• Bu da yarım bıraktığım kitaplar listesine eklensin:) Bu gidişle tamamladığım yarım bıraktıklarımdan az kalacak ya neyse. Gelelim hepi topu iki öyküden oluşan bu kitabı neden okuyamadığıma.Rus edebiyatını sadece klasikler bağlamında bilen biriydim. Birkaç yazara da özel ilgim vardı ve Soljenistin’i hiç duymamıştım. Geçen bir arkadaşla Rus edebiyatı konuşurken bu kitaptan bahsedince kendimi mahcup hissettim. Çok iyi ve önemli biri olarak bahsi geçiyordu zira. Hemen getirsene okuyayım dedim ve başladım. Yazarımız nobel almış hem de Rus hem de konu II. Dünya savaşı Almanya ve Rusya. E tam okunmalık bu kitap dedim bir beklentiyle bugün okudum. İlk öykü “Kreçetovya İstasyonunda bir olay”ı okudum ki onu bile güç bela bitirdim. Anlatım dümdüz, olaylar arasında net bir ilşki yok, iki sayfa okuyorsunuz sanki yirmi sayfa gibi yoruluyorsunuz, öykünün adı bir olay ama net bir olay da yok. Daha çok o yıllarda o istasyonun günlük durumu. Belki 2. Dünya savaşına özel ilgi duyanlar için bu sıradanlık bile cezbedici olabilir ama beni bunalttı. Ne dilinde ne konusunda etkili bir şey göremediğimden ikinci öyküye geçmedim. Ben yine Tolstoy’dan Dostoyevski’ den vazgeçmeyeyim :)
  • 19. yüzyılda ABD, siyaset arenasına henüz büyük güçler arasında çıkmayan bir devlet olarak bilinir. Avrupa devletlerinin nüfuz alanını göz önünde tutarsak bu doğru bir yargıdır. Bu nedenledir ki, Osmanlı devlet adamları arasında ABD'ye karşı "ehven-i şer" bir güç olarak yaklaşma eğilimi beslendiğini de biliyoruz. Gerçi bu devletin 19. yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'yla ilgilenmediği ve faaliyet göstermediği pek söylenemez. Daha 1876'da ABD ile Osmanlı ticareti, hacim bakımından dördüncü sırada yer alıyordu. Aşağıdaki tabloda bu durumu görüyoruz.

                                   İthalat
     (ABD doları olarak)   İhracat
     (ABD doları olarak)   Toplam Ticaret
     (ABD doları olarak)  
    Büyük Britanya  1.823.302.000  1.292.799.000  3.066.101.000 
    Almanya               1.203.980.000  905.000.000  2.108.980.000 
    Fransa                   797.680.000  715.120.000  1.512.800.000 
    ABD                       420.350.000  594.918.000  1.015.268.000 
    Rusya                    363.000.000  332.000.000  695.000.000 

    Fakat ticarî faaliyet dışında, Osmanlı devletinin dış ve iç sorunlarına karşı diğer devletlerle kıyas edilmeyecek derecede yansız kalan ve karışmayan Amerikan diplomasisinin bir konuda dinamik bir politika izlediğini görüyoruz: ABD vatandaşlarının misyonerlik faaliyeti... Bu dönemde misyona mensup din adamı veya laik Amerikan vatandaşlarının kurdukları okul, hastane, yetimhane gibi tesislerin çalışabilmelerini Amerikan diplomatları desteklemişlerdir. Bu dönemde ABD, Bâbıâlî'yi müdahaleleriyle rahatsız eden bir devlet değildi. İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya'nın tersine, büyükelçilik düzeyinde de temsil edilmiyordu. Ancak misyonerlik faaliyetinin desteklenmesi dolayısıyla 20. yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerinde Amerikan eğitimi görmüş, Amerikan tarz-ı hayatına ve politikasına sempati duyan bir aydın tabaka yetiştirilebilmişti. Bu sayededir ki Amerika, bir ölçüde Balkanlar'da, fakat özellikle Anadolu ve en çok da Arap Ortadoğusu'nda kendi politika ve ticaretine yardımcı olacak geniş gruplar kazanmış bulunuyordu. Bu kazançta, Amerikan misyonerlerinin büyük payı vardı. Naif bir dinî inançla işe girişen, saf, gayretli, çalışkan, zaman zaman mahallî yöneticileri inatçılıklarıyla çileden çıkaran, ama Katolik Cizvitlerle karşılaştırılmayacak derecede politik nitelikten yoksun bu misyonerler, müstakbel ABD çıkarlarının ve başkaca bir yığın idarî ve etnik problemin platformunu hazırlayan yarı bilinçli veya bilinçsiz öncüler olmuşlardır.
  • S E V M E K Z A M A N I
    Filmi Üzerine Bir Denemem


