• Elinize alıyorsunuz ve bir anda Zézé nin yaşamının tam merkezinde buluyorsunuz kendinizi... Onu yazanın yüreğinde yirmi yıl sır gibi açığa çıkmayı beklemiş, on iki günde satırlarda kendine yer bulmuştur. José, sevgili José... Sen gerçek bir güneşsin. Kalplerimizi ısıttın. Bu kitap "günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsüdür."

    Acı, bu dünyada kesfedilebilecek en yaralayıcı şeydir. İnsanı insan yapan. Hem bu kadar sarsan, hem böylesine yürek burkan bir şey, nasıl oluyor da bizi bir anda büyütebiliyor. Bir çocuğu artık çocuk olmaktan alıkoyan, onun içindeki kuşları öldüren, ona gerçeğin zehirini altın tabakta sunan şeydir o.
  • Bayburtlu Zihni'ye ait olan Hikaye-i Garibe adlı bu eser ilk yerli romanımız hüviyetinde olduğu halde geç bir tarihte keşfedildiği için edebiyat tarihinde kayıtlara geçmemiştir.
    Kitabın dili Osmanlı Türkçesi olup ağırdır.Eski Türkçe'ye hakim değilseniz eğer kitabın başındaki üç sayfalık özeti okumanız da içeriği anlayabilmeniz için yeterlidir.
    Bayburt beyi Sadullah Efendi padişah fermanıyla öldürtülür.Ailenin kahyası olan bir Ermeni Sadullah beyin bütün adamlarını öldürtür.Kendisine engel olarak sadece 14 yaşındaki Abdullah bey kalır.Onu hacca götürerek orada öldürmek isterler.Arafatta iki defa zehirli içecek verirler ama tesir etmez.Üçüncüsünde öldüğünü düşünürler.Fakat Abdullah bey Allahın yardımıyla iyileşir.İki tane Arap kendisini esir olarak satmak ister.Fakat Abdullah bey kendisinin bey oğlu olduğunu ve eğer memleketine götürürlerse 100 kese altın vereceğini ifade eder.Bayburt bu dönemde Rus işgali altındadır.Abdullah bey evine varamadan Ruslara esir düşer.Birgün rüyasında bir pirifani kaçmasını tembihler.Kaçıp nihayet trabzona gelir.Herkes kendisini hacda öldü bildiğinden sözüne inanmazlar.İki kız kardeşi kendisine özel sorular sorar ve gercekten Abdullah olduğu anlaşılır.

    ********
    Bugün Abdullah Bey'in torunlarından biriyle tanışıp bu kitap üzerine hasbihal etmek kısmet oldu.Hikâye-i Garibe'de yer almayan bilgileri kendisinden öğrendik.Abdullah Bey'in başına sonradan da üzücü olaylar gelmiş meğer.Abdullah Bey Bayburt'un Kırzı köyüne yerleşmiş.Hizmetçileri büyü yaparak varını yoğunu elinden almışlar.Kanına girmişler.Bugünkü Tuzcuzade camisinin bahçesinde Tuzcuzade hazretleri diye bilinen mezar da babası Sadullah Efendi'ye aitmiş meğer.Yunus Özger'in kitabında Tuzcuzade isminden eşkıya olarak bahsedince işkillenmiştim zaten.
  • Okumak üç türlüdür: dilin okuması kıraat, aklın okuması tefekkür, kalbin okuması hayattır.
    (İmam Gazali)

    İmam Gazali'nin de dediği gibi inşAllah kalbin okumasını görenlerden oluruz.

    Gazzali 1058 yılında Horasan'ın Tus şehrinde doğmuş, buhranlı dönemlerinden sonra tasavvufa yönelmiştir.

    Bu nedenle İmam Gazali
    'Şüphe duymayan hakikati bulamaz.'
    der şüphenin hakikati bulduran bir araç olduğunu düşünür.
    Ve yine aynı şekide bu imam 1111 yılında doğum yeri olan İran'ın Tus şehrinde gerçek hayata gözlerini açmıştır.

    İmam Gazali'nin ilk okuduğum kitabı olmasına rağmen dili gayet akıcı ve anlaşılır.
    Kitabın tam adı'Yola Gidenlerin Klavuzu ve Arayanların Bahçesi'.

