• 1953 yılı… 3 Nisan'ı 4 Nisan'a bağlayan gece, Dumlupınar denizaltısı Ege'de katıldığı NATO tatbikatından geri dönüş yolunda, Çanakkale Boğazı'ndan içeriye giriyordu. Sisli ve rüzgarlı gecede su üstü seyri yapan denizaltının rotası Gölcük'teki Denizaltı Komutanlığı ana üssüydü. Dumlupınar; manevralar boyunca iki gün su altında kalmış, üstün başarı gösteren gemi personeli yerli yabancı tüm komutanların takdirini kazanmıştı.

    Yorgun, ama bir o kadar da gururlu 86 denizci, kendilerine yeni bir görev verilinceye kadar sevgilileri olan denizden ve gemilerinden ayrılıp, eşlerine, ailelerine kavuşmanın heyecanı içerisindeydiler. Ne var ki saatler 02.15 i gösterdiği sırada, Çanakkale Boğazı'ndaki Nara Burnu dönülürken, Türk denizaltıcılık tarihinin belki de en acı kazası yaşandı. Dumlupınar, İsveç bandıralı Naboland Şilebi ile Boğaz'ın orta yerinde çarpıştı.

    Dumlupınar'ın parçalanan baş bodoslamasından hücum eden karanlık sular, baş üstü dikilen koca denizaltıyı 81 denizciyle birlikte birkaç dakika içinde yutuverdi. Zıpkın yemiş bir balina gibi acı dolu sesler çıkaran Dumlupınar son dalışını yaparken, çarpışma sırasında nöbet tuttukları köprü üstünden denize düşen 5 denizci hayatta kalmaya çalışıyordu...

    Dumlupınar denizatlısının Naboland'la çarpışmasının ardından su üstünde 8 denizci sağ kalmıştı ancak bu sayı kısa bir süre sonra 5'e düştü. 2 gözcü, Er Hüseyin Akış'ın gözleri önünde Naboland'ın pervanesinde parçalanarak can verdi.

    Bu şoku atlatamadan arkadaşı Astsubay Şaban Mutlu'nun cesedi akıntıyla kucağına geldi. Bu sırada gemi komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Hasan Yumuk ve Üsteğmen Kemal Ünver de dalgalarla boğuşuyorlardı. Hüseyin İnkaya da büyük bir gayretle balıkçı teknesi zannettiği ışıklara doğru yüzdü; ancak yanılmıştı…

    O günkü teknik ve imkânlarla çok uğraşılmasına rağmen gemiyi ve içindeki 81 kişiyi çıkartmak mümkün olmamıştı. O gün için Türkiye nin elinde 91 metre derinlikten bu denizaltıyı çıkartacak imkânlar yoktu.

    Denizaltı battıktan sonra battığı yerin bulunabilmesi için aşağıdan bir haberleşme şamandırası fırlatmıştı. Bu şamandıranın içinde irtibatı sağlamak için bir de telefon hattı vardı. Şamandırayı bir balıkçı motoru görmüştü. Şamandıranın içinden bir de telefon ve bir yazı çıktı: “Dumlupınar burada battı, kapağı açın ve irtibat kurun! '' .

    Günün ilk ışıkları etrafı aydınlattığında, Boğaz'ın 90 metre derinliğindeki soğuk karanlıkta korkunç bir can pazarı yaşanıyordu. Aldığı yara sonucu batan ve manevra dairesinde yangın çıkan Dumlupınar'ın kıç torpido bölümündeki 22 denizci sağ kalmayı başarmış, kurtarılmayı bekliyordu.

    Facianın üzerinden yaklaşık dört saat geçmişti. Denizaltının yerini belli eden ve kazazedelerle telefon irtibatı sağlamak üzere yüzeye bırakılan denizaltı battı şamandırası balıkçılar tarafından bulunmuştu. Konuşma gemidekilerle bu telefon vasıtası ile yapılıyordu, radyo işte bu konuşmayı veriyordu, kalabalık bunun için toplanmıştı. İlk telefon bağlantısında “Oğlum merak etmeyin... Sizi kurtaracağız... '' .