    ''Bu bir pipo değildir.''

    Rene Magritte, 20. yy'ın ikinci çeyreğinin başında ''İmgelerin İhaneti'' ismini verdiği tablosuna bu mottoyu da dahil etmiştir. Tablo bir pipo resmi ve bu resmin altında yer alan ''bu bir pipo değildir'' yazısından oluşur. Peki bu bir pipo değilse nedir? Yolcuğumuz başlasın...

    Sonbahardayız. Sisli, puslu, melankolik bir hava. Rüzgarlı. Dalgalar sahilleri dövüyor. Loş ve kapalı bir gökyüzü. Yağmur. Devamlı yağmur yağıyor. Müzik ve yağmur. Yağmurlu bir lirizm. Necip Fazıl'ın ''Delilik vehminden üstün / Karanlık kovulmaz düşüncelerden. / Cinlerin beynimde yaptığı düğün / Sulardan, seslerden ve gecelerden'' dizeleri gibi dehşet verici her şey. Her şey dünyanın en mukassi zamanlarında Fransa'da doğup gelişen Şairene Gerçekçilik akımının motifleri gibi. Baudelaire şiiriyle bitişik bohem çerçeve içinde bir marazi atmosfer.

    Natürmort siyah ve beyaz. Mekan ise dışarıyla ilişini kesmiş, çevresi örtük, izole, sessiz, şiirler içinde bir ada. Sevmek Zamanı bizi böyle bir tablonun içine çekiyor. Kurşun kalemle yağmur çiziyor durmadan.

    Sevmek ve zaman. Önce sevmek... Düşünsel ve yazınsal bir arkeolojik kazıdayız. Hem Doğu'nun, hem de Batı'nın kültür dünyasında resme yani surete yani imgeye aşık olmanın anlatısı... Sonra zaman... Sonbahardan kışa doğru dramatik ve pesimist bir süregidiş.
    Hikayenin fezlekesi şudur: Boyacı Halil, Büyükada'da boyasını yaptığı bir köşkün duvarında asılı duran Meral'in resmine aşık olur. Bir sene boyunca köşke gelerek, resmin karşısına geçer ve saatlerce resmi seyreder. Günün birinde resmine aşık olduğu kızla karşılaşır. Filmin anlatısı bu andan sonra aşkın ontolojik sorgusu, sınırları ve imkansızlığı tema'sı üstüne inşa edilir.

    Surete aşık olan Halil, tasavvufi bir yol açar önümüzde. Meral'in resmini bir güven ve anı tazeleme mekanı olan ''ev''de adeta tefekkür ederek temaşa eder. Maddi bir resimden, Halil'in imgeler dünyasında renkli fırça darbeleri yedikçe aşk vücut bulur. Rene Magritte olsa bu resmin altına ''Bu Meral değildir.'' yazarak bir tablo yaratırdı.
    Arkeolojik kazımızda tasavvuf felsefesinin ya da halk ve divan edebiyatının hava akımında modern yazınımızda da esin rüzgarları bizi bir yerlere sürüklüyor. Sözgelimi Sergüzeşt'te ressam Celal Bey, Dilber'in resimlerini yaparken ona aşık olur. Lakin en çok Kürk Mantolu Madonna romanını ansıyoruz. Almanya'da bir sergide gördüğü bir kadın portresine vurularak, o portrede 'hayalindeki bütün kadınların bir terkibini ve imtizacını' gören Raif Efendi'yi...
    Sonra Amerika'da 1944 yapımlı Laura filminde Dedektif Mark'ın gördüğü büyüleyici tablo sonrası saplantılı hali...
    Yüzyılın sonlarında Orhan Pamuk'un senaryosunu yazdığı Ömer Kavur'un Gizli Yüz filmi...

