• Henryk Adam Aleksander Pius Sienkiewicz

    Yazar, Gazeteci
    5 Mayıs 1846, Wola Okrzejska, Polonya - 15 Kasım 1916 Vevey, İsviçre


    Henryk Adam Aleksander Pius Sienkiewicz, Mahlası “Litwos” olan Polonyalı büyük bir yazardır. Sonradan yoksul düşmüş soylu bir aileye mensup olan Henryk Sienkiewicz'in baba tarafı, Litvanya Büyük Dükalığı döneminde bölgeye yerleşen Tatarlardandır. Henryk Sienkiewicz’in 5 kardeşi vardı. Beş kardeşin biri erkek, dördü kızdı.

    Henryk Sienkiewicz 1858 yılında Polonya’nın başkenti Varşova’da eğitimine başladı. Sienkiewicz 1874 yılında Maria Keller ile nişanlandı. Nişanlandıktan sonra Brüksel ve Paris’e gitti. Almanya, Belçika, Paris (1874), ABD (1876-1878), İtalya, Yunanistan, Türkiye, İspanya ve Doğu Afrika'da (1892) bulundu. İlk öykülerini 1870'lerde yayımladı. Polonya köylülerinin yaşayışını dile getirdiği "Szkice Weglem" adlı uzun öyküsüyle usta bir yazar olduğunu kanıtladı. Bu dönemdeki yapıtlarında halkın yoksulluğunu, var olan toplumsal koşulları değiştirmek isteyen aydınları eleştirel bir bakışla ele aldı. 1882'de Slowo (Söz) gazetesinin yönetimini üstlendi ve ulusal bilinci uyandırmak amacıyla bir dizi roman yazmaya koyuldu. (1)

    Varşova Üniversitesi’ndeki dil ve edebiyat öğrenimini yarıda keserek gazeteciliği iş edindi (1871), ilk öykülerini de o yıllarda yayımlatmaya başladı: Na Marne (Boşuna) 1872, Selim Mirza (1876), Stary Sluga (Yaşlı Hizmetçi) 1876. Bu ilk ürünlerinde o yılların gözde yazarı Joseph-İgnaca Kraszewski’nin (1812-1887) etkisinde, onun izinde göründü. Ustalık aşamasına hemen bu yıllarda eriştiği de kabul edilir: Szkice Weglem (Füzen Taslakları) 1877. Gazete Polska’nın özel muhabiri olarak değişik geziler yapma fırsatını buldu. ABD’de kaldı (1876-1879), yolculuk izlenimlerini bir dizi yazıyla yansıttı; Listyz Podrozy do Ameryki (Amerika Seyehat Mektupları) 1876-1878. Romana geçmeden önce birkaç seçkin öykü derlemesi daha çıkardı: Latarnik (Fener Bekçisi) 1880, Z. Pamietnika Poznanskiego Nauczyciela (Poznan’lı Bir Öğretmenin Güncesi) 1879, Bartek Zwyciezca (Galip Bartek)1882.

    Ülkesinin tarihsel yazgısını işleyen romanlara geçtiği zaman ulusal bir kimlik ve kişilik de kazanmış oldu, yurttaşlarının gözünde büyüyüp değerlendi: Ogniem i Meczem (Çelik ve Ateşle) 1884, Potop (Tufan) 1886, Pan Wolodyjowski (W.’lı Beyefendi) 1888 üçlemesi başeseri olduğu gibi, 17. yüzyıl tarih olaylarını sergileyen bu eser, Polonya ulusçuluğunun başlıca kaynakları arasında sayılır. Özellikle “Ogniem i mieczem” ve İngilizce adı “With Fire and Sword” olan “Ateş ve Kılıç” ünlü tarihi romanı bir sinema filmine ve ayrıca bir video oyununa esin kaynağı oldu. Ateş ve Kılıç isimli bu eserinde 17'nci yüzyılda Kırım Tatarları ile Zaporojya Kazaklarının Polonyalılarla giriştiği savaşı bir Polonyalı subayın etrafındaki olaylar çerçevesinde aktarır.

    1884 târihli "Ateş ve kılıç" ve 1896 târihli "Quo vadis" adlı romanları Türkçe'ye tercüme edildi. Ne var kî, Henriyk'in lisanımıza yapılmış en yetkin tercümeleri tâ 1899 yılından kalmadır. Ahmet Rasim, Sienkiewicz 'in "Muzıkacı Yanko" ve "Kamyonka" adlı hikâyelerini eski harflerle Türkçe'ye tercüme etmişti. Bu tercüme 2014'te yeni harflerle yeniden yayınlandı.

    En tanınan eseri 10’a yakın filmle de yayılan, Hristiyanlığın ilk yayılış yıllarındaki (Neron dönemi) Roma’yı canlandırır: Kovadis (Quo Vadis: Nereye Gidiyorsun?) 1895. Kovadis, yazarın Neron dönemindeki puta tapar Romalılarla ilk Hristiyanların çatışmasını konu edindiği en tanınmış eseri Hz. İsa’nın Roma’daki dindaşlarını bırakıp ayrılma sırasındaki havarisine (Aziz Paulus) sorduğu soru, yeni bir dinin, bütün baskılara karşın zafere ulaşmasının önsözü olur. Romanın baş kişisi, dev gibi güçlü koruyucusunun esirgemesinde ayak direyen genç Hristiyan kızı Lygia’dır; onun sevgisi yolunda yeni dine girecek olan Romalı patrici Vinicius’un nişanlısıdır. Roma işkencelerine soylu bir inançla karşı koymuş Hristiyanların zaferini sergileyen eseri, yazarın 1905’te Nobel Edebiyat Ödülü’ nü kazanmasında etkili oldu. (2)

    Toton Şövalyeleri (Krzyzacy) 1897-1900 yıllarında yeniden Polonya tarihine dönüşünü gösterir. Yazarlığının otuzuncu yılı vesilesiyle (1900) Polonya’da düzenlenen jübileyle kendisine Kielce yakınlarındaki Oblegorek köşkü armağan edildiği gibi, bir iki yıl sonra da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı (1905).

    Henryk Sienkiewicz 1905 yılında Nobel Edebiyat Ödülü‘nü aldı. Henryk Sienkiewicz, Nobel Edebiyat Ödülü‘nü ilk alan Polonyalı yazardır. I. Dünya Savaşı patlak verince İsviçre'ye giderek Polonya savaş kurbanları için bir komite kurdu. Henryk Sienkiewicz 15 Kasım 1916 tarihinde İsviçre Vevey’de 70 yaşında iken öldü. Ölümü savaş yıllarına rastladığı için naaşının yurduna (Varşova) taşınabilmesi 1924′ te gerçekleştirebildi.



    Eserleri :
    • Na Marne (Boşuna) 1872,
    • Selim Mirza (1876),
    • Stary Sluga (Yaşlı Hizmetçi) 1876
    • Szkice Węglem – Füzen Taslakları (1877)
    • Listy z podróży do Ameryki – Amerika Seyehat Notları (1878)
    • Janko Muzykant - Mızıkacı Janko (1879)
    • Z pamiętnika poznańskiego nauczyciela – Poznan’lı bir Öğretmenin Güncesi ( 1879)
    • Nowele Amerykańskie – Amerikan Romanları
    • Sisty z Podrozy- Yolculuk Mektupları
    • Za chlebem – Ekmek için (1880)
    • Latarnik - Fener Bekçisi (1882)
    • Bartek Zwycięzca – Galip Bartek (1882)
    • Ogniem i Mieczem - Ateş ve Kılıç (1884)
    • Potop – Tufan (1886)
    • Pan Wołodyjowski - Wolodiwieski Efendi (1888)
    • Bez dogmatu – Dogma’sız (1891)
    • Rodzina Połanieckich - Polaniecki Ailesi (1894)
    • Quo Vadis - Nereye Gidiyorsun? (1896)
    • Krzyżacy - Töton Şövalyeleri (1900)
    • W pustyni i w puszczy – Çölde ve Doğada (1912)


    Polonya başta Włocławek ve Łódź kentlerinde olmak üzere Sienkiewicz adını taşıyan parklar, okullar ve sokak isimleriyle doludur. Müzesi halen Oblegorki’dedir. http://www.polskazdrona.pl/...w-oblegorku-103.html (3)

    Dr. Ahmet AYDIN

    KAYNAKLAR
    1. https://www.msxlabs.org/...ryk-sienkiewicz.html
    2. http://www.nkfu.com/...icz-kimdir-eserleri/
    3. http://www.polskazdrona.pl/...henryka-sienkiewicza


    ***
  • .

    Bu günü kuru kuruya, hamasi laflarla kutlamanın bir manası yok. Bugünün varacağı nihai hedef Turan Türk Birliği olmalıdır. Dünya Türklerinin tek seçeneği budur.

    PROF. DR. NURULLAH ÇETİN İLE TURANCILIK ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

    Vedat Toruk: Hocam “Turan” kelimesi ne demektir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Tur”, “Türk” demektir. “an” eki Farsça çokluk ekidir. Buna göre “Turan”, “Turlar”, yani Türkler demektir. Turan, Türklerin bütün boylarını ve coğrafyalarını içine alan “Büyük Türk Ülkesi” demektir.

    “Turan” kelimesine tarihte 224-651 yılları arasında İran’da hüküm sürmüş olan Sasani İmparatorluğu zamanında rastlıyoruz. O zaman Persler, şimdiki Pakistan’ın Belucistan eyaletinin kuzeydoğu taraflarında yaşayan deve çobanlarının yaşadığı bölgeye Turan diyorlardı. Ayrıca Ceyhun ırmağının ötesinde yaşayan koyun ve at çobanlarına ve onların yaşadıkları yerlere de Turan diyorlardı.

    İranlılara göre Turan, o zamanki emperyalist İran Devletini tanımayan, onlara boyun eğmeyen, savaşlarda yenilmeyen Türk topluluklarının ülkesi demektir. İran efsanesine göre İran hükümdarı Feridun, Turan bölgelerini oğlu Tur’a bağışlamış. Ayrıca Farslara göre Turan, şeytan manasına gelen “Tûrâ”nın ülkesidir. Tabii yenemedikleri Türkleri kendilerince şeytanlaştırmış oluyorlar.

    İranlı Firdevsî, 10. yüzyıl sonlarında eski İran efsanelerinden meydana getirdiği Şehname adlı manzum eserinde İranlılarla Turanlıların mücadelelerinden bahseder. Bu eserde Rüstem ile Efrasiyab arasındaki savaşlara yer verilir. Rüstem İran, Efrasiyab ise Turan hakanıdır. Efrasiyab, asıl tarihî gerçek kişiliği ile Turan kağanı Alper Tunga’dır. Firdevsi, Alper Tunga’ya Efrasiyab ismini vermiş.

    Demek ki 10.yüzyıl sonlarından itibaren Turan kelimesi yazılı kaynaklarda geçiyor. Belki daha önceki kaynaklarda da vardır.

    Vedat Toruk: Turancılık fikri ne zaman ortaya çıktı?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Türklerin bir millet olarak tarih sahnesine çıktığından beri bizde Turancılık fikri hep vardır. Nitekim 732 yılında Kül Tigin atamız şöyle diyor:
    “İleride gün Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına kadar, geride batıda gün batısına ve kuzeyde gece ortasına kadar, bu sınırlar içindeki bütün millet hep bana tâbidir.

    Bunca milleti hep düzene soktum. Tanrı buyurduğu ve verdiği için, kendim de talihli olduğum için, kağan olarak tahta oturdum. Kağan olarak tahta oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin yaptım. Az milleti çok yaptım.”
    Demek ki Turancılık, bütün Türk dünyasına siyaseten Türk birliğini hâkim kılmaktır. Hatta dünyaya Türk adaletini hâkim kılmak, Dünya Türklerini belli bir düzene, nizama sokmak, dağınık Türkleri toplamak, bir araya getirmek, aç fakir Türkleri tok ve zengin yapmak, az Türkleri çok yapmak ülküsüdür.
    Turancılık, en eski atalarımızdan Oğuz Kağan’ın:
    “Ben sizlere oldum kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize uğur
    Bozkurt olsun savaş parolası
    Demir kargı olsun orman,
    Av yerinde yürüsün kulan
    Daha deniz, daha nehir
    Güneş bayrak, gök çadır.”
    Ülküsüdür. “Güneş bayrak, gök çadır” ülküsü, Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü ifade eder. Bu ülkü, İslamî dönem Türk tarihinde de hep devam etmiştir.
    Milliyetçilik, Turancılık, Türkçülük fikrini bir devlet felsefesi halinde ifade eden ve kurumsal olarak uygulayan ilk Türk devlet adamı Çi-Çi’dir.

    Vedat Toruk: Turancılık hakkında biraz daha genel bir bilgi verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 19. yüzyıldan itibaren yeni toplumsal birliktelik yapılaşmalarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bu, aslında daha önceki dönemlerde yaygın olarak var olan ve hanedan merkezli imparatorluk yapılanmalarının modernize edilerek millet, din ve coğrafya merkezli yeni siyasi birliklerin ortaya çıkmasıdır.

    Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik devletleri coğrafi birlik esasına dayanmakla birlikte ayını coğrafyada yaşayan insanları ortak değerlerde birleştirerek tek bir toplumsal yapı ortaya çıkarmayı amaçlar. İslam birliği, bütün müslümanları tek bir yapı içinde toplamayı esas alır. Slav birliği, Slav ırkından olan herkesi, Cermen birliği Cermen ırkına mensup olanları bir birlik yapısı içinde tutmayı amaçlar.

    Turancılık ise, coğrafya, ırk ve din değil; millet temelli ve merkezli bir birlik hareketidir. Turan birliğinin temelini oluşturan milletin adı ise Türk milletidir. Bu milleti Türk milleti yapan temel değerler ise Türkçe, tek bir ortak tarih kökü, yani bugün dünyanın her yerine dağılmış olan Türklerin tek bir tarihî kökene bağlanması ve dayanması, ortak kültür ve ortak gelecek tasavvuru ve din birliğidir.

    350 milyonluk Türk milletinin sadece üçbuçuk milyon kadarı Hristiyan, 1200 kadarı da Yahudidir. Bir bölümü paganisttir. Bunların dışındaki nüfusun tamamı Müslümandır. Dolayısıyla hemen hemen tamamı aynı dinden olan tek millet Türklerdir. Araplara bakın neredeyse yüzde otuzu Hristiyan ve başka dindendir. Diğer milletler de öyle. Bir tek Türk mileti, milliyetiyle dinini birleştirmiş gibidir. Bu bakımdan Turan birliği demek, Müslüman Türk birliği demek oluyor. Bu birlik içindeki Hıristiyan ve Yahudi Türkleri de müellefe-i kulub, yani kalpleri İslama ısındırılacak kitle olarak görülür.

