daha parlak bir şekilde önümüzü aydınlatacaktır. Bunlardan biri hududullah2 diğeri ise vasat ümmet’tir.3

    Biz vahye iman eden mü’minler için Allah’ın hayatımız çerçevesinde çizdiği güvenlik sınırları çok önemlidir. Biz o sınırlara riayet ettiğimizde dünya ve ahirette tehlikelerden korunacağımıza iman ediyoruz. Diğer yandan ruhama ve eşidda kavramları üzerinden, insan ilişkilerini itidal ekseninde ele alacağımız bu çalışma için “vasat ümmet” vurgusu da çok önemlidir. Çünkü her şeyi çift kutuplu olarak yaratan Yüce Allah, itidalin, dengenin ve vasatın nerede durduğunu da vahiyle bize beyan edip yol göstermiştir.

    Kur’an bir bakıma gazaptan kurtuluşun, iç huzurun ve manevi mutluluğun güvencesidir:

    “Çünkü o (Kur’an) da, insanlar için bir rehber ve rahmettir.” (Neml, 27/77)

    Kur’an rahmetullah’tır. Ancak kim için rahmetullah’tır? Bu sorunun cevabını araştıracağımız çalışmamızda ruhama’nın sınırlarını Rabbimiz nasıl çizmişse onu ortaya koymak niyetindeyiz.

    Ruhama’nın ve eşidda’nın da sınırlarını adalet ekseninde çizecek olan ötekisi olmayan Allah Teâlâ’dır. Çift kutuplu ve zıt kutuplu olan insanoğlu ise, itidali tayin konusunda sınırları doğru çizmekten acizdir. Sınırları doğru tayin etmek, ancak vahyin rehberliğinde mümkündür. İşte biz bu çalışmamızda bunun imkânlarını araştırmak ve ortaya koymak istiyoruz. Üzerinde duracağımız ana soru şudur:

    Mü’minlerin merhameti ve sertliği kime karşı nereye kadardır?

    A- Ruhama’nın Tefsiri ve Sınırları

    “Mü’minler sadece kardeştirler; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile hareket edin ki, O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

    Ruhama’nın sınırlarını tayin etmek için Kur’an’da mü’minlerle diyalogun ilkelerini, Müslümanlar arasındaki münasebetlerin ölçülerini ana çizgilerle ortaya koymak gerekir.

    Yüce Allah’ın er-Rahman, er-Rahim isimleri ve özümüze yerleştirdiği rahmet duygusuyla ilgili Kur’an’ın rehberliğine başvurduğumuzda, önümüz vahyin nuruyla aydınlanmaktadır.4

    Allah’ın rahmeti geniştir. Ama buna rağmen bundan yararlanma konusunda inatçı ve nankör kesilenler imtihan dünyasının bir gerçeğidir. Allah’ın rahmetinden kimler umut keser? Allah’ın rahmetinden kâfirler umut keser. (12/87) Umutsuzluk İblis’in asli özelliğidir. Allah’ın rahmetinden umut kesmek mü’minlere yakışmaz. (39/53) “Mü’min kimse Allah’ın azabının miktarını bilseydi cenneti umut edemezdi, kâfir de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi, O’nun rahmetinden umudunu hiç kesmezdi.” (Müslim)

    Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. (A’raf, 7/156) O, Ğafur ve Rahim’dir. (A’raf, 7/167) Mağfiret, Aziz, Hakim sıfatlarının şahididir. (5/118.) Rasulullah’ın hadisteki tefsiriyle ifade edersek: “Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden fazladır.”5

    Peki, Allah’ın rahmetinden nasıl yararlanacağız?

    Küçük kusurların affedilmesi büyük günahlardan kaçınmaya bağlıdır. (Şura, 42/37; Necm, 53/32)

    İnsan ilişkilerinde cezalandırma arzusunu öne çıkarmak doğru değildir; affı esas almak gerekir: Cahillerden yüz çevirenin affı esas alması elzemdir; dolayısıyla affı davranış biçimi olarak benimsemeyenler cahillere benzemiş olurlar. Çünkü cahiller duygu ve düşüncelerini davranışlarını kontrol altında tutamaz, fevri hareket ederler. (A’raf, 7/199)

    Kötülüğü kötülükle değil, iyilikle savmak lazımdır. (Ra’d, 13/22; Fussilet, 41/34-35) Zulümle mücadelenin yöntemi zulüm olamaz; meşru olmalı, adaleti esas almalıdır. (Şura, 42/40-43) Mesela zulme karşı tepkide amacı aşıp saldırganlık yapmak haramdır. (Bakara, 2/190)

    Öte yandan Rahman ve Rahim’in diğer kutbunda yer alan el-Kahhar sıfatı, Kur’an’da bunlar kadar sıklıkla vurgulanmamıştır.6 Allah daha iyisini bilir; ancak bu karşılaştırmadan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Yüce Allah’ın şefkat ve merhameti kahrından daha önde, ön planda durmaktadır.

    Yüce Allah el-Ğafur/affedici ve er-Rahim’dir/merhameti kendisine ilke edinmiştir. Rahman, rahim, rahmet, merhametle aynı kökten türeyen ve mü’minlerin bir sıfatı olarak beyan edilen “ruhama” sadece yukarıdaki ayette geçmiştir. (Fetih, 48/29)

    Rahmetini dilediği kimselere dağıtma hakkına sahip olan Rabbimiz, şefkatin de merhametin de asıl kaynağıdır; kime isterse şefkat ve merhametle muamelede bulunur.7

    Rabbimizin rahmetini dağıtmadaki adaleti, biz mü’minler için en temel ilkelerdendir. Hiç şüphesiz biz insanlar mutlak adaleti uygulama imkânından mahrumuz. Ancak ne kadar adaletli olursak, o kadar Rabbimizin merhametine layık olduğumuzu ortaya koymuş oluruz.