    Ayrıca yazılmış bir eser de olabilir çünkü yazara ait 500 eser(Ancak günümüze sadece 75 eser ulaşabilmiştir) var veya İhya-u Ulumi'd-din'in bir parçası da olabilir.

    Kitap bu konu hakkında pek bilgi verilmemiş.
    Sadece üçüncü risale olduğu belirtimiş.

    Kitap önsözünden sonra 39 fasıldan oluşuyor.Fasılların her biri ayetlerle, güçlü hadislerle desteklenmiş ve yıllar öncesinde yazılmasına rağmen yaşadığımız sorunların,işlediğimiz günahların,aklımızdaki sorunların birebir cevabını veriyor.

    İmanın temellerinden, 'Vusul,Visal,Kalp,Ruh,Nefes' gibi
    ramazan programlarında veya "sorularla bilmem ne" gibi entrasan soruların sorulduğu platformlara benzemiyor.

    Beni en çok etkileyen bölüm 'Dil Afetleri' oldu.

    İmam Gazali'de bir zamanlar şüpheye düşmüş, hakikatı aramak için yollara düşmüş,felseye göz kırpan eserleri de okuyan biri olarak çoğu insanın inanmadığı veya aklında şüphe duyduğu soruları 'samanlıkta iğne arar gibi' incelemiş ama yazıya dökerken gayet de 'halk dilinde' anlaşılır bir eser ortaya koymuş.

    Hatta bir sözünde şöyle söylemiş:

    'Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım.

    Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum.

    Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum.
    Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim.
    Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim.
    Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım.

    Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur.

    Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum.

    Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim.
    Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük
    bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı.

    Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir.'

    demiş ne kadar da güzel anlatmış hakikati bulmanın özetini...

    İslamiyet, bizim önümüze altın tepsiyle geldiği için çoğu kez araştırmıyoruz araştıranlar ise ilk şüphesinde 'ateist' olmak daha kolaylarına geldiği için veya hakikate ulaşmanın veya ulaşamanın iki-üç tane saçma temeller üzerine yazılmış tez veya kitap okuyarak her şeyi çözdüğünü sanarak yoldan çıkıyorlar.

    Kısacası:

    'Uzun mesafelere ulaşmak, yakın mesafeleri aşmakla mümkündür.' diyor yine Gazali yani inkar etmek ne o kadar 'dil' ile kolaysa da 'kalp' ile bu kadar kolay olmamalı.

    Hiçbir şey diyemem 'kalpler Allah'ın elinde' ama İmam Gazali gerçekleri ölünceye kadar araştırmış bu işe ömrünü vermiş

    'Allah da yok Kuran da, müslümanlar böyleyse dinleri nasıldır?'gibi bir sürü mazeret cümleleri kurabilecekken bize 500 tane muhteşem eser yazmayı tercih etmiş.Lakin günümüze 75 eser kalmış.

    Allah ondan ebeden razı olsun.

    Kısacası eğer şüpheleriniz varsa kolaya kaçmak istemiyorsanız,hakikate gerçekten merak duyup gerçekleri ayetlerle,hadislerle, muhteşem örneklerle görmek istiyorsanız,
    veya unuttuklarınızı hatırlamak,imanınızı güçlendirmek istiyorsanız,

