• - Hala savaş... Ben size insan türünden , ırkımızın önüne geçirilemez evriminden söz ediyorum. Alman ulusu biyolojik olarak üstündür , bu doğru. Ama bu üstünlük , sadece bir gelişmenin mayasıdır. İnanç bu. Ve bu inancı daha da arttırmak gerekiyor.
    -Bunlar bir mağlubun sözleri değil.
    - Alman halkı mağlup edilemez.
    - Kendinizi yenilmez olarak mı görüyorsunuz?
    - İnsanlar , hayır. Ruhumuz , evet. Bizimle savaşmak istiyorsunuz , ama bizi tanımıyorsunuz. Bir Alman asla hata kabul etmez. Kusurları hoşgörüyle karşılamaz. Yenilgiyi ise hiçbir zaman sineye çekmez. Başına ne gelirse gelsin , kaderinin peşinden gider.
  • ŞEHİR HAYATINA SIĞDIRAMADIĞI KİTAP AŞKINI KÖYÜNE TAŞIDI

    İlkokuldan sonra eğitime devam edemeyen ancak kitap okumayı hayat tarzı haline getiren 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce göç ettiği köyünde, hem ev ve köy işlerini yapıyor hem de kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha çok zaman ayırabiliyor

    Şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce köyüne göç eden 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, hem doğayla baş başa yaşam sürüp ev işleri yapıyor hem de çocukluğundan beri hayat tarzı haline getirdiği kitap okuma alışkanlığını sürdürüyor.

    Kayseri'nin Yahyalı ilçesine bağlı kırsal mahallelerden Seki Dağı'nda yaşayan Küçükbenli, çocukluğunda köy ve ev işlerinde annesine yardım etmesi gerektiği için ilkokuldan sonra eğitimine devam edemedi. Çocukluğundan beri içinde olan kitap okuma sevgisini ilk zamanlar kardeşlerinin ders kitaplarını okuyarak dindiren ve köyde okuyacak kitap bulmakta zorlanan Küçükbenli, astsubay Ahmet Küçükbenli ile evlenip şehre taşınınca çok sevdiği kitaplara daha kolay ulaşma imkanı sağladı.

    Çocuklarının okula başlaması ve üniversiteye gitmesiyle ufkunu genişleten Küçükbenli, ilk olarak Türk edebiyatının önemli eserlerini okumaya başladı. Küçükbenli, çocuk hikayeleriyle başladığı okuma serüvenine, Türk edebiyatı klasiklerinin yanı sıra Rus, Alman ve Fransız edebiyatı olmak üzere bir çok yabancı baş yapıtı sığdırdı.

    Şehir hayatının stresinden bunalan ve çocukları üniversite için evden ayrıldıktan sonra emekli olan eşiyle birlikte memleketlerine yerleşme kararı alan Küçükbenli, 15 yıl önce 3 keçi ve 10 koyun alarak kendisine köyünde yeni bir hayat kurdu.

    Küçükbaş sürüsünün yanı sıra inek, tavuk, ördek, kedi ve köpek gibi hayvanlar besleyen, arı yetiştiren Küçükbenli, bir taraftan köy işleriyle ilgilenirken bir taraftan kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha fazla zaman ayırabiliyor.

    "KİTAPLAR DÜNYAYA BAKIŞ AÇIMI DEĞİŞTİRDİ"

    Çocukluğundan beri içinde olan ve ilerlemiş yaşına rağmen sürdürdüğü kitap sevgisini anlatan Afife Küçükbenli, kitapların kendisi için hem çok iyi bir arkadaş hem de çok iyi bir rehber olduğunu belirtti.

    Kitapların, insanın kendini geliştirmesinin ve dünyaya bakış açısını değiştirmesinin en kolay yolu olduğunu ifade eden Küçükbenli, "Mesela ben Sabahattin Ali'yi çok sevdim. Sadece iki kitabını okuyabildim. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna. Bu kitaplar benim dünyaya bakış açımı değiştirdi. İnsanlara ön yargıyla yaklaşmaktan vazgeçtim. Kitap benim dünyaya, doğaya, insanlara ve hatta kendime bakış açımı değiştirdi. Eşimin, çocuklarımın ve etrafımdaki insanların psikolojik durumlarını anlamama yardımcı oldu. Komşularımla iyi geçinmeyi, kendimle barışık olmayı ben kitaplardan öğrendim. Kitabın bana çok şey kattığını düşünüyorum. Ayrıca kitap insanı bir çok kötü alışkanlıktan da koruyor." diye konuştu.