    Turan birliğinde ırk birliği yani saf etnik köken aranmaz. Kendisini Türk hisseden ve Türk kabul eden, Türk kültür değerlerini benimsemiş ve içselleştirmiş olan herkes Türk kabul edilir. Yani “Ne mutlu Türk’e” değil, “ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesini benimsemiş olan her samimi kişi, Türk milleti mensubudur.
    Turancılıkta vatan ve coğrafya birliği biraz sorunludur. Zira dünyada Türk milleti kadar dünyanın çok farklı yerlerine dağılmış başka bir millet yoktur. Diğer milletler hemen hemen aynı coğrafi bölgede bir arada kalmışken, Türkler tarih boyunca değişik bölgelere dağılmışlardır. Doğu Türkistan’da Batı Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rusya sınırları içinde, Balkanlarda, Kafkaslarda, Avrupa’da, Amerika’da her yerde Türk vardır. Almanya’da yaşayan 5 milyon Türk de Turan Türk birliğine dahildir.

    Dolayısıyla şimdilik bütün Türklerin yaşadığı coğrafyaları birleştirmek ve tek vatan yapmak zor olsa da bu Turancılığın uzak hedefi olarak varlığını daima diri tutacaktır. Yakın hedefimiz dil, kültür, din, siyaset birliğini ve Türk milletine mensubiyet şuurunu diri tutmak olacaktır.

    Vedat Toruk: Kaç çeşit Turancılık anlayışı vardır?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Yaygın manada iki çeşit: Dilbilimci ve Millî Turancılık. Bunları kısaca açıklayalım:

    1. Dilbilimci Turancılık: Ural-Altay dil ailesine mensup toplulukların birliğini; özellikle diller arasında bazı yapısal benzerliklerden dolayı savunan bir görüştür. Burada esas olan temel unsur, yapısal anlamda bazı dil özelliklerinin yakınlığıdır. Mesela sondan ek almaları, ünlü uyumu, cümlede özne-nesne-yüklem sıralaması gibi.
    Buna göre Finliler, Macarlar, Estonlar, Rusya içinde bulunan Fin-Ugor kavimleri, Tunguzlar, Moğollar, Türklerin birlikteliklerinden oluşan toplumsal yapıya Turancılık diyenler vardır. Fakat bunun bugün siyasi ve kültürel anlamda bir gerçekliği yoktur. Zira Ural Altay Dil Ailesi, kavramı henüz netleşmedi. Havada kalan soyut bir dil birliği kuramıdır. Bu kurama göre Altay kolu: Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca'dan, Ural kolu da: Macarca, Fince ve Estonca’dan oluşuyor. Şimdi bunları bir araya getirmenin gerçekçi bir boyutu yok.

    2. Millî Turancılık: Aynı kökenden gelen bütün Türk topluluklarını şuurlu ve uyumlu bir millet yapan temel unsurlara dayalı bir Turancılık görüşüdür ki bugün için en gerçekçi Turancılık kuramı budur. Buna göre Millî Turancılık düşüncesinde 2 temel unsur var: 1. Dil, 2. Din. Nitekim Ziya Gökalp’in Türk tarifi de buna uygundur. “Dili dilime, dini dinime uyana Türk denir” der. Kırgız, Uygur, Kazak, Türkmen, Tatar, Özbek gibi adlar kavim ve boy adı, Türk ise bütün bunları içine alan üst toplumsal yapı yani millet adıdır. Dünyada yaşayan bütün Türk topluluklarının en üst kimlik adı “Türk”tür. Türk kelimesi, Kırgız, Özbek, Tatar gibi boy adı değil, bunların toplamının ortak ve genel adıdır.

    Vedat Toruk: Bugün Türk dünyası deyince ne anlıyoruz?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün dünyada 7 bağımsız Türk devleti var: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
    Ayrıca çoğu Rusya’nın esareti altında olan Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Kırım gibi özerk Türk cumhuriyetleri var.
    Çin esaretinde Doğu Türkistan, Barzani esaretinde Irak Türkmeneli, Suriye’de Türkmeneli, Romanya esaretinde Gagauzlar var.

    Öte yandan başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan şu tür Türk toplulukları var: Peştun esaretinde Afganistan Türkleri yani Güney Türkistan, Ahıska Türkleri, Almanya Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Yunan esaretinde Batı Trakya, Belarus Tatarları, Borçalı Türkleri, Bosna Türkleri, Bulgar esaretindeki Türkler, Girit-Ege Türkleri, Gökçe-Z. Türkleri, Fars esaretinde Güney Azerbaycan Türkleri, Güney Türkmenistan, Halaç Türkleri, Hazar Türkleri, Horasan Türkleri, Hırvatistan Türkleri, Kansu Türkleri, Kaşgay Türkleri, Kosova Türkleri, Kumuk Türkleri, Moğolistan Türkleri, Polonya Türkleri, Romanya Türkleri, Sancak Türkleri, Talas Türkleri, Makedonya Türkleri.
    Bütün bunlar ve başka yerlerde yaşayan Türkler Türk dünyasını oluşturuyor.

    Vedat Toruk: Turancılık düşüncesi, Türkiye’ye ne zaman geldi?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Özellikle 1905 sonrası süreçte ve belirgin olarak da 1908 İkinci Meşrutiyet İnkılâbından sonra Türkiye’de Turancılık fikri yoğun olarak tartışılmaya başladı.
    Bu fikrin öncülerinden Ziya Gökalp, Turan kavramını bir şiirinde şöyle vurgular:

    “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan;
    Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
    Bizde Turancılık düşüncesini yayan ilk eserler başlıcaları ile şunlardır: 1896’da Necip Asım, Fransız tarihçi Léon Cahun’un Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar adlı eserini Türkçeye çevirip yayınladıktan sonra Turan kavramı, Türk aydınları arasında dikkat çekmeye başladı.

    1904’te ise Yusuf Akçura, Osmanlıcılık ve İslamcılık görüşlerinin birer birlik projesi olarak gerçek hayatta karşılığının olmadığını görünce Türkçülük akımının önemini vurgulayan Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini yayınladı.

    Mehmet Emin Yurdakul’un “Turana Doğru” (1918) başlığı altındaki şiirleri, Ömer Seyfettin’in Yarınki Turan adlı kitapçığı, Fuad Köprülü’nün Turan adlı ilkokul okuma kitabı önemli bir öncü işleve sahip metinlerdir.
    Saffet Atabinen, 1930’da Türklük ve Türkçülük İzleri adında bir eser yazdı.

    Kazan'lı Abdullah Ahsan, 1931'de Finlandiya'da Türkçe ve Fince olarak Yeni Turan adında bir dergi yayınlamaya başladı.
    Zeki Velidi Togan, 1939’da yayınladığı Bugünkü Türkistan ve Yakın Mazisi adlı eserinde Turan ülküsünden bahseder.
    Nihal Atsız, 1931-1932 arasında Atsız Mecmuayı, 1933-1934 ve 1943-1944'te de Orhun: Aylık Türkçü Mecmua'yı yayımladı.
    Reha Oğuz Türkkan, 1939'da Bozkurt dergisini, Fethi Tevetoğlu, 1943'te Samsun'da Kopuz adlı dergiyi yayınladılar.
    Orhan Seyfi Orhon, 1941-1944 yılları arasında Çınaraltı adlı Türkçü dergiyi yayınladı. Ayrıca Gökbörü, Anadolu, Türk Yurdu, Millet, Türk Amacı, Tanrıdağ, Ergenekon gibi başka Türkçü-Turancı dergiler de yayınlandı.

    Turancılık düşüncesine katkı sağlayan başlıca kurumlar ise şunlardır: 1908’de bütün Türk topluluklarını tanımak ve tanıtmak amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Bu dernek kurucuları arasında Necip Asım, Yusuf Akçura, Velet Çelebi gibi Türklerin yanında Agop Boyacıyan gibi kendisini Türk hisseden Ermeniler de vardı. Bu kişi, muhtemelen Ermeni olan Gregoryan Kıpçak Türküdür.

    1911 yılında İstanbul'da Mehmet Emin Yurdakul’un, Yusuf Akçura’nın, Ahmet Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Turan’ın önderliğinde Türk Yurdu Cemiyeti adında bir dernek kuruldu.
    Bunlar, zayıf ve etkisiz derneklerdi. Asıl etkili, büyük ve esaslı dernek, 15 Mayıs 1912’de kurulan bütün dünya Türklüğünün birlikteliğini ve Türklüğün her anlamda korunmasını, kalkındırılıp yükseltilmesini ve geliştirilmesini esas alan ve günümüze kadar devam eden Türk Ocağı’dır. Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşlarında, Millî Mücadele’de ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda yani kurtuluş ve kuruluşta Türk Ocağı’nın çok büyük yeri vardır. Türk Ocağı 1931’de kapatıldı. Daha sonraki zamanlarda yeniden açıldı ve bugün faaliyetlerine devam ediyor.

    Öbür yandan Macaristan'da da Turancılık çalışmalarına tanık oluyoruz. 1890'lı yıllarda Macarlarda Turancılık düşüncesi yayılmaya başladı. 1910’da Budapeşte’de Macarların önde gelen aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçilerini içine alan Turan Derneği kuruldu.
    Bu derneğin amacı "Avrupa'dan Asya'ya, Dévény'den Tokyo'ya kadar Turan'ı aramak, kardeş milletler arasında, Macarların yönetiminde birliği sağlamak ve Turancı birlik şuurunu yaygınlaştırmak" idi. 1913'ten itibaren Turán adlı bir dergi yayımlamaya başladı. 1920'de dokuz Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu (Magyarország Turáni Szövetség) kuruldu. Macar Turan Derneği’nin lideri Kont Pál Teleki 1941’de Macaristan başbakanı oldu. Bugün de Macaristan’da Turancılık fikri kurumsal anlamda çok güçlü bir hale gelmiştir.

    Nitekim 1978 doğumlu Gábor Vona, bir grup arkadaşıyla birlikte Turancı JOBBİK partisini kurdu. Bu partinin genel başkanıdır ve bugün yüzde yirmiye yakın bir oy oranına sahiptir. Macaristan’ın üçüncü partisi durumundadır.
    Turancılığın fiilî teşebbüslerinden bazıları ise şunlardır: Enver Paşa, Aralık 1914’te Sarıkamış harekâtıyla Erzurum’a kadar gelen Rusları geri püskürtmeyi, ondan sonra Kafkasya yoluyla Orta Asya Türkleri ile birleşmeyi amaçlamıştı ama başaramadı. Fakat Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa, 1918 yaz mevsiminde Azerbaycan ve Dağıstan’ı Rus işgalinden kurtardı ve buraları bağımsız ilan etti ama Osmanlı Devleti’nin yenilmesi sonucu bu girişim de sonuçsuz kaldı.

    1944 yılında Türkçü Turancı aydınlar üzerinde büyük bir baskı ve yıldırma faaliyetleri oldu. Millî Şef ilan edilen İsmet İnönü, İngiltere ve Amerika mandacılığını kabul ettikten sonra bu emperyalist Batılı devletlerin keyfi için milliyetçi, Türkçü Turancı aydınları ezmeye, yok etmeye, sindirmeye çalıştı. 9 Mayıs 1944’te Nihal Atsız, Nejdet Sançar, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Fethi Tevetoğlu gibi önde gelen Turancıları tutukladılar. Bunlara tabutluklarda işkenceler edildi.

    Vedat Toruk: Bugün Turancılık düşüncesinin gerçeklik durumu nedir? Bazıları hayalcilikle itham ediyorlar.

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Bugün Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya Federasyonu, Arap Birliği, Afrika Birliği ne kadar gerçekse Türk Birliği de o kadar gerçeklik potansiyeline sahiptir. Turancılık eski zamanlarda gerçek bir Türk birliği projesiydi, bugün de olabilir, olmalıdır, olması için bütün Türklerin çalışması gerekir.

    Hz. İsa'nın doğumundan 210 yıl önce Mete Han, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdi. Göktürk Devleti bir Türk birliği idi, Selçuklu Devleti ve en önemlisi yakın zamanlarda Osmanlı Devleti, dünyanın en büyük devleti idi ve bir Turan devleti idi. Bugün de bütün Dünya Türkleri birleşirse, akıllarını başlarına alırlarsa kendi birliklerini kurabilirler.

    Vedat Toruk: Turancılığın Türkiye için önemi nedir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Turancılığın ilk şartı, önce Türkiye Türklüğünü sağlama almaktır. Bugün Türkiye Türksüzleştiriliyor, Türk nüfusu azaltılıyor, azalıyor, Türkiye Türkleri hızla fakirleştiriliyor, tasfiye ediliyor, yok ediliyor, devleti, ekonomisi, toprakları, kültürü, dili, dini, tarihi elinden alınıyor. Türkiye Türkleri her anlamda ihmal edilmiş durumdadır.
    Türkiye Türksüzleştirilirse dünyanın diğer yerlerindeki Türkler emperyalistler tarafından kolayca kontrol altında tutulabilir, bütünleşmeleri engellenebilir, ümitleri kırılabilir, bölük pörçük parçalı halleri devam ettirilebilir. Onun için emperyalistler, önce dünya Türklüğünün beyni ve pazusu olan Türkiye Türklüğüne karşı savaş açmışlardır. Türkiye Türklüğünü de içimizden ayarladıkları Türk düşmanı çevreler tarafından tasfiye etmeye çalışıyorlar.

    Haçlı emperyalizminin Türklerin, dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın selametine vesile olacak olan Turancılık fikrinin hayata geçmesini engelleme projelerine karşı bütün Türkleri bilinçlendirmeli, millî benliklerine ve Türk kimliklerine döndürmeliyiz.
    Türkler arasındaki bireyciliği millî şahsiyete çevirmeliyiz. Ferdî hürriyet, istiklal ve refah, millî istiklal ve ittihadla olur. Her Türk, mutlaka ülkü sahibi yapılmalıdır. Emperyalizm, fertleri günlük hazlar peşinde sürüklenen kuru bir kalabalık yaptı, biz ise yüce gayeler peşinde koşan ülkücü yani mefkûreci, ideal sahibi bir millet haline getirmeliyiz.

    Vedat Toruk: Bugün Türk milleti için Turancı, milliyetçi düşünce ve bilinç neden gereklidir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Osmanlının son dönemlerinde Türkler geri plana itilmiş, devlete hâkim olan Türk dışı unsurlar, Türkleri hor görmeye, hakaret etmeye, dışlamaya çalışmışlardır. Devletin yönetim kademesine hâkim olan kadroların çoğu Türk kelimesine “kaba”, “cahil”, “köylü”, “Kızılbaş” manası vermeye başlamışlardı. Devlet Türkleri çiftçi ve asker olarak tutmuş, her türlü angaryayı Türklere yüklemişti ama yine de aşağılıyordu.
    Türklerin sözcüsü, savunucusu, teşkilatı yoktu. Zira Türk, kendi varlığını devletle özdeşleştirmişti, ben demek devlet demek diyordu, beni devlet savunur, diyordu ama bugün olduğu gibi o zamanlar da devleti Türk olmaktan çoktan çıkmıştı. Türk gibi görünen, ama aslında Türklüğün altını oyan, Türklüğü hissettirmeden, sezdirmeden yok eden bir sinsi yapılanma Türk devletini ele geçirmişti.