    Nefsimizin kötülüklerine karşı direnme kabiliyetini özümüze yerleştirmesi, hemen cezalandırmaması, ihmal etmemesi ama imhal etmesi/ertelemesi de bu rahmetinin bir eseridir.8

    Merhamet ve şefkatle muamele eden Yüce Rabbimizin insanları darlık ve sıkıntıdan kurtarması, zorlukla beraber kolaylığı da yaratması,9 merhametinin, şefkatinin şahitleridir.

    B- Allah’ın Rahmeti Kimler İçindir?

    Her şeyi belli bir ölçüye göre yaratan Rabbimiz rahmetini de adaletli bir şekilde dağıtmaktadır. Küfrü, nifakı, zulmü ve fıskı hayat tarzı haline getiren, bir kimlik olarak yüreğinde taşıyan, tüm benliğini küfr, nifak, zulüm ve fısk ile kirletenler O’nun rahmetinden mahrum kalacaktır.

    Rabbimiz Kur’an-ı Mubin’de rahmetini kimlere indireceğini beyan etmiştir. Bize düşen ilahi mesaja kulak vermek, gönül vermek ve gereğini ifa etmektir.

    Allah rahmetini ilkesiz ve ölçüsüz bir şekilde mi dağıtır? Kesinlikle hayır; her şeyin kaderini yaratan Rabbimiz rahmete bir kader/ölçü yaratmıştır. Bu nedenle Allah, rahmetini bazı kimselerden esirger.

    İyilerin nimette olması Allah’ın rahmetinin bir şahididir. Öte yandan O’nun rahmetinden yararlanmayı iradesi ile reddedenlerin cehenneme gitmesi kendilerine yaptıkları bir zulümden ibarettir. (İnfitar, 82/13-14)

    Rahmet ve adaletle kullarına muamele eden Yüce Allah ihmal etmez, imhal eder; imtihan için gereken süreyi vermeden cezalandırmaz. (Nahl, 16/61) Yüce Allah kâfirlerden zulümde ileri gidenleri, günahta ısrar edenleri cezalandırır. (Sebe, 34/17) Ebedi azap, bile bile yalanlayan, yüz çeviren nankörler içindir. (Taha, 20/48)

    Peki, Allah’ın rahmeti kimler içindir?

    1. Allah’a Gönülden Teslim Olanlar

    “O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise apaçık bir kurtuluş demektir.” (En’am, 6/16)

    Allah’ın rahmeti, kendisine gönülden teslim olanlaradır. Allah’ın çizdiği sınırları ihlal eden, inatla kırmızıçizgileri geçen, günahı bir hayat tarzı olarak sürdürenler, tavır ve duruşlarıyla Âlemlerin Rabbi’ne karşı savaş açmış sayılırlar. Bu savaştan hiçbir insanın kazançlı çıkma ve zaferle çıkma ihtimali yoktur; böyle kimselerin payına düşecek olan mutlak bir hezimet ve ebedi hüsran boyunlarına ateşten halkalar olarak takılacaktır.

    2. Kötülüklere Karşı Mallarıyla Canlarıyla Cihad Edenler

    “Rabbimiz! Onları ve onların atalarından eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir! Çünkü Sen, evet Sensin her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden! Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu rahmet ettiğin anlamına gelir: En büyük başarı işte budur.” (Mü’min, 40/8)

    Şefkat ve merhameti sonsuz ve sınırsız olan Rabbimizin rahmeti; kendisini seyyiatlardan/kötülüklerden koruyan, kötü fiillerden koruyanlar içindir. Yukarıdaki ayet bunu bir dua formunda beyan etmektedir.

    Ebedi hüsrandan, ebedi helakten kurtuluş için Allah’ın rahmetine dünyada sığınmak gerekir; Hz. Musa ve yetmiş arkadaşının yaptıkları gibi.

    “…Rabbimiz bize acıyıp da bizi bağışlamazsa, işte o zaman büsbütün kaybedenlerden olacağız, diye dövündüler.” (A’raf, 7/149)10

    Bize merhamet etmesi ve mü’minlere merhametle muamele etmeyi başarabilmemiz için özümüzle, sözümüzle, amellerimizle Rabbimize yakarmalıyız:

    “…Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükü bize taşıtma! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim mevlâmızsın; Kâfirler güruhuna karşı Sen bize yardım et!” (Bakara, 2/286)

    Allah’ın rahmeti, zalimlere karşı kesintisiz cihad sürdürenler içindir. Bu rahmetten bir peygamber çocuğu olduğu halde, Nuh Peygamber’in oğlu yararlanamamıştır. Hatta baba şefkatinin etkisiyle, manevi aileden sayılmayan kâfir oğlunu Felah Gemisi’ne davet ettiği için Nuh Peygamber’in istiğfar dilemesi gerekmiştir.11

    Allah’ın rahmeti, İslami mücadeleyi hayat tarzı haline getirenleredir. Ebedi hüsrandan kurtuluş ilahi rahmetledir ve Allah’ın rahmeti, Nuh Peygamber gibi, zalimlere karşı Allah’ın rahmetine sığınarak kesintisiz mücadele yürütenler içindir.

    3. Tevbe Edenler

    “Her ikisi de (Âdem ve eşi) dediler ki: Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz, eğer bizi bağışlamaz ve bize acıyıp esirgemezsen, ebediyyen manevi iflasa sürüklenenlerden oluruz.” (A’raf, 7/23)

    Allah’ın rahmeti Âdem ve eşi gibi özeleştiri yapan, hata yaptıktan sonra ısrar etmeyip hemen tevbe ederek hakka dönen kimseler içindir. İblis gibi hatasında ısrar eden; kendisi O’nun rahmetinden umudu kestiği gibi, başkalarını da O’nun rahmetinden uzaklaştırmak için her tür şeytanlık düşünen kimseler ilahi rahmetten ebediyyen mahrum kalacaklardır.

