Yusuf İslam, bir alıntı ekledi.
15 May 23:18 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Suikast, hükümdarın şehrin kuzeyindeki Meydan bağı adlı konağından sabah namazını kılmak için camiye giderken, 8 Mayıs 1450 tarihinde, şehrin güneyindeki Çınar bahçesinden geçerken meydana geldi. Rivayete göre gece Abdüllatif bir rüya da görmüştü. Güya rüyasında o bir tas içinde başının kendine sunulduğunu görmüş
ve korku ile uyanarak, Nizami'nin şiirleri ile fal bakmaya başlamış ve "baba katiline hükümdarlık nasip olmaz ; nasip olsa da altı aydan fazla sürmez" beyti çıkmıştı. Abdüllatif, suikast sırasında türkçe olarak "Allah ok teğdi" diyerek aundan düşmüş, bunun üzerine
yanındakiler kaçışmışlar, suikastçılar ise hükümdarın üzerine atılarak, başını kesip, Uluğ Beg medresesinin kapısında teşhir etmiş-
lerdi.

Timur ve Devleti, İsmail Aka (Sayfa 82)Timur ve Devleti, İsmail Aka (Sayfa 82)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
 05 May 04:31 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Şimdi sulh ve siyaset, iç oluş, yeni devre...

İçten dışa bakıyor artık İslâmda çevre.

Dışı kollamak için, birkaç deneme, keşif...

Yollar, yollar, biricik yolu etmekte tarif.

Kâbe istikameti, biricik yol, biricik...

Maddeden ruha giden yol ki, açık ve seçik.

Dlk davranış, Mekkeye barış tavriyle sefer.

Mekke fethidir, içten dışa vuracak zafer.

Bir kervan tertiplendi binbeşyüz sahabeden;

Buyruldu: «Yalnız tavaf, sonra dönüş Kâbeden.

Ey Kureyş, anlaşalım, kılıç çekilmeksizin;

Küfür dışı her işde size İslâmdan izin!»

Kureyş dedi. «Zorlandık sanmasın sizi etraf;

On senelik bir ahit ve gelecek yıl tavaf...»

Derken teklif: «Ahitte resul vasfı çizilsin!...»

Buyruldu: «Onu silin!...» Sahabî nasıl silsin?...

Elleriyle sildiler; sabır, buna da sabır;

Her kapıya anahtar, üstün sabırdaki sır...

Ahdi götüren Osman, Mekke’de alıkondu.

Sahabîlerde dehşet; eller üstüste kondu.

Ağaç altı biy’ati: Harp, son damla kanadek;

Ok ve kılıç konuşur, Osman kurtulanadek.

Çölü coşturdu haber, dalga dalga bir ummân;

Kureyşi korku aldı, salıverildi Osman...

Ağaç altı biy’ati, imana yeni temel?

Yekpâre bir sıra ruh, üstüste bir dizi el...

Hitap: «Allahın eli her elin üstündedir!»

Ve İslâm, büyük fethin arefe günündedir!

Esselam, Necip Fazıl KısakürekEsselam, Necip Fazıl Kısakürek

Hamza Yavuz-Çağrı
Gel kibele
seve seve yüreğin ağzında
sevda türküleriyle gel
kuş gibi uçsun, atın dirilsin Amazon Kraliçesi
bir elinde mızrak, bir elinde kalkan
yükselen yangınların içinden
ağlayan harabelerin
saçını yolan çığlıklarin içinden
keşfedilmemiş yer altı şehirleri
kayıplara karışan halkların gül bahçelerinden
urkunu şaşırıp menzilden geriye düşmesin diye
anıtlar diktim yoluna, mezarlardan
her adım başında ok gibi fırlayıp önüne düşecekler
efsanemizin en bilge öncüleridir ölüler
sakın göz izin kalmasın geride, yaktığın hiçbir şeyde
aşkın göklere uzanan altin kemerli köPage Rankingüsünü buldum
henüz hiç kimsenin geçemediği
zamana, göklere demir atan dağların büyüsünü
sür üzüm karası gözlerine,
çırılçıplak toprağa,
aslanlar, ceylanlar gibi uzan
boylu boyunca
Simsiyah bir battaniye örteceğim
milyonlarca yıldızla ışıldayan
Gezegenin ilk ezgileriyle
kuşlar uyandırsın hülyalı gözlerini
Sütlü köpükleriyle
ırmak yıkasın baştan ayağa seni
Dağların kalbinden fışkıran.
Püfür püfür esen rüzgarlar tarasın o peri saçlarını