    Devlet âdeta İstanbul ve taşra diye iki coğrafî bölgeye ayrılmıştı. İstanbul’da yaşayanlar neredeyse tamamına yakını Türk olduğu halde kendilerine Türk yerine “şehrî” yani “şehirli” diyorlardı. Taşra ise Balkanlar, Karadeniz bölgesi, Doğu Anadolu, Orta Anadolu gibi bölgelerden oluşuyordu.
    Balkanların üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanların tamamına Arnavut, Karadeniz yüzde doksan dokuzu Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara Laz, Doğu Anadolu ise üçte ikisi Türk olduğu halde oralarda yaşayanlara da Kürt diyorlardı. Bu adlandırma o kadar yaygınlaşmış ki bu sayılan taşra bölgelerinde yaşayan Türkler bile bir kelime Arnavutça, Lazca, Kürtçe bilmedikleri halde kendilerini Arnavut, Laz ve Kürt saymaya başlamışlardı. Yani Osmanlının son dönemlerinden bugüne kadar Türkler, kimliklerini kaybetmeye, asimile olmaya devam ediyor.

    Ancak 1908 İkinci Meşrutiyet hareketinden sonra Türkler kendilerine gelmeye, teşkilatlanmaya, bilinçlenmeye başladılar, siyasi ve kültürel bilinçlenme sonucu hem Millî Mücadeleyi başarıyla verdiler, hem de tam bağımsız millî Türk devletlerini kurdular.

    Bugün Türk milleti, Türk millî bilincine ve kimliğine sahipse bunu büyük ölçüde Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçludur. Zira Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız millî Türk Devleti, Türklere Türklüklerini hatırlatan ve Türk kimliğini kurumsal düzeyde devlete hâkim kılan millî bir yapıdır.
    Bugün Türk düşmanları, devleti ele geçirerek bu devletin millî Türk kimliğini yok etmeye çalışıyorlar. İslamcı ve Türk gibi görünen Türk düşmanları, samimi dindar ve saf Türkleri aldatıp kandırarak onların oyuyla devleti ele geçirip Türkleri tasfiye etme, Türkiye’yi Türksüzleştirme, PKK ile işbirliği halinde Türkiye’yi Suriyelileştirme ve Kürdistanlaştırma peşindeler.
    Turancıların asıl önemi ve rolü tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. O da Türklere Türklüklerini hatırlatmaktır. PKK’nın gizli işbirlikçisi ve Kürt ırkçısı bazı adamlar, tarikat ve cemaat kurup Türk çocuklarını İslam’la avlayarak onları mankurtlaştırıyorlar, Türklüklerini unutturuyorlar; hatta onları Türklüğe düşman haline getirip Kürtçülük propagandisti yapıyorlar.

    Gizli PKK zihniyetli bu tür Türk düşmanı tarikat ve cemaatler, saf dindar Türklerin temiz inançlarını istismar ederek paralarını, mallarını mülklerini, zamanlarını, enerjilerini, kızlarını, oylarını, haysiyet ve şereflerini, millî onurlarını ve giderek her şeylerini alarak âdeta köleleştiriyorlar.

    Diğer yandan aşırı solcu ve komünist bir takım yapılar da enternasyonalizm adına bazı Türk çocuklarını PKK paspası halinde kullanmaktadırlar. “Kapitalist sömürüye son” diyecekleri yerde “halklara özgürlük” diyerek aslında PKK propagandası ve Türk düşmanlığı yapıyorlar. Bugün ülkemizde böylesine şeytanca bir oyun tezgâhlanmaktadır. İşte bugün Turancıların birinci görevi, aldatılmış, kandırılmış, paspas niyetine kullanılan saf Türkleri bu tür esaretlerden kurtarmaktır.

    Vedat Toruk: Bugünkü şartlarda sağlıklı bir Türk milleti oluşturabilmenin ve büyük kutlu Turanı kurabilmenin zemini olan kurumsal değer ve yapılar nelerdir?

    Prof. Dr. Nurullah Çetin: Büyük Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için şu kurumsal birliklerin tesis edilmesi gerekiyor:

    1. Siyasi Birlik: Bütün Türk ülkeleri, toplulukları ve akraba topluluklar, bütünüyle yerli ve millî nitelikte, hiçbir emperyalist devlet ve odağa bağımlı olmayan tamamen istiklalci ve özgür ortak bir Turan Meclisi kurmalı ve burada her Türk ülkesinden nüfusları oranında temsilci vekiller olmalıdır.
    Bu milletvekillerinden oluşan Turan Meclisi, Türk devlet geleneği ruhunu, şuurunu ve birikimini esas alarak, zamanımız şartlarına uygun bir şekilde ortak bir Turan anayasası yapmalı, bütün Türk ülkeleri kanunlarını bu anayasaya göre çıkarmalıdır. Ayrıca en üst düzeydeki tam bağımsız bu Turan Meclisi, kendi içinden bir Kağan seçmelidir. Bu Kağan, bütün dünya Türklerinin beyi olmalıdır. Her Türk ülkesinin ve topluluğunun lideri de boy beyi olmalıdır.

    2. Coğrafî Birlik: Bugün Türk yurtları paramparçadır. Değişik emperyalist devletler aynı boyu bile parçalamışlardır. Nitekim Azerbaycan Türkleri ikiye bölünmüş. Yarısı Kuzey Azerbaycan olarak Ruslar tarafından esir alınmış, ama sonra hür olmuşlar. Öbür taraftan Güney Azerbaycan, Fars emperyalizmi tarafından hâlâ esir tutuluyor. Güney ve Kuzey Azerbaycan birleşmeli ve tek Azerbaycan devleti olmalı.
    Irak’ta Barzani esareti altındaki Kerkük merkezli Türkmeneli esirdir. Acilen Türkiye ile birleşmelidir.
    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hemen Türkiye’ye katılması gerekir.

    Suriye Türkmeneli’nin de Türkiye’ye katılması sağlanmalıdır.
    Bugün Rusya Federasyonu altında Tataristan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saka-Yakut Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Hakas Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti, Kabartay-Balkar Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti gibi özerk Türk cumhuriyetleri var. Bunların da Rus esaretinden kurtularak acilen birleşip tam bağımsız bir Türkistan Devleti halinde oraya çıkması lazımdır.
    Afganistan’da 14 milyon kadar Özbek, Türkmen ve diğer boylardan Türkler var. Bunların da birleşip Güney Türkistan Devleti halinde bağımsız bir Türk Devleti olması lazımdır. Dağınık haldeki Türklerin coğrafî birliği, siyasi birlikle perçinlenmelidir.

    Coğrafî birliğin nihaî hedefi, önce Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Afganistan ve Tacikistan Türkleri, Rusya Federasyonuna bağlı özerk Türk devletleri ve Doğu Türkistan’ın birleşerek büyük ve tek bir Türkistan Devletinin kurulmasıdır. Türkiye’nin de Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak Türkmeneli, Suriye Türkmeneli, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile birleşerek büyük bir Türkiye Devletinin kurulmasıdır. Yani Dünya Türklüğü, iki büyük Türk Devleti çatısı altında birleşmelidir: Türkistan ve Türkiye Devletleri. Sonra bu iki devlet birleşip tek bir devlet olmalıdır. Bu devletin adı da “Türkeli” olmalıdır.

    3. Askerî Birlik: Bütün Türk ülkeleri, ortak bir Turan ordusu kurmalıdır. Her Türk ülkesinden nüfus oranlarına göre belirlenen sayıda alınacak askerlerle oluşturulacak bu ortak Turan ordusu, Türk dünyasının barış gücünü oluşturacaktır.
    Turan ordusu, bilinen özelliklere sahip resmî bir ordu olacaktır. Ayrıca her zaman, her türlü savaşa hazırlıklı resmî olmayan gizli bir yedek ordusu da olacaktır. Bu yedek ordu, gerektiğinde bir anda harekete geçebilecek kadınıyla erkeğiyle, çoluğu ile çocuğu ile bütün Türklerdir. Biz ordu-millet özelliğimizi korursak ayakta kalabiliriz.

    Turan ordusu, hem Türk ülkelerinde ortaya çıkacak kargaşalığı, hem de bir Türk ülkesine dışarıdan gelecek bir saldırıyı önlemede etkin biçimde devreye girecektir. Turan ordusu, bütün Türklerin barış ve güvenlik içinde yaşamasını garanti edecek ortak bir güvenlik gücü işlevi görecektir. Mesela Türkiye’de ortaya çıkan PKK eşkiyalığını Turan ordusu, bir günde yok edecektir. Bir tane bile eşkıya bırakmamacasına tamamen temizleyecektir.

    Kırım’ı Ruslar işgalinden Turan ordusunu kurtaracaktır. Güney Azerbaycan, Kuzey Azerbaycan’la birleşmek istediğinde İran engel olmaya kalkarsa karşısında Turan ordusunu bulacaktır.
    Irak’ta Barzani çapulcubaşısı, Türkmeneli Türklüğünü katliama tabi tutmaya kalkıştığında Turan ordusu devreye girip bütün peşmergeleriyle birlikte Barzani’yi Saddam’ın yanına gönderecektir. Doğu Türkistan’ı Çin esaretinden Turan ordusu kurtaracaktır.

    4. Dilde Birlik: Bugün bütün dünya Türklüğü hem farklı coğrafyalarda dağınık halde olduğundan hem de yüzyıllar süren uzun ayrılık ve kopukluk yüzünden Türkçenin farklı lehçelerini kullanmaktadırlar. Köken birliğine sahip ortak tek Türkçe, zamanla birçok lehçelere ayrılmış ve bu lehçeler âdeta büyük ölçüde birbirini anlayamaz hale gelmiştir.

    Turan Türk birliğinin kurulabilmesi için ortak bir iletişim dili olan bir Türkçe’yi bütün Türk dünyasına hâkim kılmalıyız. Esperanto gibi yapma bir Türkçe oluşturamayacağımıza göre, en büyük ve en yaygın lehçe olan Türkiye Türkçesini bütün Türklerin öğrenmesi gerekiyor ve Türkiye Türkçesinin ortak Turan iletişim dili olması, âdeta bir zorunluluktur.

    Türkiye Türklerinin de diğer Türk lehçelerini öğrenmesi gerekir. Bütün lehçelerde kullanılan ortak söz varlıklarını temel alıp bunları yaygınlaştırarak, ortak kelime kadrosunu çoğaltarak, söyleyiş birliği ve harf birliği sağlayarak, bütün lehçeleri bütün Türk dünyası okullarında zorunlu ders yaparak dil birliğini sağlayabiliriz. Bütün Türk ülke ve topluluklarının Latin harflerine geçmesi gerekiyor.

    5. Basın-Yayın Birliği: Bütün Türk dünyasını ilgilendiren haberleri toplayan, üreten ve yayan ortak bir Turan haber ajansı kurulmalı, bütün Türk ülkelerindeki basın yayın organları, bu haber ajansından aldığı haberleri kendi yerel basın yayın organlarında yaymalı ve değerlendirmelidir. Zira Türk dünyası, haberleri hep yabancı emperyalist haber ajanslarından, özellikle de Yahudi haber kaynaklarından almakta ve yanlış bilgilenmektedir.

    Turan Türk birliğinin sağlıklı bir şekilde kurulabilmesi için sağlam ve doğru kaynaklardan haber ve bilgi almaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da kendi haber kaynağımızı ve kurumumuzu kendimizin oluşturmasıdır. Ayrıca bütün Türk dünyasında izlenecek çok kaliteli, üst düzeyde bir televizyon kanalı ve bir gazete kurulmalıdır. Böylece Türk millet bilinci gelişecektir.

    6. Dinde Birlik: Dünyada milliyetiyle dini birleşmiş tek millet biziz. Yani Türk milletinin neredeyse tamamı müslümandır. Hristiyan ve Yahudi Türk çok çok azdır. Türk milletini millet yapan temel kurumlardan biri de İslamiyet’tir. Türkler İslamiyet’le millet olarak varlıklarını ve millî kimliklerini korudular ve yükselttiler. İslamî dönem Türk tarihinde Türk ile Müslüman aynı anlamda kullanılmıştır. Özellikle Batılılar Türk’le müslümanı bir saymış, tarihlerine böyle kaydetmişlerdir.

    Müslüman olmayan Türkler Avrupa’da asimile oldu, eridi gitti yani Türklüklerini de kaybettiler. Bugün potansiyel olarak Türk milleti Müslüman olmakla birlikte İslamiyet’i asıl kaynaklarına bağlı olarak sağlıklı bir şekilde bilmemektedir. Müslüman Türkler dinlerini yeterince bilmiyor, öğretilmiyor.
    Bu boşluktan yararlanan uyduruk tarikat ve cemaatler, Türklere kendi saçma sapan hurafelerini din diye yutturuyor. Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri olan İslamiyet, Kur’an ve Hadis kaynaklarına ve sahih İslam âlimlerine bağlı olarak doğru biçimde öğretilmeli ve yayılmalıdır.

    Müslüman Türk milleti, şu cemaati bu cemaati diye bölük pörçük olmamalı; bütün dünya Türkleri tek bir cemaat mensubu olmalıdır, yani sadece cami cemaati olmalıdır. Bu yapıyı bir an önce hayata geçirmek lazımdır.
    Zira emperyalist devlet ve odaklar, Türkleri paramparça edip kolayca güdümlerine ve kontrollerine alabilmek için uyduruk tarikat ve cemaatleri kullanmaktadırlar. Bu cemaat ve tarikatlerin çoğu Amerika’ya, Avrupa’ya, İsrail’e, Rusya’ya, İran’a, Barzani’ye bağlıdırlar.

    En tehlikelileri de Amerika’ya bağlı Haşhaşiler ve Barzani’ye bağlı Adıyaman merkezli yapılardır. Bunlar Turancılığın önünde bir ayak bağıdır. Tamamı tasfiye edilip yerlerine Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi yerli, millî nitelikli Türk tarikatleri çıkartılıp teşvik edilmelidir ve Türkler arasında bu millî tarikatler yayılmalıdır.

    Çuvaşlar ve Gagavuzlar gibi Hristiyan Türkler ve diğer bazı Yahudi ve paganist Türkler de müellefetülkulûb kabul edilip sağlam bilgi ve bilinç sahibi Türk âlimleri tarafından usulünce İslamiyet’e davet edilmelidir.

    7. İktisadî İstiklâl: Türklerin dünyanın değişik bölgelerine yayılmalarının bir avantajı vardır, o da çok değişik yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip olmalarıdır. Bir ülkede bir maden, öbür ülkede başka bir maden, bir ülkede bir meyve, öbüründe başka bir meyve, bir ülkede şu ürün, öbüründe başka bir ürün, birinde deniz öbüründe dağ var, ova var.
    Ayrıca beyin ve kol gücü bakımından da çeşitlilik var. Şu Türk ülkesinde şu meslek ve bilim dalı daha önde iken, öbür Türk ülkesinde başka bir meslek, bilim ve teknoloji daha önde.
    Bütün bu yer altı ve yer üstü maddi kaynakları, beyin ve kol güçlerini birleştirirsek hiç kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliriz. İşte Turan Türk birliği, Türklerin iktisadi kaynaklarını birleştirerek, harmanlayarak, zenginliklerimizi yabancılara, emperyalistlere yağmalatmadan, peşkeş çekmeden, tamamını Türk milletinin hizmetine ve istifadesine sunarak rahatça yaşayabileceği bir sistem kuracaktır.

