• alternatif bir barda gördüm onu, bırak hadi boş ver; bok gibi bir rock barda. vardır ya sifondan sulu, ucuz bira içilen barlar onda işte. keyifsiz ve leş gibiydim, bekar ve mutsuz kadın triplerinde kafayı bulup belki aradığım ilgiyi de bulacaktım. evet aslında sadece ilgi aramaya gitmiştim oraya! bu yazı düpdürüst bir yazı olacak çünkü onu anlatacağım; “deli hamile kızı”.

    karnı burnunda, bir bar sandalyesinin tepesinde, karnı burnundalıktan mütevellit bacakları ayırıp masaya çökmüş gibi oturmuş bir deli kızdı kendisi. önünde bir tabak fıstık, bütün masa ve üstü başı fıstık kabuğu.. “fıstık vermiyor artık bunlar” dedi patlamış mısır veriyorlarmış, onlar da dişlerine doluyormuş, “paramızla rezil mi olalım, fıstık yeriz” dedi. çok yemiş fıstık, o kadar çok yemiş ki fıstık sıçacakmış!

    “hah” dedim bende “buldu yine bir deli beni”. arkadaşlarım bana deli paratoneri der. nerde varsa bir deli, ortamda kaç kişi olursa olsun gelir beni bulur, bana anlatır ya da bana dadanır. yani bana anlatır derken gerçekten de anlatacağı bütün hikayeyi benimle göz teması kurarak anlatır. herkes sağla solla ilgilenirken ben esir alınırım bir deli tarafından. alışkınım o yüzden hiç ses çıkartmam. ama ilk defa hamile bir deli görmüştüm belki de o çekti ilgimi.

    deli saçı yoktu mesela kızda; gergin, tertipli bir topuz, ortadan ayrılmış, tek tel fırlamayacak şekilde toplanmış bir saç. akmış makyaj yani göz makyajı hatta sadece.

    hamilelik de bir insana bu kadar mı yakışmaz! olmamış yani o gebe kıyafetleri falan belli ki hiç tarzı değil. saçını o kadar gergin topladığı için belki de yüzü de bi` değişik, yani kocaman iki göz ve kocaman bir burun var sanki sadece suratında. hamile kadın figürü de pek sevdiğim bir görüntü değil açıkçası o zamanlar.

    bir fıstık da ben söyledim, kendime bira çektim ama ona sormaya çekindim ya evet derse diye. hamile bir deliye içki ısmarlamak garibime gitti, içmeyecekmiş neyse ki. “su söyle su” dedi tuvalete gitmekten de imanı gevremiş, o kadar çok gitmiş ki sandalyeye inip çıkmaktan bacak kasları gelişmiş. başa gelen çekilir deyip, oturdum yanına. anlatsın bakalım, ben dinlemekten sıkılmam nasılsa dedim kendi kendime.

    hiç bir şey anlatmadı.

    neden burada olduğu? neden bu kadar fıstık yediği? bu kafaya gelmek için sadece su mu içtiği? bunlar hep muamma.. annesini anlattı, güzel kadınmış ama annelik için fazla güzelmiş. babasını anlattı biraz, yani babasızlığını anlatmadı da gene, annesinden duyduğu kadarıyla azıcık bahsetti diyeyim.

    geçmişten bahsetti de yakın geçmişten değil daha çok çocukluğundan, gençliğinden falan. bebekten de bahsetti biraz, “benim gibi” dedi “ama ben annem kadar güzel değilim” diye ekledi. babasızlıkları mıydı ortak noktaları bilemiyorum. ondan da hiç ama hiç bahsetmedi. bu kadar bahsetmemek kabil değil ama kendi babasının yokluğundan bahsetmeyen, bebesinin babasından hiç bahsetmezdi değil mi?

