KİTAPBUCH, Çocukluğum'u inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 47 günde · 8/10 puan

Kitabın Yorumu

Ünlü yazar Tolstoy’un,10 yaşından 16 yaşına kadarki yıllarını anlattığı, kendi ifadesiyle; “Hatırladığında ruhunu temizleyen ve neşesini getiren” anılarının yer aldığı eseridir (ilk eseri).
Soylu bir ailenin çocuğu olan yazar; evini, ailesini ve yakınındakilerini, her birine ikişer-üçer sayfalık bölümler ayırarak anlatır kitabında. Bu anlatımında, daha çok yaşanan olayları ve anıları esas alır, ancak bazen de kendi duygu ve düşüncelerini kısaca belirtir. Lev Nikoloviç Tolstoy, eserinde; tebessümünü unutamadığı annesini ve genç yaşta ölümünü, babasını, büyükannesini ve ölümlerini, uşaklarını, derslerini, ergenliğini, şiiri, sevgiyi anlatır. Bununla birlikte, kitap; yaklaşık 200 yıl öncenin Rus toplumunu ve alman dil/kültürünü de içinde barındırmaktadır.
“Çocukluğum”; her yaştan okuyucuya; çocukluğu ve ondaki masumiyeti yeniden düşündürebilir ve çocuğu olanlar için bir empati imkanı sunabilir.

Fatih, Katalonya'ya Selam'ı inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 13 günde

İspanya İç Savaşı, II. Dünya Savaşı hakkında okumayı sevdiğimden olsa gerek ilgimi çeken bir konu. İç Savaş hakkında kabaca bilgim olmasına rağmen ilk defa bununla ilgili bir kitap okudum. Bu yüzden okumak isteyenlere ilk tavsiyem İspanya İç Savaşı hakkında bilgi sahibi olduktan sonra okuyun. Ben bile Franco kim, bunlar niye savaşıyor biliyor olmama rağmen arada savaşın gidişatını daha iyi bilseydim keşke dedim.
Kitap, Orwell'in savaştaki anılarından, gözlemlerinden oluşuyor. Oraya gidişi, milislere katılışı, cephede gördükleri ve siyasi durumdan bahsediyor. Milislerin pek de askeri olmayan durumunu iyi bir gözlemle aktarmış. Başıboşluk, düzensizlik ve eğitim eksikliği Franco karşısında savaşan milislerin en büyük sorunu. Bu sebeple olsa gerek kendilerine de savas konusunda güvenmiyorlar. Ama bu noktada Orwell, Ispanyollarım gözü karalığını da vurgulamayı unutmamış ki bu durumu Alman askerlerden de okumuşluğum var. Orwell'in cephedeki anıları ve İspanya hakkındaki gözlemleri kendini okutturan cinsten.
Kitabın en sıkıcı bölümleri, Franco karşısında yer alan cephenin siyasi durumunun anlatıldığı yerler. Birçok örgüt var, neredeyse hepsi birbirine düşman. Savaş sürerken bile varolan iktidar kavgaları yüzünden asıl amaçlarını bile unuttukları oluyor. Orwell'in eleştirdiği en önemli noktalardan biri de bu.
Orwell'in İspanya İç Savaşı'nı Cumhuriyetçilerin içinden bir göz olarak anlattığı bu kitabı, İç Savaş hakkında detaylı bilgiler isteyen veya Orwell'in hayatının önemli kitapları etkileyecek kadar önemli- bir dönemini okumak isteyenlere öneririm.

Fransızlar 50 yıl Alsas-Loren'i sayıkladılar. Hem de halkının çoğu Alman olduğu halde... Biz niçin kendi Alsas-Lorenlerimizi istemeyelim?

Yirmi asırdır esir yaşayan Yahudiler Filistin davası ardında iken, Bulgarlar bir defa işgal ettikleri Trakya'yı isterlerken, Yugoslavlar vaktiyle bir defa sefer ettikleri Selanik'ê hasret çekerken, Araplar Antakya ve Adana'yı benimserken, Mısırlılar Sudan'a sahip çıkarken, Moskoflar Kars ve Ardahan'dan dem vururken biz niçin eski yerlerimizi istemeyelim?