    Okuduğu kitaplarla ilgili konuşacak birilerinin olmasını çok istediğini vurgulayan Küçükbenli, şöyle devam etti:

    "Okuduğum kitap hakkında daha önce o kitabı okumuş bir arkadaşım olmasını çok istiyorum. İnsanlar o kadar az kitap okuyor ki bunu yapmak pek mümkün değil. Ben de bir kitabı bitirince kitap hakkında konuşmak için çocuklarımı arıyorum. Nasıl ki sevdiğin bir şeyi başkasıyla paylaşmak istiyorsan, okuduğun kitabı da birilerine anlatmak istiyorsun. Jack London'ın bir kitabını okudum. Sıfırdan kendini geliştiren birini anlatıyordu. Çok etkilendim o kitaptan. Sonu hüsran olduğu için son bölümünü biraz sevmedim. İntihar etmemeliydi. Bu kitabı yaylada bitirdim. Kitabın kritiğini yapmak için biriyle konuşmaya çalışıyorum ama etrafımda konuşabileceğim kimse yok. Telefonumuz da çekmiyor. Bunun için tam bir saat yürüyerek karşıdaki tepeye tırmandım ve kızımı aradım."

    Köy hayatından mutlu olduğunu, şehir hayatından çok sıkıldığını dile getiren Küçükbenli, köyde kitap okumaya daha çok vakit ayırabildiğini kaydetti.

    "KİTAP OKUMAK BENİM YAŞAM TARZIM"

    Küçükbenli, hayatta üç hedefi olduğunu ve bu hedeflerini gerçekleştirmek için yaşadığını bildirerek, şunları aktardı:

    "Ben okuyamadığım için bütün çocuklarımı okutmak, iyi bir eğitim almalarını ve iyi bir insan olmalarını sağlamak istiyordum. Çocuklarım ikisi mühendis, büyük bir firmada iyi bir konumda çalışıyorlar. Kızım da İtalya’da bir üniversitede öğretim görevlisi. İkinci hedefim ise bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek istiyordum. Bunu da köye gelerek gerçekleştirmiş oldum. Üçüncü hedefim ise görebildiğim kadar aklımın erdiği kadar okumak istiyorum. Kitap okumak benim yaşam tarzım."

    Çocuklara kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasında ailenin büyük etkisi olduğuna işaret eden Küçükbenli, "Biz kitap okumayan bir milletiz. Kitap okumayı millet olarak bir alışkanlık edinmeliyiz. Önce kendimiz okumalı sonra da çocuklarımızın okumasını sağlamalıyız. Mesela evde belirli bir saatin kitap okuma saati olması gerekiyor. Hiç olmazsa haftada bir kez bunu yapmalılar. Kadınlar saatlerce ütü yapıyor, temizlik yapıyor. İstenirse kitap okumaya da zaman ayırılabilir. Hatta ütü aksasa, yemek aksasa olur ama kitap okumaya ihmal etmemek lazım. Çünkü önce biz okumalıyız ki çocuklarımız da kitap okuma alışkanlığı olsun. Çocuklar anne babayı model olarak seçiyorlar. Bunun bilincinde olarak çocuklarımıza iyi örnek olmalıyız." ifadelerini kullandı.