    Herkes ağlıyordu, dakikalar geçiyor kurtarma çalışmaları sonuç vermiyordu, aşağıdan konuşmalar, ezan ve tekbir sesleri geliyordu, Kurtaran Gemisi kazadan on saat kadar sonra olay yerine gelmişti ve çalışmalar başlamıştı, akıntı çok kuvvetliydi dalgıçlar 11 dalış yaptılar ve kurtarma halatını denizaltıya bağlamaya çalıştılar. Fakat teknik yetersizdi, en son dalgıç 80 metreye kadar inebildi ve baygın halde yukarı aldılar. 15 saat sonra basınç odasında hayata döndürüldü. Hâlbuki gemiye ulaşmaya daha 11 metre vardı; başarılamadı.

    "Baba ne olur gitme…"

    Berke İnel - Şehit Astsubay Sait Yıldırım'ın kızı: “O gün okula gidecektim. Tam çıkacağım sırada geriye döndüm ve koşa koşa babamın yanına gelip sarıldım. 'Babacığım ne olur gitme. Ben senin gitmeni istemiyorum.' dedim. Bana dönerek 'Gitmem gerek. Bir gün anlayacaksın. Vazife çok kutsaldır ve ben bir askerim gitmem gerek.' dedi. Gidiş o gidiş… '' .

    "Bütün çabalar sonuçsuz kaldı…"

    Radyo ve gazeteler vasıtasıyla facia haberleri kısa zamanda tüm yurtta duyuldu. Milli Savunma Bakanlığı'nın yayınladığı 7. ve son tebliğ ise tüm ümitleri tüketti: “Çanakkale de Nara önünde batan Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından tamamen ümit kesilmiştir '' .

    "İnatla akan sular kazandı…"

    Kazadan yaklaşık on saat sonra olay yerine gelen Kurtaran gemisi personeli aşağıdaki arkadaşlarını kurtarmak için büyük gayret gösterdi. Ancak daha çalışmanın ilk adımında denizaltının battı şamandırası koparıldı ve Dumlupınar la irtibat kesildi. Çan kılavuz teli olmayan denizatlıya ulaşmak daha da imkânsız bir hal aldı. O anı yaşayanlardan Dalgıç Astsubay Yılmaz Süsen; “Eğer Dumlupınar ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti. Ancak şamandıranın teli kurtarma çalışmalarının ilk adımında koptu '' .

    "Denizcileri kurtarma şansı kalmadı..."

    Eğer Dumlupınar'ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti ama olmadı.

    Aşağıdan gelen son sesler:

    — Alo Dumlu.

    — Evet, Dumlu.

    — Ben Üsteğmen Suat.

    — Evet, efendim ben Selami

    — Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat.

    — Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı, bataryayı sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu.

    — Kaç kişisiniz orada?

    — 22 kişiyiz.

    — Diğer dairelerle irtibatınız var mı?

    — Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar.

    — Merak etmeyin 'Kurtaran' geldi biz buradayız.

    — Efendim manometre 267 kadem gösteriyor doğru mu?

    — Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim.

    — Peki efendim...

    Denizaltındaki subay ve astsubay ve erlerin tümüne korkunç gerçek söylendi; kendilerini su yüzüne çıkaramayacaklarını buna imkân olmadığını bildirildi.

    Artık kendilerine başta söylenen “gerekmedikçe konuşmayın ve sigara içmeyin '' telkininin yerine “konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve isterlerse sigara da içebilirler '' denildi.

    Bunu duyan kahraman denizcilerimizin son sözleri ''Sizler sağ olun! Vatan sağ olsun! '' oldu. O andan itibaren oksijen bitinceye kadar 72 saat hayatta kaldılar ve “Ah, bir ataş ver cigaramı yakayım, sen sallan gel ben boyuna bakayım… '' türküsünü söyleyerek büyük bir tevekkülle son nefeslerini verdiler.

