• Kalbim, tüm vücudum içerisinde, hassaten jeolojik bir öneme sahiptir. Şimdi şu çorak halini görünce insanın inanası gelmiyor tabii ama sizi temin ediyorum, buralar eskiden hep dutluktu. Öyle ki, bakmaya doyamazdınız.Üstü, sağ kapakçığından sol kapakçığına uzanan yemyeşil ağaçlar, güzide çiçekler ve eşi benzeri görülmemiş peyzajıyla taa aorta kadar seraser güllük gülistanlıkken, altı bildiğin cevher yatağıydı. Mal sahibi zamanında araziyi iş bilen bir müteahhide verseydi o ağaçları yerinde bırakır, cevherin kadir kıymetini bilir, orayı öyle güzel imar ederdi ki rahmetli Tanpınar altıncı şehir diye kalbimi yazardı. Lakin öyle olmadı.Müteahhit kendine daha güzel bir kalp bulunca, temeli bile atamadan yıkım makinelerini üzerinde bırakıp kaçtı gitti.
  • ÖTÜKEN
    15 Ocak 1964 ile Kasım 1975 tarihleri arasında 143 sayı yayınlanan Ötüken, bu özelliğiyle Atsız’ın dergileri
    arasında en uzun ömürlüsüdür. İlk 11 sayısında, yayıncıları tarafından, “Her Ayın Onbeşinde Çıkar, Fikir ve Ülkü
    Dergisi” olarak nitelenen Ötüken’in bu düsturu 11 sayıdan sadece 6’sında tutturulabilmiştir (Bu sayılar şunlardır: 1, 2, 5, 6, 8, 10. Ötüken, I/1 (15 Ocak 1964), s. 8; Ötüken, I/10 (15 Ekim 1964), s. 8). Kalan sayılar farklı tarihlerde basılmış ve yayınlanmıştır (Ötüken, I/3 (16 Mart 1964), s. 8;Ötüken, I/4 (17 Nisan 1964), s. 8;Ötüken, I/7 (16 Temmuz 1964), s. 8; Ötüken, I/9 (12 Eylül 1964), s. 1; Ötüken, I/11 (14 Kasım 1964), s. 8). 26. sayıda ayın 15’in çıkma taahhüdünün yerine “Her Ayın Ortasında Çıkar, Aylık Fikir ve Ülkü Dergisi” gelecektir (Ötüken, I/12 (15 Aralık 1964), s. 1). Bundaki amaç her ayın 15’inde çıkma gibi bir vaatte bulunup bunun tutturulamamasının okuyucu üzerinde bırakacağı menfi tesirin önüne geçmektir şüphesiz. 27. sayıda bu ibare de biraz değişikliğe uğramış ve “Fikir ve Ülkü Dergisi” kısmı kaldırılmıştır (Ötüken, III/27 (27 Mart 1966), s. 1). Dergi, her ayın ortasında çıkma prensibinin uygulandığı 12-28. sayılar arasında ayın 15’i ile 30’u arasında 11 farklı tarihte yayınlanmıştır (Meselâ: Ötüken, II/15 (22 Mart 1965), s. 1; Ötüken, II/22 (20 Ekim 1965), s. 1; Ötüken, III/28 (30 Nisan 1966), s. 1). Zaten bu sayıdan sonra derginin yayınlandığı günün yazılması uygulaması kaldırılarak sadece ay ve yıl yazılmıştır. 29. sayıda yayın günü açısından daha serbest olmak, aksaklıkları daha az belli etmek amacıyla ayın hangi gününde veya neresinde yayınlanacağı yazısı kaldırılarak “Aylık Türkçü Dergi” ibaresi getirilmiştir ve son sayıya kadar bu şekilde devam etmiştir (Ötüken, III/30 (25 Haziran 1966), Kapak; Ötüken, XII/143 (Kasım 1975), Kapak). Ötüken’e “Aylık Türkçü Dergi” demenin yayın tarihlerinde daha serbest olmayı ve dergiyi belli bir güne yetiştirmek için niteliğinden taviz vermek gibi durumları da engellemeyi beraberinde getireceği muhakkaktı. Fakat yine de yayın zamanındaki aksaklıkların önüne geçilemedi. Günü gününe yayınlanan sayılar olduğu gibi ayın son günlerinde yayınlanan sayılar da vardı. Meselâ Aralık 1966 tarihli sayısının baskı tarihi 1 Aralık’tı (Ötüken, III/36 (Aralık 1966), s. 16). Buna karşın 42. sayı 27 Haziran’da basılmıştı (Ötüken, IV/42 (Haziran 1967), s. 16). Hatta, zarurî durumlar ortaya
    çıktığında derginin yayını birkaç ay ileriye atılıyordu. Atsız 1973’te hapse girdiğinde Kasım ve Aralık sayıları birlikte
    yayınlanacak ve ancak 23 Ocak 1974’te basılabilecekti (Ötüken, X/119-120 (Kasım-Aralık 1973), s. 32). Bu
    aksaklıkların bir diğer sebebi de, bir dönem, İstanbul’da hazırlanarak Ankara’da basılması ve derginin provalarının
    bazen birkaç defa iki şehir arasında gidip gelmesiydi (Atsız’ın Mektupları, s. 257). Derginin kapak düzeninin, 143
    sayılık bir dergi için, büyük değişiklikler gösterdiği söylenemez. Ufak biçimsel değişiklikler sayılmazsa standart
    kapak düzenleri kullanılmıştır. İlk 26 sayıda kapak düzeni hep aynıdır (Tek istisna 19. sayıdır. Kerkük katliamı
    sebebiyle özel olarak hazırlanan bu sayının kapağında bir Kerkük fotoğrafı ve “Kerkük Katliamının Altıncı
    Yıldönümü Özel Sayı” yazısı bulunmaktadır. Ötüken, II/19 (16 Temmuz 1965), Kapak). Aynı zamanda 1. sayfa
