• 199 syf.
    Sevgili Tamer Demirdelen, bize deneyimledigi birçok konuda argüman dizisi sunmuştur. Seçtiği başlıklar altında konuların özüne inmesi, anlattıklarını örnekler ile desteklemesi, kitabın okunmasına akıcı bir üslup kazandırmıştır.
    En sevdiğim kısım ise, ara ara okuru teste tâbi tutmasıdır. İtiraf ediyorum; çaktım hepsinden.Ne kadar dikkatsiz olduğumu ve algılarımı daha açık tutmam gerektiğini anladım.
    (Kandırıkçı ya, kandırdı beni! Yoksa... ^¡^ )

    Bana yeni şeyler öğreten, algılarımı açan, "Hadi canım, ben hiç böyle düşünmemiştim" dedirten kitaplar önceliğimdir. Bu kitap onlardan biri.

    Kitaptan birkaç örnek vermek gerekirse:

    ● Dokunduğumuz her şeye daha fazla bağlandığımız için ( yani direk bir sahiplenme içgüdüsü oluşuyor), alışverişte satıcının ikna etmek için " Dokunun lütfen ya da bir deneyin almak zorunda degilsiniz." taktigini uyguladığını ve bunun çogu zaman işe yaradığı gerçeği.
    ● Dünyanın en bilinen 25 logosunun yuvarlak olması ve sebebinin yuvarlak yüzeylerin dokunmaya teşvik etmesi ve bizde güzellik algısını bunun oluşturması.
    ● Karşımızdaki insanın beden diline, hareketlerine, ses tonuna, seçtiği kelimelere dikkat etmemiz gerektiğine ve aynı şekilde hareket etmemiz sonucunda doğru iletişime geçebilecegimiz gerçeği.
    ● Her seyin ve herkesin bir hikâyesi olduğunu biliriz. İyi bir hikaye anlatıcısı olmanın, insanları ikna etmekte ne kadar çok işe yaradığını yaşanmış örneklerle açıklaması.

    Ve böyle sayısız örneklerler verebilirim. Çünkü dolu dolu bir kitap okudum ben. Bir ay sonra kitabı tekrar okumayı düşünüyorum. Öğrendiklerimi pekiştirmek ve bu defa hangi cümlelerin altını çizeceğimi görmek için.

    Ben satış ve pazarlama ile ilgili fazlaca örnek verilmesini sevdim.Tabii ki bunun yanında, kendimizi ve iletişime geçtiğimiz insanları tanımamızı, anlamamızı sağlayacak, göremediğimiz detayların farkındalığını yaratacak, yaşamı kolaylaştıracak, bir birey olarak her alanda fazlaca işimize yarayacak bilgiler ve taktikler bulunmaktadır.Sahi kendinizi keşfetmek istemez misiniz? Belki de içinizdeki gücü farketme zamanınız gelmiştir. İyi bir rehber daha bırakıyorum size.
    Çünkü yaşam, her hatayı yapmamızı bekleyecek kadar uzun degil.

    Keyifli okumalar.
  • Selmin devam etti:
    — Onu unutmak veyahut da ondan intikam almak. Birincisi nasıl olur, bilmiyorum. Fakat intikam almak da kolay. Ben Ferhat'ın herkesten gizlediği birçok çirkinliklerini bilirim. Çok çirkin şeyler, dayı. Bunları ben aradım ve buldum. Bazılarını bildiğimi o da bilmez. Vesikaları da var bende. Rezil edebilirim onu. Sonra inanınız, öldürebilirim de onu. Siz ne derseniz deyiniz, bende Arnavut kanı var.