    Boyacı Halil, Platon'un felsefesinde mağaranın içinde sanki bir kadın resmiyle idealar aleminden kokular alır gibidir. Necip Fazıl'ın kelimeleriyle;.. gönlü semavi ülkelere uçmak dilerken, ayağı yerdeki gölgelere takılacaktır.
    -Bir de Stendhal sendromu mu vardı?-

    Boyacı Halil bir resme aşık olmuştur. Düş ve hayalden örülü bir hayat yaratmıştır kendine. Platonik bir aşk... Sevgi öznesi resimdir. Bir kadının resmi. O resmin imgesi. Resim bir temsil. Bir görüntü. Bu temsilden asıla, görüntüden ruha zıplayış. Fotoğrafın bir kutsallığı vardır. Sevdiğimiz insanların fotoğraflarını özenle saklarız. Onları özlediğimizde veya hatırladığımızda fotoğraflarına bakarız. Fotoğraf bir anı dondurmuştur. Fotoğrafta sonsuzluğu tutarız. Bu anlamda ''sevmek zamanı'' aşık olunan bir resimdeki zamandır. Fakat dondurulan an sevilen kadının gözlerinde dirilir ve yekpare geniş bir ana yayılır. Yani Asaf Halet'in mısrasıyla ''ve zaman / zamanın dışında''dır. Temsilin aslı ile karşılaşan Halil, hayallerinin ve yarattığı aşkın yitip gitmesinden korkar. (Oysa ki Meral'i resminden bile kat kat daha güzel bulur. ''Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa'') İç ve dış, gerçek ve hayalin karşılaşmasından doğan zıtlık anlatısından yararlanılır. Halil, Meral'e şöyle söyler: ''Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku.'' Resim Halil'i olduğu gibi kabul etmiştir. Ona daima iyilikle, dostlukla bakar. Oysa resmin aslıdaki kadın Halil'i olduğu gibi kabul edebilecek mi, ebediyen ona böyle iyilikle bakacak mıdır? Halil bu durumu şöyle dile getirir: ''Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.'' Resimde ya da fotoğrafta aşkı sonsuza dek saklama ve ebedilikle mühürleme gizi vardır. Sevmek Zamanı'ndaki 'zaman' ebediliğe aşkla duyulan hasrettir.

    Halil nasıl ki Meral'in resmine aşık olmuşsa Meral de aslında Halil'in kendisine değil, onun o büyük sevdasına aşık olur. Meral, resmi götürüp Halil'e verdikten sonra, resmin bulunduğu çerçeveye kondurduğu mektupta Halil'e şöyle seslenir: ''İnsanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. Senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. Ben de sana aşık oldum.'' Fakat Halil, Meral'in kendisi ile yüzleşince ona aşık olmadığını sadece resmine aşık olduğunu söyler. Resmi (temsili) Meral'den ayırır ve resmi Meral'in değil kendi varlığının bir parçası olarak görür. Resmin arkasında yaşayan sahiden bir Meral var mıdır? Aşk tek kişilik midir? Aşk bizim bir tasavvurumuz ve tahayyülümüz müdür? İmgelerin ihaneti bu konunun neresindedir?Resimdeki ''pipo'' mudur? Tutku ve saplantı derecesindeki bu marazi aşk (kara sevda) felsefik ve psikanalitik alt metinleriyle zengin çağrışımlar uyandırıyor.