    “fıstık koy” sen bu çocuğun adını dedim. “senin adın da fıstık yiyen deli hamile olsun” dedim. kahkahalarla güldü, öyle kahkahalar attı ki gözünden yaş geldi. ben utandım. önce her yanı fıstık kabuğu olan hamile bir kadının bu kadar gülmesinden sonra gözünden gelen yaştan utandım. o güldükçe millet baktı bize, millet baktıkça ben utandım.

    halbuki ilgi çekmek değil miydi oraya gidiş amacım? umduğumdan fazla ilgi çekeceğim bir masadaydım ama memnun edeceğine utandırdı bu beni. "fıstık" da utandırdı beni. yanımızda olmasa da yanımızdaydı yani başka bir boyuttaydı ama işte o da tüm varlığıyla masada bizimle oturuyordu. onun bu ortamda bir de masanın altından bize eşlik etmesinden utandım.

    fıstıkla da ortak noktalarım vardı benim; adımızı bile başkaları koymuş mesela, annelerimiz deli bir de, babalara girmiyorum ki o konu masadaki herkesin ortak noktası oluyor.

    “hamile giysileri değil hamilelik benim tarzım değil” dedi. gayet mantıklı geldi bana üç biradan sonra. sonra tekila shot istedi ama bu istemek değil yani içmek için benden izin istedi. “bana sormana gerek yok içmek istiyorsan iç” dedim. fıstık tan ötürü sanırım belki de içki içecek olmanın sorumluluğunu paylaşmak istedi. “soracak kimsem yok” dedi. iç cebinden bir kitap çıkarttı, "bunda da bir şey bulamadım, bi tek buncağızım var benim" dedi. baktım kitaba ne diye bir dua kitabı!! nasıl şaşırıp yüzüne baktıysam "güllü yasin" dedi. ben içinde bulunduğumuz ortamın saçmalığından nasıl bir dumura uğradıysam ilk anda anlamadım "babasının adı" dediğini. neden sonra kulağımın duyduğunu zihnim algıladı..

    ben değişik oldum o an. yani utanmak değil de fark etmek gibi. değişik bir kabulleniş gibi. ben orada anladım; hamileyken bebeğine zarar verecek olduğunu düşündüğü bir şeyi yapmak için birisini (eşini/anneni) ikna etmeye çalışmak, işte iki yudum bira için ona sırnaşıp “n`olur içeyim” demek bile bir nimetmiş. nimetmiş, şansmış, paylaşımmış ne bileyim neymiş işte, hep deli hamile kız, fıstık ve güllü yasin anlattı bana sessizce. kimlerin, nelerin nimet olabileceğini aklımız almazmış bazen de, bir deli hamile kız fark ettirirmiş.

    “iç anasını satayım” dedim, “iç”.
  • 139 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap dini masalların harmonisidir.

    İlk katil Kabil'in farklı zamanlar içinde gezinerek, nerdeyse her insanın bildiği ve "insanlık nasıl oluştu" gibi sorulara alternatif olarak üretilmiş Adem Nuh Lut Musa vb. baş karakterlerin hayatı özerinden kurgulanmış masallara tanık olmaktadır. Kabil, kötü insan olarak karıştığı bu Tanrısal kurguların hiçte masum olmadıklarını gösterir ve bütün zamanlarda eril yaşamın baskın olarak sürdüğünü, süreceğini bize anlatmaya çalışmaktadır. Bütün baş karakterlerin, erkek olanların hükümdar tanrı adamları Kadınların ise tarla ve seks obje muamelesi görmesi, tanrı fikrinin erkek egemen yaşamın doğurduğu bir araç olduğunu görmekteyiz.