Bir kefiye gördüm ebemkuşağından fırtına geçirmeyen
Kırmızı mühürlü dudaklarında donmayacak şarkılarım
Geçerken Zagroslar'dan
Canım çiçeklerin, yaprakların, burcu burcu toprağın kokusu
Bir koşu mantar toplayacağım tepelerde
cişeleyen yağmur altında
Vahşi vadi, yamaç otları yemişleri bin bir türlü
Ellerimle sunacağım en nefis yemeği antika bir tepside
açlığın bilgeliğini
Göz kamaştıran köskler çıkmayacak yeşilde yiten
tapınaklar yağmalandı
insan öldü
ateş söndü
bozuldu resimler.

Sihire benzeyen ateşin ilk yakıldığı
mağaradan çıkıyorum yola
ilk serüvenimizin resimlerle fethedildiği tuval
İlk türkülerimizin sindiği
Peygamberlerin, şairlerin, kaçak sevgililerin sarayı
adsız kahramanların
canına kıyan zamanların içinden koşarak.
vardım mezarının başucuna
mumyanın çığlık çığlığa sessizliği parçalıyor yüreğimi
sen ki öldün, bütün ölümler gibi
mahşeri kalabalık, öyle katmerli hazin bir karanlık
sınırsız yalnızlıkla kuşatılan tanrıca heykelleri
dünyalar doluşu ölü toprakla örtülen
ve ellerinden başka hiç kimsenin açamayacağı
yedi renkli yaralı bir kuş gibi çırpınıp duruyor ruhun
binlerce yıl var ki
çığlıkçığlığa çağırıp duruyor bedenini

Gel Kibele
deniz gibi gönül çeyizinle
Zümrüd-ü Anka olacak çağdasın
şahlansın atın, dirilsin Amazon Kraliçesi
bir elinde kılıç, bir elinde kalkan
yıldırım karanlığıyla yolunu kesen
Görünen, görünmeyen haramileri biçerek
kendine yetişip,
kendini geçmenin taşkın sevinciyle alevlensin gözlerin
güneş kadar korkusuz, güneş kadar uykusuz
bütün cehennemlerin
bitmez-tükenmez ateşini kendine toplayan
sonsuz yasam bereketine dönüştürüp herkese sunarak
hem herkesin sevgilisi
hem hiç kimsenin,
güneşimiz gibi

ateş basıyor kanımı
yakıp tutuşturuyor
yakınlaşan kılıç şakırtıların inanç olsun
kurşuna dizdim kendimden başlayarak
bir bir bütün katillerini
mezartaşının yanı başında sevişen
yılanlar yaratacağım saçlarından, yedi örgülü
yıldızlarin ötesini isteyen tanrıça heykelleri
aşkın göklere uzanan altın kemerli köPage Rankingüsünü buldum
sensiz hiç kimsenin geçemeyeceği...

Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
20 Nis 15:35 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Oğuzlar
Oğuzlar ilk kez 6-8. yüzyıllarda Şamanist göçebeler olarak tarihte gözükürler. 552 Yılında Göktürk imparatorluğunu kuran boylar arasında yer alırlar. Adları Orhun ve Yenisey yazıtlarında anılır. Yenisey Yazıtlarında "altı oğuz budum" biçiminde geçer. Bu dönemde Oğuzlar altı boy düzeni içinde Göktürklere bağlı yaşarlar. 744 Yılında Göktürkler, Uygurlarca yıkılınca Oğuzların bir bölümü Uygur egemenliğine girer. Bir bölümü ise batıya çekilir, Aral Gölü'nün kuzeyinde başlarına buyruk yaşarlar. Çin ve Göktürk kaynaklarına göre, Oğuzlar 7-8. yüzyıllarda kutsal Ötüken Dağı ve çevresinde otururlar. Efsanevi büyük ataları Oğuz Han'dır. Onun altı oğlu vardır. Türklerin doğu kolundan olurlar. Dillerinde s / z sesleri egemendir. Soydaşları Oğuzlar batı kollarını oluşturur. Onların dillerinde ise r /l sesleri egemendir.
10. yüzyılla birlikte büyük topluluklardan oluşan Oğuz boyları batıya göçe başlar. Kalabalık oymaklar İran, Azerbaycan, Küçük Asya'ya gelip yerleşir. Birtakım oymaklar ise bugünkü Türkmenistan'da kalır. 10. yüzyılın ikinci yarısında iyiden iyiye güçlenirler. Kıpçak bozkırlarında (o zamanlar Deşt-i Oğuzhan diye anılır) Büyük Oğuz Devletini kurarlar. Dede Korkut destanında adı geçen Karacık Dağı otağlarıdır. 11. yüzyılda İslamlığı seçerler. Bundan sonra göçebe Oğuz boyları yerleşmeye başlar. Oğuz yaşamı kentlileşme sürecine girmiştir. Sırderya kıyısında Yenikent'i kurarlar. Bir süre burası başkentleri olur.
Devlete adanı veren Selçuk Bey, Oğuzların Üç-Ok kolunun Kınık boyundandır. Selçuk tüm yandaşları ve ağırlıkları, sürüleri ile Seyhun kıyısında Çent şehri çevresine yerleşmiştir. Burada Müslümanlığı seçmiştir. Kendine katılan yeni boylarla güçlenmiştir.

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt

Hikaye Denemesi - Muzip Adam 1
Rüzgâr kaçacak yer bulamayıp beton yapılara çarpa çarpa batıdan doğuya, doğudan batıya kimi zamanda kuzeyden güneye doğru yol açılıncaya değin efür efür esiyordu. Güneş ise tam tepede; ışınlarını ok gibi yeryüzüne fırlatıyordu. Bu serin rüzgâr da olmasa hiç dışarı çıkılmayacaktı. Çevrede sorumsuz insanların doğaya küfredercesine attığı poşetler, muhtelif yerlerinden yırtık gazete kağıtlarıyla tortop olmuş, rüzgâr istikametinde cam kenarı seyahate çıkmışçasına yolculuğunda rüzgâra eşlik ediyordu. Rüzgâr yalnızlığı oldu olası sevmezdi, işte bu sebeple kızar, eser, gürler yanına zorla da olsa birtakım arkadaşlar bulurdu.

Yarısına kadar tüketilmiş bir izmarit; yuvarlana yuvarlana, küçük taş parçalarının üzerinden seke seke bir süre yoluna devam etti. Kaldırıma doğru hızla yaklaşan izmarit, bir el tarafından durduruldu. Diliges, eline aldığı izmariti sağından solundan dikkatlice inceledi ardından burnuna götürerek tütünün kokusunu derin bir nefesle keyfine vara vara içine çekti. “Hey yavrum be şunun güzelliğine bak hem de marlboro! (Elleriyle önce pantolonun akabinde paltosunun ceplerini yokladı.) hay Allah nerede bu lanet olası kibrit! (Tam bu esnada rüzgâr, fötr şapkasını uçurdu.) Kötü şans kötü şans” diye söylenerek şapkanın ardından koşmaya başladı. Ayakkabısının tabanı delik olduğundan küçük bir taş parçası içeri giriverdi. Ayağındaki acının kendini fark ettirmesiyle sağ ayağının üzerine tam basmadan, topallaya topallaya koşu tipini değiştirerek şapkanın peşinden koşmaya devam etti. Uzaktan bakıldığında oldukça komik bir vaziyeti olduğu söylenebilirdi.