    vazifesi gören kapağın en üstünde büyük puntolarla “Ötüken” yazısı, altında ayın hangi gününde çıkacağını belirten yazı ve sahibi, sorumlu müdürü, tarih, fiyat gibi ibareler bulunuyordu (Ötüken, I/1 (18 Ocak 1964), s. 1; Ötüken, III/26 (15 Şubat 1966), s. 1). 27-29. sayılarda ortada Türklük ve Türkçülükle ilgili dizeler, altında ise “Bütün Türkler Bir Ordu Katılmayan Kaçaktır” yazısı vardı (Ötüken, III/27 (27 Mart 1966), s. 1; Ötüken, III/29 (28 Mayıs 1966), s. 1). En çok kullanılan kapak resmi kurttu. Çeşitli şekil ve boyutlardaki kurt resmi derginin birçok kapağını süslemekteydi (Kapağında kurt figürü bulunan sayılar şunlardır: 30-33, 44-86, 88, 89, 93, 95-97, 100-104, 106, 107, 111, 114, 116, 119-120, 122, 123, 129-131). Derginin 34 ve 35. sayılarında bir Türk süvarisi görülmektedir (Ötüken, III/34 (Ekim 1966), s. 1; Ötüken, III/35 (Kasım 1966), s. 1). 36 ve 37. sayılarda da başka bir süvari resmi vardır (Ötüken, III/36 (Aralık 1966), s. 1; Ötüken, IV/37 (Ocak 1967), s. 1). 38, 40-43. sayılarda Türklerin Ergenekon’dan çıkışını temsil eden bir resim bulunmaktadır (Ötüken, IV/38 (Şubat 1967), s. 1; Ötüken, IV/43 (Temmuz 1967), s. 1). 87, 90, 94, 98, 103, 108, 112, 118, 126. sayılarda Türk süvarileri temalı bir kapak kullanılmıştır (Ötüken, VIII/87 (Mart 1971), s. 1; Ötüken, XI/126 (Haziran 1974), s. 1). 99, 105, 117 ve 124. sayıların kapağında Tanrı Dağları resmi vardır (Ötüken, IX/99 (Mart 1972), s. 1; Ötüken, XI/124 (Nisan 1974), s. 1). 133, 134, 136-143. sayıların kapağını Kür Şad ve çerileri süslemektedir (Ötüken, XII/133 (Ocak 1975), s. 1; Ötüken, XII/143 (Kasım 1975), s. 1). Gündemdeki meselelere göre kapak belirlendiği de görülmektedir. Meselâ, 128 ve 131. sayıların kapağında Kıbrıs’la ilgili fotoğraflar kullanılmışken (Ötüken, XI/128 (Ağustos 1974), s. 1; Ötüken, XI/131 (Kasım 1974), s. 1), Türk
    diplomatların Asala tarafından öldürülmeleri üzerine 110. sayının kapağına “Ermeni Meselesi” yazılmış ve iç
    sayfalarda bu konu işlenmiştir (Ötüken, X/110 (Şubat 1973), s. 1). Derginin yeni bir yaşa girişinin okuyuculara
    kapakta yazmak suretiyle duyurulduğu da vakidir (Ötüken, X/109 (Ocak 1973), s. 1; Ötüken, XI/121 (Ocak 1974), s. 1). Bir kişi veya olaya hasredilmiş sayılar da vardır. Meselâ, Zeki Velidî Togan’ın vefatı münasebetiyle bir özel sayı hazırlanmış ve kapağa “Ord. Prof. Zeki Velidi Togan (1890-1970) Özel Sayı” yazılmıştır (Ötüken, VIII/91 (Temmuz 1971), s. 1). Aynı şekilde Nejdet Sançar için de bir özel sayı hazırlanarak bu durum kapakta belirtilmiştir (Ötüken, XII/135 (Mart 1975), s. 1). 3 Mayıs 1944’ün 39 ve 40. yıldönümü için de özel bir sayı ve kapak hazırlanmıştır (Ötüken, X/113 (Mayıs 1973), s. 1; Ötüken, XI/125 (Mayıs 1974), s. 1). 27. sayıdan itibaren kapaklara farklı resimler, o sayıda yazısı olanların listesi eklenmiş; sayı ve sayfa numaralarıyla yıl, fiyat gibi belirteçler yer değiştirmiş olsa da kapakların genel kompozisyonunun aynı kaldığı söylenebilir. “Bütün Türkler Bir Ordu” ibaresi neredeyse her sayıda vardır. Bununla beraber birçok sayının kapağında Ziya Gökalp, Namık Kemal, Ömer Seyfeddin, Gazi Mustafa Kemâl, Rıza Nur, Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir, Hüseyin Nihâl Atsız, Mahmut Esat Bozkurt, Nejdet Sançar, Refet Körüklü, Tevfik Fikret, Enis Behiç Koryürek, Cenap Şahabeddin, Abdülhak Şinasi Hisar, Abdülhak Hamid Tarhan, Fethi Tevetoğlu, Mehmet Emin Yurdakul, Arif Nihat Asya, Edip Ayel, Serdaroğlu Emin Bülent, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hasan Ferit Cansever gibi Türk siyaset ve edebiyatının önemli isimlerinin Türklük ve Türkçülükle ilgili sözlerine yer verilmiştir. Ötüken, maddî kazanç sağlamak için yayınlanan bir dergi değildi şüphesiz. Gelir kaynağı, büyük oranda, satışlardan elde ediliyordu. Bunu, yok nispetindeki reklamlardan anlıyoruz. Tanıtımı yapılan kitap ve dergilerle Ötüken’in idarecilerinin kurduğu Afşın Yayınları’nın ilanlarını saymazsak çok az reklam vardır, ki onları da reklam kategorisine sokmak biraz zordur. Meselâ 7 ve 59. sayılarda “Ötüken” adlı bir terzinin ilanı vardır (Ötüken, I/7 (16 Temmuz 1964), s. 8; Ötüken, V/59 (Kasım 1968), s. 16). Ancak bu ilanın ücret karşılığında verildiğinden çok sahibinin Türkçü olduğu ve Türkçülerin de bu terziyi kullanmaları için tanıtımının yapıldığı akla yatkındır (Terzinin sahibi Hikmet Soyyiğit aynı zamanda Türkçüler Derneği Üsküdar Ocağı’nın yönetim kurulu üyelerindendir. bkz. “Türkçüler Derneği Üsküdar Ocağının Faaliyetleri,” Ötüken, I/4 (17 Nisan 1964), s. 6). Başka bir ilan bir kitabevine aittir (Ötüken, II/21 (24 Eylül 1965), s. 4). Terzi için söylediklerimizi bu kitabevi için de söylersek yanılmış olmayız. Zaten, hemen bir sayı sonra, Ötüken’in bu kitabevinde satıldığı yazmaktadır (Ötüken, II/22 (20 Ekim 