    Yazar, tarihte yaşandığı iddia edilen masalların, sözde adalet sağlanması ve sapkınlıkları yok edilmesi için tanrı tarafından yapılan girişimlerin adaletten yoksun kalmışlığını, suçlunun yanında masumunda zarar gördüğünü ve bu girişimlerin daha sonra hiçte adalet sağlamadığını, insan doğasının hangi koşullarda olursa olsun adaletsiz süreceğini trajikomik bir dille kaleme almıştır. Ayrıca kutsal dini kitaplardan da görülebileceği gibi bütün masal ve yasa diyebileceğimiz metinlerin mantık hataları da yine eğlenceli bir dille aktarılmıştır.
    Aydınlanmış, inanmayanlar için komik skeç tanda okunacak bu kitap, sorgulamayanlar için kesinlikle bir azap olacak.
  • 139 syf.
    ·2 günde
    —————————————————
    HEDİYE KİTAPLAR SERİSİ - 2
    TAVSİYE KİTAPLAR DİZİSİ - 1
    —————————————————

    Bu, Kabil'in öyküsüdür..
    Adem'in oğlu Kabil..
    Kardeş katili Kabil..
    Günahkar kul Kabil..
    Dünyadaki ilk suçlu Kabil..

    Peki sadece bunlar mıdır Kabil?.
    Ya başka nedir Kabil?.
    Bunlar dışında kimdir Kabil?.

    José Saramago'nun ölmeden önce yazmış olduğu son romandır Kabil..
    Yeryüzüne veda etmeden önce son armağandır Kabil..
    Akıl sahiplerinin sorgusudur Kabil..
    Yüreksizlerin dile getirmeye çekindikleridir Kabil..
    Gizliden gizliye beyni kemiren kuşkular bütünüdür Kabil..
    Farklı bir açıdan izlemektir yaşamı Kabil..
    Saramago'nun insanlığın ortasına, kafasına, beynine atmış olduğu son bombadır Kabil..

    Bu kitap, insanlık tarihinin bir tür alternatif anlatımıdır. Dini metinlerde yer alan yaratılış vd önemli sayılan konuların tanrısal olmayan bir pencereden bakışıdır. Dine bağlı kimselerin tabiriyle "Ateist" bir bakış açısıdır.

    (Not; bu kitapta da yer alan birçok konu inanılanın aksine İslam dininde yer almamaktadır.. Doğrusu, pek az bu konulara değinir.. Örneğin bir Adem yaratılmıştır.. Ondan da bir kadın yaratılmış ve bu kadardır.. İnanılanın aksine geri kalan detaylar "Kadının adının Havva olması gibi" yer almamaktadır.. Veya bu kitapta anlatılan Adem'in iki oğlu anlatılmamaktadır.. Anlatılsa dahi bunların adı yoktur.. Geçmez ve bu kadar detaylı değildir.. Nuh zamanında tufan olmuştur ve gemi "Ağrı değil Cudi -yani Kur'an'da bu böyledir" dağına inmiştir.. Ama öte detay yoktur..)

    Şimdi devam edecek olursak, bu kitapta anlatılan olayların kaynakları Tevrat ve İncil'dir.. Doğrusu bugün hangi akıl sahibi zat bu iki kitabı okursa Saramago'nun bu kitabında değindiği soruları soracaktır.. Çünkü olaylar dallandırılıp budaklandırılırken acayip derecede mantık hataları ortaya çıkmaktadır.. Burada İslam dini de istisna değildir.. Çünkü her ne kadar o da bu diğer dinler kadar detaya inmemiş olsa da öz itibariyle aynı olduklarından farklı sonuçlar beklenemez.. Diyebilir miyiz ki, bir adam girdiği bir yolun sonunda teröristler ile karşılaşıyor ve bu teröristler malına el koyuyor, fakat bu adam üçüncü kez bu yoldan giderse, bu teröristler ona dokunmayacaktır.. Bunu düşünmek mantık dahilinde değildir.. Elbette saflıktır, ki ilkinde olduğu gibi üçüncü ve hatta beşinci geçişinde de teröristlerin saldırısına uğrayacaktır.. Ta ki farklı bir yol takip etsin..