    Samim, uzamasını istemediği için hemen zaptettiği tek boğumlu bir kahkahadan sonra dedi ki:
    — O kan sence o kadar kıymetli ise, ziyan etme. Kanlı kavgalara lüzum yok. His münasebetlerinde, halkla bizim aramızdaki fark budur. Halk sevginin veya alâkanın objesini ortadan kaldırmakla meseleyi kestirme halledeceğini sanır ve sevgilisini öldürür. Biz meselenin dışarıda değil, içimizde halledilebileceğini daha çok anlarız. Çünkü dâva yalnız sevgili ile kendimiz arasında değil, hattâ senin meselende olduğu gibi hiç değil, asıl dâva kendimizle kendimiz arasındadır. Sevgiliyi dışarıda öldürmek neye yarar? İçimizde yaşadığı müddetçe, biz sadece bir şeklin katili olmakla kalırız. Onu içimizde öldürebilmeliyiz. Unutmak budur. Tereddüdün lüzumsuz. Rezil etmek veya öldürmek, yani manen veya
    maddeten öldürmek, verdiği zafer gururu ne olursa olsun, meseleyi halletmez.
    — Fakat Ferhat benim sevgilim değil.
    — İsim ve sıfat münakaşasını bırakalım. Ne olursa olsun, her gün düşündüğün insandır ve bu obsesyon, itiraf et ki, ıstırap kadar zevk de veriyor. Bak işte, burada sevgilinin maddî prezansını, vücudunu lüzumsuz bırakan garip bir alâka önündeyiz. Onu görmek istemiyorsun, çünkü sana lâzım olan şey onun kendisi değil. Aranızda esaslı bir cinsî temas yok; olduğu kadarı da -eğer varsa- asıl mesele senin içindeki mücadeledir. Fakat kiminle? Onu yenmek istiyorsun. Silahın kin ve nefrettir. Bunları besleyecek unsurları kudurmuş bir tecessüsle arıyorsun. Çirkinlik arıyor ve buluyorsun. Vaktiyle de bir kere söylemiştim sana galiba değil mi, bu bir aşk mücadelesi değil, mücadele aşkıdır. Gayesini kendi kendinde bulur. Ferhat veya bir başkası, bu gayeyi konkre(somut) bir hale getirmekten fazla rolü ve değeri olmayan sembolik bir unsurdur. Onun kendisine değil, hayaline ihtiyacın var. Buluşmak istemiyorsun onunla; yahut da bunu arzu ettiğin zaman, sadece, zihin plânında hücum ettiğin bir hayalin konkre
    muhtevasıyle karşılaşmak ve onu kendi maddesi içinde de hırpalamak istiyorsun.
    —Çok doğru. Çünkü buluştukça hep kavga ediyoruz.
    — Hakikatte bu senin kendi kendinle kavgandır. Ucu ne kader uzaklara gider bu mücadelenin, bilir misiniz? Anlattığım kadar basit değil. Fakat simdi seni güç kavrayabileceğin metafizik meselelere koşturup yormak istemem. Onu geçelim.
    Ferhat'ı sevmediğin halde ona bu kadar şiddetli alâka duyman, hakikatte, onu sevmek ihtimaline karşı yaptığın mücadelenin, "sevmek öncesi" diyebileceğimiz bîr hal içinde, bir mücadele aşkının bahanesi olmaktadır. Yani Ferhat'ı sevebilseydin bu mücadele aşkı derhal sona erecekti. Sana kolay bir formül vermek için diyebilirim ki, aşk iki kin arasında bir mütarekedir.
    — Fakat aşk hayranlıkla başlamıyor mu? Başlangıçta kin yok ki.
    — Hayranlık mağlûp olmuş bir kıskançlıktır. Yani kıskançlık gıptaya, gıpta
    hayranlığa yerini verir. Dibinde kin vardır. Gitgide, hayranlığın zaafa uğradığı anlarda bu kin ortaya çıkar.
    Selminin yüzü gevşedi. Çizgilerinde bir anlama ferahlığı vardı.
    Mırıldandı:
    —Evet... Sahi...
    Dayısına doğru eğilerek sordu:
    — Peki... Öyleyse... Dayıcığım, ne yapmalıyım onu tam unutmak için? Çünkü söyledim: Utanıyorum kendimden.
    Samim başını arkaya doğru salladı:
    — O kadar değil, o kadar değil... O kadar olsaydı çarçabuk nefret ederdin ondan ve mücadeleye lüzum görmezdin. Ferhat'ı hem beğeniyorsun, hem beğenmiyorsun. Sana da bu lâzım. Mücadeleyi bu tereddüt besliyor. Unutmaya gelince, Selminciğim... Samim içini çekti. Sonra gülümsedi. Kaba bir şey söyleyecekti: "Kelin merhemi 0 olsaydı..." Sonra şöyle dedi:
    — Selminciğim, unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil, çalışmamaktır.
    Fakat onu görmemeni tavsiye ederim. Maddesiyle alâkanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimî olsun.
    Peyami Safa
    Yalnızız
  • 160 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şiirsel bir günlük okudum. Derinden ve felsefik şekilde sarstı.