    Daha ötesinde Meral'in silüetine duyulan aşk, İstanbul silüeti ile birleşir. Filmin bir sahnesinde Meral'in yüzü ve İstanbul silüeti pencere camında kucaklaşırlar. Bu anlamda filmin bir karakteri de İstanbul'dur. İstanbul bir kadının yüzünde temsil edilir. (Adı bende gizli bir kadındı İstanbul / Yılmaz Erdoğan) Filmin anlatısında melodramda görülen bazı zıtlıklar kullanılmıştır. Geleneksel / modernist zıtlığı bunlardan biridir. Halil Büyükada'da gelenekselliği temsil eder. Meral İstanbul'daki yaşamında modernisttir. Halil'in arkadaşı Mustafa tasavvufi bir esinle ''derviş'' mahlasını kullanır. Ve yine klasik edebiyattaki aşık olan kişiye yardım eden ''bilge'' kişidir. Derviş Mustafa'nın çaldığı ud sahneleri ve başta Kemani Tatyos Efendi'nin kürdilihicazkar saz semaisi olmak üzere klasik müzik motifleri gelenekselliğe yapılan atıflardır. Buna karşılık Meral'in Halil'in kendi vücuduna ilgi duymamasının (o yaşa kadar her istediği yerine getirilirken reddedilmesinin) hayal kırıklığı ile yataktaki sahnelerinde handiyse orgazmı çağrıştıran birtakım hareketler yaparken elinde Ovidius'un Sevişme Yolu kitabı ve Bach plakları vardır. Bütün bunlar Türkiye modernleşmesinin uzantılarıdır. Ayrıca Yeşilçam melodramlarında sıkça işlenen '' zengin kız / fakir oğlan '' anlatısı da felsefe zemininde ele alınır. Halil bir işçidir, Meral ise burjuvadır. Ancak Meral'in babası Yeşilçam klişelerinde sıkça rastlanan kötü kalpli bir zengin sanayici değildir, Halil ile dostane konuşan biridir ve kendisinin de söylediği gibi klasik kız babalarına benzemez. Bu anlamda Yeşilçam melodramlarına Metin Erksan bir çelme takmıştır. Dahası Metin Erksan melodramatik aşkı farklı bir biçimde kurgulayıp yeniden üretmiş, onu biraz da trajik hale getirmiş, abartılı aşk sözcükleri yerine kısa diyalogları ve sessizliği tercih etmiştir. Lakin neticede Meral'in babasının maddi koşulları Halil'e hatırlatması filmin ''şairane'' lirizmine eklenen ''gerçekçi''liktir. Her ne kadar filmin başında Halil yağmurda sırılsıklam ıslanırken şemsiyesiz dolaşmayan Meral, daha sonraki sahnelerde aşkı için karda yalınayak yürüyecek, Halil ile el ele yağmurda ıslanacak ve Meral tüm bunları kabul edecekse de, maddi koşullar aşkı imkansızlaştıracak ve vuslatı erteleyerek hikayeyi sürükleyecektir.

    Sonbaharda haftasonunda bir adada baş başa gelişen romantik/melankolik bir aşk, kışın sert ve gerçekçi yüzüyle rastlaşır. Yine de yağmurun herkesin üstüne aynı kuvvetle yağması kayda değer bir noktadır. Halil'in ''zorunlu'' ayrılma kararından sonra Meral'in kendisini seven ve kendi statüsündeki Başar ile evlenme kararı alması, aşık - maşuk arasına giren ''rakip'' vurgusudur. Bundan sonra Halil zahiri ve çıkıntılı gerçeklikten kaçıp hayalindeki hakikate sığınacaktır. Böylece aşık olduğu kadının resminin yanına görünüp kaybolan Meral'den sonra adeta ikame olarak gelinlik giymiş bir mankeni koyarak kayığa atlayıp göle açılır.
    Göl, filmin başında gösterilen mekandır.