1965), s. 6). Dergide, dergiye veya Türkçüler Derneği’ne gelir temin etmek için üretilip satıldığı anlaşılan Ergenekon’dan çıkış tablosu veya bozkurtlu tabak gibi ürünlerin de tanıtımı yapılmıştır (Ötüken, IV/40 (Nisan 1967), Kapak; Ötüken, III/26 (15 Şubat 1966), s. 12). Söyleyebileceğimiz son ilan Bostancı’da yapılacak olan bir apartmanla ilgilidir. İlanda dileyenlerin buradan daire sahibi olabilecekleri belirtilmektedir (Ötüken, III/28 (30 Nisan 1966), s. 24). Bu binanın Atsız’ın daha sonra taşınacağı bina olması kuvvetle muhtemeldir. Görüldüğü üzere Ötüken reklama ihtiyaç duymadan yayınını sürdürmüştür. Böylece reklam verenlerin yayın politikasına tahakküm etmeleri gibi bir durumdan söz etmek imkânsızdır. Dergi toplamda 6 defa matbaa değiştirmiştir (13, 25, 30, 33 ve 124-143. sayıların nerede basıldığı hakkında bir bilgi yoktur. Ancak 124-143. sayıların İstanbul’da Erdoğan Saruhanoğlu’na ait bir matbaada basıldığı tahmini yapılabilir). 1-3. sayıları İstanbul’da Türkiye Basımevi’nden çıkmıştır (Ötüken, I/1 (15 Ocak 1964), s. 8; Ötüken, I/3 (16 Mart 1964), s. 8). 4 ile 31-32. sayıları arasında kalan sayılar yine İstanbul’da bulunan Sinan Matbaası’ndan çıkmıştır (Ötüken, I/4 (17 Nisan 1964), s. 11; Ötüken, III/31-32 (Temmuz-Ağustos 1966), s. 2). 34. sayıyla beraber tekrar Türkiye Basımevi’nde çıkmaya başlayan Ötüken 49. sayısına kadar bu matbaadan çıkmıştır (Ötüken, III/34 (Ekim 1966), s. 16; Ötüken, V/49 (Ocak 1968), s. 16). Daha sonra 9 sayı İstanbul’daki Özdemir Basımevi ile çalışılmıştır (Ötüken, V/50 (Şubat 1968), s. 16; Ötüken, V/58 (Ekim 1968), s. 16). 59. sayıyla beraber Ötüken Ankara’ya taşınmış, burada basılmaya başlamıştır. Önce Yargıçoğlu Matbaası’ndan iki sayı çıkmış (Ötüken, V/59 (Kasım 1968), s. 16; Ötüken, V/60 (Kasım 1968), s. 16), hemen ardından uzun yıllar işbirliği yapılacak olan Ayyıldız Matbaası’na geçilmiştir. 61 ile 119-120. sayılar arasında kalan bütün sayılar burada basılmıştır (Ötüken, VI/61 (Ocak 1969), s. 16; Ötüken, X/119-120 (Kasım-Aralık 1973), s. 2). Dergi 11. yılına girdiğinde İstanbul’a dönmüştür. 121-123. sayılar Murat Matbaacılık’tan çıkmıştır (Ötüken, XI/121 (Ocak 1974), s. 2; Ötüken, XI/123 (Mart 1974), s. 2). Ötüken’in kalan sayılarının nerede basıldığı hakkında dergide herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Dergi, 8 sayfa olarak yayınlanmaya başlamıştır. Daha sonra 12, 16, 18, 20, 24 ve 32 sayfa olarak çıktığı da vakidir. Uzun yıllar 16 sayfa yayınlanmıştır. 1-3, 5, 8, 10, 11, 16, 20,
    22, 25. sayılar 8 sayfa (Ötüken, I/1 (15 Ocak 1964); Ötüken, III/25 (17 Ocak 1966)); 4, 6, 7, 9, 12-15, 17, 24, 26. sayılar 12 sayfa (Ötüken, I/4 (17 Nisan 1964); Ötüken, III/26 (15 Şubat 1966)); 18, 21, 23, 27, 34-118, 141-143. sayılar 16 sayfa (Ötüken, II/18 (16 Haziran 1965); Ötüken, XI/143 (Kasım 1975)); 19. sayı 18 sayfa; 30-33. sayılar 20 sayfa (Ötüken, III/30 (25 Haziran 1966); Ötüken, III/33 (Eylül 1966)); 28, 29, 121-140. sayılar 24 sayfa (Ötüken, III/28 (30 Nisan 1966); Ötüken, XII/140 (Ağustos 1975)); tek sayı olarak yayınlanan 119-120. sayı ise 32 sayfa olarak yayınlanmıştır (Ötüken, X/119-120 (Kasım-Aralık 1973)). İdarecileri Ötüken’in fiyatıyla pek oynamamışlardır. Derginin ücreti ilk 89 sayıda sadece 100 kuruştur (Ötüken, I/1 (15 Ocak 1964), s. 1; Ötüken, VIII/89 (Mayıs 1971), Kapak). Yani dergiye, neredeyse 8. yayın yılını doldururken zam yapılmıştır. Dergi 90. sayıda %50 oranında zamlanmış ve 118. sayıya kadar 150 kuruştan satılmıştır (Ötüken, VIII/90 (Haziran 1971), Kapak; Ötüken, X/118 (Ekim 1973), Kapak). Zamma sebep olarak PTT’nin dergi postalama ücretlerine %500 zam yapması gösterilmektedir (Ötüken, VIII/90 (Haziran 1971), s. 16). Birlikte çıkan 119-120. sayılar, çift sayı olarak kabul edilmiş olmalı ki, 300 kuruştan satılmıştır (Ötüken, X/119-120 (Kasım-Aralık 1973), Kapak). 121. sayıdan itibaren bir kez daha zamlanan Ötüken, son sayısına kadar 250 kuruştan yayınlanmıştır (Ötüken, XI/121 (Ocak 1974), Kapak; Ötüken, XII/143 (Kasım 1943), Kapak). Dergiye abonelik ücretleri ise ilk 30 sayıda standart değildir. Kaç ay abone olacağına okur karar verecek ve kaç sayı abone olmak istiyorsa bunun bedelini para veya posta pulu olarak gönderebilecektir.
  • 608 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bu güzel kitabımız ise Mustafa Kemal Paşa ve Kazım Karabekir Paşa’nın bir meclis toplayalım fikri üzerine bu meclisi nerede toplayacaklarını istişare etmeleri üzerinden başlıyor.