    C- Mü’minlerin Merhametle Muamele Etmesi Gereken Kimseler

    1. Allah’a ve İndirdiklerine İman Edenler

    İman etmek; dünya ve ahirette Allah’ın güvencesi altına girmektir. Bu güvence nefsimizin kötü arzularına karşı kendimizi güvence altına almayı, çevremizin bizim elimizden dilimizden emin olmasını da içerir. İman bir te’liftir aynı zamanda; mü’minlerle aramızdaki bir kaynaşma, pekiştirme aracıdır. Vahye iman beyyinat ile, kin, nefret, bağy gibi nefsin öteki kutbunda bulunan vahdeti bozan kötülükleri de önler.12

    Aramızdaki ihtilaflarda hakem olarak Allah’ı ve vahyini; Rasulullah’ı ve sünnetini tayin etmeliyiz. Kur’anî ilkelerden olan şura ve istişare vahdeti ortadan kaldıran fitnelere karşı alınmış İslami tedbirlerdir.13

    Uhuvveti mü’minlere has kılmak gerekir. Akrabalar ile medeni ilişkiler ve nezaket her mü’minin şiarıdır. Ama uhuvvet anlamı taşıyan yakınlıklar kurmak caiz değildir. Ancak kâfirlerle müşriklerle arkadaş olmanın bir sakıncası yoktur. Nitekim Kur’an’da Rasulullah’tan söz ederken Necm Suresi’nde “arkadaşınız” denilmektedir. (Necm, 53/2)

    Bir mü’min, imanı ve ilkeleri söz konusu olduğunda ailesini değil davasını seçmek zorundadır.14 Kâfirler insanlıkta kardeşimizdir; ama dar anlamda ailemizden biri değildirler. Rabbimiz Nuh Peygamber’e, oğlu için, “O senin ailenden değil!” buyurmuştur. O yüzden canından kanında da olsa, oğlunu Felah Gemisi’ne alma hakkı kendisine verilmemiştir. Hz. İbrahim’in babası onun ailesinden değildir; o, babasına kayıtsız şartsız itaat etmek zorunda değildir. Hz. Lut’un eşi helak edilenler arasındadır.15 Gerçek aile, mü’minlerden oluşur. Çünkü asıl olan, kalıcı olan, ebedi olan kan bağı değil din bağıdır. (Hucurat, 49/10) Bu nedenledir ki, nikâh da mü’minlerle yapılır; kâfirlerle evlenmek, mü’minlere haramdır.16

    İlkeli siyasi emaneti tevdi etme anlaşması olan biatin taraflarının mü’min olması gerekir. (Fetih, 48/10)

    Kâfirlerle olan ilişkiler şirk, küfr, nifak anlamı taşıyorsa onlarla velayet ihtiva eden bir zeminde münasebet kurmak anlamına gelir. Ki, şirk, küfr, nifak, fısk ihtiva eden ilkelere ve emirlere itaat etmek bir mü’min için haramdır. Harama itaat de haramdır.17

    Kâfirlerle birlikte olup mü’minlere karşı pakt oluşturmak, onlarla velayet ilişkisi kurmak anlamına geleceği için haramdır. Çünkü “doğrularla beraber olmak” akidevî görevlerimizden biridir.18

    Biat ve velayeti mü’minlere has kılmak gerekir. Kâfirlere eman vermek eman almak caizdir; ama onlarla biatlaşmak; onları veli edinmek haramdır.19 Diğer yandan veli edinmemek diyalogu kesmeyi gerektirmez. Çünkü mü’min olmak, ne olursa olsun kendi tarafını tutan bir tür ırkçılık değildir. “Bir kavme olan düşmanlığımız bile bizi adaletsizliğe sevk etmemeli”dir.

    Medine Vesikası ekseninde konuyu inceleyelim: Bu vesika, Peygamberimizin Hicret’ten sonra bir tarafında mü’minlerin olduğu, diğer tarafında kâfirlerin olduğu ilginç bir belgedir. Bu belge ilkelerin tartışmaya açıldığı bir anlaşma değildir, münasebetleri adalet ekseninde düzenleyen ortak hukuk oluşturan, bir tür “anayasa” niteliğindeki örnek bir anlaşma metnidir.20

    Ma’ruf olan bir şey hakkında söz verdiğimizde kişinin mü’min olup olmaması önemli değildir. Diğer yandan Yahudiler ümmilere -kendilerinden olmayanlara- karşı sorumluluk hissetmezler.21 Ama mü’minler ma’ruf bir temelde verdikleri sözün muhatabı kim olursa olsun yerine getirme konusunda kendilerini sorumlu hissederler. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmemek, karanlık güçlerin özelliğidir ve bir Yahudileşme örneğidir.22

    Tevhide iman etmek; sınır çizmeksizin tüm hayatımız üzerinde tasarruf hakkını Allah’a tanımayı gerektirir. Bir başka deyişle O’nu kendimiz için ve içinde yaşadığımız hayatın Rabbi olarak görmektir. Tevhide iman ilahi rahmetin de ön koşullarının başında gelir. Yani ilahi rahmet; tüm âlemlerin ve şuhud’un da gayb’ın da rabbinin Allah olduğu bilinciyle yaşayanlaradır:

    “Kendilerine ‘sizi bekleyen (ahiret) ve geride bıraktığınız (hayattan) dolayı sorumluluktan tir-tir titreyin ki, ilâhi rahmete nail olabilesiniz’ denildiğinde (insanların çoğu yüz çevirdiler).” (Yasin, 36/45)