    Kierkegaard filozof bir yazardır. Bu nedenle belki de, okuması ve zaman zaman anlaması zor bir eser oldu benim için. Eski zaman düşünürlerine aşinalığınız yoksa eser ciddi ciddi zorluyor. Zaman zaman, ilkçağ düşünürlerini incelemek adına esere zoraki molalar verdim.
    Okuduğum bu eser sıradan bir günlük tarzı değil. Estetikle sevginin, nefretle aşkın buluşması gibi bir ruh hali veriyor okuyucuya bence. Heyecan dolu bir ilişki lanse ediliyor okuyucuya. Toplumun tabularına karşı en dik duruşu sergiliyor. Kısaca aykırı bir süreç. Aykırı bir eser ve bana göre muhteşem bir anlatım.
    Mutsuzluk ile beslenen bir adamın, aşkı, yakarışı ve toplumsal direnişi bu kitap.
    ‘’Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır, çıkmak ise bir başyapıt.’’
    ‘’Baştan Çıkarıcının Günlüğü’’ eseri yeraltı edebiyatının kesinlikle baş tacıdır ve en üst sıralarındadır.
    Biraz nefes almak ve nefes vermek adına okunmasını tavsiye ederim.
    Benim için günlük demek, yani öyle sarsıcı, vurucu ve derinden, Nazım ile Piraye demektir. Bir de şimdi Johannes ile Cordelia…
    Herkese derin bir aşk kokulu okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • 542 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Eser hakkında yorum yapmakta belli ki çok zorlanacağım. Yazacak onlarca şey var ama nereden başlayayım bilemiyorum. Derin bir nefes alıyor ve başlıyorum
    Her kadının mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm bir gerçek fakat mümkünse erkekler de okumalı bu eşsiz eseri. İlk sayfaları oldukça ağır ilerledi, dilini anlamadım çok zorlandım. Fakat daha sonra elimden bırakamadım eseri.
    İnanılmaz öyküler eşliğinde harika hayat dersleri veriyor Estes. Ama öyle şunu yap bunu yap şeklinde değil. Sadece fikri veriyor ve karanlığı aydınlığa çeviriyor. Yalın, sade, uygulanma olasılığı yüksek ve doğal çözümler ile bizi baş başa bırakıyor.
    Harika bir anlatım ile diyor ki Estes; "Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Genital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır; çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir; çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir; çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir; çünkü gülme insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir."
    Bu eşsiz eseri yazmak 20 yıl sürmüş olup sanırım biz okuyucular da defalarca okuyacaktır. Hakkını vermek adına kesinlikle tek okuma yetmeyecek. En azından bana yetmedi, tadı kaldı damakta.
    Kısmen de olsa, dilim döndüğünce esere gelecek, eseri anlatacak olursam, ben de bıraktığı iz toplumca dışlanan, anlatmakta zorlandığımız her şeyi tokat gibi yüzümüze çarpıyor Estes. Söylemekten ve yaşamaktan korktuğumuz ger şey var bu eserde. İşin özeti şu ki, kendimi fark ettim ben bu eserle. Kendimi yaşadım sanki. Ruhumu, hayatımı, bilinçaltımı ve bastırılmış her duygumun farkına vardım. Ne de güzel kendime getirdi bu eser beni. Ben çok şey kazandım ve dilerim ki herkese bir şeyler kazandırır bu eser. Mutlaka okuyunuz dediklerimdendir…
    • Her beden güzeldir, yalnızca bunun farkına var! Moda, senin bedenindir.
    • Karanlık, bizim en güçlü silahımızdır.
    • Yaptığımız en güzel şeydir KAHKAHA ATMAK!!! Kahkaha atın kadınlarım…
    Yanımda her daim kalacak bir kitap ve arada açıp mit öykülerini okuyup, nefes almak adına sayfalarını çevireceğim.
    Herkese keyifli ve dikkatli okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • Bir köyde yaşlı bir adam varmış, ve bu adam çok fakirmiş, ama bu adamın çok güzel beyaz atı varmış, bu at yüzünden krallar bile bu adamı kıskanırmış. Böyle dillere destan bir at daha önce hiç görülmemiş. Güzellik, ihtişam ve güç hepsi o atta bulunuyormuş. Kral atı bu adamdan satın almak istemiş ve muhteşem bir fiyat teklif etmiş, ancak yaşlı adam "Bu at benim için at değil, o bir insandır ve bir insanı nasıl satabilirim? O benim arkadaşım, ve o bir mülk değil, İnsan nasıl bir arkadaşını satabilir? Hayır, mümkün değil." demiş. Adam gerçekten fakirmiş, aklına gelen her türlü günaha varırmış, ama atı asla satmamış.