    Final sahnesinde, büyükada sahnelerindeki hırçın rüzgar ve kıyıya vuran dalgalar yerine; dingin ve sakin bir göl tablosu vardır. Gelinliği ile Meral Halil'e koşar. Kayığa atlar. Suretlerini ve ikamelerini sırayla yok edip bir hakikat olarak Halil'in karşısında durur. Yunan Mitolojisindeki Zeus'un tanrısal arabasına bindirdiği tahtaya gelinlik giydirip Hera'nın bunu dışarıya fırlatmasını andıran bir sahne ile Meral önce resmini, sonra gelinlikli mankeni göle atar. Suretten gerçek varlığa / özneye ulaşma halidir bu. Artık sevgi öznesi Meral'dir. Artık sadece Meral vardır. Aşkta fani olma halinin doruğudur. Birleşme gerçekleşmişken Başar gelip ikisini de ağlayarak vurur.
    Vuslat aşkı bitirmemiş, yok olmak pahasına ebedileştirmiştir.

    Halil, Meral'e bir keresinde şöyle demiş miydi: ''Sana dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.''

    Luis Aragon, ''Ölmek kolaydır sevmekten'' diyor.

    Feylesof
  • Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
  • Ikinci dünya savaşı ile ilgili savaş öncesi Almanya'nın durumu, Hitler'in ve Nazizm'in nasıl zemin bulup yükseldiğini, fazla yükselip nasıl çöktüğünü çok güzel anlatan 3 cilt.
    Bu kitabın bendeki hatırası ise, 1991 senesinde lise tarih dönem ödevimde bu kitabı baz alarak hazırlanmam ve tarih öğretmeninin konuyu anlattığım 5. Dersten sonra yeter diye isyan etmesi :)
  • Murat Bardakçı'nın yine efsane bir eserinden birisi, Enver'in detaylı hayatı Naciye'si ile ilgili nerdeyse tüm mektuplar ele aldıgı konular karakalem calışmaları ve günlük gibi tarih için çok önemli olan belgeler mevcut kitapta, çok akıcı bir dile sahip olan kitap kendini çok güzel okutuyor.
    Enver'e gelicek olursak doğumundan ölümüne kadar olan 41 senelik hayatındaki konuları detaylı şekilde kitapta yer bulmaktadır. Enver'in Osmanlı Devleti ve günümüz Türkiye için yapmak istedikleri ,hayalleri ve Naciye'sine duyduğu hasret ve düşünceleri detaylı şekilde anlatmakta ve görüntülemektedir.

    Enver için günümüzde ne kadar olumlu düşünce var ise o kadar da olumsuz düşünce mevcuttur. Murat Bardakçı'nın ortaya koydugu belgeler ve resimlerle bu düşüncelerin önüne geçilebilir. Şahsen Enver benim için hayal düşüncesi cok üstün olan bir insan olmakla beraber başarıya aç bir komutan ama Osmanlı dönemindeki aldığı terfiler ve damat olması kendisini ön plana çıkardı. Sonrasında girilen Dünya şavaşında alınan mağlubiyet sonrası Enver'in Almanya'ya geçişi ve hayallerinin peşinde koşma arzusu kendisini sürekli yeni bir maceraya girmesine sebep oldu lakin hayallerinde sürekli Vatan sevdası ve Naciye'si vardı.

    Almanya'dan Rusya'ya geçme döneminde ise, bir çok Rusya'ya geçme denemesi vardır hatta Rusya'ya geçebilmek için hapis bile yatmıştır. ve bu meceralar çok haraketli olup tehlikeli badireler atlattıktan sonra Rusya'ya geçmiştir. Rusya Enver'i çok şekilde ağırladı. Türkiye'nin o zamanlarda harp içerisinde olduğu bir Yunan yenilğisi durumunda Enver'i Türkiye'ye karşı çok iyi kullanmayı planlayan Rusya istediği gibi sonuçlanmayan savaştan sonra Enver Paşa Rusların gözünde bir fazlalık olarak gözükmeye başladı. Enver Paşa'nın Türkiye'ye geçme talepleride olmuştur ama Rusya-Türkiye ilişkilerini ve aralarındaki anlaşmayı zedeleme durumu oldugu için Rusya her seferinde talebini reddetmiştir.