    2. Allah’a ve Elçisi’ne İtaat Edenler

    Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere karşı merhametli olmalıyız. Allah’a ve Elçisi’ne itaat edenlere Allah merhamet eder; biz de merhametimizi öncelikle dinde kardeş olanlar için seferber etmeliyiz:

    “Allah’a ve elçisine tabi olun ki, rahmete mazhar olasınız!” (Ali İmran, 3/132)

    3. Vahye Gönül Veren Takva Sahipleri

    İlahi vahyin geliş amaçlarından biri de insanların rahmetten yararlanmasını sağlamaktır:

    “Ne yani, sizi uyarsın, sorumluluğunuzu hatırlatsın ve bu sayede rahmete nail olasınız diye içinizden bir adam eliyle Rabbinizden size bir bildiri gelmesinde şaşılacak ne var?” (A’raf, 7/63)

    Kur’an’ı can kulağı ile dinleyen, ona can-ı gönülden bağlanan, vahyin konuştuğu yerde kendi görüşünden vazgeçen, susup dinleyen, peygamberlerin yoluna tabi olan takva sahiplerine merhamet olunur:

    “İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kelamdır: Şu halde ona uyun ve takva sahibi olun ki, rahmete nail olasınız.” (En’am, 6/155)

    “Artık Kur’an okunurken onu can kulağıyla dinleyin ve sesinizi kesin ki rahmete nail olabilesiniz.” (A’raf, 7/204)23

    İlahi rahmet hayatını Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile sürdüren muttakileredir. Ki, muttakiler bozguncuların, fitnecilerin ve zalimlerin oyunlarını bozarlar. Bu sebeple biz de merhametimizi göstereceğimiz kimselerin başına, kardeşlerinin arasını düzelten muttakileri almalıyız. (Hucurat, 49/10)

    4. Namazında Devamlı ve Kararlı Olanlar

    “Şu halde namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.” (Nur, 24/56)

    Bu ayete göre merhamete nail olmanın şartları; namazı gereğince kılmak, gönülden zekât vermek ve bu konularda Rasululullah’ı model almak, onun şahitliğine tabi olmaktır.

    Biz mü’minler de namazında devamlı ve kararlı olan; onu diğer yükümlülüklerle -zekâtla- takviye edenlere karşı merhametli olmalıyız.

    5. Kendilerini Tevbe, İstiğfar ile Arındıranlar

    “(Salih) şöyle dedi: Ey kavmim! Niçin iyi olan dururken kötü olanın çabucak gelmesini istiyorsunuz? Niçin Allah’tan bağışlanma dilemiyorsunuz? Belki affedilirsiniz.” (Neml, 27/46)

    Salih Peygamber’in dilinden ilahi kelama yansıyan bu ayetin mesajına göre; merhametle muamele etmenin ve merhameti hak etmenin ön şartı istiğfardır.

    Merhamet, nefislerini arındırmak için fırsatı ganimet bilenleredir. Günahta ısrar etmeyip, hatasını anlayınca kararlı bir şekilde dönen, nefsini kirliliklerden arındırmaya çaba sarf eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. (Neml, 27/46)

    6. Anne-Baba

    “(Ey insan!) Allah ile birlikte başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış olarak bir köşeye atılıp orada bir başına kalakalırsın. Zira senin Rabbin, başkasına değil yalnızca kendisine kulluk etmenizi emreder. Bir de anne babaya iyilik etmeyi… Eğer onlardan biri, ya da ikisi senin yanındayken yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme ve onları azarlama! Aksine onlara gönül okşayıcı şeyler söyle! Dahası, o ikisine alçak gönüllü davranarak merhametle kol-kanat ger ve de ki: Rabbim! O ikisinin beni küçüklüğümde sevgiyle görüp gözettikleri gibi, Sen de onları merhametinle kolla!” (İsra, 17/22-24)

    Eğer anne-babamızı bir köşeye atar ilgilenmez isek, Allah Teâlâ da ahirette bunun adaletli sonucu olarak, bizi bir kenara atar, bizimle ilgilenmez. Nasıl anne baba küçükken bize merhametle muamele ettiyse biz de empati yaparak yaşlanıp küçük bir çocuk gibi ruhî hassasiyet kazandıklarında onlara merhametle muamele etmeliyiz.24

    7. Allah İçin Hicret ve Cihad Edenler

    “İmanda sebat eden, zulüm diyarından göç eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden ve onlara kucak açıp yardım edenlere gelince: İşte bunlar birbirlerinin gerçek dostudurlar. Ama iman etmiş fakat zulüm diyarından göç etmemiş kimselerin, göç edinceye kadar korunup gözetilmeleri konusunda size hiçbir sorumluluk düşmez. Şu var ki, eğer dini baskıya karşı sizden yardım isterlerse, bu durumda size düşen yardım etmektir; yeter ki kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmasın: Çünkü Allah yaptıklarınızı tümüyle görmektedir.” (Enfâl, 8/72)

    İmanını hicretle takviye eden, ispat eden mü’minlere karşı merhametle muamele etmeliyiz. İman edip hicret eden, imanının ortaya koyduğu fedakârlıklarla imanını takviye eden mü’minlere kucak açmak, kol kanat germek, dostluk ve himayemize almak mü’min olmanın gereğidir.

    Sözün Özü

    Asla kaba ve nezaketsizlik anlamına gelmeyen, sadece maddi değil manevi duruşu da içeren eşidda; daha geniş bir çalışmanın konusudur ve kâfirlerle diyalogun nasıl olması gerektiğine ilişkin ipuçları taşımaktadır.

    Eşidda ve ruhama arasındaki itidalli tavır; vasat ümmet olan Müslümanların insanlık önündeki dengeli duruşunu özetlemektedir: Şedid ama merhametli; merhametli ama şedid!