    8. Meslekte Birlik: Bütün Türk devletlerindeki ve topluluklarındaki meslektaşların muhakkak surette bir araya gelerek ortak meslekî kurumlar oluşturması ve meslekî ilişkilerini ve dayanışmalarını en ileri noktaya taşımaları kaçınılmaz bir zorunluluktur. Zira Turan Türk birliğinin temel kurumlarından biri, meslekli bir Türk milleti oluşturmaktır.

    Mesleksiz insanlardan oluşan millet yaşayamaz, bağımsız bir millet olarak var olamaz. Onun için bütün Türklerin yaratılışlarına, kabiliyetlerine, ilgilerine ve meraklarına göre değişik mesleklere yönlendirilmesi ve o dalda en iyi şekilde yetiştirilmesi ve mesleğini icra edebilmesi için gerekli olan şart, imkân ve zeminlerin oluşturulması gerekiyor. Bunun için de tamamen millî bir Türk iradesinin hâkim olduğu Türk devletleri, bilim ve teknolojiye çok üst düzeyde yer vermelidir.

    9. Sanatta Birlik: Dünya Türklüğü, kendi bölgelerinde kendi anlayış ve geleneklerine göre çok zengin bir sanat, edebiyat geleneğine sahiptir. Sanat ve edebiyat, milleti millet yapan, millet mensupları arasında ruh, şuur, duygu, heyecan ve amaç birliği sağlayan temel kurumlardan biridir.
    Türkçe duyuş, Türkçe düşünüş, Türkçe bakış, Türkçe tavır alış ancak ortak bir sanatsal ve edebî duyarlılıkla mümkündür. O bakımdan Turan Türk birliğini sağlamanın yollarından biri, resimden sinemaya, mimarlıktan edebiyata kadar bütün sanat ve edebiyat dallarında ortak millî bir sanat birikimi ortaya koymaktır.
    Batılıların Nobel ödülüne benzer şekilde sanatın her dalı için büyük bir Turan Ödülü konmalı. Her sene bütün Türk dünyasında ortaya çıkan en iyi ve en özgün sanatçılara bu ödül verilmelidir.

    10. Bilimde Birlik: Bugün modern zamanlarda milletler, kendi bilim ve teknolojilerini kurmadan yaşayamazlar. Dünya Türklüğü de bilim ve teknolojinin her dalındaki beyinleri bir havuzda toplayıp ya da ortak işbirliği mekanizmaları ve kurumları geliştirip Türk milletini yükseltecek, koruyacak ve yaşatacak en ileri düzeyde bilim ve teknoloji üretip uygulamaya koymalıdır. Bütün Türk ülke ve toplulukları bir araya gelip millî Türk bilim ve teknoloji projeleri üreterek hayata geçirmelidir. Üniversitelerarası bilgi paylaşımına dayalı birlik projesi işlevsel kılınmalıdır.
    Bütün Türk dünyasından seçilen en zeki çocukların okuyacağı prestijli bir Turan Bilim Yurdu (üniversitesi) kurulmalıdır.
    Nobel ödülüne benzer şekilde bilimin her dalı için Turan Bilim Ödülü konmalı.

    11. Eğitimde Birlik: Eğitimin amacı, kişileri hem pratik bilgilerle hayat şartlarına hazırlamak, hayatı ve dünyayı tanıtmak, meslek sahibi etmek hem de ortak millî değerleri öğreterek bilinçli bir millet yapmaktır. Türk dünyası, ortak Türk millî değerlerini bir öncelikli değerler skalası halinde düzenleyip bütün Türk çocuklarına aynı millete mensubiyet şuuru verecek millî bir eğitim politikası uygulamalıdır.
    Ortak Türk tarihi, ortak Türk edebiyatı, ortak Türk kültürü, ortak Türk gelecek tasavvuru gibi konularda muhakkak surette tamamen Türklüğe göre bir eğitim sistemi geliştirilmeli ve hemen uygulamaya konmalıdır. Türk çocuklarına bağımsız millî Türk eğitimi verilmeden Turan Türk birliği kurulamaz.
    Rus, Çin, Amerika, Fars, Arap emperyalizmine göre kurgulanmış eğitim sistemleri çarklarından geçen Türk çocuklarının millî şahsiyetleri oluşmaz. Her türlü dış emperyalist dayatmadan uzak yerli, millî ve İslamî nitelikte bir Türk eğitim sistemi kurulmalı ve hayata geçirilmelidir. Türk ülkelerinde ortak bir eğitim sistemi kurulmalı ve diplomalar, her Türk ülkesinde denklik sahibi olmalıdır.
    Bütün Türk dünyasında karşılıklı öğrenci ve hoca değişimi programları uygulanmalıdır. Üniversite öğrencileri belirli sürelerle değişik Türk devletlerinde öğrenim görmeli, hocalar da yine belirli sürelerle değişik Türk üniversitelerinde ders vermelidir.

    12. Turizmde Birlik: Türk ülkeleri ve toplulukları arasında gidip gelmelerin, seyahatlerin, turistik faaliyetlerin artması lazım. Türk dünyasını birbirine bağlayan tarihî İpek Yolu modern şartlarda yeniden ihya edilmeli ve işler hale getirilmelidir. Ortak turizm potansiyeli dünya Türklüğünün birbirini tanımasına, kaynaşmasına, değerler paylaşımına hizmet etmelidir.
    Yoğun ortak turistik faaliyetler Turan Türk birliğinin kurulmasında büyük bir itici güç olacaktır. Türk devletleri ve toplulukları arasında Turizm İşbirliği Protokolü imzalanmalı ve içi yoğun uygulamalarla doldurulmalıdır. Dünya Türkleri, karşılıklı gidip gelmelerle birbirlerini biraz da turizm yoluyla tanıyıp kaynaşacaktır.
    Yaz tatillerinde gruplar halinde Türk gençleri değişik Türk devletlerinde tatil kampları düzenlemeli, böylece Türk dünyası gençleri biribirlerini tanımalı ve kaynaşmalıdır.

    13. Turan Şölenleri: Her yıl bir Türk ülkesinde bütün dünya Türklerinin katılımını sağlayan çok büyük çapta bir Turan Şöleni düzenlenmelidir. Burada Türk dünyasının önde gelen aydınları, fikir ve edebiyat adamları, müzikçileri, folklorcüleri, sporcuları, sinemacıları, değişik sahalardaki öne çıkan isimleri bir araya gelmeli, gösterilerini, beceri, birikim ve marifetlerini sergilemelidir.
    Bu şölenlerde dünya Türkleri, hem eğlenmeli, hem bilgilenmeli, hem dayanışma içinde birlik beraberlik ruhu kazanmalıdır. Milyonlarca kişinin katılacağı bu büyük Turan şölenleri büyük Turan Türk birliğini kurmada ve devam ettirmede çok işlevsel bir role sahip olacaktır.

    Günümüzde Macaristan’da 2010 yılından beri her iki yılda bir büyük bir Turan Kurultayı düzenlenmektedir. Macar Soylar Toplantısı-Kurultay, eski Macar-Hun ve Türk kültürlerinin ayrıca doğudaki bozkır atlı göçebe kültürlerinin en büyük tanıtım organizasyonu ve şölenleridir. Bütün Türk boyları, kendi gelenek yaşatıcılarıyla, eski göçebe giyim kuşam tarzlarıyla, göçebe çadırlarıyla, atlarıyla, göçebe savaş oyunları, at yarışları, okçuluk yarışları ve müzik konserleri ile bu şölende yerini almaktadır. Kurultayın 300.000’e yakın katılımcısı olmaktadır.

    14. Aile Kurumunu Sağlamlaştırmak: Modernleşme, batılılaşma ile birlikte Türk aile kurumu büyük ölçüde yara aldı. Çok çocuk yapma geleneği ortadan kalktı. Çocukların aile içinde geleneksel Türk kültürü ile yetişmesi geleneği yok oldu. Büyüklere saygı küçüklere sevgi geleneği zedelendi. Bütün bunları hızla tamir ederek yeniden güçlü, sağlam Türk aile kurumunu inşa etmeliyiz. Zira Turan’ın temeli Türk aile kurumudur.

    Nurullah Çetin

    .
  • YOLDAŞ JOSEF STALİN



    18 Aralık 1879 - 5 Mart 1953 yılları arasında yaşamıştır.

    Nisan 1922– 5 Mart 1953 tarihleri arasında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteridir.

    Vladimir İlyiç Lenin’den sonra Parti lideridir.

    Yakov Cugaşvili, Vasili Yosifoviç Stalin, Svetlana Alliluyeva adında çocukları olmuştur.

    Askeri hizmeti; bağlılığı, Kızıl Ordu. Branşı, Kara Kuvvetleri. Hizmet yılları; Rus İç Savaşı: 1917-1922, II. Dünya Savaşı: 1941-1945, Kore Savaşı: 1950-1953.
    Çatışma/savaşları; Rus İç Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı.

    Yoldaş Stalin 18 Aralık 1879 Gori, Tiflis Guberniyası’nda (Gürcistan) doğmuştur.

    Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin en önemli kurucularındandır.

    1922-1953 Sovyet mareşalliği yapmıştır.

    Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Yoldaş Lenin’inden sonra bu görevi uzun yıllar Yoldaş Stalin üstlenmiştir.

    Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Marksist-Leninist ideoloji uygulamıştır.

    Yoldaş Stalin, Ekim Devrimi'ni planlayan ve zafere ulaştıran liderlerdendir.

    Yoldaş Stalin, Rus İç Savaşı'nda cephe komutanlığı ve II. Dünya Savaşı'nda muzaffer olan Kızıl Ordu'nun başkomutanlığını yapmıştır.

    Yoldaş Stalin, 1930'lu yıllarda Sovyet ekonomisindeki büyük kalkınmayı ve II. Dünya Savaşı'ndaki zaferi gerçekleştirmiştir.

    Yoldaş Stalin, Gürcistan’da 10 yaşında rahip okuluna devam etti, 16 yaşında Gürcü Ortodoks Rahip Okuluna gitmeye hak kazandı ancak daha o yıllarda Devrimci Sosyalist Komünist lider özellikleri sayesinde burada otoriteye karşı başkaldırır ve 1899 yılında okuldan atılır.

    Yoldaş Stalin, o yaşlarda Yoldaş Lenin'in eserlerini okuyup ve Marksist bir Devrimci Sosyalist Komünist olmaya karar verir.


    Tiflis'teki RSDİP (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi)’ne katılır.

    1901 yılında Tiflis'te Yoldaş Stalin’inin liderliğinde örgütlenen 1 Mayıs gösterileri Çarlık askerleri tarafından bastırılmasının ardından Yoldaş Stalin Batum’a geçer.



    Burada Yoldaş Stalin petrol işçilerinin örgütlenme faaliyetlerine başlar.

    Mart 1902'de petrol işçilerinin greve gitmesini örgütler.

    Yoldaş Stalin 1903 yılında Bolşeviklere katıldı.

    Yoldaş Stalin, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi II. Kongresi’nde kararlı ve Devrime Sosyalizme Komünizme destek veren tavrıyla Yoldaş Lenin'in dikkatini çeker.
    Daha sonra RSDİP'in ve Bolşeviklerin Kafkas bölge temsilcisi konumuna gelir.

    Ohranka (Rus çarlığına bağlı Gizli polis servisi), Yoldaş Stalin’i devamlı izlese de onun profesyonel devrimci olarak illegal parti faaliyetlerini yürütmesini engelleyemezler.

    Özellikle Kafkaslar bölgesinde parti çalışmaları, propaganda, grev örgütleme, banka soygunu gibi alanlarda en üst seviye de faaliyetler sürdürür.

    Yoldaş Stalin, 1905 Devrimi sırasında Tiflis'deydi.

    S. Petersburg'da Aralık ayı öncesi yapılması planlanan ancak sonradan Finlandiya'ya alınan Bolşevik Konferansına delege seçildi.
    Ayrıca 24 Aralık 1905 günü Tampere'de yapılan toplantıya katıldı.

    Yoldaş Stalin, Tiflis'e döndüğünde Çarlık askerlerinin ve Karayüzlerin devrimi bastırdığını ve çok şiddetli katliamlar yaptığını gördü.

    Tiflis de yapılan bu katliamlar sonrası Çarlık Ordusu komutanı General Fyodor Griyazanov'a Yoldaş Stalin tarafından cezalandırılmıştır.

    Nisan 1906’da Stockholm'de Partinin 4. Kongreye katıldı.

    Yoldaş Stalin bu kongrede sonradan birlikte çalışacağı Kliment Voroşilov, Feliks Dzerjinski, Grigori Zinoviev, Aleksey İvanoviç Rikov ile tanıştı ve Mihail Kalinin ve Stepan Şaumyan ile yeniden buluştu.
    Yoldaş Stalin, Yekaterina Svanidze ile 15-16 Temmuz 1906 akşamı evlendi.

    İlk oğlu Yakov dünyaya geldi.

    Bir süre sonra Bakü’ye geçti.

    Bakü’de illegal faaliyetlerini sürdüren Yoldaş Stalin, Çarlık taraftarlarına karşı örgütlenmeyi çok daha ileriye götürdü.

    27 Nisan (10 Mayıs) 1907 günü Stepan Şaumyan ile birlikte İngiltere’de 5. Kongreye katıldı.
    Yoldaş Stalin, Bakü'de özellikle Müslüman işçiler arasında örgütlenme faaliyeti gösterdi.

    Bakü'de Çarlık yanlısı Karayüzler örgütüne karşı en zor koşullarda mücadele etti.

    Bolşevikler için zengin petrol madeni sahibi zenginlerin gasp ettiklerini işçilerin ve müttefiklerin çıkarları için el koydu.

    O yıllarda Kafkasya'daki parti tabanında Yoldaş Lenin’den sonra en etkili kişi oldu.

    İlk kez 1911 yılında Bolşeviklerin büyük örgütlerinin bulunduğu Moskova veya St. Petersburg'a gitmeye karar verdi.

    Gelir gelmez 1911 Eylül ayında S. Petersburg örgütüne katıldı.

    Yoldaş Stalin, Ocak 1912'de yapılan ve Bolşeviklerin ayrı bir parti olduklarını açıkladıkları ilk toplantı olan Prag Parti Konferansında, ilk kez Merkez Komitesine seçildi.

    Çarın ajanları bu dönemde Bolşeviklerin önde gelenleri yakalandı.

    S. Petersburg’da Nisan 1912’de Pravda’nın yayınlanmasında görev aldı.

    Bundan sonra yazılarında ve parti içinde Rusça “çelik adam” anlamına gelen Stalin mahlasını kullanmaya başladı.

    Yoldaş Stalin, Temmuz ayında tutuklandı ve Sibirya'daki Narym kasabasına sürgün edildi. Ve çok geçmeden oradan kaçtı.

    Yoldaş Stalin Polonya’daki Kraków'daki Yoldaş Lenin’in yanına gitti.

    Oradan Viyana’daki Bolşeviklerin yanına geçti.

    Viyana’da Mart 1913'de yayınlanacak ünlü eseri Marksizm ve Ulusal Sorunu yazdı.

    S. Petersburg'a Şubat 1913'de döndü ve tutuklanıp 4 yıl sürecek olan Kuzey Kutup dairesindeki Turhansk bölgesi küçük Kureika köyüne sürgün edildi.