    Gene bu bölümde çok dikkat çekici bir hadise var. İngiliz Kemal lakabıyla bilinen ve Avrupa’da boksör olarak tanınan; Birinci Dünya Savaşında da İngiliz ile yaptığı boks maçıyla tanınan Esat Bey. Bu karaktere çok geniş yer ayrıldığını ve acaba bu kişinin ayrıca Ahmet Esat Tomruk olduğunu mu yoksa karıştırıyorum mu diye de düşünmedim değil. Bu kısımda biraz güncel biraz eski bilgiler ve okuduklarımı da harmanlayınca biraz kafam karıştı lakin oldukça maceralı geçen bir hayat öyküsü okumuş oldum.

    Sahte Peygamber olan Şeyh Eşref ve onun müritlerinin bağlılığı, yaşanan çatışmalar, subay ve erlerimizin şehit edilmesi ve benzeri hadiseler üzerine Karabekir Paşa’nın uyguladığı çözümler derken gene güzel bir konu işleniyordu ancak aklıma takıldı. Hepimiz bu gibi işlerin en büyük ve tanınan adamı Hasan Sabbah’ı duymuşsunuzdur. Bu insan müsveddeleri, yaptıkları bu sapkına işlere nasıl başlayıp bu işleri başarıya ulaştırabiliyorlar benim aklım havsalam almıyor bunu. Düşünüyor, düşünüyor, bulamıyorum.