Altın-Işık, 5. sayı, 25 Mayıs 1947

~ Nihal Atsız ~

Şeolinho, bir alıntı ekledi.
 13 saat önce

Mahvolmaktan Allah'ın yardımıyla, kimin vesilesiyse kurtulduk?
Ingiletere vekîli Adam Block harbe girmemiz üzerine Istanbul'dan ayrılacağı zaman şöyle demişti:
Eğer Almanya kazanırsa, siz de Alman kolonisi olacaksınız. Eğer Ingiltere kazanırsa mahvoldunuz!
Harbi İngiltere kazanmıştı.

Çankaya, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 146 - Pozitif yayıncılık)Çankaya, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 146 - Pozitif yayıncılık)

Deneme mi, anlatı mı? Belki ikisi belki de hiçbiri
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var. Kitaplara ruh veren, yazarın kelimeleri değil, duygulardır. Kelimelerin içi boştur; kelimeleri dolduran, kelimelere anlam veren duygulardır. Kitaplar, salt kağıt birikintileri değildir. Her duygu anlaşılmayı ister. Öyle ki her duygu anlaşılır değil. Bir duygunun dile getirilmesi için, biraz da karşı tarafın desteğine ihtiyaç duyulur. Sevgili okuyucu, sana düşen, elindekinin bir kağıt yığını değil, duygu dolu bir kalbi taşıdığının şuurunda olmandır. Bir duygu dile getirilince, bir düşünce kağıda dökülünce basitleşir. Kitaplar anlaşılmaktan -ya da yanlış anlaşılmaktan- korktuğu için, ilk tanışmada belki de içini sana açmaz. Tekmil ruhlar, bir kuş yüreği kadar ürkektir. Kalabalık içinde unutulunca kırılır. Ya bir ruhu yalnız bırakmayacak kadar sev ya da o ruhu, meskeni olan yalnızlıktan dışarıya çıkarma. Sevgili okuyucu, unutma ki, ruh, salt kalınca yalnız değil, kalabalık içinde anlaşılmayınca yalnızdır. Bir ruha yapılabilecek en büyük kötülük, bir daha yalnız bırakmayacağım ümidi verip, yalnız bırakmaktır. Sevgili okuyucu, kitaplar demiştik değil mi? Öyleyse, neden yalnızlığa gittik? Yoksa, her insan bir kitap mı? Anlaşılmayı, okunmayı, duygulmayı bekleyen. Salt sevmek yetmez, sevgili okuyucu; ilgi göstermek, değer vermekte şart! Bir kitabı sevip, aldın diye onun sahibi olmazsın ki, tozunu alman, ilgi göstermen, okuman, anlaman da lazım.
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var, dedik, değil mi? İnsanların yok mu? Belki de yazarlar, vücudu artık ruhunu taşımadığı için, kitaplarına naklediyor olamaz mı?
Sevgili okuyucu, tanışmayı unuttuk değil mi ? Ben, yalnızlığın dinini yayan, bir gecekondu (yoksul insanlar, gecekonduya "ev" diyor biliyor musun? Çünkü o evin içinde salt koltuk takımı ve perdeler yokmuş, içinde yaşayan ruhlar varmış) hayatı süren, duvarlar içinde anlaşılmayı bekleyen, kalabalıktan nefret eden, salt kalınca bir orduya dönen bu hayatın basit bir oyuncusuyum. Bu hayatın bir oyun olduğunu yoksa bilmiyor muydun? Belki de şu an seninle oyun oynadığımı, bıyık altından sana güldüğümü sanıyorsun. Hayır, sevgili okuyucu; ben kimseyi taşkaraya alacak kadar iyi yetişmiştirilmiş, farklı roller yapan usta bir oyuncu değilim. Yalnızım. Ve senin gibi sevgili okuyuculara da ihtiyacım var. Eğer yalnız bırakacaksan, söyle lütfen! Eğer yalnız bırakıp gidersen, beni yalnızlığımdan dışarıya çıkarırsan, gelmişine de geçmişine de söverim! Sevgili okuyucu, burada mısın? Peki, burada olduğuna sevindim. Kitaplar güzel değil mi? İçinde acı, sevinç, üzüntü, heyecan, mutluluk, hüzün var değil mi? Eğer yalnız kalmasaydım ya da yalnız bırakılmasaydım, belki kitaplara bu kadar vurulmazdım. Sevgili okuyucu, kitaplara neden koşarız? Yalnız kalmak için mi yoksa yalnız kalmamak için mi? Muhabbetim çekilmiyor değil mi? İnsanlar, mutlu olmak istiyor, aşk istiyor, seks istiyor, heyecan istiyor! İnsanlar acı şeyler dinlemek istemiyor. İnsanlar, acı çektikten sonra, sevinç