    Saramago'nun bu eserinde ana karakter olarak ele aldığı kişi, dini metinlerde Adem ile Havva'nın iki oğlundan biri olan Kabil'dir.. Her ne kadar İslam kaynaklarında bu olay aktarılmıyor olsa da hepimizin bildiği o meşhur cennetten kovulma hadisesi ile başlar.. Yok yılan gelmiş de Havva'yı yoldan çıkarmış da o da kalkmış Adem'i yoldan çıkarmış vs vs.. İlk soru burada geliyor işte.. Peki Tanrı (veya Saramago'nun ifadesiyle Efendi) gerçekten o ağaca yaklaşılmasını istemeseydi buna engel olmaz mıydı?. Ağacı oraya koymamak, onlardan daha uzak bir yere yerleştirmek veya etrafını çitle örmek gibi tedbirler alınamaz mıydı?. Şimdi diyeceksiniz ki, bu dünya bir imtihan dünyasıdır.. Ben de diyeceğim ki, bu olay dünyada değil, imtihanın olmadığını söylediğiniz cennette olmaktadır.. Peki o zaman neden?. Sonra işte dünyaya gelip Habil ile Kabil olayını anlatır Saramago.. Tabii ki o klasik şekliyle değil.. Daha sonra bir şekilde (spoiler olmaması nedeniyle detaya girmiyorum) Kabil'i diğer önemli olaylara tanıklık ederken izleriz.. Ne gibi?. İbrahim'in İshak'ı kurban etmeye çalışması (evet, İslam kaynaklarında bu İsmail olarak geçse de Tevrat'ta kurban edilmek istenilen kişi İshak'tır..), Nuh tufanı, Lut kavminin helakı (Sodom ve Gomore şehirleri olayı), Musa'nın Mısır'dan çıktıktan sonra kavmi ile Sina dağında yaptıkları ziyaret, Babil'in Asma Bahçeleri ve dillerin meydana gelişi hadisesi gibi gibi olayları Kabil'in gözüyle izleriz.. Tabii bu olayların tümü kutsal metinde aktarıldığı şekline sadık kalınarak anlatılmakta yalnızca farklı bir perspektif ile değerlendirilmektedir.. Ki yukarıda da ifade ettiğim gibi, her akıl sahibi insanın Kitabı Mukaddes'i (Tevrat'ı) okuyunca aklında oluşan sorular ile yer alır olaylar bu kitapta..

    Diyeceğim o ki, okuyun arkadaşlar.. Okumadan bilemezsiniz.. Belki de kendinize dahi itiraf etmediğiniz soruları soracakken bulursunuz kendinizi..

    Aklın şüphesidir Kabil..
    Mantığın sesidir Kabil..
    Farklı bir penceredir Kabil..
    İnsanlığın tarihidir Kabil..
    Dinlerin tarihidir Kabil..
    İnsan ile efendi arasındaki anlaşmazlıktır Kabil..
    Yalanın kitabıdır Kabil..
    Hakikatin resmidir Kabil..
    Okunması şiddetle tavsiye edilen kitaptır Kabil..

    "İNSANLARIN TARİHİ, TANRI'YLA ANLAŞMAZLIKLARIN TARİHİDİR; O BİZİ ANLAMAZ BİZ DE ONU ANLAMAYIZ." (Syf - 73)
  • 139 syf.
    ·21 günde·Beğendi·10/10
    ‘’Eğer Tanrı varsa; onu affetmem için bana yalvarmak zorunda kalacak’’...
    Auschwitz Nazi kampında, bir hücre duvarında yazılmış olduğu söylenen bir yazı. Veyahut ‘’Tanrım, bizi unuttun mu? ‘’ Doğrudur , yanlıştır; bilinmez fakat kim bu yazıların kesinlikle yazılmamış olduğunu iddia edebilir ki? Hele de içinde bulundukları korkunç durumu düşündüklerinde...