    Kitap İstanbul Heyeti temsilcisi Salih Paşa ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki Amasya’da geçen görüşmeyle ilerliyor. Hatırlatma yapalım: 17 Aralık 1918’de Mersin, 19 Aralık 1918’de Tarsus ve 20 Aralık 1918’de Adana işgal edilmiştir.

    Maraş’a kahraman adını getirecek ilk adımın atılmasını da yine bu kitapta okuyoruz. Küçük bir sütçü dükkânı işleten ve dükkanının karşısındaki camide de imamlık yapan Sütçü İmam (ruhu Şad olsun) isimli o yüce insanı hepimiz duyduk artık. Maraş’ta ilk kurşunun atıldığı tarih: 31 Ekim 1919’da 3 Ermeni itinin hamamdan çıkan Türk annelerimize saldırması neticesinde atılmıştır.

    Gelelim kendisine ŞANLI adını kazandırmış Urfa'mıza. Bu güzel şehrimizde de annelerimiz hamamdayken 3-5 çakal Fransız askeri hamama girerler. Kısa sürede uzaklaştırılırlar ancak ateşlenmek için bir fitil bekleyen Urfa halkı istediğine kavuşmuş, namus davası başlamıştır artık. 6 Şubat 1920 sabahı hükumet meydanına doğru halk yürüyüşe geçer. 11 Nisan 1920’de de bağımsızlığını kazanacakları günün ilk adımıdır bu.

    Metmet Sait ya da Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı Şahin Bey lakabıyla bilinen kahramanımız ise 15 Ocak 1918’de işgal edilen Gazi şehir Gaziantep’e gönderilir. Birçok mücadele ve komutanlarımızla beraber tam tadında ve gelecek kitabı merak ettirecek bir son. Ah işim çıkmasa altıncı kitabı da halledecektim ama neyse artık. Cümleten keyifli okumalar diliyorum..
  • William Shakespeare

    23 Nisan 1564’te Stratford-Upon-Avon’da doğan Shakespeare’in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Hali vakti yerinde bir esnaf olan, aynı zamanda yerel yönetimde sulh hakimliği ve belediye başkanlığı gibi önemli görevler üstlenen John Shakespeare’in üçüncü çocuğu ve en büyük oğludur. Babasının maddi durumu daha sonraki yıllarda bozulsa da Shakespeare’in diğer eşraf çocukları gibi ilkokuldan sonra eğitim dili Latince olan King’s New School adlı ortaöğretim okuluna devam ettiğine ve burada Roma edebiyatının klasikleriyle tanıştığına kesin gözüyle bakabiliriz. Üniversiteye gitmeyen Shakespeare’in Latincesinin düzeyini tam olarak bilemediğimizden kaynak olarak kullandığı bazı eserleri asıllarından mı, yoksa çevirilerinden mi okuduğu hakkında bir şey söyleyemiyoruz.

    1582’de on sekiz yaşındayken kendisinden sekiz yaş büyük Anne Hathaway ile evlenen Shakespeare’in bu evlilikten üç çocuğu olmuş ancak oğlu Hamnet’i 1596’da kaybetmiştir. 1585 yılı ile 1590’ların başı arasındaki yaşamı hakkında elimizde güvenilir bilgi yok. Ancak Shakespeare’in bu yıllar içinde Londra’ya gelip aktör ve oyun yazarı olarak tiyatroculuk mesleğine başladığını ve kısa zamanda ün kazandığını biliyoruz. Londra’da yaşadığı yıllarda Stratford ve ailesiyle ilişkisini düzenli olarak sürdüren Shakespeare’in profesyonel yaşamı çok yoğun geçmiş. Soneleri (“Sonnets”), konularını klasik mitolojiden alan iki uzun öyküsel şiiri (“Venus and Adonis” ve “The Rape of Lucrece”) ve oyunlarıyla tanınan Shakespeare yazarlık ve aktörlüğün yanı sıra çalıştığı tiyatro kumpanyasının altı ortağından biriydi. Eline geçen paranın önemli bir kısmıyla emlak satın almış ve bu yatırımlar sayesinde 1610’da Stratford’a oldukça varlıklı bir kişi olarak dönmüştür.