    Afife Küçükbenli, evlerine gelenlerin de kitap okuyabilmesi için evin bir çok yerine kitaplar koyduğunu, çevresindeki insanların doğum günlerinde onlara kitap hediye ettiğini de sözlerine ekledi.
  • "Ne cins köpek istiyorsun?"
    "Akita. Ya da rehber köpek olması için eğitebileceğim bir Alman kurdu."
    "Ama sen kör değilsin ki."
    "Ama bir gün olabilirim."
    Jenny Han
    Sayfa 273 - Kitty/Katherine
  • Askeri eğitimden nefret ediyordum, ben savaşa uygun birisi değildim.
    Ailem bu Alman Gençliği’nin işkencelerine dayanmam için adeta yalvardı ama nedenini söylemediler.
    Ben de sırf onları memnun etmek için dayandım..
  • Alman İmparatoru gelse sigaramın verdiği rahatı bozamaz.
  • “Sevdiğim iknci kadınsın sen”
    İlkini sevmeye mecburdum
    Çok iyiliği oldu bana
    Ve hayatımda hiçbir mecburıyeti onun kadar sevmedim
    Sevdiğim ikinci kadınsın sen
    İlkinin yerini alman mümkün değil..

    Böyle hoş ve naif gider bu şiir..
    Ah ne de güzel anlatmışsın Ceyhun Yılmaz
    64 sayfa 54 şiirden oluşan kısa anlamlı okunulası şirler..
    Keyifli okumalar..
  • Göçmen olmak tarihin her döneminde zorluk demektir. Bir yerden bir yere istemeden, zorla gönderilme psikolojik, ekonomik, kültürel, siyasi, dini çeşitli sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Örneğin şu an yanı başımızda Suriye'de yaşanan kirli savaş yüzünden binler, milyonlar kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı. Galiba savaşlar olduğu sürece bu göçmenlik bitmeyecek.

    Kitabın girişi de bu şekilde bir deri bir kemik kalmış birinin kaçarak, engelleri aşarak bir ülkenin sınır birliğine teslim olmasıyla başlıyor. 2.Dünya Savaşı sırasında Alman kamplarında doktorluk yapan Dr.Adam Kelno'nun hikayesi de bu şekilde başlar.

    Alman ve Rus işgali altında olan Polonya'nın acı kaderini paylaşıyor bizlerle. Bir ülke ikiye bölünmüş ve bir kısmı Almanların bir kısmı Rusların elinde ve orada yaşam
    mücadelesi veren insanların hikayesine de konuk oluyoruz.

    Bir macera başlıyor. Polonya ve İngiltere arasında ki esir krizi. Polonya, İngiltere'den bu doktoru niye istiyor? Doktor esir kamplarında insanlara yardımcı oldum derken yalan mı söylüyordu? Polonya'nın 'bu adam Almanlarla işbirliği yaparak, Yahudilerin ölmelerine sebep oldu ' derken, İngiltere niçin doktoru Polonya'ya teslim etmez. Gerçekten suçlu mu, yoksa büyük bir iftira ile karşı karşıya mı kalmış? Niçin Dr.Adam Kelno önemli?

    Anlatım dili yalın, öyle çok kelime oyunu bulunmuyor. 'Olduğu gibi ya da duyduğum gibi' olayları anlatarak, diyaloglara da yer veriyor.

    Anlatılanlar gerçek mi yoksa yalan mı, kim haklı kim haksız hepsi bir arada 7 Numaralı Mahkeme kitabında.

    2.Dünya Savaşı bitiminde İngiltere'ye giden doktor, bu sefer kendisine yeni hayat kurmak amacıyla İngiltere'den de ayrılarak, bilinmeyen uzak bir yere göç eder ve orada başlayan yeni hayatla ilgili çeşitli anlatılar romanı süslüyor. Artık çok uzak bir coğrafyada ve hiç bilmediği yerel adetlerden, yeni
    yeni tanımaya başladığı yerel insanlar arasında Dr.Adam Kelno

    Yerel kültürle karşılaştığı andan itibaren yaşadığı sıkıntıları da okuyoruz. İlaç, iğne yerine geleneksel anlayış etkisiyle 'kötü ruhlardan korunmak için yaptıkları ayinlerden' bahseden düşünce yapısıyla çatışmasını da okuyoruz.

    Uzun yıllar İngiltere'nin dışında yaşam süren aile sonunda İngiltere'ye döner. Döndüklerinde ise savaşın harap ettiği İngiltere yerine müze, kiliseler yanında yeni yeni binalarla da karşılaşırlar. Ve başka bir soru karşılarına çıkar: Kim daha özgür ya da kim daha ilkel. İki farklı coğrafya ve kültürü yakından tanıyan kişinin burada karşılaştığı yeni şartlar altından sorduğu soru bu.