    Eşidda ile ruhama arasındaki dengeyi doğru kurmak önemlidir. Mehmet Akif’in şiirindeki Müslümanca duyarlılık, bu iki duruş arasındaki dengeyi özetlemekte, şiir tadında tefsir etmektedir:

    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

    Dipnotlar:

    1-Kitab-ı Mukaddes/Ahdi Atik, Tevrat, Tesniye, 33/1-3; Ahdi Cedid/İncil, Matta, 13/31-32; Markos, 4/26-27.

    2-Dokuz ayette geçen hududullah tamlamasının tamamı, Kur’an’da Allah’a nispet edilmektedir. Hayatın her alanıyla ilgili mü’minler için çizilmiş güvenlik sınırlarını ifade etmektedir. Allah’ın sınırlarını çiğneyenler bedeviler ve nezaketten haktan hukuktan bihaber katı yürekli kâfirlerdir. Allah’ın sınırlarına riayet edenler ise cennetle müjdelenmektedir; bkz. Tevbe, 9/112. Bedeviler Allah’ın sınırlarını korumada şehirlilere göre daha katı ve fevridir; Tevbe, 9/97. Oruç, Ramazan ve i’tikafla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/187. Boşanma ve aile hukukuyla ilgili sınırlar için bkz. Bakara, 2/229-230; Mücadele, 58/4; Talak, 65/1. Mirasla ilgili Allah’ın sınırlarının ihlali isyan anlamı taşımakta ve ateşle uyarılmaktayız; bkz. Nisa, 4/13-14.

    3-İslam ümmetine Rasulullah tevhid ve adaletin şahididir; biz de insanlığa şahit olmakla yükümlüyüz; bkz. Bakara, 2/143.

    4-Sadece marifesi geçen, nekrası bulunmayan er-Rahman Kur’an’da 57 defa geçmektedir. Er-Rahim ise marife olarak 34 defa, nekra olarak 81 defa geçmektedir. Yaklaşık doksan ayette, özel olarak Yüce Allah’ın merhameti bu sıfatlarla vurgulanmaktadır.

    5-Allah’ın kullarına merhameti annenin çocuğuna merhametinden daha fazladır. (Buhari, Müslim; Riyazu’s-Salihin, 444-491) Allah’ın rahmeti gazabının önündedir; rahmeti gazabına galiptir. (Buhari, Müslim) Allah rahmetini yüze bölmüş, birini yeryüzüne indirmiş, doksan dokuzunu kıyamete saklamıştır. (Buhari, Müslim)

    6-“Galip, saltanat ve hükümdarlık sahibi, sözünü ve emrini dinletme sıkıntısı çekmeyen güç sahibi” anlamlarına gelen Kahhar sekiz ayette geçmektedir: Yusuf, 12/39; Ra’d, 13/16; İbrahim, 14/48; Sad, 38/65; Zümer, 39/4; Mü’min, 40/16.

    7-Şefkat ve merhametin Rabbi de dağıtıcısı da Yüce Allah’tır: İsra, 17/54; Mü’minun, 23/109, 118; Ankebut, 29/21; Mülk, 67/28.

    8-Kral’ın karısı şöyle dedi: “Bununla ben kendimi temize çıkarıyor değilim, o kötülüğü işlemesini ona ben kendim ısrar ettim; ne var ki Rabbimin rahmeti bunu temizler; şüphesiz Rabbim rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.” (Yusuf, 12/53)

    9-Allah hayatı tümüyle zorluk ve meşakkatlerle formatlamamıştır; her zorluğun yanında kolaylığı da yaratmıştır; nice zorluğa rağmen bir çıkış yolu her zaman vardır: Mü’minun, 23/75; İnşirah, 94/1-8.

    10-Hz. Musa, “Buzağı Heykeli”ne tapan toplumun işlediği zulmün toplumsal bir cezaya dönüşmemesi için en dürüst olanlarla Allah’tan bağışlanma talep etmiştir: “Ve Musa, belirlediğimiz bir zaman ve mekânda hazır olmak üzere toplumu arasından yetmiş iki adam seçti. O zaman onları derin bir sarsıntı tutunca, şöyle dedi: Rabbim! Dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri de helak eder misin? Bu Sen’in sınamandan başka bir şey değil, onunla dilediğini sapıklığa terk eder, dilediğini doğru yola yöneltirsin! Sen’sin bizim velimiz: O halde bizi bağışla, bize merhamet et! Çünkü Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (A’raf, 7/155)

    11-Nuh Peygamber, oğlunu “Felah Gemisi”ne davet ettiği için Allah’tan istiğfar dilemek zorunda kalmıştır: Hud, 11/446-48.

    12-İman mü’minlerle aramızı te’lif eder: Enfal, 8/63. Beyyinata rağmen aramızda bağy olmamalı; kıskançlık vahdeti bozar. (Bakara, 2/213; Ali İmran, 3/19; Şura, 42/14; Casiye, 45/29) Eğer araya kin, nefret, bağy, adavet, ihtilaf, itikadın farklılaşması gibi fitneler girerse Ehli Kitab’a benzemiş oluruz. (Maide, 5/64; Yunus, 10/93; Meryem, 19/37; Mü’minun, 23/52-53; Fussilet, 41/45; Zuhruf, 43/65; Haşr, 59/14)

    13-Anlaşmazlıkları çözerken Allah’a ve Rasulü’ne müracaat etmek gerekir: Nur, 24/48, 51; Neml, 27/78. Bir mü’min diğer bir mü’mini hata ile olması dışında öldüremez; bilerek öldürmek onu ebedi cehennemlik kılar: Nisa, 4/92. İşlerimizi aramızda başına buyruk bir şekilde dayatma ile değil şura ve istişare ile yürütmemiz, Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına gelir: Şura, 42/38. Yöneticilere mü’min olması, helali esas alması, ma’ruf olanı emretmesi, münkerden sakındırması koşuluyla itaat edilir. (Nisa, 4/59; Haşr, 59/8)

    14-Mus’ab b. Umeyr (r) Bedir’deki esirler arasında yer alan ailesinden birisi -kardeşi- için “Onun ailesi zengindir, çok fidye alırız, onu mutlaka yakalayın, dikkat edin!” demiştir.