    Son sözleri ''Vatan Sağ Olsun! '' diyerek şehit olan 81 denizcimiz bugün Çanakkale Boğazı'nın derinliklerinde ebedi uykularındalar
  • At izi it izine karıştı gider
    Yiğit bellisiz nankör bellisiz
    Dünkü çocuk baba ile yarışır
    Büyük bellisiz küçük bellisiz

    Kalmadı asalet ve mertlik
    Aldı başını gitti namertlik
    Bel bağlanmış melûna ibretlik
    Gerçek bellisiz yalan bellisiz

    Dört kitap yazar insanın değerini
    İlim irfan kırar cehaletin belini
    Ukela bencil dolduramaz ulemânın yerini
    Âlim bellisiz cahil bellisiz

    Karnını doyuramaz didinip çalışan
    Avcunu yalar alın teri sıyıran
    Hilebaz pazar terazi yalan
    Şeker bellisiz bal bellisiz

    Laf kalabalığı çok lastikli söz
    Her fırsatta boyanıyor göz
    Hayat binbir düğüm çözebilirsen çöz
    Düşman bellisiz dost bellisiz

    En küçüğün aklında kör şeytanlar dolanır
    Bir parmak bal yalandıkca yalanır
    Sırtı kalın bir alo der de kazanır
    Haram bellisiz helâl bellisiz

    Abdurrahman Yılmaz
  • Telefon o kadar ısrarla çalıyor ki;
    “Alo, alo buyurun”,
    “…..”,
    “Peki efendim. İki bin yıl önceden Bizanslı bir Konfüçyonist arıyor baba”,
    “Şuan evde yok de”
    Babamla birlikte kumbarası kırılan çocukların şiirini yazacaktık,
    Birden “Hangi orospu çocuğu kırdı lan bu çocukların kumbaralarını.!!” Diye bağırarak,
    Duvarda asılı olan tüfeğini alıp, il hükümet konağına doğru koşmaya başladı.
    Ben olağanca yalnızlığımla kaldım burda.
    Kurşun kalemde ben de.
    Allah’ım çok mu politik olduk böyle?
    Telefon tekrar çalıyor!
    “Baba Bizanslı o piç yine arıyor galiba.”

    Kız o kadar güzel ki;
    Yanlışlıkla “seni seviyorum” desem
    Tövbe, bismillah
    Çok günah lan!
    Acayip haram.

    En güzeli
    Çokça güzeli
    Ey saçlarını tararken bileğini burkan kız.
    Ey güzelleri güzeli
    Dişlerim dişlerine değsin miydi?
  • İnsanın bu dünyada yaşadığı hiçbir mutluluk veya acının ilk andaki ateşli hâlini korumadığı, o ateşin zamanla soğuduğu veya üzerinin küllendiği kabul edilir genellikle. Bu bir bakıma doğrudur elbette, kabul edilebilir bir tarafı vardır ve iyi ki de bu böyledir. Düşünsenize, yaşadığınız bir mutluluğun meydana getirdiği o ilk çılgınlık derecesindeki coşkunluk hâlinizin başka hiçbir ahval ve şart gözetmeksizin biteviye devam ettiğini ya da sizi yese boğan, üzüntüye gark eden o meşum hadisenin ruhunuzda meydana getirdiği o kahredici tükenmişlik hissinin ilelebet sürüp gittiğini... Ben bu durumun genellikle insanın unutmak özelliğine atıfla izah edildiğine tanık oldum bu zamana kadar. Farklı bir izah da duymadım açıkçası, varsa da bilmiyorum. Edindiğim bu bilginin doğruluğu hususunda da bugüne kadar hiç tereddüt etmedim; doğrusu bunun farklı bir izahı olabilir mi gibi bir sorunun peşine de düşmedim. Ama bugün fark ettim ki, insanın bazı şeyleri doğru ve layıkıyla idrak edebilmesi için ilmel yakin değil hakkal yakin bilmesi gerekiyormuş. “Ateş”in varlığını okuyarak ya da görerek bilmekle onun içinde “yanarak” bilmek apayrı şeylermiş. Meğer insan ruhuna kıvılcımı düşen bir ateş, velev ki bu birbirine zıt sebepler vesilesiyle zıt minvalde olsun, alevlerini kaybetse bile etki özelliğini hiç yitirmezmiş. Ortalıkta görünen bir kül olmasa bile, o ateş, ruhuna düştüğü insanın son nefesine kadar kaderine etki etmeye devam edermiş.