yaşarmış. Peki, acı dinledikten sonra ne yaşar? İnsan, anlatmak istiyor değil mi? Hem neden anlatıyoruz ki, insanların dinlediği yok; herkesin bir acelesi var. Hem insanlar seni dinledikten sonra, kaldığı yerden devam ediyor. Ve sen, "neden, anlattım ki, hem hiçbir şey geçmedi ki, içimde bir duygu daha doğdu," diyorsun. İçindekilerini dökemeyince, içindekilerle yaşamaya alışıyorsun. Ben kötü müyüm? Hem ben kötüysem, keyfimden olmadım ya, beni kötü olmaya toplum zorladı, yaşadığım çevrem zorladı. Bir arkadaşım vardı, o ressam olmak istiyordu, babası "Olmaz! Ya doktor, ya mühendis, ya da avukat olacaksın yoksa aç kalırsın," dedi. Çocuk ressam olmak istiyordu, babası zorlayınca, mühendis oldu. Ve çocuk bir de yazmaz mı? Yazdı da anlaşılmadı. Neymiş, efendim, "Biz ironi denen şeyin ne olduğunu bilmiyormuşuz." Hastir, işinize gelince her şeyi bilirsiniz, işinize gelmezse hiçbir şey bilmezsiniz. Bu arkadaş ben değilim, sevgili okuyucu. Ben tiyatrocu olmak istiyordum, babam, "İnsanları güldürünce eline ne geçecek, "dedi. O yani babam, tiyatrocuların yani sanatçıların amacı, toplumun aksayan yönlerini yani, acıklı yönlerini mizah vurduğunubilmiyordu. Ne denir ki babaya! "Tamam," dedim. "Sen ne istersin, söyle de öyle olayım," dedim. Öyle yüzüne karşı demedim, içimden dedim. Ne güzel dünya, senin dünyaya gelmene vesile olduğu için, iraden de, özgürlüğün de onun elinde. Bu dünyanın bir oyun, bizim de bir oyuncu olduğunu söylememişmiydim. Kukla ve oyuncu aynı görevleri mi yapıyor? Sevgili okuyucu, cahilliğimi mazur gör, pek bilgi değilim. Ben bize oyuncu değil de kukla demek istiyorum, müsaaden var mı? İktidar da öyle değil mi? Bir oy verdik mi, irademiz de elimizden alınıyor, özgürlüğümüz de! Biz bunun için mi oy veriyoruz! Ben, oy vermiyorum; özgürlüğüme de, irademe de karışmayın. Siyasete girdik değil mi? Kusurumu mazur gör, okuyucum. Şu an kafamın içinde yaşıyorum da...
Kötülükte kalmıştık değil mi? İnsan karnı aç olduğun için ekmek çalırsa, kötü mü oluyor? Ya da tekmil insanlara zulmeden bir insanı öldürdü diye kötü mü oluyor? İnsanların umudunu öldüren, sevinçlerini kursağında bırakan, mutluluğunu çalanlar kötü değil mi? Aç olan bir insana yemek vermeyen daha kötü değil mi? Ben kötülüğü savunmuyorum; ihtiyaç durumunda kötülük yapan insanları savunuyorum. Sevgisiz kalan çocuklar, suça karşı eğilimli olur, sevgili okuyucum. İnsanlar neden, kötü yetiştirilmiş çocuklara karşı kin, nefret ve öfke besleyerek yaklaşıyor ki? (Not: Sevgi, tekmil hastalıklara karşı iyi gelen bir ilaçtır. Lütfen, eczanenizden ısrarla isteyiniz.) İnsanlar öyle davranınca, çocuklar beyninde psikolojik travmalar geçirerek içinde oluşan duyguyu bir yerlere boşaltmak istiyor. Demem o ki, mürekkebim azalıyor, silahımı çekip, sizleri vurabilirim. Evet, kötü bir şakaydı, kabul ediyorum. Şiir yazan insanlara kulak verin; mısralarına öfke, hüzün, keder yerleştirirler. Enstrümanla uğraşanlara kulak verin; kelimelerle anlatamadığı duyguları ses olarak iletirler. Şırıl şırıl akan suya kulak verin; gördüğü tekmil hadiselerin şiddetini suyun akış kuvvetiyle karşı tarafa bir mesaj olarak verirler. Şiir yazan, türkü söyleyen, saz çalan insanlar kötülük görmüştür; öyle ki intikamlarını silahla değil, sanatla alırlar. Ve bu insanların kendini ifade ettiği eşyaları ellerinden alırsanız, silahlanıp karşınıza dikilerler. Ve yaptığım şaka değildi, bir gerçekti. Bu cümleleri neden yazdığımı bilmiyorum, belki de canım biraz da olsa konuşmak istedi. Evet bu konuşmayı neden yaptığımı açıklıyorum: Yaptım, çünkü canım istedi. Sevgili okuyucum, çok kötüyüm değil mi?