Aien ve Atalente... Atalente pahalı, pahalı olmasının yanında gösterişli kıyafetliyle oldukça alımlıydı. Yüzündeki makyajsa ayrı bir cazibe katıyor, görenleri bir daha bakmaya teşvik ediyordu. Hoş instagramda okunmayı bekleyen yüzlerce mesaj, fotoğraflarının altı yanıtlanması elzem, iltifat yüklü yorumlarla doluydu. Esasen zor bir kızdı, onunla konuşan oğlanlar ilgisine aldanıp; ofisine çiçekler yolluyorlar, yemeğe yahut çaya davet ediyorlardı. Cemal Süreyya’dan alıntılanmış cümlelerle. Elde edilmekten ziyade peşinde koşulmasını seviyordu. Aien ise Atalente’nin tam zıttıydı denebilir. Mütevazı bir kişiliğe sahip olmasının yanında gösterişe pek önem vermezdi. Sade ama kendine yakışan kıyafetleri tercih ederdi. Doğal bir güzelliği olduğundan makyaj bile yaptığı söylenemezdi. Tek kullandığı vişne çürüğü dudak boyasıydı. Gün içerisinde ara ara kimseye fark ettirmeden çıkarır dudağındaki boyayı tazelediği olurdu.

Rüzgârın sürekli yön değiştirmesiyle saçları dağılan Aien ve Atalente söylene söylene bir yandan da elindeki alışveriş poşetlerini muhafaza etmeye çalışarak taksi durağına doğru yürümeye başlamışlardı. Aien’ın bugün hiç keyfi yoktu. Tüm gün boyunca neredeyse hiç konuşmamıştı. Olsa olsa Atalente’nin haksız mıyım? Doğru değil mi? Gibi sorularına yalnızca evet veya hayır diyerek ağzını açmış olduğu söylenebilirdi.

Yürümelerini aniden durdular ve üzerlerine doğru koşar adım gelen adam karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Diliges şapkasına hamle yapmak için öne hızla atıldıysa da şapkayı yakalayamadı. Bu öne atılma o kadar dengesini bozdu ki sendeledi ve düşüverdi. Doğruldu ardından ayağa kalktı ve acıyan kıçını eliyle ovuşturdu. Sonra eliyle Atalente’nin ayağının altındaki şapkasını işaret etti.

"Bayan, şapkama basıyorsunuz."

https://youtu.be/4xzwCkVHlNU
Yağmur yağıyor ey hüda yağmur
Dağ başına ey hüda dağ başına
Hanlar hanı ey hüda borcnurd serdarından
Şikayetim var ey hüda gönül sızlıyor
Ateşlerdeyim ateşlerde
Ateşlerdeyim ey hüda ateşlerde
Altı gencim ey hüda ok yağmuruna tutuldu
Bahar bulutlarına söyle dağlara yağmasın
Benim üzerime yağsın ey hüda gönül lalezar

Bekliyorum

Bir Avrupa seyahatinde, yürüdüğümüz yol boyunca sıralanan evlerin bahçe duvarlarının hepsinin aynı yükseklikte ve ortalama bir insan beli hizasında olduğunu görünce, bize mihmandarlık eden arkadaşa bunun sebebini sormuş ve aldığım cevapla çok mahzun olmuştum:

“Bahçe duvarının gölgesinin komşunun bahçesine düşmeyecek yükseklikte olması gerektiğine dair belediye kanunu var”

Aldığım bu cevapla birlikte kalbime ve aklıma nelerin, niçin ve nasıl bir hüzünle hücum ettiğini anlatmam mümkün değil.

