Müverrihe profil resmi
Müverrihe kapak resmi
''Bin cihâna değişmem
Şu öksüz Türklüğümü'' ☪

~ Şiir müptelâsı
~ Nev'i şahsına münhâsır  ོ
Öğretmen-Ömür Boyu Tâlib
Kadın
723 okur puanı
26 Mar 2020 tarihinde katıldı.
''Bin cihâna değişmem
Şu öksüz Türklüğümü'' ☪

~ Şiir müptelâsı
~ Nev'i şahsına münhâsır  ོ
Öğretmen-Ömür Boyu Tâlib
Kadın
723 okur puanı
26 Mar 2020 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    Mezarı olursa koy birkaç çiçek,
    Babanın rüyası olunca gerçek.
    İstersen dünyada her şeyden el çek;
    Bayrağı, ırkını, dünü unutma!
  • Seni beklerken yüreğimin
    Ufalanıp dökülmüş yarısı.
    Sevgilim ne zaman, ne zaman
    Bir dosyaya koyacağız bu yası?
  • Müverrihe tekrar paylaştı.
    254 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Öncelikle kitapla ilgili ön yargılı olan varsa, bunları bir kenara bıraksın. Şahsi düşüncem odur ki; her Türk gencinin, vatandaşının Nutukla beraber okuması gereken harika bir eser. Bu nadide eseri bizlere armağan eden değerli yazarımız Ziya Gökalp'i minnetle anıyorum, mekânı cennet olsun.

    Türkçülüğü şöyle tanımlıyor Ziya Gökalp kitabında; Türkçülük, Türk ulusunu yükseltmek demektir. Türkçülük, siyasi bir parti değildir, ilmi ve felsefi bir mekteptir diyor, yani bir araçtır. Bir kültür ve yenilik yoludur.

    Kitap, sosyolojik bir araştırma örneği. Sosyoloji bölümünde okuyan arkadaşlara da hocaları tarafından muhtemelen önerilmiştir. Türk toplumunu aile, ahlâkî, ilmî, dini ve sosyo-ekonomik bütün yönleriyle ele almış, olması gereken ve olmaması gerekenleri tane tane oldukça net bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanı sıra kadının, Türk toplumundaki yeri ve öneminden, meslek ahlâkı, yurt ahlâkı gibi müthiş derecede önem arz eden konulara ustalıkla değinmiştir.

    Türkler her zaman devletin adı ne olursa olsun, ahlâkı yüksek olan bir millet oldular. Bizim en büyük dayanağımız da her zaman için yurt ahlâkımız oldu, yurda bağlılığımız oldu. Kitap bu konuyu okuyucuya çok güzel bir şekilde aşılıyor.
    Farklı milletlere özenmeyi bırakıp, Türkçülüğü tanımamız gerekiyor değerli okurlar. Toplum olarakta, millet olarakta özenilecek tarafın her daim biz olması gerekiyor. Her şey mevcut bunun için (ekonomi hariç). Kutsal bir dinimiz, cennet bir vatanımız, harika bir dilimiz, zengin bir kültürümüz... bunların hepsi bizim ve sahip çıkmalıyız bunlara. Unutmayalım aynı geminin yolcusuyuz. Türkçü olmak bunu savunmak ırkçılık değildir. Ve bir kez daha;
    Ne Mutlu Türküm Diyene!
  • 112 syf.
    ·10/10 puan
    Bütün varını yoğunu öğrencilere burs verecek kadar hayırsever... Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman olan Türk-İslâm neferi.. Son zamanlarında yakalandığı Parkinson hastalığını araba markasına benzeten... Milletvekili olunca Meclisin döner kapısından geçerken; "Döneklik buranın kapısından başlıyor, Allah kerim!" diyecek kadar nüktedân... Bütün hayatı mücadele ile dolu büyük dâvâ adamı Osman Yüksel Serdengeçti....

    Asıl adı, Osman Zeki Yüksel. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından merhum Ahmet Hamdi Akseki’nin yeğenidir. Serdengeçti dergisinin sahibi, Yazı İşleri müdürü ve gazetecidir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi öğrenciliği sırasında 1944 Mayısında meydana gelen olaylara karıştığı için Hüseyin Nihal Atsız’la birlikte bir süre hapis yatmış, hapisten çıktıktan sonra öğrenim için aynı fakülteye başvurmuşsa da bu isteği reddedilince dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e hitaben yazdığı “Yüksek makamın alçak vekiline” diye başlayan yazı yüzünden yeniden hapsedilmiştir.

    Hapisten çıkınca Serdengeçti dergisini çıkartmış, hemen her sayısındaki yazıları yüzünden yargılanmıştır. Dergideki yazılarından dolayı okuyucuları onu Serdengeçti olarak tanımlamışlar ve bu sebepten kendisi de sonradan Serdengeçti soyadını almıştır. Ayrıca şairimiz Antalya milletvekilliği de yapmıştır.