    İşleriyle ilgili olarak ara sıra Londra’ya gitse de yaşamının son dönemini Stratford’da geçiren Shakespeare 23 Nisan 1616’da ölür. Stratford’luların bu ünlü hemşehrilerinin onuruna yaptırıp kiliseye koydukları anıtta, adının Sokrates ve Vergilius’la birlikte anılması dikkat çekicidir.

    Shakespeare Döneminde Tiyatro

    Shakespeare’in Londra’ya gidip meslek yaşamına başladığı yıllarda İngiltere’de oldukça canlı bir tiyatro ortamı yeşermişti bile. Gerek şiir gerek düzyazıyla yazılmış oyunlar gezginci tiyatro kumpanyaları tarafından tiyatro oynamaya elverişli her türlü açık ve kapalı mekânda sergilenmekteydi. Asıl amacı oyun sahnelemek olan ilk yapının 1576 yılında James Burbage tarafından inşa edilen ve “Tiyatro” adını taşıyan bina olduğu sanılıyor. Bu tarihlerde Londra belediyesi şehir merkezinde ve yerleşimin yoğun olduğu mahallelerde tiyatro yapımına izin vermediğinden, tüm tiyatrolar Thames nehrinin diğer kıyısında, şöhreti pek iyi olmayan bir bölgeye toplanmıştı.

    Elizabeth döneminin ilk tiyatroları genelde daire izlenimi veren sekizgen biçiminde, ahşap, çatısı kısmen açık mekânlardı. Bugünkünden farklı olarak, izleyicilerin arasına doğru uzanan yüksek bir platform şeklindeki sahne perdesizdi. Üzeri kapalı olan platform-sahnenin tavanı “gökyüzü”, altındaki kısım ise “cehennem” işlevi görüyordu. Şeytanlar, hayaletler ve kötü ruhların “cehennem”le “dünya” arasında gidiş gelişleri sahne zeminindeki kapak açılarak sağlanırdı. Sahnenin hemen arkasındaki iki veya üç katlı, balkonlu bölüm sahne efektleri için kullanılan malzemeyi, müzisyenlerin bulunduğu mekânı ve aktörlerin bekleme odasını barındırırdı. Aktörler sahneye sağ ve sol taraftaki, üzeri perdeyle örtülü kapılardan girerlerdi.

    Açık çatılı tiyatrolarda oyun hiç ara verilmeden, baştan sona kadar oynanırdı. Üç kattan oluşan ve sahneyi çevreleyen izleyici sıraları bugünkü ölçülere göre dar ve rahatsızdı. En ucuz biletlerden alanlar sahnenin etrafında durup oyunu ayakta seyrederler ve yağmur serpiştirdiğinde ıslanırlardı. Sahne gibi, izleyici sıralarının da üzeri çatıyla örtülüydü. Oyun sırasında izleyiciler arasında dolaşan satıcılardan meyve, fıstık gibi şeyler alıp yemek, oyunculara laf atmak, yergiyi ıslıkla, beğeniyi ise gürültülü alkışlarla ifade etmek âdetti. Tiyatrolarda tütün içilmesi zamanla yasaklandıysa da arkadaki seyircinin sahneyi görmesini engelleyen, devrin modası büyük şapkaların serbest olduğu anlaşılıyor. Bunun nedeni, açık havada izleyicilerin başlarını sıcak tutma ihtiyacı olsa gerek. Eski Globe ve Rose tiyatrolarının bulunduğu yerde yapılan arkeolojik kazılarda sahnenin etrafındaki zeminin cüruf, kül, çamur ve fındık kabuklarından oluşan bir harçla kaplı olduğu görülmüş. Yağmur suyunu süzüp aşağı geçiren ve sahne çevresinde ayakta duran izleyicilerin daha kuru bir zemine basmasını sağlayan bu harcı yeni Globe’a uygulamak için gerekli 7,5 ton fındık kabuğu 1997 yılında Giresun’dan gönderilmiştir.

    Bu devirde açık çatılı tiyatroların yanı sıra daha küçük, kapalı tiyatroların da inşa edildiğini görüyoruz. Pencerelerden giren ışık ve mumlarla aydınlanan bu tiyatrolarda mumların fitilinin kesilip düzeltilmesi için oyuna dört kez ara verilirdi. Daha çok varlıklı kesimin gittiği kapalı tiyatrolarda açık çatılı tiyatrolardan farklı olarak, en pahalı biletler sahneye yakın olanlardı. Açık ve kapalı tiyatrolar arasındaki mimari farklar akla hep şu soruyu getirmiştir: Acaba oyun yazarları farklı tiyatro mekânları için farklı türde oyunlar mı yazdılar? Bugün artık biliyoruz ki aynı oyunlar hem açık hem kapalı tiyatrolarda sahneye konulmuş; demek ki yazarlar oyunlarını genelde mekân farkı gözetmeden kaleme almışlardır.