    Bir sabah adam uyanmış ve birdenbire atın ahırda olmadığını fark etmiş. Bütün köy toplanmış ve adama "Seni ihtiyar bunak, biz önceden, bir gün atın çalınacağını biliyorduk. Bu atı sana bırakırlar mı? Bunun yanı sıra çok fakir durumdasın, Satmanın daha iyi olacağı atı neden elinde saklarsın ki? Şimdi ne paran var ne de atın Kraldan bu at için harika bir ücret alabilirdin, Bu senin için bir lanet, bir talihsizlik. " demişler.

    Yaşlı adam "Karar vermek için acele etmeyin. sadece at ahırda değil ve kayıp demelisiniz, çünkü gerçek bu. Diğer her şey sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. Nasıl bu durumu yargılarsınız?" demiş. 

    Köylüler "Bizi aşağılamaya çalışma be adam, harika birer filozof olmayabiliriz, ancak bunun için felsefeye gerek yok, bir hazinenin kaybolduğu basit bir gerçek ve bu gerçekten bir talihsizlik" demişler. 

    Yaşlı adam  "Yargılamanız boş ve ben sadece atın gittiğini gözlemledim, bir talihsizlik  veya isterse bir nimet olsun bildiğim başka bir şey yok. Çünkü bunlar sadece bu olayın bir parçası. Kim bilir ne olduğunu?  Onu takip edecek misiniz? " demiş.

    Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.  Yaşlı adamın delirdiğini düşünüyorlarmış. Her zaman yaşlı adamın biraz deli olduğunu düşünüyorlarmış; Aksi halde, bu atı satacağını ve servette yaşayacağını düşünüyorlarmış. Ama yaşlı adam ormancı gibi ağzına kadar sefalet ve yoksulluk içinde yaşıyormuş ve hala tahta kesip ormandan orman getirip satıyormuş bunun yanı  sıra ve çok yaşlıymış. Köylüler bu olaydan sora bu adamın deli olduğuna tamamen emin olmuşlar.

    Olaydan 15 gün sonra aniden bir gece at geri dönmüş. At çalınmamıştı ve kendi kendine vahşi doğaya kaçmıştı. Ve tek başına değil, onunla bir düzine vahşi atla beraber geri dönmüştü. 

    Köylüler yine toplanmış ve "Yaşlı adam, sen haklıydın ve biz yanılmışız, bir talihsizlik değil, bir nimet olduğunu bize kanıtladın. Düşüncemizde ısrar ettiğimiz için özür dileriz." demişler.
    Yaşlı adam " Karar vermek için yine acele ediyorsunuz, sadece atın geri döndüğünü ve beraberinde on iki vahşi atla birlikte geldiğini söyleyin. Yargılamayın. Bunun nimet olup olmadığını kim bilebilir?  Bu sadece olayın bir parçası .Bütün öyküyü bilmiyorsanız, nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir kitabın bir sayfasını okudunuz, kitabın tamamını nasıl yargılayabilirsiniz? Bir sayfadaki bir cümleyi okudunuz - bütün sayfayı nasıl yargılayabilirsiniz? Cümlede tek bir kelime - tüm cümleyi nasıl yargılarsınız? Ve tek bir sözcük el altında değil - hayat çok geniş - bir kelimenin bir parçası ve siz bütünü yargılıyorsunuz! Kimse ne olduğunu bilmiyor ve benim kararımda olmadığım için mutluyum, beni rahatsız etmeyin lütfen. "

    Bu sefer köylüler yaşlı adamla dalga geçmemişler. Belki de yaşlı adam haklı diye düşünmüşler. Böylece sessiz kalmışlar ama içlerinden bu adamın akli dengesi yerinde değil diye alay etmişler. Yaşlı adamın ati ile birlikte 12 tane daha muhteşem at geldi. Küçük bir eğitim ile hepsi satılabilir ve çok para getirebilirdi bu atlar.