    Tek Parti yönetiminin İslâmiyet ve Müslümanlar üzerindeki baskılarını protesto etmiş bir aydındır. Kalemini kılıç gibi Hak yolunda kullanmıştır. İnandığı mücadelesi için muhatabına espirili yergilerle cevap veren, kimlik ve kişiliğinden taviz vermeyen bir kimsedir. Dâvâsının kendi dilinden tanımı şöyledir:

    “Çünkü dâvâmız, Allah dâvâsı, millet dâvâsı, vatan dâvâsıdır. Bu mukaddes dâvâ karşısında biz, nefsimizi sildik, kendimizi bildik.''

    Şiirlerinin her dizesinde vatan aşkını, Türk-İslâm sevgisini, inandığı değerlere duyduğu vefayı hissedersiniz. Türk edebiyatında şiirlerinin sadece şiir olmadığına, üslûplarının benzersiz olduğuna inandığım şairler vardır: Başta Mehmet Âkif Ersoy olmak üzere, Abdurrahim Karakoç, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Osman Yüksel Serdengeçti.. Onların kalemlerine bu gücü veren imânları, taviz vermedikleri ilkeleri ve bizzat yaşamış oldukları çileleridir. Hakikaten onlar kalemlerini yaşadıkları dönemde kılıç gibi kullanmışlar, Hakk'ı, hakikâti yılmadan savunmuşlardır. İşte Osman Yüksel Serdengeçti de onlardan biridir. Şu dizelere hayran olmamak elde midir?

    ''Başka yerin bu kadar ılık güneşi yoktur,
    Bence öz Anayurdun benzeri, eşi yoktur.'' (Ülkesinde yetişip yabancı memleketleri kalkındıran aydınlarımıza ithaf olsun..)

    ''İçimizde sevinçten sanki bir çift kanat var,
    Doyulur mu seyrine ayyıldızlı bayrağın.''

    ''Ayrılmak olsa bile cânânından, eşinden,
    Didinmek ve yorulmak bir ülkünün peşinden.'' (''Ülküsüz insan çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.'' Yaşadığı müddetçe herkesin bir ülküsü, ideali, gâyesi, prensibi olmalı, yoksa bir ömür boşa yaşanmış demektir.)

    ''Dâr-ı dünya değmez ey gafil yanıp âh etmeye,
    Ne kaparsan kâr kalır yanına yağmahâneden.''

    ''İşit, fakat inanma o yaldızlı sözünü
    Elinden gelse oyar birbirinin gözünü
    Sahtedir, gösteriştir o cicili şeyler hep

    ...Erkek adı donkişot, kadında yok ar hâyâ
    Nâmus; dinden bahseden kalır burada yaya.'' (Dilinin altında ne yalanlar gizli, kelime oyunları yaparak halkı kandıran ve bunu da vicdan muhasebesinde tartmayan, retorik sanatında zirve olmuş siyâsîler)

    ''Hükümetler düşmanımız, milletler dostumuzdur.'' demişti Halide Edip Adıvar kitabında. O misâl, eğer bu ülke cumhuriyetle yönetiliyorsa, bir demokrasiden bahsediliyorsa halk, millet ölçüdür. Milletin eğer rahatsız olduğu hususlar varsa tabii ki eleştirmeye, bunları üst mercilere iletmeye hakkı vardır. Tarih boyunca saraylarda, köşklerde oturan yöneticiler, eğer halkın arasına karışmıyorsa, milletinin sorunlarına çare aramak için kendini paralamıyorsa devleti yönetmenin de anlamsız olduğunu düşünüyorum. Ki bu ülkede alanında uzman o kadar akademisyen, aydın, yazar vs. varken.. İran Kisrâsı Nuşirevan gibi ülkedeki bütün âlim ve bilgeleri etrafına toplayıp ülkeyi ve milletini kalkındıracak, adâlet denilince Hz. Ömer (r.a) gibi herkesin aklına gelecek olan bir yönetici hayal ettim hep. Bu çok zor bir şey olmamalı, hele ki günümüz şartlarında. Partiler arası lâf dalaşını bir kenara bırakıp acilen bu ülkenin sorunlarına eğilmeli bizi yönetenler. Haberlerde her gün gördüğümüz haksızlıklar, cinayetler, işsizlikler, bunalımlar siyasete olan inancımızı da, geleceğe olan umutlarımızı da yıkıyor maalesef. Bir şiir kitabı insana bu kadar derin düşünme eğilimi yaratır mı? Konu vatan, millet, ülke olunca düşündürüyor ister istemez. Zaten Serdengeçti de yergileriyle anlatmış şiirlerinde. Şiirlerine daha önceden âşina olduğum, okunup okutturulması lâzım gelen şairlerden. İncelemeyi geç yazdığım için üzgünüm.
    Kitap Şuuru ailesine teşekkür ediyorum.
    Kitapla ve sevgiyle kalın..