    Shakespeare’in kumpanyası önceleri kiracı olarak “Tiyatro”da temsiller verirken, daha sonra iki ayrı tiyatro binasına sahip oldu. Bunlardan ilki, yani 1599’da yaptırdıkları yaklaşık 3000 kişilik, açık çatılı ve daire şeklindeki Globe Tiyatrosu, kumpanyanın ana mekânıydı. (Globe’un adı yer küresinden, yani dünyamızdan esinlenmişti; Shakespeare’in karakterlerinden biri dünyanın bir sahne, insanların da bu sahnedeki oyuncular olduğunu söylerken, gerçek yaşamla tiyatroda canlandırılan yaşam arasında kurulan bağı dile getirmiş olur.) 1613’te yanan Globe Tiyatrosu ikinci kez yapıldıktan sonra, 1642’de Cromwell’in tiyatroları kapatmasına kadar işlevini sürdürmüştür. Shakespeare’in ortağı olduğu kumpanya 1609’da ikinci bir tiyatro edindi. Blackfriars adlı ve Globe’a oranla daha küçük olan bu kapalı tiyatro kumpanyanın kışlık mekânı işlevini görüyordu.

    Bugün Londra’da, Amerikalı oyuncu ve yönetmen Sam Wannamaker’in 1970’lerde başlattığı girişim sayesinde yeni bir Globe Tiyatrosu var. Umutsuz görünen ve uzun yıllar süren çabalar sonucu eski Globe’un durduğu yerin hemen yanında artık gerek mimari gerek malzeme ve uygulanan yapı teknikleri açısından aslına sadık yeni bir Globe yükseliyor. Wannamaker düşlerinin gerçeğe dönüşmesine yaklaşmışken 1993’te yaşamını yitirdi. Onun ölümünden sonra yapımı tamamlanan tiyatro 1997 Haziranında Kraliçe tarafından resmen açıldığında, sahneye konan ilk oyun, tıpkı 1599’da olduğu gibi Shakespeare’in V. Henry adlı oyunuydu.

    Shakespeare profesyonel yaşamı boyunca hep aynı tiyatro kumpanyasıyla çalışmıştır. “Lord Chamberlaine’s Men” (Başmabeyincinin Oyuncuları) olarak tanınan grup Kraliçe I. Elizabeth’in ölümü üzerine 1603’te kral olan I. James’in himayesine girdikten sonra “King’s Men” (Kralın Oyuncuları) adını alır.

    1590’larda bir endüstri haline gelen ve pazar hariç her gün oyun sahneleyen tiyatrolar toplu olarak haftada on beş bin kadar seyirci çekiyorlardı. Tiyatro temsillerinin en yoğun olduğu aylar eylülden aralık sonundaki Noel’e kadar olan süreydi. Genellikle yaz aylarında başgösteren veba salgınları nedeniyle tiyatrolar zaman zaman kapatılır, böyle zamanlarda kumpanyalar turneye çıkarak ülkeyi dolaşırlardı. Bazen de saraya çağrılarak temsillerini Kraliçe I. Elizabeth’in ve daha sonra Kral I. James’in huzurunda sunarlardı. Shakespeare’in hangi oyunlarının hangi tarihlerde sarayda temsil edildiği belgelerde vardır.

    Shakespeare’in yaşadığı dönemde bugün sinemada olduğu gibi “yıldız” sistemi geçerliydi. Ancak oyuncular alkışlanıp övülürken oyunculuk mesleği hor görülmüş, ahlakın bekçiliğinden sorumlu yerel yöneticilerin, din adamlarının ve sansür kurulunun gözü hep tiyatronun üzerinde olmuştur. Shakespeare’in kumpanyasının yıldızı özellikle trajedilerde ünlenen Richard Burbage’dı. Burbage “Tiyatro”yu yaptıran James Burbage’ın oğludur. Will Kempe ve Robert Armin ise kumpanyanın en sevilen komik aktörleriydi. Bu oyuncuların ölümlerinden yıllar sonra bile hatırlanmaya devam ettiklerini görüyoruz. Tiyatrolardaki tüm oyuncular erkekti; kadın rolleri kadrodaki en genç aktörler tarafından canlandırılırdı. İzleyicilerin gerçekçilikle ilgili bu ve buna benzer sorunları düşgüçlerinin yardımıyla aştıkları anlaşılıyor. Sahnede hemen hiç dekor bulunmadığından belirli bir mekânın canlandırılması sembolik birkaç parça sahne eşyası, metnin içine serpiştirilmiş yer betimleyici sözler ve izleyicinin düşgücünü seferber etmesi sayesinde gerçekleşirdi. Temsiller gündüz yapıldığından bugünkü gibi izleyicilerin oturduğu kısmı karartıp sahneyi aydınlatma veya ışığı azaltıp çoğaltma olanağı yoktu. Bu durumda karanlığı ifade etmek için bazen meşaleler yakılır, bazen oyuncular ellerinde mumla veya gecelik entarisi giyerek sahneye çıkarlardı. Ayrıca oyun yazarının diyaloglara gece veya gündüz, karanlık veya aydınlık olduğunu belirten sözler koyarak ışık sorununu metnin içinde çözdüğü de görülür. Özellikle tarihi oyunlarda iki ordunun savaşmasını gerektiren sahneler borazan ve top sesleri eşliğinde iki veya dört kişinin stilize bir biçimde döğüşmesi ile canlandırılırdı. Bu da yine düşgücünü devreye sokan, aynı zamanda pratik ve (kumpanyadaki aktör sayısının çok büyük olmadığı düşünülürse) ekonomik bir yöntem sayılır.