    Ve sonra devreye 'Abraham Cady' giriyor. Yazdığı bir kitapta Dr.Adam Kelno'nun 5 numaralı barakada Nazilerin emriyle deneysel ameliyatlar yaptığından bahseder. Abraham (Abe) Cady, ailesinin köklerine inip, Rusya'dan Filistin bölgesine ve oradan Amerika'ya olan yolculuğuna; evlenip çocuklarının büyümesine, ailenin büyümesi ve yeni düşünce, olaylara tanıklık edeceğiz.

    Aile içinde yaşanan okul, iş, yaşam üzerine konuşmalar ve çatışmalar anlatılır. Abe'nin uzun bir geçmişi, yaptıkları ve edebiyat dünyasındaki yeri hakkında bilgiler verildikten sonra esas mevzuya girilir. Yani Nazi zulmü altında ölmüş, yaralanmış, işkence görmüş, hor görülmüş insanların hikayeleri anlatılmaya başlanır. Yazdığı kitabın adını da 'Kurbanlar' koyuyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Polonya'da Nazi toplama kamplarından birinde yaşanan kötü muamelelerin aydınlatılması üzerine kurgulanmış bir roman.
    Nazi toplama kampında Yahudileri ameliyat eden doktor haklı mı haksız mı? Doktor ameliyat etti mi, ettiyse ne tür ameliyatlara girdi, zorla mı ameliyatlara girdi yoksa isteğiyle mi gibi çeşitli sorularla olay çözümlenmeye çalışılıyor.

    Konu 3 farklı başlığa ayrılmış. Hepsi kendi içinde bir bölüm ama final bölümü ise iki parçanın bir araya getirildiği, sebep sonuç ilişkisinin kurulduğu bir yer. Anlatım dili akıcı, sürükleyici, yormuyor. İlerleyen sayfalarda paralel anlatımla konu birbiri içine dahil edilerek ayrı parçalar birleştiriliyor.

    Kitabın özellikle 4.bölümü olan 'Duruşma' kısmı sürükleyici niteliğe sahip olduğu için kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
    3 Bölümde mahkeme süreci öncesi kişilerin hayalarının hikayeleri anlatılarak, son bölümün alt yapısı hazırlanıyor.


    Kitabı bitirdiğinizde kitabı baştan sonra götüren bir ana karakter yerine bölümler içindeki karakterlerin son 'duruşma' kısmında bir araya geldiğini ama bunun yanında duruşmada etkin olanın da dersine iyi çalışan avukat ve davalılar grubu içersinde yer alan 'Yahudi' örgütler olduğunu görüyorsunuz.

    Bir doktor, bir yazar ve bir avukat. Avukatın hem şahsi hem de çok iyi organize olan yapının içinde yer alması neticesinde davanın seyrinin nasıl da değişebileceğini gösteriyor.

    2.Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında Almanların kendilerinden olmayan ve özellikle Yahudilere karşı uyguladığı insanlık dışı muamelelerinin yansıtılmaya çalışıldığı kitapta, bu kamplarda görev yapan Doktor'un bu vahşetin içinde mi yoksa dışında mı olduğunun durumu aydınlatılmaya çalışılıyor.

    Duruşma salonunda, bir sağa bir sola bakarak anlatılanlara kulak kabartıp, gözden ve kulaktan bir şeyin kaçmaması için
    pür dikkat kesilip, iddia makamı, savunma makamı çerçevesinde gerçeğin ortaya çıkmasına bakacağız.

    Anlatıcının olayı anlatırken bazen 'davacı'ya ön yargıyla baktığını da görebiliyoruz. Olumsuz nitelemelerde bulunuyor. Ama 'anlatıcı' burada hiçbirinin ağzından konuşmadan, dışarıdan olayı anlatması daha iyi olurdu. Ama genelde tüm tarafları konuşturmaya çalışmış.

    Bir doktor, Nazi toplama kampında bilimsel deney adı altında erkek ve kadınlara -istekleri dışında- ameliyatlar yaptı mı? Yaptıysa ne kadarını kendi ne kadarını Naziler istediği için yaptı? Duruşmaya çağrılan toplama kampından, savaş bittikten sonra özgürlüğüne kavuşan mağdurların anlatacağı olaylara doktor ne diyecek?