Çünkü 'kemâlât teferruattan doğar' cümlesini künhüne vâkıf olamasam da, kuru bir ezberin ötesine geçip ciğerimi sızlatacak kadar biliyordum. Bu ifadenin, bir insanın manevi seyrinden başlayarak, bir medeniyetin varoluş kodlarına varıncaya kadar işgal ettiği mühim yeri seziyordum.

En küçük meseleler için bile söyleyecek sözünüzün olması asıl ve büyük meselelerinizi hallettiğiniz manasına geliyordu. Kemalatın teferruattan doğuşunun ferde isabet eden tarafını kendi olamayışımdan, medeniyete denk düşen kısmını ise varisi olduğum İslam medeniyetinin Osmanlı yorumunda saklanan zarafetten biliyordum. Nasıl kahrolmayaydım ki?

Zimem defterleri uçuşuyordu gözümün önünde, sadaka taşları devriliyordu üstüme üstüme, kuş evleri sıralanıyordu attığım adımlar boyunca, pencere önü saksılarındaki çiçeklerin renklerinin her birinin bir başka manaya gelişinden, kapılardaki tokmakların çıkardıkları farklı sesin ev sahibine misafiri kimin karşılaması gerektiğini haber verişine kadar binlerce teferruat asırlar sonra bir araya gelmek için bu anı, karşısına duvar gibi dikilmek için beni seçmişlerdi sanki.

Hücum bir kez başladı mı bitmek bilmiyordu. Arkadaş anlatmaya devam ediyordu, benim orada olmadığımdan habersiz. “Beş çeşit ağaç var efendim, araştırmışlar, buradaki topraklarda bin yıldır onlar yetişiyormuş, toprağın doğal dokusu bozulmasın diye başka tür bir ağacın dikilmesine de müsaade etmiyor buranın belediyesi”.

Tabiata en az müdahaleyi mimari anlayışına mihenk alan ecdadın İstanbul'u, kentsel dönüşümlü torunların ucube bir gökdeleni olup devriliyordu üstüme, arkadaşın kurduğu her bir cümleyle beraber. O habire anlatıyor, ben, kemâlât, teferruat diye mırıldanıyordum içime.

Hastanelere yakın camilerde hastalara moral olsun diye sabah ezanlarını erken okutan şefkat, ellerimden tutuvermese düşer kalırdım oracıkta. Soğuk kış günlerinde abdest alanlara sıcak su dökme vakfı, sıcak yaz günlerinde yolculara soğuk gül şerbeti dağıtma vakfıyla elele tutuşmuşlar yanımda yürüyorlardı sanki. Hizmetçilerin çalıştıkları evlerde yanlışlıkla kırdıkları bir eşyanın zararını tazmin için kurulan vakfın nereden doğmuş olabileceklerini onlarla konuşuyorduk, tanımadığımız insanlar selam verip nazikçe gülümseyerek yanımızdan geçerken.

İçeride mahsur kalan adamların her türlü talana müsait tarlalarındaki mahsulü, ederinden fazla para ödeyerek satın aldıkları için tek ok atılmadan fethedilen bir kale, belde şenlendirmenin fetihle, fethin gönül almakla olduğunu fısıldayan Gül Baba'nın dizleri dibinde tahsiline devam ediyordu yanı başımda.