Gökhan Türk, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor

Eğer biz Schopenhauer’ın yaşantısıyle yargı verecek olursak onun öğretisinin hiç de içtenli olmadığını söyleyebiliriz.
Normal olarak o iyi restoranlarda yemek yerdi. Ufak tefek bir sürü gönül işleriyle vakit geçirirdi. Hem de tutkulu değil, cinsel türünden. Ziyadesiyle kavgacı ve görülmemiş derecede cimriydi. Bir kez, oturduğu evin kapısı dışında arkadaşıyla konuşan yaşlı bir dikişçi kadına kızmış onu merdivenlerden aşağı atmıştı. Kadıncağız sürekli olarak sakat kaldı. Schopenhauer mahkemece, kadına her iş gününce bir hayat boyu 15 thaler (eski Alman gümüş parası) ödemeye mahkum edildi. Kadın 10 yıl sonra öldüğünde Schopenhauer not defterine <<obit anus, abit onus» yani <<yaşlı kadın öldü, yükümüz gitti» diye not düştü.

Schopenhauer’ın yaşantısında bilimsel ereklerle hayvanların canlı canlı kesilmesine karşı çıkacak noktaya vardırdığı bir hayvan sevgisi dışında erdem belirtisi bulmak güçtür. Derinden derine, çileciliğin ve dünyadan el çekmenin erdemine inanmış bir kişinin kanılarını uygulama alanına hiç aktarmamış olduğuna inanmak bayağı güçtür.

Batı Felsefesi Tarihi Cilt 3, Bertrand RussellBatı Felsefesi Tarihi Cilt 3, Bertrand Russell
Ömer Öztürk, bir alıntı ekledi.
Dün 03:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Umutsuzluk, tek başına sonuna kadar gitti mi, amansız bir güç kazanır.

Düğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert CamusDüğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert Camus
Ömer Öztürk, bir alıntı ekledi.
 Dün 00:56 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir gün demiştiniz ki bana :

«Faust yenmeye kalktı mı, 
Don Kişot duramaz önünde.»

Ben de demiştim ki size :

«Ne Faust, ne de Don Kişot birbirini  yenmek  için  yaratılmamışlardır.
Sanat dünyaya kötülük etmek için icat  edilmemiştir.»

Düğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert CamusDüğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert Camus
Ahmet Han Adıgüzel, bir alıntı ekledi.
Dün 00:49 · Kitabı okuyor

Onların öyküsü; Mendelsshon günlerinden Nazizm’in yükselişine kadar süren böylesine ümit verici, fakat aynı zamanda böylesine hüzünlü, böylesine karmaşık ve nihayetinde böylesine korkunç öyküsü.

Çöküşe Tırmanış-Alman Yahudilerinin Öyküsü 1743-1933, Amos ElonÇöküşe Tırmanış-Alman Yahudilerinin Öyküsü 1743-1933, Amos Elon