    İki yıl önce tam da bu saatlerde, o gün için sonunun ne olduğu asla kestiremediğim, tahmin bile edemediğim ama her hâliyle insanı huzursuz eden bir telaşın, bir endişenin, bir korkunun içindeydik. Aslında günün gündüzünde her şey sıradandı. Memleketten birkaç gün önce dönmüş, yeni bir dönemin hazırlığının telaşına düşmüştük. Herkes gibi ben de kendi işimle meşguldüm. Bilgisayarımın başına oturmuş yapmam gereken işlere konsantre olmuştum. Öğle vakti yaklaşmak üzereydi. Birden, içine benim de dahil olduğum şu teknolojinin moda iletişim araçlarından olan Whats’App’tan art arda mesajlar düşmeye başlayınca, her bir mesajla yinelenen elektronik ses, bütün dikkatimin dağılmasına ve mecburen işimi bırakıp kendisine yönelmeme yetmişti de artmıştı bile. Mesajlar daha iki gün önce ayrıldığımız ablamdandı, birlikte geçirdiğimiz o değeri kıyas kabul etmez bir iki günü anı olarak kayda geçirmek için çektiği fotoğrafları gönderiyordu birer birer. Sonrasında konuştuk biraz, konuştuk dediysem yazıştık. Hâl hatır sorduk birbirimize. Ben ona ev halkının haberlerini iletirken o da bana kendilerinden haberler vermişti. Bir gün önce Konya’daki akrabalarının düğününe gitmişlerdi, gelirken kızlarını da getirmişlerdi, şimdi evde okumasını yeni öğrettiği enişteme Kur’an okutuyordu. Çok iyilerdi, sıkıntı yoktu. Bu şekilde sıradan konuşmalarla ve ev halkına gönderdiğimiz selamlarla tamamlamıştık yazışmamızı, meğer saat tam 12.30 itibariyle ilelebet nihayete erdirmişiz konuşmamızı.

    Öğle vakti yaklaşmıştı, ama biraz daha devam etmeliydim çalışmama. Nitekim de ettim. Bu arada öğle vakti oldu, hatta biraz da geçti, namaz kılınmalıydı, öğle yemeği için sofra kurulmalıydı. Ama benim kalkıp harekete geçmek gibi bir niyetim yoktu, bir anda üstüme büyük bir ağırlığın çöktüğünü hissetmiştim. Çareyi, kendimi önünde seyyar masamın, üzerinde de bir sürü kitabımın olduğu biraz da dağınık olan kanepeden alıp bomboş olan karşı kanepeye atmakta bulmuştum.

    Sahi insan nedir, nasıl bir varlıktır? Fiziksel olarak hiçbir değişimin gözlemlenmediği bir insanın ruh dünyasında bir anda nasıl fırtınalar kopar, ortalığı nasıl bir anda kasvet kaplar? Kısacık bir an diliminde bu değişme nasıl başlar? Bana bir şeyler oluyordu, tamam da bana ne oluyordu? Değişen neydi de kendi evimde, kendi odamda, kendi kanepemin üzerinde, kısacası gayet güvenlikli bir ortamda güvenle oturur olduğum hâlde neden birden kendimi sanki çok uzaklardaymışım, dünyanın hiç bilmediğim bir köşesindeymişim, üstelik kimim kimsem yokmuş da yapayalnız kalmışım gibi hissetmeye başlamış, sanki bütün bunlar gerçekmiş gibi bir de bir türlü kendisine hükmedemediğim göz yaşlarımın akmasına engel olamamıştım. Bir anda odaya giriveren oğlumdan, ona izahını yapamayacağım gözyaşlarımdan dolayı sıkılmış, fark ettirmemek için alelacele elime aldığım kitabın üzerine başımı eğmiş, güya kendimi gizlemeye çalışmıştım. Sonra “Yok, bu böyle olmayacak, en iyisi mutfağa gidip sofrayı kurmak.” demiş kalkmış soluğu mutfakta almıştım.