Emanet diyordum kendi kendime, liyakat diyordum, nimet diyordum. Nerede yitirdik, nasıl ele geçer diyordum. Öyle ya, her nimet bir emanetti ve kıymeti bilindikçe, layık olundukça senin olurdu. Artarak senin olmaya devam ederdi. Mal mülk bir emanetti insana, yeryüzüne revnak verici medeniyet olma hususiyeti bir emanetti taşıyıcısına. Kadrini bilmediğin için heba ettiğin hazine ne ise, liyakatini kaybettiğin için avuçlarından kayıp giden altı asırlık muazzam tasavvur da oydu. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” diyordu Allah. Müfessirler bunun yalnızca dünyada kazanılanın ahiretteki karşılığına tekabül ettiğinde mutabık mıydı bilmem ama Müslümana değil, insana ifadesinde ihtilafları olmadığı kesindi. İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardı. İki doğu da, iki batı da onundu üstelik. Kim çalışırsa, kim layık olursa medeniyeti o insan ve o cemiyet omuzluyordu. Sen kendi sendeleyişini ister Kanuni ile başlat, ister Tanzimat'la ne fark ederdi ki? Batı'nın sıçrayışının Rönesans neresine denk düşerdi, reform nesi olurdu, ne ehemmiyeti vardı buradan bakınca.

Bir Avrupa şehrinde yürüyordum, arkadaş bir şeyler anlatıyordu; emanet, liyakat ve nimet yalnızca birer kelime değildi artık. Kafamın içinde bitmek bilmeyen bir senfoninin sazendeleriydiler. Nimet onlarındı ama yitik benimdi, belki de bunun için tutarlılık kelimesi solist değil hanende olarak katılıyordu aramıza. Tutarlılık... Bir toplumu, büyük bir medeniyetin sahibi kılacak şeylerin ikincisi her bir ferdinin tereddütsüz kabul edeceği mutabakat teklifi ise, ikincisi mutlaka buydu: Tutarlılık. Yeryüzüne renk vermek bir nimetti, bu yorumu ortaya koyuşun adı olan medeniyet bir emanet, ve bu işin liyakat ölçüsü, tutarlılık.

Tutarlılığımızı ne zaman kaybettik diye düşünüyordum şimdi de. Referanslarımızdan nasıl koptuk? Çarşımız ve camimiz, medresemiz ve mahkememiz, dinimiz ve dünyamız ne vakit çelişmeye başladı? Adaleti yitirdiğimiz gün mü liyakatimizi kaybettik, emanet avuçlarımızdan kaydığı an mı tutarsızlığımız başladı?

Televizyonlarda Avrupa'nın değerleriyle çeliştiği konuşuluyor şimdi. Kendi vatandaşı bile olsa ötekine yaptıkları muamelenin farklılığından, Doğu'ya kargaşa ve kaos sunmayı Batı'nın varlık teminatı olarak görüşlerinden, yasadışı göçmen dedikleri insanların maruz bırakıldığı durumdan ve nihayet Türkiye'deki referanduma dair umarsızca taraf oluşlarından bahsediliyor ekranlarda.

Avrupa'nın zaten bir değeri yoktu diyenler var, onları umursamıyorum. O bahçelerin duvarını gördüm ben. Hepsini bizden almışlardı diyenlere gülüyorum, onların değerleri üzerinden onları eleştirmek tuzaktır lafını çiğ buluyorum, Endülüslü bir çiçeğin kokusunda Antik Yunan'dan bir rayiha saklanabildiğinden haberdarım çünkü.

Söylenenleri boş veriyorum, yorumları geçiyorum bir kalemde çünkü aklımda, içinden medeniyet liyakat ve emanet geçen cümleler var. Batı'nın tutarsızlığı mutlu ediyor beni, altı asrın kırışıklığıyla mahzun yüzüme Tuna kıyılarında unuttuğum bir tebessüm gelip yerleşiyor. Emanetin layık olamayanların elinden çekip alındığını biliyorum çünkü. Birilerinin nimetlerinden mahrum olma bahanesinin bir başkalarının kalplerine yeryüzüne yeni bir nefes üfleyecek maya olduğunu biliyorum.

Kalbimi yokluyorum, nimete liyakatini ispat edecek kıvamı tekrar bulsun diye 'insana ancak çalıştığının karşılığı vardır' unutma, diyorum.