    Yaşlı adamın yalnızca bir oğlu varmış. Genç oğlu vahşi atları eğitmeye başlamış; Sadece bir hafta sonra vahşi bir atın üstünden düşmüş ve oğlunun bacakları kırılmış. Köylüler tekrar toplanmış. İnsan her yerde bizim gibi insandır ve Köylüler bu olayı yine yargılamışlar "Haklıydın, yine haklıydın, nimet değildi, yine bir talihsizlikti. Tek oğlun bacaklarını kaybetti ve Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa şimdi sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.” demişler.

    İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin, oğlumun bacağını kırıldı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez. Hayat parçalara ayrılıyor fakat yargı toplamla ilgili.”

    Birkaç hafta sonra ülke komşu bir ülke ile savaşa girmiş ve kasabadaki tüm gençler ordu için zorla alınmış. Sadece Yaşlı adamın oğlu sakat olduğundan evde kalmış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.” demişler.

    “Siz erken karar vermeye devam edin”  demiş, ihtiyar devam etmiş "oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Tanrı bilir.” demiş.
  • 136 syf.
    ·Puan vermedi
    Sonuç ve Değerlendirme
    Bilindiği üzere alimlerce muteber kabul edilen bazı hadis kaynaklarında zayıf hadislerin yer alması sorun olmuş, değişik kesimlerce tartışılarak tenkitler yöneltilmiştir. Bazı tenkitlerin yerinde ve haklı olduğunu kabul etmekle beraber, bir kamsının, hadis kaynaklarını yanlış ya da farklı okuma yönteminden kaynaklandığı için, yersiz ve haksız olduğunu söylemek yanlış olmaz. Örneğin ricâl eksenli Müsned ve Mu'cemlerin genel amacı arşivleme olduğu için, müellifleri, eserlerini oluştururlarken mütesâhil davranmış, hadisin muhtevasına göre bilinçli olarak zayıf rivayetlere de yer vermişlerdir. Bab eksenli Cami' ve Sünenlerde ise, babına göre bazen zorunlu ve kaçınılmaz olarak zayıf hadislere de yer verilmiştir. Eğer müellif, hadisin zayıf olduğunu belirtmiş ve zayıflık sebebini de açıklamışsa, bunu mutlaka bir sebebe binaen eserine almıştır. Her bir hadis müstakil bir şekilde hüküm kaynağı olarak değil de, bab eksenli ve bab içindeki fonksiyonuna göre ele alınırsa, bu durumun eser ve müellif için bir nâkısa teşkil etmediği görülecektir. Önemli olan bu sebebi keşfetmek ve verilmek istenen mesajı doğru algılamaktır. Yoksa hiçbir müellif zayıf ya da münker olduğunu belirterek bir hadisi eserine tenkit edilmek için almaz. Bununla beraber bir müellif, durumunu belirtmeksizin zayıf- veya asılsız bir rivâyeti bir hükme dayanak olarak zikretmişse, da bir tenkit sebebidir. Çünkü sıhhat kriterlerini isabetli bir is şekilde uygulayamamış demektir.