    Kim haklı? Doktor gerçekten de baskı altında mı bu ameliyatları yaptı? Yoksa...
    Kim haklı? Bilimsel deney adı altında insanlara eziyet edilmesinin haklı bir tarafı var mı?
    Kim haklı? Kamptan sağ kurtulanlar ne anlatıyor?
    Kim haklı? Sırf Yahudi, çingene diye insanların insanlık dışı muameleye tabi tutulması gerekir mi?
    Kim haklı? Doktor, doktor olarak mı orada görev yapmtı yoksa bilinç altında anti-semitik düşüncelerin etkisi altında mı hareket etti?
    Kim haklı? Doktora gerçekten de iftira atılmış olamaz mı?

    Özellikle Duruşma kısmı gerçekten de çok sürükleyici. Polonyalı doktorun Polonya'da bulunan Alman Nazi toplama kamplarındaki rolü sorgulanıyor.

    Ezcümle: Leon Uris'in tüm kitaplarını (az İstanbul'daki sahafları dolaşmadım, az fuarlara gitmedim) topladım ve yavaş yavaş hepsini okuyorum ve bu kitabı da beğendim.

    Notlar:

    + Kitap, 2 baskı yapmış. Bende 2 baskısı da var fakat okuduğum baskı ilk baskı 1972'ye ait. Kapak resimleri farklı ve aşağıda bu konuyla ilgili bilgilendirme yazdım.

    + İlk başta anlam veremediğim o kapak resmine (ilk basım 1972) tekrar baktığımda gerçekten de çok iyi uyarlanmış bir kapak resmi yapıldığını farkettim. Kapak resmine ilk önce baktığınızda çok fazla bir şey çıkaramıyorsunuz ama kitabı bitirince tam yerinde diyeceğinize eminim. 2.Baskıda ise kapAk resmi değiştirilmiş, ilk bakışta biraz daha anlaşılır kılınmış ama o esas vurgudan eser yok. Türkçe çevirisi Aziz Üstel tarafından yapılan kitabın kapak tasarımı ise Fahri Karagözoğlu yapmış.

    + Kitap esas konuya girmesi için uzatıldıkça uzatılmış. Bu çoğu Amerikalı yazarın kitabında da mevcut. Bazen yan karakterler çoğaltırken, mekan, yer analizlerine aşırı yer verilerek sayfa sayısı arttırılır. Bu kitap araştırma-inceleme kitabı değil; doğrudan konu, sebep sonuç ilişkisi kurulup, arada da diğer konular serpiştirilip konu bağlanabilirdi diye düşünüyorum. Tabi yazar o, biz sadece okuyucuyuz sadece düşüncemizi belirtmek istedim o kadar. Çoğu romanın kalın olmasının sebebi de bu değil mi?

    + Yazdıkça yazmış, yaw bunu insan okuyacak be arkadaş, biraz elinin ayarı olsun demekten başka çaremiz yok.

    + 'Duruşma' bölümüyle esas mevzu başlıyor. Kitabı okurken bir taraftan da internetten kitap hakkında bilgi araştırırken, bu kitaptan uyarlanan bir dizinin ABD'De yayımlandığını gördüm ve kitabın okuması bittiğinde gerçekten de bu kısım senaryo, dizi, film şeklinde kurgulanmış; bir duruşma ile o hava, o olaylar yaşatılmaya çalışılmış. Bence başarılı olmuş.

    + Kitabın özgün adı QB VII (Queen's Bench Courtroom Number Seven -Kraliçe'nin 7 numaralı mahkemesi.)
    QB Leon Uris'in 1970 yılında yayımladığı dramatik bir mahkeme romanıdır. Dört parçalı roman, Birleşik Krallık (İngiltere'de)'ta bir iftira davası yaşanan olayları anlatıyor. Anlatırken de geçmişe gidiliyor.

    + Bu kitabı 17-20/Ağustos/2018 tarihleri arasında okuyup, 19 Kasım 2018 tarhinde yazısını yazıp siteye ekledim.