    Sofra hazır olmak üzereydi, ama habire kulağıma eşimin telefonunun sesleri geliyordu. İlkinde her ne kadar “Alo!” deyişini duymuşsam da sonrakilerde duyduğum sadece telefonun ve kapanan kapıların sesiydi. Eşimin hiç böyle âdeti yoktu, o hiçbir zaman kapalı kapılar ardında konuşma gereği duymazdı. Üstelik ben bu kadar sık gelen telefonların ne için olduğunu anlamak isteğiyle onun yanına gittiğim her seferinde eşim tavizsiz o odadan çıkıyor, başka bir odaya geçiyordu. Neden böyle yapıyordu? Sorduğum zaman da -bugün hiçbir şey hatırlamadığıma göre mutlaka öyle olmuş olmalı- geçiştirerek cevap veriyordu. Ben bir taraftan onun peşinde dolanıyor bir taraftan mutfaktaki hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Nihayet sofra hazırdı, ama eşime gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Yine telefonu çalıyordu, eşim telefonu aldığı gibi yatak odasına geçti, ben de arkasından gittim, niyet etmiştim, kapıdan dinleyecektim, ama bir anda “N’apıyorum ben?” dedim, “Bu bana yakışmaz, belki konuşulanları duymamam duymamdan daha hayırlıdır, belki duyduğum takdirde üzüleceğim bir mevzudur, belki öğrenmekle kaldıramayacağım bir yükü yükleneceğimdir…” Merak içinde olduğum hâlde geri döndüm, biraz sonra da o geldi, durgundu. Sordum tabi ki, arayan kimdi, ne diye aramıştı? Zorluyorum hafızamı, ama yine ne bir tek cümle ne bir tek kelime hatırlamıyorum bana cevap sadedinde söylediklerinden. Demek ki, ikna edici değildi, inandırıcı da değildi sözleri, bendeki sessizlik ise zannederim “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.” kabilinden bir teslimiyetti.

    Zaman ilerliyor, eşimin, bulunduğu odadan bir diğer odaya geçerek yaptığı telefon konuşmaları da devam ediyordu. Nihayet benimle konuşmaya karar verdiğini anlamamı sağlayacak bir tavırla yanıma geldi, önce sakin olmamı, korkmamamı telkin etti. Ablamın kalp krizi geçirdiğinden bahsediyordu. Şaka yapıyor olamazdı, gayet ciddiydi. Ama kalp krizi de nereden çıkmıştı? Daha sayılı dakikalar öncesinde konuşmuştuk ablamla, çok iyi olduklarını söylemişti, üstelik onun kalple ilgili hiçbir sorunu yoktu! Olağanüstü bir şey mi olmuştu acaba, onu korkunç bir şekilde üzen… Eniştemle aralarında bir tatsızlığın olması ihtimal dahilinde bile olamazdı. Çünkü şayet ikinci evliliklere “ikinci bahar” gibi bir yakıştırma yapılıyorsa bunu en çok onların evlilikleri hak ediyordu. Eniştemin geçmişini bilemem, ama ablamın baba evinden telli duvaklı çıktığı ilk günden eşinden ayrıldığı vakte kadar kader onun payına hep imtihanın en çetin olanını reva görmüştü. Katlanılması zor bir hayattı onunkisi. Ama o her birimizin aklını, izanını zorlamayı göze alarak; emsalsiz sabrıyla, bitip tükenmek bilmeyen tahammül gücüyle yıllarca zor olanı başarmayı becermişti. Nihayetinde Rabbim, onun bunca yıl göstermiş olduğu sabrı karşılıksız bırakmamış, daha dünyada iken mükâfatını vermeye başlamış, dünyanın çeşitli lezzetlerinden ona da tattırmıştı. Şimdi çok mutlu olduğu yuvasında, sevdiği ve kendisini seven eşiyle birlikte hayatın yükünü omuzluyorlardı. Dolayısıyla ortada kavga gürültü gibi bir neden olamazdı. Nitekim olmamıştı da.