Omuzlarımı yokluyorum, emaneti yeniden taşıyacak kuvveti bulsun diye 'i'lâ-yı kelimetullah nizâm-ı âlem' ağırlığınca bir dert yüklüyorum.

Doğu tutarsızlığına ağlıyor, Batı çelişkileriyle gülüyor, ben doğunun ve batının Rabbine itimat ile, avuçlarımın içine aldığım dedelerimin ellerini göğe açmış, öyle mütevekkil, bekliyorum.

Serdar Tuncer

https://www.yenisafak.com/...r/bekliyorum-2036919

Kırık kalpler, kırık hayaller, hayrına kim yapıştıracak?
Kıraç tepelerin ardında rüzgar uğulduyor; kim kulak verecek? Bir yabani tavşan ok gibi çıkıyor kuytudan, bayır yukarı seğirtiyor; izini kim sürecek? Bir yaprak kopuyor çınardan, süzülerek düşüyor aşağılara; onunla birlikte kim süzülecek? Bulutlar birbirine misafirliğe gidiyor; onları kim seyredecek? Yıldızlar uzaklarda geceyi bekliyor; onların yerine kim sabırsızlanacak? İki uğurböceği uçuşmuş bir karahindibanın tepesinde karşılaşıyor; onlarla kim ilgilenecek? Bir kaplumbağa ters çevrilmiş, debeleniyor; kim kurtaracak? Bir çocuk elindeki dal parçasıyla toprağa bir gemi resmi çiziyor; hasretini kim paylaşacak? Bir başka çocuk, küçük bir kız, buğulanmış pencereden uzaklara bakıyor; kalbini kim onaracak? Balkonda kuruyayazmış bir sardunya; ona kim su yetiştirecek? İpini koparmış ötelere doğru sürükleniyor bir uçurtma; ardından kim bakacak? Üç gündür kapalı köşedeki bakkal dükkanı; onun için kim kaygılanacak? Akça armutların o eski tadı artık yok; bunu kim kafasına takacak? Cüzdanını düşürmüş bir gariban; kim onun Hızır''ı olacak? Bir dua cümlesi geçiriyor kalbinden kalabalıklar içinde yapayalnız bir adam; duasına kim amin diyecek? Bir turna sürüsü geçiyor şehrin üstünden; onları kim farkedecek? Ufukları dünyanın en güzel kızıl tonlarına boyuyor güneş, şiirini kim yazacak? Limanda hafifçe sallanarak uyukluyor bir sandal; resmini kim çizecek? Hayatın sırrını uluorta ifşa ediverse mesela bir bilge; o sırra kim can kulağını verecek? Yolunu kaybetmiş şen şakrak bir nakarat; şarkısını bulmasına kim yardım edecek? Yuvasından düşmüş bir serçe yavrusu; yuvasına kim geri koyacak? Havada asılı duruyor bir feryad; imdada kim koşacak? Ağlar gibi uluyor uzun uzun sokakta terkedilmiş bir köpek; başını kim okşayacak? Bir köşede ömrünü tüketiyor eski bir ahşap konak; içine kim yeniden bir parça hayat koyacak? Hikayenin bir yerinde ayrı düşmüş iki sevgili, aralarını kim bulacak? Nasıl sevebildiğini unutmuş bir gönül, sevdayı kim hatırlatacak? Kırık kalpler, kırık hayaller, hayrına kim yapıştıracak? Akla gelen harikulade bir fikir, bu hengâmede kim dinleyecek? Babaannemin kokusu yılları aşıp gelen terbiyeli köftesi, şimdi onu kim pişirecek? Elimizde keman, aklımızda en hüzzamından bir kanun taksimi; doğru denklemi kim kuracak? Altı çizilmiş kitaplar dolusu güzel cümle; geri kalan zamana bunca anlamı kim sığdıracak? Yine sonbahar geldi, yağmurun eli kulağında; kim her şeyi göze alıp doyasıya ıslanacak? Çelik burada, çomak nerede; gidip evvel zamandan kim getirecek? Dev lambadan çıktı; dağ gibi yığılı dilekleri kim üçe indirecek? Gövdesi büyüdü, kendisi büyümedi; canını yakmadan çocuğu kim büyütecek? Uyku bitti, ninni bitmedi; rüyayı kim görecek? Kara tren geldi geçti bir filmin orta yerinden; mevzuu şimdi kim toparlayacak? Yaşadık ve irili ufaklı çok yalan birikti ceplerimizde; bizi kim yıkayıp paklayacak? Artık her şeyi dinmeyen bir başağrısıyla özetlemek mümkün oluyor; bu kargaşaya isyanı kim başlatacak? Bedenimi bir uçtan bir uca bir uyuşma hali kaplamış durumda; peki insanlığım nerede seğirecek? Rüzgar uğulduyor tepenin ardında... Bir turna sürüsü geçiyor şehrin üstünden... Hayret, bir tek çıt bile çıkmıyor sanki, bu derin kargaşada. Kulakları sağır edecek bu sessizlik her yeri sarmış. Hani bir kalp kırılsa dünyanın bir ucunda, duyulacak öteki ucundan sesi. Kırılıyor, uyanıyorum. Bakıyorum, kaldığı yerden devam ediyor aynı hikâye...