    Bir hadis kaynağında yer alan bütün hadislerin, müellifinin yaptığına, metot ve amacına bakılmaksızın, tek tek müspet manada hüküm kaynağı olarak algılanması, bazı eserler için ciddi bir sorun teşkil eder. Çünkü böyle bir yaklaşımın, kaynak niteliğin deki herhangi bir eserde, zayıf hadisin varlığına tahammül yoktur. Oysa müellifin bâb içinde rivayete yüklediği fonksiyon, bazen onun zayıf olmasını zorunlu kılabilir. "Hadis eksenli" yaklaşıma göre müellifin fıkhi bir amaç gütmesinin veya olağanüstü bir seçim yapmasının ya da rivayeti zikrettiği yerin hiçbir önemi yoktur. Müelliften beklenen zikrettiği hadislerin sahih olmasıdır. Çünkü bu yaklaşıma göre hadis eserleri sadece birer hüküm kaynağıdır. Bir konu hakkında lazım olan sahih bir hadisi bulmak yeterlidir. Oysa hadisler "bab eksenli" ele alındığında, özellikle alel-ebvab konulu hadis kaynaklarının zayıf hadis zikretmelerinin amaçsız olmadığı görülecek, böylece, en azından bir kısmi, sorun olarak algılanmayacaktır. Örneğin Müslim her bâbın ilk hadisleri dışında mutabaât ve şevahid ve benzeri amaçlarla zayıf hadisler de zikreder. Çünkü onun için aslolan ilk hadislerdir. Tirmizi ise bab içinde zikrettiği birçok zayıf hadisin durumunu açıklar; bunları ya bâb içinde başka bir hadisi desteklemek veya durumdan haberdar etmek ya da ulemânın ameline mazhar olduğu için zikreder. Aslında bu tür eserlerde, musanniferinin, babların ihtiva ettiği hükme sağlam dayanak sunup sunamadıklarına bakmak gerekir. Eğer zikrettikleri bâbın ihtiva ettiği hükme sağlam bir dayanak sunabilmişlerse, daha sonra değişik amaçlarla aynı babın içinde zayıf hadis zikretmelerinin tenkit edilecek bir yanı kalmaz. Önemli olan, eserden, bu durumu bilerek yararlanmak, hadisleri tek tek hüküm kaynağı olarak değil, bab eksenli ele almak ve içinde sahih bir rivâyeti bulabilmektir. Bu yaklaşım hem yararlanma ve hem de tenkit noktasında yanılgıları en aza indirecektir. Burada şunu da belirtmekte yarar var: Hadis kaynaklarındaki her hadisi hüküm kaynağı olarak algılamak farklı bir şeydir; ihtiyaca göre hadisleri alıp yorumlamak ve ona göre yararlanmak ayrı bir şeydir. Bab eksenli yaklaşım bize hadis kaynaklarını sıhhati bir de algılamamıza yardımcı olacaktır.

    Alel-ebvab eserler, babları çoğu kez olgudan nassa hareketle oluşturulduğu için, tasnif edildikleri dönemlerde toplumun inanç, det ve sosyal hayatına yön vermek gibi bir fonksiyon icra etmelerinin yanı sıra, itikâdi, fikri ve fıkhi problemler çerçevesinde günlük tartışmalara çözüm getirmek gibi bir görev de ifà etmekteydiler. Örneğin Buhâri'nin Sahih'inde imanın artıp eksilmesi ile ilgli bab, Ebu Davud'un Sünen'inde "men kale” şeklinde yer alan bablar, olgudan nassa giden bir metotla teşekkül eden bablardır ve tartışılan meselelere cevap niteliği taşımaktadır. Bunu şu örnekte daha da somutlaştırabiliriz: Ebû Davud’un "Namazı kesen/bozan seyler babı”'nda sunduğu maddelerin her biri için, hemen arkasından, "kılanın önünden kadının geçmesi namazı bozmaz diyen kimse ile ilgili bab”, "kılanın önünden merkebin geçmesi namazı bozmaz diyen kimse ile ilgili bab”, “kılanın önünden kopeğin geçmesi namazı bozmaz diyen kimse ile ilgili bab”, "kılanın önünden geçen hiçbir şey namazı bozmaz diyen kimse ile ilgili bab” şeklinde peş pese zikrettiği bablar,ilgili babtaki maddelere ve farklı görüşlere cevap niteliği taşımaktadır. Cevap niteliği taşıyan rivayetler içinde zayıf olanlar da bulunabilmektedir. Bu durumlarda sıhhatten ziyâde mevcut rivayetlerin ilgili bâblarda nakli söz konusudur. Müellif bunu yapar- ken hadislerin durumunu da belirtir. Aslında bu, bir manada söz görüş ve iddiayı olumsuzlama operasyonudur. Zira Ebu Davud, "namazı bozan şeyler babı" altında zikrettiği hadislerin belirttiği sıhhat durumlarıyla, aslında namazı neyin bozmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü, "Sizden biriniz sütresiz namaz kılarken önünden köpek, eşek, domuz, Yahudi, Mecusi ve kadın geçerse konusu namaza bozulur." rivâyetinde, namazı bozduğu ifade edilen hususların münker bir rivayete dayandığını ortaya koymakla, aslında konusu hususların namazı bozmadığını ifade etmiş olmaktadır. Burada hükmü belirleyen, rivayetin münkerliği yani zayıflığıdır. Diğer bir ifade ile müellif hadiste söz konusu edilen meselelerin münker hadîsle sabit olamayacağını ifade etmiş olmaktadır. Olumsuz bi uygulama, çürük bir delile dayanıyorsa, o çürüklüğü ortaya koymak suretiyle bazen olumsuz bir uygulamanın olumlu hale dönmesine vesile olabilir. Dolayısıyla bazen zayıf ya da münker nitelikli bir rivayeti nakletmek, bizatihi çözümün kendisi olabilir. Çünkü burada probleme cevap, rivâyetin zayıflığıdır. Buna göre zayıflığı belirtilerek zikredilen her hadis, her zaman olumsuz bir durum arz et Önemli olan hangi maksatla zikredildiği ve bab içinde icra ettigi fonksiyondur. Ancak, burada, musanniflerin iki zıttan birini men- uh görme eğilimlerini de hesaba katmak gerekin.