    I.Dünya Savaşından zor durumdaki Çarlık rejimi tarafından 1916 yılının Aralık ayında orduya alınmak üzere tüm siyasi sürgünlerle birlikte çağrıldı.

    Şubat 1917'de çocukluğundan beri sakat olan sol kolundan dolayı askere alınmadı.
    Şubat Devrimi'den özgür kaldı ve 12 Mart günü S. Petersburg'a geldi. (devam edecek)

    YOLDAŞ JOSEPH STALİN
    SÖZLER

    Kapitalistleri astığımızda, halatları bize onlar satacaklar.
    *
    Yazarlar insan ruhunun mühendisleridir.
    *
    Hitler gelir ve gider, ama Almanya ve Alman halkı kalacaktır.
    *
    İpek eldivenlerle devrim yapamazsınız.
    *
    Savaşta hainlere ve korkaklara yer yoktur.
    *

    Savaşları yok etmek için; emperyalizmi yıkmak gerekir.
    *
    Suçlanması gereken, ezilen halk değil; kapitalist sistem ve onun aygıtı devlettir!
    *
    Sovyet ordusunda geri çekilmek ileri gitmekten daha çok yürek ister.
    *
    Ben gittiğimde, kapitalistler sizi kör kedi yavruları gibi boğacak.
    *
    Demek adı herif öldü! çok kötü; onu canlı ele geçiremedik. (Nisan 1945. hitler'in intihar ettiğini duyunca.)
    *
    Proletarya diktatörlüğü, burjuvaziye karşı zor kullanmaya dayanan devrimci bir iktidardır.
    *
    Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir.
    *
    Bizler gelişmiş ülkelerin 50 ya da 100 yıl gerisindeyiz ve bunu 5 yıl içinde düzeltmeliyiz. Ya bunu yaparız ya da bizi yok ederler.
    *
    Yahudi karşıtlığı, ırkçı şovenizmin aşırı bir türü olarak, yamyamlığın en tehlikeli eseridir.
    *
    Savaşların kaçınılmazlığını yok etmek için, emperyalizmi yeryüzünden silmek gerekir!
    *
    Fikirler silahlardan daha güçlüdür. Biz düşmanlarımızın silah sahibi olmalarına izin vermedik, neden fikir sahibi olmalarına izin verelim ki.
    *
    O yüzden şovenist çığlıklar atmak yerine; gerçekten barışı istiyor ve ölümlerin durmasını arzuluyorsak, bilimsel sosyalizmin yolunda ilerlemeliyiz.
    *



    Eğer kapitalistler teslim olursa, her şey iyi ve olması gerektiği gibidir. Eğer teslim olmayı reddediyorsalar, onları biz teslim oldurtmalıyız.
    *
    Nefret söylemleriyle ezilen halka kin kusanlar, kime hizmet ettiklerini bir kere daha düşünmek zorundadırlar. Zira bu savaş keyfiyetten değil zorunluluktan, bir halkın özgürleşme isteminden doğmuştur.
    *
    Eğer sermaye, Sovyetler Cumhuriyeti'ni dağıtmakta başarılı olursa ne olacak? Bütün kapitalist ve koloni ülkelerde karanlık bir karşı saldırı çağı başlayacak, işçi sınıfının ve ezilenlerin boğazlarına yapışılacak ve uluslararası komünizmin bütün cepheleri kaybedilecektir.
    *
    Bu savaş başka türlü bir savaştır (ikinci dünya savaşı ya da soğuk savaştan bahsediyor). Herkes sistemini ordularının erişebildiği yere kadar empoze eder. Bu başka türlü de olamaz. Eğer şu anda Paris'te Komünist bir hükümet yoksa bunun sebebi 1945 yılında Sovyet ordusunun oraya erişecek kadar güçlü olmamasıdır.
    *



    ANARŞİZM Mİ? SOSYALİZM Mİ?

    SUNUŞ

    1905-06 kışında, Prens Peter Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, Marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişti. Bu grup, şimdi, Tbilisi olan Tiflis'te birkaç gazete yayınladı. Anarşistler, işçi sınıfı arasında hiç bir desteğe sahip değillerdi, ama sınıf-dışı (declassed) ve küçük-burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde ettiler.

    Stalin, anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazdı; bu kitapçık bu makalelerden oluşmaktadır.

    İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Josef Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük Bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlandı. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edemedi. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlandı. Editöre ait bir açıklamada şöyle deniyordu:

    "Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ...Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."

    Tiflis Bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürüldü: bunlar, Şubat 1907'den -"aşırı eğilimi" yüzünden- 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlandı.

    Ancak, dizi hiç bir zaman tamamlanamadı. 1907 ortalarında, Stalin, Bakü'ya gitmek üzere Tiflis'ten ayrıldı, birkaç ay sonra da orada tutuklandı. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur. (sayfa 8) (devam edecek)
    Kaynak: Anarşizm mi? Sosyalizm mi? – Josef Stalin
  • 1966 yılından itibaren Avrupa'dan, ABD'ye ve Japonya'ya dek yayılan öğrenci hareketleriyle birlikte sanayileşmiş ülkelerde devrimci şiddet yeniden gündeme gelir. 68 Mayıs patlaması gerilla mücadelelerinin ortaya çıkması izler. Böylece gelişmiş kapitalist ülkelerde görünürdeki toplumsal barışın ne kadar kırılgan olduğu bir kez daha anlaşılır. RAF bu dönemde ortaya çıkan en tanınmış silahlı direniş gruplarındandır. Batılı hükümetler ve medya tarafından zaman geçirmeksizin, "terörist bir çete" olarak değerlendirilir. Terörizm onlara göre, demokrasilerdeki patolojik bir tezahürdür. Çete deyimi amaçlıdır. Gruba siyaset dışı bir hava verilerek haydut ya da adli suçlu görünümü yaratılmak istenmektedir. Bu bilinçli seçimle düzenle olan savaş hali yok sayılmakta, sözlerin değersizleştirilmesi muhatap kavramını ortadan kaldırmaya yaramaktadır.

    RAF, yani Türkçe söyleyişle "Kızıl Ordu Fraksiyonu" öncüleri ilk vurucu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra, 31 Mayıs 1972'de Teröre karşı mücadele için" 16 bin polis görevlendirilir. Ve deyim yerindeyse tam bir sürek avı başlatılır. İhbar yapanlara ödül verilecektir. Bu arada tüm sol çevrelere karşı da bir sindirme kampanyası açılmıştır. Amaç; “... ülkede var olabilecek her türlü politik fikirle RAF arasında bir duvar örmektir." Zamanın Federal Kriminal Polis Dairesi Başkanı; "RAF'a karşı faaliyeterimizi öyle yürütmeliyiz ki sempatizanlık olgusu ortadan kalksın diye açıklar hedeflerini. Bu koşullarda; 1 Haziran 1972'de Andreas Baader, Jan Carl Raspe ve Holger Meins Frankfurt'ta bir silahlı çatışmada yakalanır. Gundrun Essin bir tezgahtar kız tarafından ihbar edilerek Hamburg'da tutuklanır. Ulrike Meinhof ise kendisini saklayan bir pedagoji profesörünün evinde ele geçirilir. Adam onu ihbar etmiştir.
    Burada konumuz açısından bizi asıl ilgilendiren hapse atılan RAF militanlarına reva görülen ağır tutsaklık koşullardır. Çünkü bu durumda adalet mekanizmasının baş yardımcılarının psikiyatr ve doktorlar olduğu bir uygulama söz konusudur. Bu bilimin alet edildiği yeni bir sindirme ve tahakküm sisteminin gündeme gelmesi demektir. RAF tutsaklarına yapılan muamele; yani mutlak tecrit ve kesintisiz gözetim aslında çağdaş toplumdaki tahakküm ilişkilerinin gözler önüne serilmesidir. Yakalanmaların başlamasıyla birlikte RAF tutukluları ve benzer konumdaki diğer örgütlerin militanları tamamen tecrit edilir. Diğer tutuklularla her türden ilişki yasaklanır. Dini olanlar dahil cezaevinin hiçbir ortak faaliyetine katılmalarına izin verilmez. Havalandırmaya tek başlarına çıkarlar. Çoğunlukla elleri arkadan bağlıdır. Ziyaret, mektup, gazete hakları kısıtlıdır. Kısaca sosyal ilişkileri en alt düzeye indirilmiştir.

    Bazı tutsaklar, Köln-Ossendorf'da daha ağır koşullar altındadır. Ses tecridi için özel olarak düzenlenmiş bir bölüme alınırlar. Ulrike Meinhof ve kısa sürelerle Astrid Proll ve Gundrun Esslin, Kadın Psikiyatrisi binasının bir ucundaki hücrelerde iki yan, alt ve üst hücreler boş bırakılmış bir biçimde tutulur. Burada dışardan hiçbir ses ve gürültü ulaşmaz tutsaklara. Duvarlar ve eşyalar beyaza boyalıdır. Gün ışığı çok sık bir tel örgüyle çevrilmiş ince bir mazgaldan sızar. Tutsaklar tüm günlerini hiçbir şeyi seçip anlamlandıramadıkları bu ortamda geçirirler. Duyuların hiç işlemediği bu yapay tek renklilik ve sessizlik kişiliği yok edicidir aslında. Ulrike Meinhof'un yaşamak zorunda kaldığı ortam konusunda, dönemin Köln Cezaevi psikologu şöyle der: "Tutukluya dayatılan psişik yük, mutlak tecrit halinin kaçınılmaz kıldığı ölçüleri fazlasıyla aşıyor. Deneylerin gösterdiği gibi, tutuklular katı tecrit uygulamasına sınırlı bir süre katlanabilirler. Tutuklu Ulrike Meinhof bu sınırı aşmış durumda, çünkü pratikte her türlü çevre algılamasından kopmuş durumda."

    Nedir cezaevi psikoloğunun kastettiği deneyler? Ulrike Meinhof ve arkadaşlarına uygulanan bu özel muamele tam olarak "duyumsal yoksun bırakma" denen yönteme karşı gelmektedir.

    Bu yöntem tümüyle, gece ve gündüz, ses ya da sessizlik gibi her türlü algılama farklılığını olanaklar elverdiğince iptal etmeye dayanır. Bu amacın gerçekleştirilebileceği yapay bir ortama yerleştirilen kişiye hiçbir görsel ve işitsel uyarı ulaşmamalıdır. Her türlü uyarıdan mahrum bırakılan duyu organları bir süre sonra körleşirler. Kişiliği teslim almanın, beyni kontrol etmenin bir yoludur söz konusu uygulama. Duyumsal yoksun bırakmayla ilgili ilk deneyler CIA tarafindan, BLUEBİRD, MKULTRA ve MKDELTA programları çerçevesinde ABD'de gerçekleşmiştir. Programın Federal Almanya'ya aktarımı 1971 yılında, Hamburg-Oppendorf Psikoloji ve Nöroloji kliniğinde yapılan deneylerle olmuştur. İşte iktidarla bilimin buluştuğu yer tam da buralardır.

    Bilim tarihinin yirminci yüzyıl evresi, elektronik genetik ve biyoteknolojideki olağanüstü gelişmelerle kapanırken, yarattığı sonuçlar aynı parlaklıkta değildir. Bilim ve iktidar işbirliği bireyi sisteme eklemlemenin bir aracı olagelmiştir.

    ABD emperyalizminin ünlü istihbarat Örgütü CIA İkinci Dünya Savaşı ertesi kurulmuştur. Kuruluşta Hitler artığı Nazi istihbaratçılar etkin rol oynamıştır. ABD savaştan sonra savaş suçlusu sayılan tüm Nazi bilim adamlarını ülkesine getirip CIA'da istihdam etmeye başlamıştır. 1947 yılında Sovyetler'e karşı yürütülmesi düşünülen gizli savaş çerçevesinde Avrupa'da kısaca psy-ops olarak bilinen: "psikolojik savaş operasyonlarının" başlatılmasına karar verilmiştir. CIA'nın bilim ve sanat seksiyonları bu amaçla oluşturulmuştur. Kuruluşundan itibaren CIA'nin ilgi alanına giren insan kişiliğinin ve düşüncenin kontrolü çalışmaları da önce Naziler tarafından Almanya'da başlatılmış ve sonra ABD'de sürdürülmüştür. İnsan davranışlarının kimyası ve analizi konularında savaş sırasında canlı denekler üzerinde yaptıkları deney sonuçlarını ABD'de değerlendirmişlerdir. Zehirli gazların üretim teknolojisi, uyuşturucunun insan beyni üzerindeki etkilerine ilişkin çalışmalar, bunlar arasındadır. Bu çalışmalara yapılan katkı 68 gençliğini kasıp kavuran LSD üretimi olmuştur.

    CIA'nin tüm bu projeleri, MKULTRA, MKSEARCH, MKNAOMI, ARTICHOKE VE BLUEBIRD adlarıyla kodlandırılmıştır. MKULTRA biriminin görev alanı insan davranışları kontrolünde; biyolojik, kimyasal ve radyolojik etmenlerin araştırılmasıydı. Birimde bunun için, Duyumsal Yoksun Bırakma araştırmaları da içinde olmak üzere 149 proje ve 33 alt proje çalışması sürdürülmektedir. Bu çalışmalar ilk kez 1950'de BLUEBIRD (Mavi Kuş), adı altinda başladı. Proje Kanada ve İngiltere'nin katılımıyla ARTİCHOKE (enginar) adını aldı.

    MKULTRA resmi olarak Nisan 1953 yılında faaliyete geçti. Carter döneminde proje açığa çıkınca, ABD Kongresi çalışmaların durdurulmasına karar verdi. Çalışmaların dokümanları bizzat CIA direktörü tarafindan 1973 yılında imha edildi. Ancak proje MKSEARCH olarak devam ettiriliyordu zaten.

    MKULTRA projesi kapsamında, insan davranışlarının radyasyon etkisi altındaki yönelimlerinin araştırılması için bir laboratuvar kuruldu. Projenin insan üzerinde denenmesi için Vacaville California Hapishane Hastanesi seçildi. Yaklaşık 100 mahkûm bilgileri dışında denek olarak kullanıldı. Deneyle ilgili belgeler 1963 yılında imha edildi. LSD adlı yapay uyuşturucunun insan beyni üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar ise 1950-1970 arasında CIA ve ABD ordusu işbirliğiyle gerçekleşti. Ordudan 1500 asker ve Pennsylvania'daki Holmesburg Hapishanesinden mahkûmlar denek olarak seçildi. LSD için seçilen alt proje MKDELTA, kimyasal ve biyolojik silahların insan beyni üstündeki etkilerini araştırmak için uygulamaya sokulmuştur. Proje etkinlikleri arasında Londra metrosu yolcuları da içinde olmak üzere insan gruplarının üzerinde onlar farkında bile olmadan kimyasal ve biyolojik testler yapılması da vardı. Listede 11 Eylül günlerinde ABD gündeminden düşmeyen Anhrax da dahil olmak üzere, verem, tetanoz, veba bakteriyel toksinler, biyoloji bombalar gibi 390 test yer alıyordu. LSD üzerine en yaygın iddia Vietnam savaşı sırasında ordu içinde dolaşıma sokulduğu, Vietnam savaşıyla oluşan muhalefetin LSD kültürüne dönüştürüldüğü biçimindedir. Tamamen bir CIA üretimi olan LSD'yle CIA düşünce kontrolündeki ilk kitlesel pratiğini yaşama geçirmiştir.