    Rusya'dan umduğunu bulamayan Enver'in yeni hayali olan tüm müslüman ülkelerle birlik olup bir müslüman birliği kurmak ve bu yolda başarı elde etmektir ve bu sırada Naciye'sine yazdığı mektuplarda rapor edasıyla her gün sevgisini ve yaşadığı tüm olayları özet geçmekte, ve günümüzde bu mektuplar Enver'in hakkında detaylı bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır.
  • -ÖZET VE SPOİLER İÇERİR
    Öncelikle kitabı okusam anlar mıyım, sonuçta iktisadi terimler olacak diye düşünen varsa hiç tereddüt etmeden kitabı okumaya başlayabilir. Mahfi Hoca yine sade bir dille hem ekonomik hem sosyal hem de siyasi analizler yapmış. Salt ekonomi kitabı değil.

    Mahfi Eğilmez'i biraz Keynesçi gördüm sanki :) Neoklasik yaklaşımın da özellikle analiz yapmaktan ziyade kapitalizmi yaymak için propaganda aracına dönüştüğünü söylüyor. Hep soruluyor ya hani: Nedir bu yapısal reformlar? İşte bunun cevabı bu kitapta. Ayrıca son 16 senede AKP'nin hem doğrularını hem hatalarını sayısal verilerle ortaya koymuş üstat.

    Dünyadaki iktisadi olumsuzlukları genel olarak denetlenemeyen liberalizme bağlamış kitap. Yani ''görünmez elin'' aslında piyasayı dengeye getirmediğini, bunu 1929 Krizi ile farkeden dünyanın süreci toparladığını fakat sistem eskiye yani başıboş bırakılan kapitalizme dönünce tekrar krizlerin çıktığını ama büyüme şatafatıyla bunun göz ardı edildiğini söylemiş. Dünyadaki sistem kapitalizm olabilir ama bu ne ahbap çavuş kapitalizmi olsun ne de acımasız ve her şeyin görgüsüzce paraya çevrildiği, insani değerlerimizi yitirmemize sebep olan kapitalizm olsun ana teması var.

    Kitabın ilk bölümü ''Değişim'' başlıklı. Paradigmadan ve paradigma değişikliklerinden bahsediyor. Buna göre Türkiye hep ABD ve Avrupa ile iyi ilişkiler yaşarken 1991 yılında SSCB'nin yıkılmasıyla oradaki Türk Cumhuriyetleri ile de yakın ilişkiler kurmaya ve Orta Asya'ya açılmaya başladı. 2000'lerden sonra da yönümüz bu kez Orta Doğu oldu. Yani bu alandaki geçerli modelimiz (paradigmamız) değişmişti. Yurtta sulh cihanda sulh fikri Ortadoğu'da oyuna dahil olma ile yer değiştiriyordu. Paradigma sadece ülkede değil dünyada da değişiyordu. Önceden en ufak belirsizlikte sermayedarlar paralarını o ülkeden çekerken artık bunca olay yaşanmasına rağmen bir ülkenin ekonomisi eskisi kadar kırılgan olmayabiliyor. Çünkü sermaye serbestliği var artık, böylece o kişi o ülkeden çıkmak için son ana kadar bekliyor ve olaylar da genellikle o zamana kadar yatışmış oluyor.Diğer etken ise likidite fazlası. Bu kadar bol para olduğu için sorunların daha çok olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki görece yüksek faiz, bu ülkelerde risk alabilmeyi artırdı.

    2. bölüm ise ''20. Yüzyılın Öncesi ve Sonrası'' Buna göre 30 Yıl Savaşları ve sonrasında imzalanan Vestfalya Antlaşması ile ulus devletlerin ve laikliğin temelleri atıldı. Ümmetçi politika izleyen ve Avrupa'daki Rönesans benzerini uygulayamayan Osmanlı ise çağın gerisinde kaldı. Buna bir de dinsel eğitimin yaygınlaşıp bilimsel eğitimin gerilemesi eklenince Sanayi Devrimi yapan Avrupa'nın gerisinde bir Osmanlı oluştu.