    15-Bizim asıl ailemiz mü’minlerdir: Tevbe, 9/23, 113; Hud, 11/46; Lokman, 31/15; Hucurat, 49/10; Mümtehine, 60/3.

    16-Nikâh akdini mü’minlerle sınırlamak gerekir. Çünkü kâfirlerle, müşriklerle evlilik anlaşması yapmak haramdır. (Bakara, 2/221; Nur, 24/3) Ehli Kitab’la evlilikler azimet değildir; şartlı ve ruhsatlıdır. Erkekler kalbini İslam’a ısındırmak için mevzii evlilikler yapabilirler. Ancak bu, örnek bir model değildir. Hz. Ömer yerinde bir kararla şartların değişmesiyle nasıl Müellefe-i Kulub’a zekâttan pay vermeye son verdiyse Müslümanların Ehli Kitab’la yapacağı evlilikler de reel şartlara göre gözden geçirilmesi gereken bir ruhsattır. Diğer yandan her Hıristiyan ve Yahudi olma iddiasında olan kimse de Ehli Kitabp çerçevesinde değerlendirilmemelidir. Mesela din konusunda mü’minlerle savaşan, çatışan ve kavga eden bir kimse Ehli Kitab sayılmaz.

    17-Bir mü’min haram olan bir emre kimden gelirse gelsin itaat etmek zorunda değildir: Maide, 5/51, 54; Lokman, 31/15; Nur, 24/22.

    18-Mü’min olmak kendimiz gibi olanlarla dayanışmayı gerektirir; doğrularla beraber olmak Allah’ın üzerimize yüklediği sorumluklardandır: Ali İmran, 3/28; Nisa, 4/1, 139; Tevbe, 9/23, 71.

    19-Kayıtsız şartsız itaat anlamında kâfirlerle anlaşma yapmak caiz değildir. Kâfirlerle canımızı, malımızı, namusumuzu, neslimizi ve dinimizi emanet edecek derecede güvenmeyi gerektiren velayet ilişkisi kurmak caiz değildir: Bakara, 2/257; Mücadele, 58/22.

    20-Hamidullah Muhammed, İslam Peygamberi, s. 188-201, İrfan Yayıncılık, 1991, İstanbul.

    21-Yahudiler kendilerinden olmayanlara karşı sorumluluk hissetmezler; bu nedenle kendi aralarında faiz alış verişi yapmazlar ama diğer insanlarla bu ilişkiyi meşru görüler; bkz. Maide, 5/1.

    22-İslamoğlu Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge, 1995, İstanbul.

    23-İlahi rahmet; ilahi vahye sahip çıkanlar içindir. (Hud, 11/119)

    24-Mekke müşrikleri kendilerine ma’rufu emreden Hz. İbrahim’e asi olmuş evlat durumuna düşmüşlerdir: Kehf, 18/80-81
  • Ali Şeriati’nin gerçeklerle sizi rahatsız etmeye geldim demesi gibi Saadettin Merdin de dini konularla ilgili bilgileri Kur’an Işığı altında anlatarak, gerçekleri söyleyerek bolca miktarda rahatsızlık veriyor. O kadar çok bam teline basıyor ki, ben kitabı okurken ve alıntı paylaşırken filan gördüğüm tepkilerden tahmin ediyorum ki sitenin sevilmeyen kişilerinden biri oluyorum.