    MKULTRA kod adı proje çerçevesinde habersiz denekler üzerinde yalnız LSD gibi zihin bozucu ilaçlar değil, biyolojik etkileyiciler, elektrik şoku, beyne elektrot yerleştirme, mikro dalga, hipnoz, lobotomi ve duyumsal yoksun bırakma gibi yöntemler de denenmiştir. CIA denetçilerinin 1963'te durumu saptamaları ve 1973 yılındaki yasaklama, çalışmaları durduramamıştır.

    Hatta işkenceye dayanıklı kurye ve programlanmış suikastçı yetiştirme programları hız kazanmıştır. Uzun süredir liberal-demokrat senatör, Robert Kennedy'nin ağabeyinin arkasından öldürülmesi eylemini gerçekleştiren Sirhan Sirhan'ın da CIA tarafından yetiştirilmiş bir suikastçı olduğu ileri sürülüyor. Ama en korkuncu MKULTRA deneylerinde çocukların da kullanılmış olmasıdır.

    1973'te ortaya çıkanlanlardan sonra, Aralık 1992'de Micro dalga Tacizi ve Beyin Kontrolü Deneyleri Raporu açıklandı.

    ABD emperyalistleri 50 yıl boyunca kendi yurttaşlarını denek olarak kullanmıştı. CIA'nin araştırmaları sözde, komünistlerin beyin kontrolü yöntemlerindeki gelişmelere karşı yürütülüyordu. 1994 yılında Kongre Soruşturma Komitesi'ndeki dinlemeler, 1940-1974 arasında 55 bin Amerikalının savunmayla ilgili deneylerde kullanıldığını ortaya çıkarılıyor. Deney konusu insanlara özellikle çocuklara yapılanları açıklamak için gaddarlık ve vahşet sözcükleri bile yetersizdir. 1945 yılından itibaren binlerce Amerikalı ve Kanadalı, çoğu kadın kurban fiziksel ve seksüel işkenceye tabi tutuldular. Kafeslere hapsedildiler, elektrik, ilaç ve askeri teknolojinin geliştirilmesi deneyleriyle beyinleri denetim altına alınarak programlandılar. Bazı deneyler için, denekler doğmadan önce seçildi, bazılarının çocukluklarına el kondu. Bazılarını ana babaları komünizme karşı mücadele için kendi elleriyle teslim ettiler.

    CIA yöntemleri bilim kurgu filmlerinde taş çıkartacak boyuttadır. MKULTRA'ya ait dört alt proje çocuklar üzerineydi. Kimi araştırmacılar CİA için çalıştıklarını bile bilmiyorlardı. Projenin biri uluslararası bir yaz kampında uygulandı. Yaz kampı çocukların aynı dili konuşmadıkları halde nasıl iletişim kurduklarını araştırmak için değerlendirilmiş, hem de ilerde yararlanılabilecek 11 yaş ve altı çocuklar tespit edilmişti. Radyasyon, hipnoz ve travmayla ilgili araştırmaların denekleri de çoğu kez çocuklar oldu. Komünizme karşı mücadele yıllarıydı. 1992'den itibaren yapılan vahşet bütün gizleme yöntemlerine karşı ortaya çıktı.

    1995 yılında MKULTRA uygulamasının 3 kurbanı mahkemeye başvurdular. Anlaşılan o ki, Nazi toplama kamplarını lanetleyen ABD ve Kanada kendi ülkelerinde yeni toplama kampları yaratmışlardı.

    Ortaya çıkanlanların en korkunçlarından biri çocukların 4 yaşından başlayarak cinsel şantaj için yetiştirilmeleri. Deneklerin her biri kamplara gönderilip birer "amca"ya teslim edilmişler. Çalışmaların durdurulmasını ya da parasal desteğin kesilmesini önlemek için bu çocuklar devlet görevlilerine bile sunularak şantaj amacıyla kullanılmıştır. Yalnız bu da değil. Kimi çocuklar başlangıçta Latin Amerika ve Meksika'dan getirilmiş. Bunlar en kaba beyin kontrolü ve diğer uygulamalara tabi tutulmuşlar.

    İkinci aşamada zeki Amerikalı çocuklar seçilmiş. Bunlar ilerde yönetici kişiler olacaklarından toplumun böylece daha iyi kontrol edilebileceği düşünülüyormuş. Bu çocuklardan rastlantı olarak hayatta kalabilenlerden Chris de Nicola'yı tedavi eden Dr Colin Ross; 1996'da bir konferansta; "Bu bir komplo teorisi değil. Hepsi gerçek... Hepsi belgelenmiş... Kültürümüzde ve ruh sağlığı alanımızda gizli saklı bir şeyler oluyor. Son yüzyılın yarısında psikiyatrinin önde gelen insanları doğrudan veya dolaylı olarak gizlice beslenen zihin kontrolü araştırmalarıyla bağlantılı." İşte emperyalizm budur. İşte emperyalist merkezlerce yönlendirilen bilimin durumu budur. Kendi ülkelerinin sıradan insanlarına bunları reva görenlerin başka halklara yapabilecekleri konusunda hayal kurmaya bile gerek yoktur.

    İlk çatlak seslerin çıkmasının Soğuk Savaşın sonuna rastlaması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Sistemin, artık, kendini güvende hissettiği söylenebilir. Yapılanların tek amacı kapitalizmin dünya çapındaki egemenliğinin sürdürülmesidir. Psikolojik ve ideolojik savaşın bilimle nasıl desteklendiği görülünce sosyalizmin yenilgisinin hiç de basit bir açıklaması olamayacağı bir kez daha anlaşılmaktadır. Ulrike Meinhof'a yapılanlar işte böyle işleyen emperyalist zihniyetin pratiğe döktüğü bir projenin sonuçlarıdır. Faşizan yöntemler bilim ve teknolojinin desteğiyle düzene bu biçimde içselleştiriliyor. Gizli çalışmaların ortaya çıkabilen parçaları incelik ve soğukkanlılıkla uygulanan bir uyum programının kapsamını gözler önüne seriyor. Ancak ne uluslararası gözetim ve denetim çalışmaları ne de beyin kontrolü yöntemleri insan iradesini esir almaya yetmemiştir ve yetmeyecektir. Ulrike'nin pratiği de bunu ispat ediyor. Ona yapılanlar, bazı tutukluların psikiyatrizasyonu politikası çerçevesindeki uygulamalardır. Tecrit başarılı olamamış, hasmın iradesi teslim alınamamış, eylemin bir suçluluk eğilimi olduğu kabul ettirilememiş, tutsak katledilmiştir. Araştırma sonuçları da durumu doğrular yöndedir.

    Bu yönetenler açısından bir yenilgidir. Sağlığında onu psikiyatrik açıdan hasta olduğu tanısını koydurmak için gayret edenlerin, ölümünden sonra beynini araştırmaya kalkmalarının nedeni belki de MKULTRA türü programlar çerçevesinde bir komünistlik geni filan keşfetmek amaçlıdır!

    CIA Başkanı olduğu dönemde Alen Dulles şöyle demiş; "Hedef insan zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansürle kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise insan beyninde kazanılacaktır. Hedef beyin yıkama, ideoloji değiştirme ve gerektiğinde birçok Manchurian kobayı yaratabilmektir." Sonuç olarak tüm bu söylenenler bilim ve teknolojinin kimin kontrolü altında olduğuyla, yani mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin karakteriyle ilgilidir. Üretim araçlarına sahip olanlar, teknoloji ve zihinsel üretimin araçlarını da kontrol etmektedirler. Teknolojik ve zihinsel üretimin gelişmesi önemli bir birikim yaratmıştır. Sorun bu birikimi kimin kontrol ettiğiyse, yapılacak iş iktidara talip olarak bu yolda yürümektir. Köklü ve insanca çözüm sosyalist iktidarla mümkün olabilecektir. Bütün yollar devrime çıkmaktadır. Umut daima insandadır. Ne tek tip cezaevi, ne duyumsal yoksun bırakma deneyleri sermayenin yenilgisini önleyebilecektir.

    Kutsiye Bozoklar
  • 352 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitap hakkında bir inceleme yapmaktan ziyade yazar ile gazetecilerin yaptığı bir röportajı alıntılamayı daha doğru buluyorum. Bu tür kitaplar artmalı, Alfa Yayıncılığa özellikle bu konuda teşekkürler.

    Türkiye tarihinde, daha Türkçesi bile yayımlanmadan tartışma konusu olan kitap sayısı, bir elin parmaklarını geçmez. Stefan Ihrig’in ‘Ataturk in the Nazi Imagination’ (Nazi Muhayyilesinde Atatürk) kitabı, bunlardan biri. ABD’de yayımlanır yayımlanmaz Türkiye’de köşe yazılarına konu olan kitap, 1920’lerde kurulan ve 1933’ten başlayarak II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar iktidarda kalan Nazi Partisi’ne yakın gazetelerde ve partideki siyasetçilerin konuşmalarında, Atatürk’ün ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl resmedildiğine odaklanıyor. Kudüs’te bulunan The Van Leer Institute’ta çalışmalarını sürdüren Ihrig’le, Nazilerin Atatürk ve Türkiye algısını, etnik temizliğin bu algıdaki rolünü ve Türkiye’nin II. Dünya Savaşı süresince Naziler tarafından nasıl görüldüğünü konuştuk.

    Türkiye’nin cumhuriyetin ilk yıllarında Almanya’yı örnek almaya çalıştığı söylenir. Siz kitabınızda tam tersi bir perspektiften bakıyorsunuz. Naziler, Atatürk ve Türkiye’den ne yönde etkilendiler?

    Naziler, Atatürk ve onun “Yeni Türkiye”sinden çeşitli yönlerde etkilendiler. Bunların en önemlisi, I. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan barış antlaşmalarının revizyonuyla ilişkili. Bir yönden şöyle düşünmeliyiz: Naziler, politik bir hareket olarak Atatürk’le aynı zamanla yükseldi. Kurtuluş Savaşı, tam Nazi Partisi’nin kuruluşuna ve partinin ilk yıllarına denk geldi. Bu dönemde, yani Weimar Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, Atatürk’ün savaşı, Alman medyası için büyük bir olaydı. Bu savaş, 1919-1923 yıllarındaki Alman medyası için en önemli dış haber başlığıydı. Anadolu’daki savaşa dair haberler, şaşkınlık ve sempatik bir kıskançlıkla tartışılıyordu. Alman milliyetçiler, savaşı ve imparatorluğu kaybettikleri, demokratik bir rejim kurmaya zorlandıkları için travma yaşıyorlardı. Bu bağlamda, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı, gündemlerine girdi. Alman milliyetçileri, Anadolu’da yaşanan süreci, milliyetçi bir rüyanın gerçekleşmesi olarak görüyorlardı.



    Dolayısıyla Naziler’in etkilenmeleri bu dönemden başlıyor diyebilir miyiz?

    Evet, Nazilerin Atatürk’ten büyülenmesinin kökleri, 1920’lere uzanıyor. Diğer Alman milliyetçileri gibi Naziler de, özellikle Versay Antlaşması’nın değiştirilmesi ve güçlü bir lider altında farklı bir iktidar kurmak başta olmak üzere, Almanya’nın sorunları için “Türk çözümü”nü tartıştılar. Özellikle, 1923’ün sonunda Nazileri iktidara taşıyan “Birahane Darbesi”ne giden aylarda, Türk rol modeli, Naziler üzerinde etkiliydi. Bu, aynı zamanda, 1924’te darbecilerin davası sırasında süren tartışmalarda da ortaya konan bir gerçek. Bu tartışmalarda, Hitler, Atatürk’ü doğrudan rol modeli olarak, Mussolini’den bile daha yüksek bir mertebeye yerleştiriyor.

    Hitler, Atatürk’ü doğrudan rol modeli olarak, Mussolini’den bile daha yüksek bir mertebeye yerleştiriyor.
    Peki, Nazilerin iktidarda olduğu 1930’lar ve 40’larda bu ilişki farklılaşıyor mu?

    1933’te Naziler, Atatürk ve onun “Yeni Türkiyesi”ne hayranlıklarını açıklıkla dile getiriyorlardı. Üçüncü Reich’ın ilk yılında, yani 1933’te, Naziler kendi rol modelleri olarak Türkiye’yi çeşitli yollarla kutladılar. Bunlardan biri, Hitler’in Atatürk’ü “Karanlığın içinde parlayan yıldız” olarak tanımlamasıydı. Bu cümle, Üçüncü Reich’ın Türkiye’ye bakışının resmî çizgisi hâline geldi. Üçüncü Reich boyunca, Nazilerin Türkiye hayranlığı, Üçüncü Reich ile Yeni Türkiye’yi eşleştirecek boyutlara ulaştı. Nasyonal sosyalizm ile Kemalizm, “ikiz hareketler” olarak tasvir edildi. Fakat başlangıçta, bu konuda yazılan birçok metin ve konuşan siyasetçiler, “Yeni Türkiye”nin milliyetçi inşa yolunda “Yeni Almanya”dan çok daha ilerde olduğunu vurguladı. Hatta Naziler, Türkiye’yi bu anlamda yakalamak için ellerinden gelenin en iyisini yapacakları konusunda sözler verdiler.

    Türkiye, başarılı bir rol model olmaya devam mı ediyordu Naziler için?

    Bu söylemsel eşleştirme sürecinde, Nazi metinleri ve siyasetçileri, “Yeni Türkiye”yi ulusal devletin yeni çeşidinin başarılı bir örneği olarak tasvir ettiler. Atatürk’ün liderlik rolünü, “Yeni Türkiye”nin savaşın içinde doğduğunu, coşkulu bir devletin eski bir imparatorluğun küllerinden kendini var ettiğini ve tüm bunların azınlıklarından “kurtuldukları” için mümkün olabildiğini vurguladılar. Naziler, etnik tarih okumalarında Ermeni Soykırımı’nın yanı sıra, Türk-Yunan nüfus mübadelesine de yer verdiler. Fakat 1923’ten sonra, Türkiye’de hâlen azınlık grupların kaldığını genelde görmezden geldiler. Onların bakış açılarında, Yeni Türkiye, mükemmelen “temizlenmiş” ulus-devlet örneğiydi.

    Naziler ve diğer Alman milliyetçileri, Yeni Türkiye’yi etnik-ırksal temelde bir ülke kurulmasının emsal vakası olarak görüyorlardı. Aynı zamanda, azınlıklarından arınan böylesi bir yeni ulusal devletin iktidarının işaretiydi. Sadece etnik olarak temizlenmiş devletin iktidarına olan inançlarının yeniden tasdiki değil, bunun çeşitli yollarla nasıl başarılacağının ispatıydı.

    Dolayısıyla Nazilerle Türkiye arasındaki ilişki, Osmanlı dönemindeki etnik temizliğin örnek alınmasını da içeriyor muydu?