    Yine bu bölümde dünya tarihini etkileyen kapitalist krizlerden bahsedilmiş:
    1873-1896 arası: Uzun depresyon. Nitekim 1.Dünya Savaşı'na neden oldu.
    Sebepleri: Viyana Borsası'nın çöküşü, Fransa'nın Almanya'ya ödediği büyük tazminat, ABD'nin izlediği sıkı para politikası ve altının kıtlığı. Merkantilizmden sanayi kapitalizme geçişin sancıları etkili oldu.
    1929: Büyük Bunalım. Bu da 2. Dünya Savaşı'na neden oldu. Sebepleri ise ABD'nin üretimimin az sayıda holdinge bağlanması, bankaların denetlenmemesi ve görünmez el prensibinin geçerliliğini yitirmesi. Ticaret serbestliği ve finansal kapitalizme geçişin sancısı hissedildi.

    Hatta Almanya 1. Dünya Savaşı sonrasında öyle ağır bir tazminat ödemek durumunda kalıyor ki bu borçlar içinde şuurunu yitiren Alman halkı Adolf Hitler gibi bir belayı tarih sahnesine çıkarıyor. Hatta bunu ön gören Keynes Versay Antlaşması'nı terk ediyor. Kısacası Hitler'i bile ortaya çıkaran dolaylı yoldan da olsa kapitalistlerin bitmek bilmeyen kazanma arzusu.

    3.Bölüm ''21. Yüzyılın Getirdikleri'' ise küreselleşmeyi anlatıyor. Buna göre küreselleşme bir özgürlük, büyüme ve refah getirse de bu zamanla büyük bir kazanç arzusu ve buna bağlı bir ahlaksız kazanç olgusunu getirdi. Neticede ardı arkası gelmeyen krediler ile emlak balonu ortaya çıkarken 2008 Krizi meydana geldi. Bu krizin de asıl sebebi küreselleşmenin sancıları. Her radikal değişiklik krize ortam hazırlayabiliyor. Mal, emek ve sermaye önceden hareketli değilken artık emek hariç hareketli ve küresel dünya var.

    İşte Türkiye de 1994 ve 2001'de ciddi krizler yaşasa da özellikle 2001'de bankacılık alanında yapısal reformlar yaparak bu durumdan çıkabildi. 2008'de ise krizden sonra reform yapamadık ve bu durum iyiye giden rakamları tersine çevirdi. O zaman ilk yapısal reform kurumlarla yönelik reform. Özellikle AB ile ilişkilerin iyi olduğu ve tam üyelik anlaşmasının yapıldığı 2004'ten sonra iyiye giden tablo tersine çevrilmiş görünüyor. Bunun önemli sebeplerinden birisi de ahbap çavuş kapitalizmi ve ahbap çavuş demokrasisi. Yani siyasal iktidara yakın olanların diğerlerine göre avantajlı olduğu sistem. İşte bunu engellemenin yolu iyi bir hukuk sistemi. Bunu yapamadığımızda ortaya pek de yatırım yapılamayacak bir ülke çıkıyor. Demek ki 2. yapısal reform: Hukukun üstünlüğü.

    Küreselleşme de 4 aşamadan oluştu deniyor: Savaşların küreselleşmesi, ekonominin küreselleşmesi, Batı tarzının küreselleşmesi ve krizlerin küreselleşmesi. Artık krizler de küreselleştiğine göre bu durum küresel kapitalizmin sonunu da getirebilir diyor Mahfi Eğilmez. Çünkü önceden en azından sisteme dahil olamayan ülkeler eliyle krizden çıkılabiliyordu.

    Venezuela'nın durumu da ele alınmış. Buna göre ekonomik göstergeleri bir ara fena gitmeyen Venezuela'nın şu an dibe vurmasının sebepleri olarak kötü yönetim, Hollanda Hastalığı (paranın aşırı değerli olmasının ülkeyi kötü duruma getirmesi), ABD'nin uygulamaları olarak göstermiş ama eklemiş. En azından onların petrolü var. Kötü yönetim veya denetlenemeyen iktidar olmaması için 3. yapısal reform siyasi reform olmalı.