    Zayıf hadislerin 'hadis kaynaklarında neden yer aldığını değil de, 'bizatihi varlığını tartışmak', olumsuz bir imaj bırakır. "Filan müellif eserinde zayıf hadis nakletmiştir.", demek bir olumsuzluk beyanıdır. Ancak "filân müellif şu sebeplerden dolayı eserinde zayıf hadisler nakletmiştir." sözü, olumlu bir ifadedir. Bir eserde her hadis sadece hükme medar olmak maksadıyla zikredilmez. Bazen hükme medar olan sahih bir hadisi desteklemek için zikredilir Bazen sadece bir hüküm için birkaç hadise yer verilir. Bu hadisler tek tek müstakil olarak ele alındığında isnad güve açısın dan sadece biri ele alınabilecek durumdadır. Ancak bâb içinde ve toplu olarak bakaldığında hepsinin de bir görevi ve zikrediliş amacı vardır. Mütabaat ve seváhid amaçlı zikredilen hadisler böyledir. Münker ve vahi derecede zayıf olan bir hadis ise bazen olumsuzlama yoluyla bir durumu açıklığa çıkarmak için zikredilmiş olabilir. Örneğin bir kanaat vahi derecede zayıf bir hadise dayanıyorsa ve onun yanlışlığını ortaya koyacak sahih bir rivayet de yoksa o kanaatin yanlışlığı ancak dayanağının çürüklüğünü ortaya koymakla mümkün olur. Burada olumsuzluktan olumluya bir gidiş söz konusudur. Zayıflıkları beyan edilerek zikredilen baza yetlerin böyle bir fonksiyon icra etmek için zikredildiklerini söylemek yanlış olmaz. Onun için hadis musannifleri bazen hadisin zayıflığı ile bile bir mesaj, bir hüküm beyan etmek istemişlerdir. Yoksa hiçbir hadis müellifi, topluma yön vermek için oluşturduğu eserine, olumsuzluk olduğunu bile bile ve zayıflığını beyan ederek gerekçesiz bir şekilde zayıf hadis nakletmez. Bu durum bize ale'l-ebvab hadis kaynaklarını 'hadis eksenli' değil, 'bâb eksenli' ve bablarla ne verilmek istendiğini dikkate alarak okumayı gerektirir. Aksi takdirde, hadis musannifleri hakkında bu kadar olumlu beyanlar nakledildikten sonra 'şu eserinde şu kadar zayıf hadis var- dır' demek, birbiriyle çelişir; yapılan olumlu beyanların gerçek dışı ve güvensiz olduğu sonucu ortaya çıkar. Müellifin zikrediş amacını tespit edip ortaya koymadan ve özellikle bizzat kendisinin yaptığı değerlendirmeleri dikkate almadan hadisleri kullanmak/nakletmek müellife bir haksızlıktır.
  • Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkâr (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleri ile hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.