    Kitap Şuuru
  • YÜKSEK MAKAMIN ALÇAK VEKİLİNE
    ... başlıklı bir mektup yazmış vaktiyle Serdengeçti. Adım Osman Yüksel, ama Serdengeçti'nin kim olduğunu 3 sene önce öğrenecek kadar apolitik biriyim aslında. Bu blog yazısı da aslında Serdengeçti ile pek alakalı değil ama belki apolotik olmamın temelindeki sebebe dokunan bir yazı olacak.

    Vaktiyle adalet nazisi bir adamdım. Tüm öğrenim hayatı boyunca kopya çekmeyecek, çekerse diğer insanların hakkını yer/adaletsizlik yaparım diye düşünen bir adamdım. Ama kopya çeken çok büyük çoğunluğunun böyle olmamasını o zamanlar çok yadırgamıyordum. "Onlar öyle abi, ama adalet bir şekilde tecelli eder" diyordum. Bunun böyle olmadığını anlamam -ya da kabul etmem- biraz zaman aldı. Artık adalet diye bir şeyin olmadığına (en azından bu dünyada) inanmaya başlamıştım. Garip bir şekilde öğütlenen, kitaplarda okuduğumuz, kanunlarda yazan "düzgün insan"ın aslında günümüz dünyasında "zayıf adam" olduğunu farkettim. Haksızlıkla devlet arazisine gecekondu diken, devlet tarafından cezalandırılması gerekirken kendisine sıfır ev verilerek ödüllendirilen insanları, baya baya yolsuzlukla rant sahibi olan yerel yöneticileri, rüşvetle dönen işleri, hırsızlığı ve hatta cinayetleri meşrulaştıran ve hatta bunları ödüllendiren bir sistem vardı.

    Adaleti sağlamakla görevli emniyet/yargıdaki insanların, devlet büyüklerinin falan da vaktiyle o "kopya çeken çocuklar"dan birisi olduğunu hatırladım sonra. Bu da belki apolitik olma sebeplerimden biriydi. Eline imkan verilince kopya çeken birileri, eline imkan verilince kendi çıkarları için neler yapmazdı? Çoğunluğu "kötü" bir topluma "iyi" bir yöneticinin gelme ihtimali neydi?

    Tam bunları yavaş yavaş sindirmeye başlarken 4.5 ay önce bu duygularımı pekiştiren bir şey oldu. Motorsikletim çalındı! Garip bir şekilde hiç üzülmedim ilk başlarda. "Napalım abi, çalışır yenisini alırız" dedim. Ancak sonra sonra "lan, yıl 2014, her taraf güvenlik kamerası, her taraf MOBESE. bunlar daha 'emniyetli' olalım diye koyuldu, yıllardır gözetleniyoruz, bunları kullanarak emniyet güçlerimiz motorumu bulur, en kötü çalanları yakalar, cezalandırır" diye düşündüm.

    Emniyete hırsızlık bildirimi için gittim, ilgili memur ifademi aldı. "En kısa zamanda çevredeki kameralardan görüntüleri alırız" dedi. Ben sonrasında neredeyse her gün aradım "alabildiniz mi görüntüleri, nasıl çalınmış motorum? istanbul'un merkezi sayılabilecek bir yerinde oturuyorum, motorun çalındığı yer gece vakti gündüz kadar aydınlık, karşısında 24 saat çalışan taksi durağı var, etrafta zilyon tane güvenlik kamerası/mobese var" diye darlamaya başladım ilgili memuru. Memurun ilgisiz tavrından rahatsız olmuştum. Bir ara "görüntüleri aldıysanız gelip görmek, en azından motorsikletimin nasıl çalındığını görmek istiyorum" dedim. "Tamam beyefendi, görüntüleri aldığımızda sizi arayacağım, beraber izleyeceğiz" demişti.