    Yine dünya ile ilgili önemli tespitte daha bulunuyor: Trump korumacı bir politika izlerken eski sosyalist ülke Çin küreselleşmenin yeni aktörü olabilir çünkü Davos'ta Çin başkanı bunu ifade etti diyor. Yani roller değişiyor.

    4. bölüm: ''Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne'' Burada ise adeta tarih dersi verilmiş. 1897'de Osmanlı'da okuma yazma bilenler %10 hatta sadece adını yazanları da çıkarırsak %5.

    Osmanlı'nın belini bükenler ise kapitülasyonlar. 1365'te başlayan ve Lozan'a kadar süren baş belası. Sürekli alınan dış borçlar ve borcu borçla kapatma sevdası da dahil olunca işler iyi gitmiyor. Kapitülasyonlar neticesinde yerli üretici büyük darbe alıyor ve Osmanlı kendi sanayi ve ticaret burjuvazisini oluşturamıyor. Oluşturamayınca da esnaf burjuvazisi oluşuyor. Esnaflıkta ''eti senin, kemiği benim'' anlayışı ile dar alanda dar bir çevre ile ilerleyen meslek yüzünden daha muhafazakar bir toplum oluşuyor.

    1881'de kurulan Duyun-i Umumiye ile ekonomik ve siyasi bağımsızlığını tamamen kaybeden Anadolu halkını, 1881 yılında doğacak Mustafa Kemal'in bağımsızlığa kavuşturacak olması da ilgi çekici.

    Osmanlı'yı yıkıma sürükleyen yap-işlet-devret modelini bugün hala uyguluyor olmamız da tarihten ders almadığımızı gösteriyor.

    5.bölüm: ''Türkiye'deki Değişimin Sosyoekonomik Analizi'' burada asıl ele alınan ise kırdan kente göç ve kaçak yapılar. elinde tapusuz yapı olan halk yaşadığı yerde geçici olduğunu düşünüyor, orayı güzelleştirmeye çalışmıyor. Bir yerde şehirli olabilmek için de tam 3 kuşak orada kalmak gerekiyor. Bu göçlerin arttığı dönemlere bakarsak henüz tam olarak şehirleşemedik.

    PİSA sonuçları: Fen liseleri ve sosyal bilimler liseleri OECD ortalamasının üzerinde ama biz buralara önem vermek yerine imam hatipler açıyoruz. O zaman 4.yapısal reform eğitim olmalı. Çok ders çalışsa da öğrenciler başarısız. Çünkü özgür düşünce ortamı kısıtlı. 5. yapısal reform da bu ortamı sağlamak.

    6. ve son bölüm: ''Geleceğe Bakış''
    Endüstri 4.0 kaçmasın, makine ve robot gibi araçları veya onları çalıştıran programları yapmak yerine bunları satın alalım önerisi var. Ayrıca MB ve TÜİK'in bağımsızlığı, sosyal güvenlik ve sağlık reformu, reel sektör ve bankacılık reformundan bahsediliyor.

    AKP iktidarı ile ilgili de veriler var.
    1-GSYH 4 kat artmış fakat kendi skalasındaki ülkelerin ortalamalarının az da olsa altında kalmış. Özellikle Güney Kore'nin atılımını yapamayıp inşaata dayalı büyümeyi seçtik.
    2-Kişi başı gelirde ise orta gelir tuzağı var. 2008'e kadar olan tablo kötüye gidiyor.
    3-Büyüme var ama istikrarsız ilerliyor ve cari açık ile büyüme durumu var.
    4-Enflasyon ise AKP'nin en büyük başarısı. çift hanelerden en azından son dönem haricinde hep tek haneli ilerleyen enflasyon.
    5-İşsizlik ise en büyük başarısızlıklarından.
    6-Diğer başarısı kamu borç yükünün azaltılması. Bütçe dengesi sağlanmış
    7-Cari açık çok fazla. GSYH İçindeki payı 10 kattan fazla artmış.