    Aklıma hemen bu sözleri getiren bir kitap oldu ‘Kabil’. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin yapmış olduğu kampanyayla bir oturuşta 8 kitabını birden almam ile tanışmış olmam bir oldu. Ölmeden önceki yazdığı son kitap ile başlamış olmam ise sanki tam adını koyamadığım bazı düşüncelere tercüman olması açısından hem müthişti hem de kendisine bağımlı olmam yolunda çok sert bir başlangıç yaptı. Aslında sertlik adamın özünde var; Saramago:Vahşi bir Turp!

    Yahu arkadaş, biz çocukluğumuzda nasıl yetiştik? ‘’Yemininden dönersen Allah Baba taş yapar!’’, ‘’Allah’a küfür etme, ağzın yüzün yamulur, çarpılırsın!’’, ‘’Kuran’ı yere koyma, ocağına ateş düşer!’’, ‘’Sorgulama, cehennemde kavrulursun!’’ ... ‘Her dini söylencede gerçeklik payı vardır’ inanışıyla geçen bir çocukluğun ardından gözlerin açılması ve sadece etrafınızda olan bitene başınızı kaldırıp baktığınızda içinizde filizlenen şeylere başlangıçta bir isim koymakta zorlansak da, her zaman o inanışların çekingenliğiyle bir türlü kabukları kıramadık. Doğmamızla birlikte vakit kaybetmeden kimliğimize işlenen ‘Dini : İslam’ ibaresiyle inancımız sorgusuz sualsiz indi bünyeye ve yetiştirildik, sorgulamayı günah saydık.
    Saramago’nun kadim zamandan gelen dini olaylara alternatif bir öykü yaratarak Tanrı kavramını sorgulaması başına ne kadar dert açtı bilinmez, belki de tam yansımalarını alamadan göçüverdi. Halbuki bunun öncesinde İsa için yazdığı alternatif bir romanda tecrübe etmiş ve koskoca Portekiz Başbakanı (yeminle başka işleri yok!) tarafından kitabı yasaklanmış. Bununla ilgili demeciyle ise derin darbeyi vurmuştur: ‘’İnananlara saygım var; Vatikan’a , kuruma saygı duymuyorum...’’ Bunu okuyunca nedense Diyanet’e oradan da bütçesini kurcalarken buldum kendimi. 2,5 milyar’dan 7 milyar’a çıkmış.Bize katma değeri olması gereken ‘bilgi’ ve ‘ilim’ bir kenara dursun, vicdan dışında bir işe yaramayan ‘inancımız’ çok daha önemli!

    Saramago, kafasındaki tüm düşünceleri Kabil’de şekillendirmiş ve onun gözünden, bakış açısından sertçe aktarıyor bizlere. Sorgulayabilmenin dayanılmaz hafifliğini ve cesaretini iliklere kadar hissettiriyor. Bunu yaparken ‘Bel altı’ndan vurması, pornografi ile şekillendirmesi eleştirilmiş olsa da asıl amacının; fizyolojik, hormonal doğal ihtiyaçların aracılığıyla kutsal saydığımız, toz kondurmadığımız karakterlerin de aslında ‘İnsan’ olduklarını vurgulamak, hatalarıyla beraber. Buradan Tanrı’ya bağlanması ise kaçınılmaz oluyor. Geçmişte yaşanmış olduğu düşünülen olaylar üzerinden sorduğu soruları düşünürken insan ister istemez günümüzle bağlantı kurmadan edemiyor. Her masum insanın,çocuğun ölümünde bu soru zihnine bıçak gibi saplanıyor, can acısıyla beraber.
  • Küçük,zavallı solucanlar,siz sadece korkudan titremesini ve yerlerde sürünmesini bilirsiniz.Korkunun çocukları olan sizler dini de daimi bir korku,titreme,şikayet ve sürekli bir şeyler dileme olarak algılıyorsunuz.Sizler ruhen de Tanrı'nın gerçek çocukları olsaydınız, kendiniz de hayatın yaratıcısı olur,yükselirdiniz.Şu an yaptığınız gibi yere kapanıp,başınızı aşağı eğmezdiniz.