    Yine 2-3 günde bir darlıyordum, ancak hala görüntüleri alamamışlardı. Ben acizane sadece motorsikletimin nasıl çalındığını merak ediyordum. Arabaya mı attılar, kilidi mi kırdılar, nasıl yaptılar bu bilgiyi istiyordum. Ne motordan ne de hırsızın yakalanacağından çok da umudum yoktu zaten. Bu darlamalarımdan artık memur arkadaş rahatsız olmuştu ki bi aralar neredeyse telefonda bana fırça kaymaya başladı "Yeter artık aramayın, görüntü gelince sizi arayacağız!!1" diyordu. Ben artık 2-3 günlük aramaları 2 haftada bire kadar indirmiştim. Aramalarımdan birinde - motor çalındıktan 2 ay sonra falan - tekrar aradığımda "görüntüleri aldık, foto filme ilettik" dediler. "Ben görüntüleri görebiliyor muyum, en azından nasıl çalındığını söyleyin" dediğimde ise "fotofilme gönderdik, söyleyemiyoruz" gibisinden bir lafla yine savuşturdu görevli arkadaş beni.

    Zaten motordan, hırsızın bulunmasından ümidi kesmiştim ama adalete karşı olan saygım iyice azalmıştı. Beni, emniyetimi, malımı korumakla görevli emniyetin çok da umrunda olmadığımı farkedip adalete karşı olan inancımı tekrar yitirmeye başladım. İsteğim çok fazla değildi, sadece motorumun nasıl çalındığını görmek istiyordum. Bunun karşılığını alamadığım gibi memurdan fırça da yiyordum! Ne güzel!

    Yine 2 ay kadar sonra kalkıp karakola gittim "benim bi kamera görüntüsü vardı, n'oldu o iş ;)" demeye gittim. 1.5 saat boyunca karakolda bekletildikten sonra "görüntülerinizi savcılığa gönderdik, sizin işle ilgilenen memur da paralelci diye başka yere tayin edildi ;)" dediler. Benzer olay 3 kuruşluk motorum değil de canım olsaydı da benzer bir süreç işleyecekti muhtemelen. "Adalet sadece bir kadın adıydı" artık. Adalet artık haklıyı değil, güçlüyü korumak üzere vardı!

    Yine bunları sineye çekmeye çalışırken, bugün bir arkadaşımın daha motoru çalındı evinin önünden. Ve ben de "Hırsızı koruyan, kitaplarda/öğütlerde anlatılan "iyi adam"ı koruyamayan YÜKSEK MAKAMIN ALÇAK VEKİLİ! Her kimsen - oradaki memursan, kamera görüntülerini inceleyen görevliysen, bunları yöneten amirsen, onlardan sorumlu müdürsen, onların üstü savcıysan, onların üstü devlet büyüğüysen, ülkenin en üstündeki adamsan, her kimsen - unutma ki adalet mülkün temelidir. Adaleti sağlayamadığınız, hırsızı ödüllendirip haklıyı mağdur ettiğiniz her an bir kedi yavrusu ölüyor" gibi bir söz sarf etmeye çalıştım, ama sonra o kadar ütopik bir dünyada yaşamadığımızı, devletin en tepesindeki insanların bile adaletsizliklerini görüp bunları meşrulaştırdığını fark ettim. Hakkını aramak, adaleti istemek artık bu toplumda "müslüman mahallesinde salyangoz satmak" olmuş.

    Osman Yüksel
  • A c ı, gittiğini geri dönen yavaş at,
    Gizli ve tekinsiz öksesi yaşamanın.
    Umulmadık sevinçleri tattıran bize,
    Renklendiren bir kuşun kanadını.
    Ve gece söküp gündüz örerek,
    Var gibi gösteren hiç olmayanı.
  • Müverrihe tekrar paylaştı.
    359 syf.
    ·70 günde
    Emperyalist batının adeta politik bir oyuncağı haline gelen sözde Ermeni soykırımı ile zalimliklerini dünyaya mazlum bir şekilde göstermeye çalışarak mağdur edebiyatı yapan Ermeni toplumunun, daha yakın zamanda yani 1992'de Karabağ'da Azerbaycan Türklerine yaptıkları katliam ve dehşeti gözler önüne sermektedir. Yaşanan bu acı olayın yani Ermeni vahşetinin edebiyatta yansımış halidir.
    Kara Propaganda ile tehcir hikayelerini övgüler düzen, Türkiye'de yaşayan ve cebinde Türkiye vatandaşlık kimliği taşıyan şuursuzların görmezden geldiği gerçekleri Azerbaycan'ın güçlü yazarlarının kaleminden okuyorsunuz. 2015 yılında üniversitemize gelen ve kendi elinden aldığım bu eseri bana kazandırmış olması nedeniyle Ganire Paşayeva'ya ne kadar teşekkür etsem azdır.
    Yaşanan acıların unutulmaması için herkesin okuması şiddetle önerilir.
''Bin cihâna değişmem
Şu öksüz Türklüğümü'' ☪

~ Şiir müptelâsı
~ Nev'i şahsına münhâsır  ོ
Öğretmen-Ömür Boyu Tâlib
Kadın
723 okur puanı
26 Mar 2020 tarihinde katıldı.
Okur takip önerileri
Daha fazla