    Evet, Naziler için, Kurtuluş Savaşı’nın öncesindeki etnik temizlik, Atatürk’ün başarısının en başta gelen ön koşuluydu. Ulusal çizgide Türkiye’nin yeniden inşa edilebilmesi gibi daha büyük bir başarının ikinci ön koşulu da, Rumların sınır dışı edilmesiydi. Bu ikisi, Naziler için “paket teklif” gibi bir şeydi. Onlar için önemli olan, onların ve diğer Alman milliyetçilerin “Yahudiler” olarak algıladığı azınlıkların gitmiş olmasıydı. Büyük ihtimalle, onların nasıl yok olduklarından çok, yok olmuş olmaları önemliydi. Nazilerin “Yeni Türkiye” algısına göre, eğer Türkiye azınlıklarından “kurtulmasaydı”, tüm bunları başaramayacaktı. Bu anlamda, Naziler ve diğer Alman milliyetçileri, Yeni Türkiye’yi etnik-ırksal temelde bir ülke kurulmasının emsal vakası olarak görüyorlardı.

    Nazilerin Ermeni Soykırımı özelinde görüşleri var mı?

    1920’ler ve 1930’larda, diğer Alman milliyetçileri gibi Naziler için de 1915’te yaşanılan üzerine konuşulduğunda, bizim bugün anladığımız gibi “soykırım” gibi kavramlardan başka terimler kullanılsa da, ne olduğuna dair anlayışlarında muğlaklık yok. Bu bağlamdaki Alman söylemi, tartışmaları ve algısı üzerine çalıştığım kitap yakında yayımlanacak. Nazilerin iki savaş arasındaki Almanya üzerine yazdıkları metinlerde, “Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesi”, genellikle Atatürk’ün şu iki başarısının önemli nedenlerinden birisi olarak görülüyor: Savaşarak Sevr Antlaşması’nı devre dışı bırakmak ve bunu Lozan Antlaşması’yla değiştirmek. İkincisi ise şehirleri, fabrikaları, yollarıyla ülkeyi soluk kesici bir hızda ayağa kaldırmak.

    18 Haziran 1941’de, Nazi Almanyası ile Türkiye arasında saldırmazlık paktı imzalanırken, Almanya Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu.
    18 Haziran 1941’de, Nazi Almanyası ile Türkiye arasında saldırmazlık paktı imzalanırken, Almanya Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu.

    Naziler, İttihatçı liderlere nasıl bakıyorlardı?

    İttihatçı liderler, Naziler için çok önemli değildi; olağanüstü olan Atatürk’tü. Hitler’e göre, Osmanlı İmparatorluğu, eski, özellikle çok etnikli karakterinden ötürü “organik olmayan” bir imparatorluktu. Aynı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi… Hitler, Enver Paşa’dan da hayranlıkla bahsediyordu, fakat Enver, onun için, böyle bir imparatorluğu milliyetçi çizgide yeniden organize etmenin başarısız girişimlerine verilecek bir örnekti yalnızca.

    Atatürk’ün ölümü, Nazi Almanyası’nda nasıl yankılandı?

    Atatürk’ün ölümü de Üçüncü Reich basınında önemli haberlerden biri hâline geldi. Ölümünün ardından, günler sonra bile birçok büyük gazete, Atatürk hakkında yazı dizileri yayımlamayı sürdürdü. Medyanın bu olayı ele alışı, yaygın duruma bakınca, yalnızca Propaganda Bakanlığı’nın direktiflerinin sonucuyla olmadığını, daha “derinden” gelen bir şeyler olduğu anlamına geliyor.

    Nazilerin bu özel ilgisine, Türkiye’den aynı şekilde karşılık geldi mi sizce?

    Genel olarak ilgiden bahsediyorsak, buna evet diyebiliriz. Türkiye de Almanya’da neler olduğuyla ve Nazilerin 1930’lar boyunca neler yaptığıyla yakından ilgilendi. Türkçe gazeteler, Nazileri ve Almanya’yı büyük ölçüde tartıştı. Çünkü Almanya önemli bir ülkeydi ve Naziler, yeni bir siyaset ve devlet organizasyonu tarzı uyguluyorlardı. Bu, Türkiye’de de anlaşılmalıydı. Fakat Türkiye’de Üçüncü Reich’a yönelik olağanüstü bir hayranlık olmadı. Evet, Nazilerin yaptıklarından büyülenen Türk gazeteciler ve siyasetçiler vardı ama bunların hiçbiri, Nazilerin “Yeni Türkiye” için besledikleri hayranlığın yanına bile yaklaşamadılar.

    ‘Naziler için Türkiye savaşta güvenilecek ülkeydi’
    Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca resmen tarafsız kaldı diyebiliriz. Fakat Nazilere göre, Türkiye gerçekten tarafsız bir ülke miydi?

    Naziler için, II. Dünya Savaşı boyunca Türkiye, daha çok Franco’nun İspanyası gibi bir ülkeydi; sözde tarafsız, ancak yine de daha çok Almanya’nın olduğu Mihver devletlerinden yana. İspanya gibi, Türkiye’nin de gelecekte kendilerine katılacağını beklediler. Yine İspanya gibi, savaş boyunca en azından birkaç defa, Türkiye’ye güvenebileceklerini de hissettiler. Bu, Türkiye’den çok önemli hammaddelerin ithalatını da içeriyordu. Nazilerin esas gazetesi olan Völkische Beobachter’de, savaşın sonunda Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesinden sonra yapılan tartışmalara bakarsanız, bunu en açık şekliyle görürsünüz. İlk sayfada yer alan makalelerin Türkiye’ye karşı her şeye rağmen sert ifadeler içermemesinden bahsetmiyorum yalnızca. Bu gazetelerde, Türklerin başka şansı olmadığının anlaşılması gerektiğini ima eden yazılar yer alıyordu. Bu, tarihte bir ülkenin kendisine savaş ilan eden başka bir ülkeye karşı, en dostane ve sempatik tavrıdır herhalde.
  • 484 syf.
    ·Puan vermedi
    Soğuk bir kaf dağı ile karşılaşmışım gibi bir hissiyâtla kitabın ilk satırlarını okudum. Lâkin O iktidar mücadelesinin altında Aşktan bir batık olmuş hikayeyi okuyunca bir volkana değdiğimi bütün ruhiyatımla hissettim. Gazete küpürlerinde, tarih sayfalarında okuduğumuz Nazi Almanya'sının zelilliğini bir kez dâha bir dram altında nice dramlarıyla önüme seren bir kitaptı. Onun dışında Mavi Alay'la ilgili yine ruhiyat'a değen bir hikaye gözlerimin çöl topraklarına yağmurlar yağdırdı. Farklı din, farklı ırk, farklı millet...Başına farklı sıfatını getireceğimiz hangi nitelik olursa olsun, insanlığın dramı hissedildiği kadar her yürekte denktir. Serenad'lar farklıdır ama acı notası her kulakta çınlar. Bu Serenad'ı da okuyup ruhunuz da dinlemenizi tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar :)
  • 8.Bölüm
    * Tüketim toplumundaki genel görüş, tüketimin insan ve çevre üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurmaksızın, kendimizi meşgul etmek için bir ulusal politika sorunu olarak tüketmeye devam etmemiz gerektiği yolundadır. Bu tavır çok ciddi boyuttadır. Yayınlanan haber programları, tatil sezonunda alışveriş bölgelerinin yer aldığı sahneleri sanki ulusal öneme sahip sahnelermiş gibi ele almakta ve alışveriş yapanların para harcamaya ne kadar gönüllü olduklarını anlatmaktadırlar. ABD, 1990'ların ortalarında ekonomik durgunlukla yüzyüze geldiğinde, Başkan'dan başlayıp daha aşağıdaki kişilere kadar herkes, sadık Amerikalılardan para harcamalarını rica etmeye başlamıştır. Range Rover firması, büyük ABD dergilerinde "Bir şeyler satın alın. Elbette bizim tercihimiz, bir Range Rover almanız olacaktır. Fakat eğer bu mümkün değilse, bir mikrodalga fırın alın. Bir av köpeği. Tiyatro biletleri. Bir futbol topu. Herhangi bir şey." diye yalvaran tam sayfa ilanlar vermiştir.

    Bu tür ricaların ardında yatan mantık çok doğru görünmektedir; eğer kimse bir şey satın almazsa, kimse bir şey satmaz ve kimse bir şey satmazsa, kimse çalışmaz. Böylece, tüketici ekonomisinde, bir başka deyişle gayri safı milli hasılanın üçte ikisinin tüketici harcamalarından oluştuğu bir ekonomide, borsadaki servetlerden ulusal ekonomi politikalarına kadar her şey "tüketicinin güveni" ve "satın alma planları" anketlerine dayanmaktadır. Eğer bu "tüket ya da kaybet" görüşü doğruysa, bireysel olarak ya da toplu halde tüketimimizi kasıtlı olarak azaltmak, kendi kendine zarar veren bir davranış biçimi olacaktır; örneğin, araba kullanımını yarıya indirmemiz, benzin istasyonu çalışanlarının ve bunun yanı sıra araba teknisyenlerinin, otomotiv işçilerinin, tekerlek fabrikası işçilerinin, otomobil sigortası acentelerinin ve araba yatırım uzmanlarının yarısını işlerinden edecektir. Ekonomide dalga dalga yayılan bu işsizliklerin şoku, Büyük Kriz'in bir tekrarı ile sonuçlanabilecek olan, bunların dışındaki diğer iş kayıplarının oluşturduğu bir zincir reaksiyona sebep olabilir.

    Görüşleri kabul gören gelişim iktisatçıları da gelişmekte olan ülkeler için aynı şekilde, karabasana benzeyen bir manzara çizmektedirler. Bu iktisatçılar, endüstri ülkelerinin dünya ekonomisinin lokomotifi olduğu görüşünü ciddiyetle dile getirmektedirler. Eğer biz tüketiciler, hazır gıda, araba ve tek kullanımlık ürünleri kullanmaktan vazgeçersek, orta gelirlilerin ve yoksulların ürettiklerinin daha azına ihtiyaç duyacağız. Endüstri ülkelerinin azalan talebi, yoksul memleketleri mahrumiyet içinde yolda bırakacaktır. Ellerindeki her şeyi tüketicilerin kendi hammadde ihracatlarına karşı durmadan artan iştahı üzerine oynayan gelişmekte olan ülkeler, geri dönüşü olmayan bir düşüşe başlayacaklardır. Bu açıdan, tüketici sınıfının hammadde alımını artıramamak, Birleşmiş Milletler'in en az gelişmiş ülkeler dediği ülkelere, en yoksul 42 ülkeye, karşı işlenmiş bir suç olacaktır; çünkü bu ülkeler dış gelirlerinin % 60'dan fazlasını elde etmek için ürün ihracatına bağımlıdırlar.

    "Tüket ya da kaybet" tartışması, bir parça gerçeklik içermektedir. Dünya ekonomisi, gerçekten öncelikle dünyanın varlıklı olan beşte birinin tüketici yaşam tarzını beslemek üzere yapılanmıştır. Yüksek tüketimden düşük tüketime geçmekse, bu yapıyı tamamıyla sarsacaktır. Bunun için çok sayıda işçinin iş değiştirmesi, kıtaların bütünüyle endüstriyel temellerini yeniden yapılandırması ve her ölçekteki girişimin işlemlerini değiştirmesi gerekecektir. Hepsinden daha kötüsü, bu durum, binlerce ailenin ve topluluğun üzücü bir şekilde evsiz kalmasını beraberinde getirecektir. Ancak, bu tezi savunanlar, alternatifini gözardı etmektedirler; DÜNYAYI YAĞMALAMAYA VE ZEHİRLEMEYE DEVAM ETMEK, YALNIZCA BU TALİHSİZLİKLERİ DEĞİL, DAHA BETERLERİNİ DE GÜNDEME GETİRECEKTİR. Eğer su kirliliği ve fazla avlanma, balıkçılık alanlarının büyük bölümünü ortadan kaldırırsa, balıkçılar işsiz kalacaktır. Eğer yinelenen kuraklık, mahsullerini ve hayvanlarını öldürürse, çiftçiler tarlalarını terk edeceklerdir. Eğer ormanlar hava kirliliği, asit yağmurları ve değişen iklim kuşakları yüzünden ölürse, ormancılara yapacak pek fazla iş kalmayacaktır. Eğer insanlar kazançlarının büyük bölümünü yetersiz besin kaynaklarına harcamak zorunda kalırlarsa, araba yapımcıları ile ev inşaatı yapanlar pek fazla alıcı bulamayacaklardır.

    Kısacası, ölmekte olan bir gezegen üzerinde işler iyi gitmeyecektir. Dolayısıyla, TÜKETİMİN AZALMASIYLA BAZI İŞÇİLERİN İŞLERİNİ KAYBEDECEĞİ GERÇEĞİ, BARIŞIN SAĞLANMASIYLA SİLAH ENDÜSTRİSİNDE İŞ KAYIPLARININ OLMASI DURUMUNDAN FARKLI BİR TARTIŞMA KONUSU DEĞİLDİR. Eğer tüketici ekonomisini süresiz olarak korumaya çalışırsak, ekolojik kuvvetler onu acımasızca söküp atacaktır. Eğer onu kademeli olarak kendimiz ortadan kaldırmak yolunda ilerlersek, onun yerine devamlı bir düşük tüketim ekonomisi, bir başka deyişle devamlılık ekonomisi, koyma fırsatına sahip olacağız.

    * Aslında yüksek işgücü yoğunluğu ile çevre üzerinde düşük olumsuz etki arasında çarpıcı bir uygunluk vardır. Örneğin, var olan ürünleri onarmak, yenilerini üretmekten daha fazla işgücü ve daha az kaynak kullanmaktadır. Demiryolu sistemleri, karşılaştırılabilecek sayıdaki filolarca arabadan daha fazla insan fakat daha az kaynak kullanmaktadır. Enerji yeterliliğinin artırılması, enerji üretiminin yükseltilmesinden daha fazla insanı istihdam edecektir.

    * Bozulmakta olan iş pazarları ile gereğince başa çıkabilmek için toplumlar, kişi başına düşen çalışma saatlerini kısaltmalıdırlar.

    * Dünyanın büyük bölümündeki arazi kullanımı ve malzeme politikaları yenilenebilir kaynaklara hak ettiklerinden az değer vermekte, ekosistemlerin sağladığı doğal hizmetleri ihmal etmekte ve dolayısıyla kamu arazisinden çıkartılan hammaddeleri eksik fiyatlandırmaktadır. Ne kömür ve petrol, üretimlerinin ve bu ürünlerin yakılmasının insan sağlığına ve doğal ekosistemlere verdiği zararı, ne de kağıt hamuru ve kağıt, üretimleri sırasında yok edilen doğal ortamı ve zehirlenen suyu yansıtacak şekilde fiyatlandırılmıştır. Çok sayıda ürün -zehirli kimyasal maddelerden aşırı ambalaja kadar- dünyaya fiyat etiketlerinde görülenden daha fazlasına mal olmaktadır; doğrudan yasaklamalar ya da katı yönetmelikler faydasız olduğu zaman bu ürünler uygun şekilde vergilendirilmelidir.

    * "Tüket ya da kaybet" tezinin, yoksulların biz tüketicilerin daha az şeyle yaşaması ile geçinemeyeceği iddiası da aynı derecede tartışmaya açıktır.