    mutlaka bu kitabı ve diğer 75 eseri okuyun.
  • Ben hiçbir kitaptan bu kadar haz almadım. Neden mi? Ben kitap okurken ilgimi çeken yerlerin altını çizmeyi ve bunu daha sonra başkalarıyla paylaşmayı seven bir insanım. Fakat bu kitabı okurken kalemi elimden bırakmak zorunda kaldım. Kitaptaki her cümlenin altını çizmek gibi komik bir iş yapmamak için buna zorunluydum. Şu an kitabı ikinci kez okuyorum. Bu defa okuduklarım üzerinde biraz daha fazla düşünüyorum.
  • Sizi sürükleyen, kendine doğru çekebilen, bir parçası haline getiren, baş kahramanı olduğunuz yani sizi “Santiago” yapan bir kitap. Uzunca hem de çok uzunca bir yola çıkıyorsunuz... Ki hiç bitmesini istemediğiniz bu yolculukta “Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün Evren işbirliği yapar,” düsturunu kendinize şiar edinmiş olduğunuzu ve mıh gibi aklınızdan silinmeyen öğüt verici o sözlerin kafanızın bir yerlerinde sürekli hareket ettiklerini ‘görür’ oluyorsunuz. Aslında görmek, sizi kitabın içinden bir cümle ile tarif ediyor; “Herkes kendi düşlerini aynı şekilde göremez; kendince görür.” Ve devam ediyor kitap, “kendi kişisel menkıbe”nizi gerçekleştirmeye yol alırken..
    Hazine arıyorsunuz efendim, gözünüzün önünde ama göremiyorsunuz. Bu yüzden kaçırıyorsunuz belki de hayatınızın fırsatlarını. Tam da kaçırdım derken.. Uzaklara da gitmeseydiniz asıl hazinenin nerede olduğunu bilemeyecektiniz ve farkında olmadan bir ömür sürecektiniz, sorusunu yöneltiyorsunuz kendinize... Sonra kitap size aklınızdan silinmeyen öğüt verici bir sözü tekrar hatırlatıyor; “Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar.” Ve “kendi hazinenizi bulamadığınız için gizli hazine bulan herkesten nefret edeceksiniz,” belkide.
    Altının değerini herkes bilir, peki ya gümüşün değerini.? “Herkesin kurşunu altına dönüştürmeye kalkıştığını düşünün biraz. Bir süre sonra altının hiçbir değeri kalır mı,” peki.? Dağda gömülü duran altının değeri var mıdır yoksa çıkarılıp işlenirse mi değer alır.? Unutmayın, “Hazineleri, seller toprağın altından çıkartır, gene seller toprağa gömer.” Şimdi sorarım altın mı olmak isterdin, gümüş mü.?
    “Kurşunu altına dönüştüren ve altını da toprağın altına gizleyen şey midir,” aşk.?
    Sahi nedir AŞK.?
    (Aklınızdan silinmeyen öğüt verici cümleler şimşekler gibi çakıyor ve birbirleri ile çarpışarak yağacak olan yağmurun haberini verir gibi oluyordu.)
    “Aşk, sevilen nesnenin yanında bulunmayı zorunlu kılıyordu.”
    Unutma!..
    “Her şeyin bir ve tek şey olduğunu asla unutma.”
  • "altın dişli fahişeler urfa’da bir barda gülümseyen
    kankırmızı gülümseyen gümüş saplı el aynalarına
    uyanıp geceyarıları su içmek istediğim uykulu ellerinden
    her akşam üstü zihinlerinden mermi hızıyla geçtiğim
    kimsenin görmediği ünlemler çizerek titrek dudaklarına

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    bir kız vardı sevdiğim (alman) nedense tutuklamışlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    birşeyleri bir yerde yarım bıraktık neleri nerede nasıl
    kim kimi yüklenmiş götürüyor boşalan hangimiz
    şehirler birden karanlık / birden elektrik kuşları
    kıvılcımlı gözleriyle karanlığımıza dolmuşlar
    aylardan hangi aydır yıllardan hangi yıl
    geçmiş bir zaman parçasının içinde miyiz
    başımda fes peçelisin cebimizde osmanlı kuruşları
    gazeteci ahmet samim’i galata köprüsü’nde vurmuşlar

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    o kitap vardı ya verdiğin (roman) yakıp savurmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim

    çığlıklar atıyorum başkalarının ağzından çıkıyor
    kumral kirpikli kızların fabrikalarda bildiri dağıtan
    saçları yorgun sarı / üstüne kirli bir kar yağıyor
    kalemi elime alsam benim yerime bir başkası yazıyor
    belki bir işçi bıyıkları ağzına giren hiç görmediğim
    ellerinde gizli bir titreme kalmış 12 mart’tan
    deryaları devirse bir türlü sarhoş olamıyor

    hadi sen git yağmur bastırmadan ben sonra gelirim
    sendikacı osman’ı bilirsin (militan) ölüsünü bulmuşlar
    hadi sen git beni yalnız bırak bu akşam iyi değilim..."
  • Kitap yüklenmek için akla ne gerek? İlmiyle âmildir âlim, bilmek gerek.