    Hazırlanmıştık, ablamın yanına gidecektik. Ama o kalp krizi geçirmemişti. Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmişti. Bulduklarında kalbi durmuştu. İlkyardım ekiplerinin müdahalesiyle kalbi yeniden çalışmaya başlayan ablam apar topar bulunduğu yerden Konya'ya getirilmişti. Hayat tecrübesi ne kadar farklı ve önemli bir şeymiş. Ben o vakte kadar ne yakınlarımdaki ne de çevremdeki herhangi bir kimsede hiçbir zehirlenme hikâyesine tanık olmamıştım. Bu sebeple soluğu hastanede aldığımızda orada bana ne söylenmişse saf gibi hepsine inanmıştım. Oksijen veriliyordu ablama, üstelik serum da takılmıştı. Vücudun bunları kabul ediyor olması hayra alâmetti. İnşallah iyileşecek, kısa zamanda kendine gelecekti. İnanmıştım, çünkü bana öyle denmişti. Yoğun bakım ünitesinde yanına vardığımda her tarafında kablolar bağlıydı. Sanki çok fazla yaklaşırsam oradaki düzeneklerden herhangi birine zarar veririm endişesiyle çok yaklaşamamıştım yanına. Geriden seyrediyor, bir taraftan da yarın kendine geldiğinde bizi telaşa düşürdüğü için ne kadar üzüleceğini tahayyül ediyordum. Çünkü onun en büyük korkularından biriydi, kendisi sebebiyle bir başkasının üzülmesi, zahmete girmesi, endişe etmesi. Hemencecik gülüveren yüzüyle nasıl da sanki suç işlemiş de affettirmek istermiş gibi bizim gönlümüzü almaya çalışacağını düşünüyordum. Bilemezdim, o kısacık sürede gördüğüm ablamın, onun nefes alırken gördüğüm son hâli olduğunu, onu son kez görüyor olduğumu... Yoksa öyle geriden bakar mıydım, koşup sarılmadan, öpüp koklamadan durur muydum?

    Ben hakikaten ne kadar safmışım! Doktorlar hastaneye birikmiş yığınla insanı "Sizin yapacak bir şeyiniz yok!" diye artık evlerine gönderdiklerinde biz de ağabeyimin evine gitmiştik. Annem de babam da çok üzgündü. Ama biz babamın değil her zaman annemin üzülmesinden çok korkardık. O sebeple annemin teselli edilmesi görevini de ben üstlenmiştim âdeta. Ama zor olmamıştı annemi teselli etmek, çünkü ben o kadar gönülden inanıyor ve konuşuyordum ki, ablamın neredeyse sabaha sapasağlam bir şekilde ayağa kalkacağını sanıyordum, annemi de ikna ediyordum.

    Ama öyle olmadı. Gecenin bir vaktinde ben, ablamın eski hâline kavuşacağı inancıyla onu orada öylece bırakarak evime, Aksaray'a döndüm. Çocuklar evde, dedim; sabah okulları başlıyor, dedim; ablam iyi olacak inşallah, dedim; şu an yapacağımız tek şey dua, dedim; dedim ve yola revan olduğumuz arabamızın içinde kendimi gecenin karanlığına ve sessizliğine teslim ettim.

    Eve geldiğimizde saat 2:30 civarındaydı. Oyalanmadan telefonumun alarmını namaz vaktini gözeterek ayarlamış, dua ve niyaz içerisinde ama kesinlikle huzurlu bir hâlde uykuya dalmıştım. Sabah ben alarm sesine uyandığımı sanacak, eşim gelen telefonlara bakacak, tekrar Konya'ya gitmemiz gerektiğinden bahsedecek, ben "Allah Allah, n'oldu acaba, ablamın kalp atışları mı zayıfladı yoksa!" diyecek, aklıma yine ablamın ölüm ihtimalini asla getirmeyecek, sakin bir hâlde çocuklara kahvaltı hazırlayacak, ortalıkta ivedi davranmayı gerektiren hiçbir durum yokmuş gibi onların karınlarını doyurması için elimden geleni yapacak, yola çıkmak için son hazırlıkları da tamamlayıp mantomu giyerken, tam da aynanın karşısındayken, eşimin çok cılız ve çok üzgün çıkan "Selma!" deyişini duyacak, ama dünden beri ilk kez, duyduğum bu ses sebebiyle yüreğime büyük bir korku hissi dolup bu sesi asla duymak istemeyecek, fakat ikinci Selma hitabından sonra acı gerçekle yüzleşecek ve maalesef ablamın vefat haberini öğrenecektim.

    Ben bilmezdim, kısacık bir âyetin gün gelip de belimin ipliğinin koptuğu bir anda dizlerime derman, gönlüme ferman olup beni ayakta tutacağını. Şimdi yazarken bile buz kesen elim titriyor ama yine imanla, aynı teslimiyetle dillendiriyorum; inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

    Mekânın cennet olsun, makamın âlî olsun canım ablacığım... Vefatının üzerinden tam iki yıl geçti, ama inan içimize zerk olan acı(n)ıdanhiçbir şey eksilmedi. Seni her daim hayırla anıyor, hayırla yâd ediyoruz. Sana kavuşacağımızı umuyor, o günü hasretle bekliyoruz...