    * Dünyanın orta gelirli ve yoksul insanlarına tüketici sınıfının artan tüketiminden daha yararlı olacak olan şey, ürün fiyatlarının üretimin ekolojik bedellerini daha fazla yansıtmasını sağlamak üzere hazırlanmış dünya çapında ticaret kuralları olacaktır. Örneğin, eğer Malezya, Şili ve Kamboçya, Japon alıcıları eski ormanların kesilmesiyle bağlantılı olan ekolojik hasardan sorumlu tutabilecek konumda olsalardı, hem daha az ağaç kesip, hem de ihtiyaçları olan dövizi kazanabilirlerdi.

    9.Bölüm
    * Felsefeci Ivan Illich 1977'de, "Elli yıl önce bir Amerikalının duyduğu sözcüklerin çoğu, bir birey olarak şahsen kendisine ya da yakınlarda duran birisine söylenmiş sözcüklerdi," diye yazmıştır. Bugün aynı şeyden bahsetmek pek mümkün değildir. Bir Amerikalının ya da dünya tüketim toplumunda bulunan herhangi birimizin duyduğu sözcüklerin çoğu, radyo dalgaları yoluyla bir toptan eşya pazarının parçası olan bizlere ulaşan satış reklamlarıdır . Okuduğumuz metin, gördüğümüz görüntüler ve gittiğimiz halka açık yerler, her zaman iştahımızı kabartmak üzere hazırlanmış ticari mesajların egemenliği altındadır.

    * J. Walter Thompson pazarlama şirketinin araştırma ve tüketici davranışları müdürü Peter Kim, tüketici toplumunda markaların rolünün geleneksel toplumlarda mitolojinin sahip olduğu role çok benzemekte ve bir marka seçmenin bir grup tüketiciyi bir diğer gruptan kendilerini ayırt etmek için kullandıkları bir yöntem haline gelmekte olduğunu söylemektedir. Satışlarda kullanılan ikna edici konuşma, tüketim toplumunda öylesine yoğundur ki insanlar gerçekte pek az reklamı hatırlamaktadırlar. Radyo ve televizyon reklamlarının etkisi de bundan aşağı kalmamaktadır. Belli bir ürünü satmayı başaramasalar bile, yaşamdaki her tür sorunu çözebilecek bir ürünün var olduğu ve doğru şeyleri satın alırsak varoluşun tatminkar ve tam olacağı fikrini durmaksızın tekrarlamak yoluyla tüketiciliğin kendisini satmaktadırlar.

    * Reklamcılar özellikle kadınların kişisel güvensizlikleri ve kendilerinden şüphe etmeleriyle oynamaktan hoşlanmaktadırlar. Allied Stores Corporation'ın müdürü B. Earl Puckett'ın 40 yıl önce belirttiği gibi, "Kadınların sahip oldukları şeylerden memnun olmamalarını sağlamak bizim işimizdir."

    * Pazarlamacılar gençleri giderek daha fazla hedef almaktadırlar. Çocuklara pazarlama yapma konusunda bir uzman Wall Street Journal'a şunları söylemiştir: "İki yaşındaki çocuklar bile giysilerinin markasıyla ilgilenmektedir ve altı yaşına geldiklerinde de gerçek birer tüketici olurlar."

    * Kuala Lumpur'daki Malezya Üniversitesi'nden sosyal psikolog Chiam Heng Keng, çocukların, kesinlikle daha materyalist olduklarını, herhangi bir gruba 'dahil' olmak için belli şeyleri almak zorunda kaldıklarını belirtmektedir.

    * Kanada, her yıl sadece Amerikan gazetelerinde üzerine reklam basılacak gazete kağıdını sağlamak üzere, uzun süredir var olan ormanlarının 17 bin hektarını -Washington bölgesi büyüklüğünde bir alanı- kesmektedir.

    * Vermont Craftsbury'den bilgisayar sahibi David Briars, posta kutusunda bulduğu can sıkıcı bilgisayar donanımı kataloglarının dünyaya maliyetini hesaplamaya karar vermiş ve bir dizi telefon görüşmesinin ardından bazı sonuçlar elde etmiştir: Bir şirketin her yıl 3 milyon kişiye gönderilen ve iki ayda bir basılan kataloğu için kağıt yapmak üzere 28 hektarlık bir arazi üzerinde yetmiş yılda büyümüş olan ağaçlar ile bunun yanı sıra 590 milyon litre su ve 23 bin megavatlık elektrik ve buhar gücüne ihtiyaç vardır. Üretim işlemi havaya ya da suya dünyanın en zehirli maddelerinin bir kısmını içeren bir grup kimyasal madde olan 14 ton sülfürdioksit ile 345 ton klorlanmış organik bileşik vermektedir. Briars şimdi katalogların akışını durdurmak üzere bir mektup kampanyası başlatmıştır.

    * Çarşı planlamacılarının toplum benzeri alışveriş kompleksleri tasarlamaları, müşterilerin alışveriş yaptıkları yerlerde toplumsal yaşamın özelliklerini hissetmeye verdikleri önemi göstermektedir. Çarşılar, samimi işyeri sahiplerinin sürekli müşterilerine özen gösterdikleri ve sakin fıskiyelerin yorgun zihinleri dinlendirdiği güvenli, refah içinde ve düzenli mahalleler olarak sunulmaktadırlar.

    * William Kowinski, The Malling of America (Amerika'nın Çarşılaşması) başlıklı çalışmasında şöyle yazmaktadır: "Bir gün belli bir çarşı kompleksinden hiç ayrılmaksızın dünyaya gelmek, anaokulundan üniversiteye kadar okula gitmek, bir işe girmek, flört etmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak... boşanmak, bir ya da iki kariyer alanında ilerlemek, tıbbi bakım almak, hatta tutuklanmak, yargılanmak ve hapse girmek, kültür ve eğlence ile oldukça dolu bir yaşam sürmek ve nihayetinde ölmek ve cenaze merasiminin yapılması mümkün olabilir; çünkü bugün tüm bu olasılıkların her biri herhangi bir yerdeki bir alışveriş merkezinde mevcuttur."

    * Tüketim toplumu alışverişi özellikle bayanlar için önemli bir rol haline getirmektedir. 1987'de üzerlerinde araştırma yapılan Amerikalı genç kızların yaklaşık olarak % 93'ü alışverişi en sevdikleri vakit geçirme yolu olarak değerlendirmişlerdir. Oyuncak üreticileri küçük kızların alışveriş tutkularından bol bol fayda sağlamaktadırlar. Örneğin İngiltere'de yayınlanan bir Mattel reklamında, ev ürünleriyle ağzına kadar doldurduğu bir oyuncak alışveriş arabasının yanında coşkuyla gülümseyen dört yaşındaki bir kız çocuğu gösterilmektedir. Yazıda şöyle demektedir: "Ev, bir alışveriş merkezine dönüşebilir. Her oda satın alınacak büyüleyici şeylerle dolup taşan birer mağaza olabilir. Tüm gereken bir anaokulu öğrencisinin hayal gücüdür. Bir de ağzına kadar dolu alışveriş sepeti." Bir ev ekonomisi öğrencisi olan Karen Christensen, alışverişin ev dışında çalışmayan kadınlar için özel bir rolü olduğuna inanıyor. Alışveriş, onları diğer yetişkinlerle, hem hoş karşılandıkları, hem de kendilerini güvende hissettikleri halka açık yerlerde temas haline geçiren az bulunur bir ev sorumluluğudur.


    10.Bölüm
    * Her nesil gelecekteki nesillerin geçimlerini sağlama beklentilerini tehlikeye atmadan geçimini sağlamalıdır.

    * Eğer tüketim merdiveninde birkaç basamak aşağıya inmezsek, torunlarımıza, zenginliğimiz tarafından yoksullaştırılmış gezegene benzer bir ev -yirmi otuz yıl içinde iklimi ciddi şekilde değişmiş, havası ve suyu zehirlenmiş, bereketli toprakları aşınmış, yaşayan türlerinin sayısal olarak büyük kısmı yok edilmiş ve vahşi doğal ortamları küçülüp parçalanmış bir gezegen- miras bırakacağız.

    * Yakın zamanda yapılan bir çizgi film, yoksullara savurganlık konusunda öğüt vermenin ne kadar saçma olduğunu vurgulamıştır; lüks bir arabanın sürücüsü, benzin içen arabasını durdurup, bir ağacı kesmeye hazırlanan aç bir köylüye seslenmektedir: "Hey! Amigo! Bizi sera etkisinden koruması için bu ağaca ihtiyacımız var!"

    * İnsanların çoğu büyük bir otomobil görünce bu otomobilin getirdiği sosyal statüden önce, sebep olduğu hava kirliliğini düşündükleri zaman, çevresel ahlak değerleri söz konusu olacaktır. Aynı şekilde, insanların çoğu aşırı ambalaj, tek kullanımlık ürünler ya da yeni bir alışveriş merkezi görüp, bunların torunlarına karşı işlenmiş suçlar olduğunu düşündükleri zaman, tüketicilik geri çekilmeye başlayacaktır.

    * Araştırmacı Duane Elgin 1981'de -belki de iyimser bir yaklaşımla- 10 milyon yetişkin Amerikalının "içtenlikle" gönüllü sadeliği denediklerini öngörmüştür. Almanya, Hindistan, Hollanda, Norveç, Birleşik Krallık ve daha pek çok ülkede nüfusun küçük bir bölümü tüketimci olmayan bir felsefeye bağlanmak istemektedir. Bu uygulamacılar için amaç, sofuca bir feragat değil, bir tür sade nezakettir. Örneğin, bazıları çamaşır kurutma makinelerinde, havalandırma cihazlarında ve otomobillerde olmayan bir işlevsel inceliğin çamaşır iplerinde, pencere güneşliklerinde ve bisikletlerde, bulunduğunu düşünmektedirler. Bu mütevazı araçlar sessizdirler, elle çalıştırılırlar, ateşe dayanıklıdırlar, ozon ve iklim dostudurlar, kolayca onarılabilirler ve ucuzdurlar. Daha az "kullanışlı" oldukları için, yaşamı mekan ve zamanda bir yere yerleştiren bir derece ihtiyat ve dikkat havası yaratmaktadırlar. Home Ecology (Ev Ekolojisi)'nin yazarı Karen Christensen, sade yaşamanın sıkıcı ya da yorucu olmasının gerekmediğini vurgulamaktadır: "Maddeleri tüketmek yerine onları sevip, onlara değer vermeliyiz. 'Tüketici' lakabını kabullenmek yerine, yalnızca koruyucu değil, yaratıcı da olabiliriz."

    * Materyalizm, Buda'dan Muhammed'e kadar tüm bilgeler tarafından kınanmıştır ve tüm dünya dinleri aşırılığın kötülüklerine ilişkin uyarılarla doludur. Arnold Toynbee şunu gözlemlemiştir: "Bu din kurucuları birbirleriyle evrenin yapısı, ruhani yaşamın yapısı, mutlak gerçekliğin yapısı konularında fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Fakat hepsi ahlaki kurallarda hemfikir olmuşlardır... Eğer maddi zenginliği esas amacımız haline getirirsek, bunun sonucunun felaket olacağını hepsi bir ağızdan söylemiştir."

    Materyalizme karşı duyulan antipati, zamanla tüketim toplumunun biçimlendiği Batı öğretilerinde de, Batı'nın gözünde "öbür dünya işlerine dalmış" olarak nitelendirilen Doğu'da olduğu kadar güçlüdür. Aslında, sözleri bugüne kadar ulaşabilen ilk batılı felsefeci olan Miletli Thales, 26 yüzyıl önce şöyle demiştir: "Eğer bir ülkede aşırı zenginlik ya da çok fazla yoksulluk yoksa, orada adaletin üstün geldiği söylenebilir."

    İncil -dünya tüketici sınıfının büyük çoğunluğu Hıristiyan olduğu için özellikle önemlidir- şu soruyu sorarak insan sağduyusunu büyük ölçüde yansıtmaktadır: "Eğer tüm dünyayı kazanıp, kendi ruhunu kaybedecekse, bunun bir insana faydası nedir?" Assisili Aziz Francesco, Aziz Thomas Aquinas, Aziz Augustine ve asırlar boyunca gelen kilise liderlerinin tümü, normalden fazla zenginliği bir günah olarak kabul etmişler ve antik çağlardan Ortaçağ'a kadar yoksulluk andı içen keşişler başarılı tüccarlardan daha
    yüksek sosyal statüye sahip olmuşlardır.

    * Dünya Dinlerinin ve Başlıca Kültürlerin Tüketime İlişkin Öğretileri
    Amerikalı Kızılderili; "Sizin gözünüze sefil görünebiliriz, biz kendimizi... sizden çok daha mutlu görüyoruz,
    çünkü biz sahip olduğumuz az miktardaki şeyden çok memnunuz." (Micmac şefi)
    Budist; "Kim bu dünyada bencil arzularını alt ederse, onun üzüntüleri su damlalarının nilüfer çiçeğinden
    döküldüğü gibi kendisinden uzaklaşacaktır." (Dhammapada, 336)
    Hıristiyan; "Bir devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin bir adamın Tanrı'nın krallığına girmesinden daha
    kolaydır." (Matthew, 19: 23-24 )
    Kofüçyüsçü; "Aşırılık ile yoksunluk eşit derecede hatalıdır." (Konfüçyüs, XI.15)
    Antik Yunan; "Her şey kararında olmalı." (Delphi Tapınağı'nda yazılıdır.)
    Hindu; "Tamamen arzularından arınmış şekilde, özlemleri olmadan yaşayan kişi... huzura ulaşır." (Bhagavad - Gita, II. 71)
    İslam; "Yoksulluk benim gururumdur." (Muhammed)
    Musevi; "Bana ne yoksulluk verin, ne de zenginlikleri." (Meseller, 30: 8)
    Taocu; "Yeterince şeye sahip olduğunu bilen zengindir." (Tao Te Ching )
    (Worldwatch Enstitüsü tarafından derlenmiştir.)

    * Bugün insanlık tarihinin en müsrif toplumu olduğu tartışılmakta olan ABD'de bile idare ve tutumluluk, ulusal karakterin gizli mihenk taşlarıdır. "Para bir insanı hiçbir zaman mutlu etmedi, etmeyecek de. Paranın yapısında mutluluk sağlayacak hiçbir şey yoktur. Bir insan ne kadar fazla şeye sahipse, o kadar daha fazla şey ister. Para, bir boşluğu doldurmak yerine yeni bir boşluk yaratır." sözlerini yazan, Benjamin Franklin'in ta kendisidir. Tasarruf yapmak yerine tüketmek, ancak bu yüzyıl içinde bir yaşama biçimi olarak kabul görmüştür.

    Notlar:
    * Bu kitapta “tüketicilik” sözcüğü, tüketim toplumu, tüketici sınıfı ya da tüketiciden daha geniş anlamlı bir terim olarak kullanılmıştır. Tüketiciler arasında yaygın olan, fakat dünya ekonomi merdiveninin daha alt basamaklarında olanların çoğunda da bulunan ve artan sayıda ve çeşitte mal ve hizmet kullanımına büyük önem veren kültürel tutumu ifade etmektedir.