    Merdin 2 kitaplık çalışmasının ilk kitabında, tasavvuf geleneği ile Kur’an uyuşmazlıklarını gösterip, tasavvuf geleneğinin hangi kültürlerden örneklenip, hangi inanışlardan kendine malzeme alıp oluştuğunu ve İslam dininin içine ne şekilde girdiğini anlatmıştı. Bu kitabında ise bizlere paralel dini anlatıyor; yani bir Kur’an içinde anlatılan dini, bir de şu an topraklarımızda yaşanılan, uydurma hadislere, hurafelere, cine periye odaklanan, sayıların harflerin gizeminin, tılsımının olduğuna inanılan, şeyhlerin, cemaatlerin, tarikatların, gavsların, mollaların, ulemaların, hacının hocanın gölgesi altında yaşanılan, uçan kaçan her an her yerde her zaman hazır bulunan evliyaların kutsallığına, şefaatine inanılan, sözde adı İslam olan gerçekte uydurulan hatta uydurulduktan sonra da yutturulan din ile Kur’an’daki İslam’ı kıyaslıyor. Öncelikle şunu söylemek isterim ki; bir ateist ya da bir deist birisi gelip kimsenin dinini bozmaz, o dinin içine hurafeler, bid’atlar eklemez. Din ile hiçbir işleri olmaz çünkü onların, işi olmadığı gibi de gelip dinin içine dini bozacak, insanı şirke götürecek eklemeler yapmazlar. Aksine bir inanan hatta çok inanan bir kişi, dinde aşırıya gidip sınırı aşanlar mevcut olan dini bozar (Maide Suresi/77). Yine bu kişiler dine paralellikler getirir, sorgulamayan, sual etmeden her duyduğu dini bilgiyi de din olarak kabul edenler, bunları din olarak yaşayanlar ve devamında da din olarak gelenler dini bozar, din artık indirilen dinden sonra fazlasıyla değişmiş bir din olur. Bugün paralel dini kabul eden herkes annesi, babası ya da etrafındaki diğer insanlar Müslüman olduğu için Müslümandırlar. Herhangi bir sorguyu yapmadan, düşünmeden her şeyi din olarak kabul etmişlerdir. Öncelikle sorgulanmayan din, yani sorgulamadığınız din sizin dininiz değildir, annenizin ve babanızın dinidir. Nasıl ki kelime-i şehadet getirirken “şahidim ki Allah bir ve tektir, Allah’tan başka ilah yoktur Muhammed de onun kulu ve elçisidir” diyerek zamanında insanlar Müslüman oldularsa, yani bir şeyleri sorgulayıp, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inanıp, Allah’ın birliğine karar verip, görerek şahitlik yapıp Müslüman olmuşlar ise bizlerin de bu zamanda herhangi bir sorgu yapmadan, düşünmeden sadece annemiz ve babamız Müslümanız dediği için, sadece direkt bir şekilde kelime-i şehadet getirip Müslüman olmamız ve sırf ismimiz Müslüman olduğu için kurtuluşa erdik ve ereceğiz diyebilmemiz için yeterli olabilir mi? Sahabeler Peygamberi gözle görüp, elle tutabildikleri için şahit olup şehadet getirmişlerdir; ama bizler görmeden nasıl şahit olabileceğiz? Şahit olmak için annemizden babamızdan duymamız yeterli midir? Yeterli olamaz çünkü başkasından duymak ile şahit olmak insanların arasında bile kabul olmaz, Allah katında olmaz diyemem ama gerçek manada, şahitliğin kelime manasına yakışır şekilde olması için, sorgulamak ve sual etmek bizim baş görevimizdir. Kendi aklımızla Allah’ın varlığını bulmak, kendi aklımızla peygamberin varlığını, olduğunu kabul etmek şüphesiz kesinlikle daha önemlidir. Kendi düşüncelerimizle bir sonuca, bir kanıya varmamız lazım ki şahitliğimizin, şehadetimizin gerçek manada bir manası olsun. Şu an Müslüman olanların hemen hemen hepsi İngiltere’de doğsaydı Hristiyan olacaklardı, Hindistan’da doğsaydı eğer Hindu olacaklardı, Çin’de doğsaydı Budist olacaktı ya da İsrail’de doğsaydı Yahudi olacaktı ve doğru din, hak din olarak da yine bu sefer hangi din üzerine iseler o dinin doğru ve hak din olduğunu belirtecek ve savunacaklardı. İşte bu yüzden annemizden, babamızdan öğrenip yaşadığımız İslam’ı sorgulamak bizim baş görevimizdir. Yaşadığımız din, hocalardan duyduğumuz bilgiler acaba ne kadar doğru? Allah’ın bizlere bir ışık olarak indirdiği Kur’an’da bunların hangi biri yazıyor? (Furkan Suresi 30. Ayet) Üzerinde olduğumuz dinin kitabını kaç kişi anlayarak okuyor? Yine düşünerek, yine sorgulayarak Allah’ın varlığını kendi düşüncelerimizde de bulmamız lazım, ateistler hâşâ Allah yoktur dedikleri zaman, “sen aklını da görmüyorsun o zaman senin de aklın yok” cevabı bizlere yeterli olmaması lazım. Yapılan bilimsel açıklamalar ile dini bilgiler birbiriyle zıtlaşmaması lazım, ortada bilimsel bir gerçek varsa Allah’ın dini ile hiçbir şekilde ters düşmemesi lazım, bunun için Kur’an’ın içinde hep görmez misiniz güneş nasıl belirli hareketlere uyarak gökte durur ve hareket eder, yıldızları görmez misiniz size deniz yolculuklarınızda yön bulmaya yardım eder gibi vs. vs. örnekler verir; yani evrene bakarak, Allah’ın evrendeki ayetlerini “oku” ayetine de uyarak ilk sorgulamamıza başlayabiliriz. Sorgulamadan yaptığımız şehadetin içi boştur maalesef. Şükürler olsun ki sorgulamamızı, yaşadığımız topraklardaki din gerçek mi değil mi diye kıyas yapabileceğimiz bir ışık, bir ruh var elimizde o da şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Eğer O’nu açıp anlayarak okuyup şahitlik yaparsak, din olarak tamamen O’na uyarsak o zaman bir şeyleri görmüş, bir şeyleri duymuş, elimizde bazı şeyleri tutmuş oluruz. O zaman şahit olmaya gerçek manada hakkımız olur. Unutmayalım Kur’an’ın ilk ayeti ve emri Oku’dur, işit değildir.