Gökhan Özcan

Sangrariel, bir alıntı ekledi.
21 Oca 14:57 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Marmot nasıl "insan yemek" oldu
"Bir zamanlar, gökyüzünde yedi tane güneş vardı. Bu yüzden her yer çok sıcaktı. İnsanlar buna çare olarak güneşlerden birkaçını söndürmek gerektiğini düşündüler. Çok iyi ok atan bir adam buldular ve ondan bu güneşlerden birkaç tanesini okuyla vurup vuramayacağını sordular. Okçu gözüpek bir adamdı. "Yarın sabah yedi güneşin yedisi de gökyüzünde parlamaya başladığı zaman, bunlardan altı tanesini altı okla vuracağım. Eğer başaramazsam, bir marmota dönüşeceğim. Başparmağımı keseceğim. Su yerine kan içeceğim ve kuru otlarla beslenerek kovuklarda yaşayacağım." Böylece ertesi sabah oldu. Okçu attığı ilk beş okla beş tane güneşi vurmuştu. Tam altıncı oku attığı sırada, bir kırlangıç okun üzerine doğru uçtu. Ok kırlangıcın kuyruğuna çarparak kesti -Kırlangıçlar bu yüzden çatalkuyrukludur- ve yönünü şaşırdı. Okçu bunun üzerine verdiği sözü tutarak marmota dönüştü. Marmottan yapılan yemeğe bu yüzden 'insan yemek' denmektedir."

Cengiz Han, John Man (Sayfa 23)Cengiz Han, John Man (Sayfa 23)

-Sa'd b. Ebi Vakkas, ilklerden, öncülerdendir.
-O, İslam uğruna attığı ilk ok ile ilk kanı akıtan ve kendisine isabet eden düşman oku ile de ilk kanı akıtılandır.
-O, Cennet ile müjdelenen, defaatle Efendimiz'in (sas) taltif ve ikramına mazhar olandır.
-O, Uhud günü Efendimiz'in (sas): "At Sa'd! Anam, babam sana feda olsun." diyerek taltif ettiği arslan pençesidir.
-O, Hz. Ömer'in (ra) seçtiği şura heyetindeki altı sahabiden biridir.
-Hepsinden öte o, Medine sokaklarında dolaştığında Efendimiz (sas), kendisine hayranlıkla bakarak: "Kimin böyle bir dayısı var, göstersin bakalım!" diye gururlandığı hamaset kahramanıdır.

Arslan Pençesi / Hamaset Kahramanı Sa'd b. Ebi Vakkas - Muhammed Emin Yıldırım