    Bunları anlayıp araştırmadan önce de Mekkeli müşriklerin inançlarının ne olduğunu tamamen bilmeliyiz. Müşrik dediğimize göre onların özellikle şirke bulaştığını bilmemiz lazım. Onlar Tanrı tanımaz filan değillerdi. Müşrikler namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı, hac görevi yapıyorlardı, kurban kesiyorlardı yani tanrı tanımaz değil bilindiğinin aksine Allah’ı tanıyıp ona inanıp sadece Allah’a ortak koşup, şirke bulaşmışlardır (Ankebut Suresi 61. Ayet). Nasıl müşrikler İbrahim’in dinini bozup ortaya cahiliye dönemi çıktıysa şimdi de Muhammed’e gelen din, ona tabi olanlar tarafından bir şekilde bozulmuştur, bozulmaya da devam etmektedir. Dediğim gibi şükür ki elimizde Kur’an gibi bir kaynak, Allah kelamı var da okuduğumuz zaman doğruları ve yanlışları görebiliyoruz. Maalesef Kur’an ile garip bir ilişki içinde (#14005725) olduğumuz için hâlâ gavslardan, şeyhlerden, ölmüş kişilerden ya da ölecek olan kişilerden din adına yardım ve şefaat bekler hâle gelmişiz, tarihte dini kitap yazan kişilere kutsaliyet vermiş ve onların özel kişiler olduğuna inanmış gitmişiz, yani taştan putları kaldırmışız yerine kanlı canlı putlar getirmişiz. Taştan putların görevi neydi, hâşâ Allah’a yakınlaştırmak ve Allah katında şefaat etmek, peki şimdiki bu saydığım insanların vazifesi ne, tabii ki de Allah’a yakınlaştırmak ve hâşâ Allah katında şefaat etmek. Taştan putlar demişken de o taştan putların bir kısmı hâşâ Allah’ın kızları olarak görülürken diğer bir kısmı da önceden iyi olan, şefaat etme yetkisi olan günahsız süper kişilerin öldükten sonra adına hatıra olarak ya da saygı olarak yapılmış putlardır ve ölen kişilerin ruhlarının da o putların içinde yaşadığına inanılmaktadır. Şu an o tarz olan gavslarımız, efendi hazretleri ya da şeyhler hâlâ yaşıyorlar ve onlara inanılıp rağbet görüyorlar, ölmüş olanlardan da taştan put olmasa da türbelerden medet umulmakta, tabutlarına el açıp yardım istenmektedir. Yani şu durum çok açık bir şekilde bellidir ki cahiliye dönemi hâlâ hayatımızdadır ve kula kulluk etmek hayatımızın en büyük tehlikesidir. Şirk insanlığımızın vebasıdır.

    https://www.youtube.com/watch?v=jndu09PAGhw
    https://www.youtube.com/watch?v=EpQyO1udZ0c
    https://www.youtube.com/watch?v=LbBvYYRCikU
    https://www.youtube.com/watch?v=KU1Nl1WgrsQ


    Nedir mesela dinimizdeki bu derece sapmaların sebebi? Baş sebeplerden biri olarak öncelikle Peygamberimiz’in vefatından sonra İslam’da başlayan toprak fethetmeler ve kılıç zoru ile insanları Müslüman yapmalardır. Bir toplum başka bir toplum /sebep etkisi ile başka dine girmekle, tüm toplumsal hafızasını kaybetmez kaybedemez. İnançlarını bugünden yarına geçiş gibi değiştiremez. Toplumca dini değiştiren millet/toplum eski dinlerine ait pek çok şeyi şuur altlarında yaşatmaya devam ederler. Kendinizden düşünün, ülkece fethedilsek, dininiz artık falanca dindir diye diretilse, atıyorum X dini altındayken kaçınız gizli gizli namaz kılmayacak? Zaman geçtikçe, seneler geçtikçe, insanlar değiştikçe namaz ile X dini artık birbirine karışmayacak mı? Aynı sırat köprüsü ve Zerdüstlük gibi ya da biz Türklerde fazlası ile olan Şamanizm kalıntıları gibi, mesela: çaput bağlamak, gidenin arkasından su dökmek, Allah korusun dedikten sonra tahtaya vurmak, 40 sayısının vs. belli başlı sayıların tılsımı ve bir gizemi olduğuna inanmak, kurşun dökmek, en büyük ve en önemlisi de dua ederken göğe yukarı bakmak ya da bir benzeri de peygamber göğe yükseldi demek ve hâşâ Allah’ın yanına gitti demek gibi. Hani Allah’ın benzeri yoktu, hani Allah’ın mekânı yoktu ama sizler göğe bakarak dua ederek, göğe yükseldi diyerek hem O’na makam veriyorsunuz hem de makam verdikten sonra peygamber huzuruna gitti diyerek hâşâ sanki padişahmış gibi, makamına huzuruna çıkarak Allah’a benzerlik veriyorsunuz.

    Kitap bu şekilde yaşadığımız dindeki olguları başka dini olgular ile sorgulatarak okuru bol bol düşünmeye ve sorguya davet ediyor, sorguladıktan sonra da insanın kafasında kesinlikle bir ışık yanıyor ve evet bu nasıl olabilir diye kendimizi sorguluyoruz. Sorgu attığı ve Kur’an ışığı altında cevap verdiği, paralel dini oluşturan, dini bozan kimseleri de genel olarak madde madde sıralıyor.

    - Peygamber’i, Ali’yi veya şeyhleri ilahlaştıranlar. Özellikle Peygamber’i insanüstü bir varlık gibi gösteren, onun ölmediğini, hatta evrenin onun için, ondan/onun nurundan yaratıldığını söyleyenler
    - Allah’ın, kâinatın idaresini gavslarla, kutublar, insan-ı kâmil’lerle, Hızır’la paylaştığını söyleyen, yetkisini evliyalara devrettiğini söyleyen evliya kültü.
    - Dini kanaat önderlerinin her sözünü dinin tartışılmaz doğruları gibi kabul etmek, onları yanılmaz bilmek.
    - Ölmüşlerden, kabir ve türbelerden medet ummak, dilek ve isteklerini onlar vasıtasıyla Allah’a arz etmek, onları aracı ve şefaatçi yapmak, vs. gibi pek çok şey dinde gulûvdür, sapmadır.
    - Kendisini açıktan veya gizli peygamber, mehdi veya müceddit ilan edenler.
    - Dinleri birleştirmeye çalışanlar, sevgi dini veya Anadolu İslam’ı tesis etmek isteyenler.
    - Kur’an ile yetinip, sünneti dışlayanlar.

    Saadettin Merdin’in kitapları hakkında yapılan programları izlemek için.
    https://www.youtube.com/...elJcpqto&t=1819s
    https://www.youtube.com/...UoZUQDq4&t=3694s