    Dekorsuz sahneye karşın efektler ve kostümler oldukça çarpıcıydı. Sahne efektleri arasında gökgürültüsü, top sesi, havada tel ve makaralar sayesinde uçan doğaüstü, tanrısal yaratıklar ve tabii müzik önemli bir yer tutar. Oyuncuların temsillerde giydikleri kıyafetler de olabildiğince görkemliydi. Bunlardan bazılarının soyluların elden çıkarttıkları giysiler olduğu sanılıyor. Giyimde tarihselliğe bağlı kalmadıklarını, örneğin 14. yüzyılda geçen Richard II adlı oyunun Shakespeare döneminde giyilen kıyafetlerle oynandığını biliyoruz. Shakespeare’in toga giydikleri sanılan Romalı karakterleri tarihe sadık kostümün neredeyse tek örneğini teşkil ederler. Bakireler beyaz giysileri, hortlak ve hayaletler deri kıyafetleri ile sahneye adım attıklarında hemen tanınırlardı. Bir karakterin ıslak elbiselerle sahneye çıkması, deniz kazasından kurtulduğuna işaretti. Oyundaki karakterlerden birinin kişiliğini veya cinsiyetini gizlemesi ya da başka birinin kişiliğine bürünmesi gerektiğinde ayrıntılı saç ve makyaj değişikliği yerine kıyafet değişikliği veya takma bir sakal yeterliydi.

    Dönemin oyunculuk tarzının bugünkünden farklı olduğu bir gerçek ancak bunun nasıl bir tarz olduğu konusunda fikir birliği yok. Konu üzerinde çalışanların bir kısmı bu tarzın mimik ve nüansa olanak verdiğini söylerken büyük bir çoğunluk stilize olduğu, kalıplara, belirli jest ve hareketlere dayandığı görüşünü savunuyor. Bazı izleyicilerin sahne etrafında gezinip aktörlere laf attığı ve herkesin birbirini görebildiği aydınlık bir ortamda oyuncuların güçlü bir ses tonu ve belirgin jestler kullanmak zorunda kalacaklarını düşünmek pek de yanlış sayılmaz. Nüanslı ve ince jestlere dayanan bir oyun tarzı ancak küçük ve kapalı tiyatrolar için söz konusu olabilir. Ancak oyuncuların oyun tarzlarını mekâna göre değiştirdiklerine dair elimizde herhangi bir belge yok.

    Dönemin estetik anlayışı sanatın doğayı yansıtması gerektiğini söyler. O dönemde yansıtma kuramı sadece sanat eserleri için değil tiyatro oyunculuğu için de geçerli olmalı ki Hamlet oyunculara insan doğasına sadık kalmalarını öğütler. Ancak doğanın yansıtılması farklı dönemlerde farklı şekillerde anlaşılmıştır. Acaba Shakespeare döneminde “yansıtma”, “canlandırma” ve “natüralizm” oyuncunun kendisini oynadığı rolle bütünleştirmesi anlamına mı geliyordu? Büyük ölçüde kalıplara dayanan bir oyunculuk stili, aktörlerin aynı hafta içinde birkaç farklı rolde sahneye çıkmaları gibi faktörler Stanislavski metoduna benzer yöntemleri dışlıyor gibi görünebilir. Öte yandan bir oyuncunun gelenekselleşmiş jestler kullanmasının, kendini canlandırdığı karakterle psikolojik açıdan bütünleştirmesine engel teşkil edip etmediği de düşünülmeye değer bir konudur.

    Provalar hakkında maalesef elimizde çok az belge var. Bugünkü anlamda “yönetmen” sayılmasa da her kumpanyada aktörlere yol gösterici konumunda bir oyun sorumlusunun varlığından söz edebiliriz. Bu kişi bazen oyun yazarının kendisidir. Hem oyun yazarı hem aktör olan Shakespeare de provalarda diğer oyunculara yol göstermiş olabilir. Aktörlere ezberlemeleri için verilen metinler genellikle oyunun tümü değil, sadece canlandıracakları karaktere ait satırları içeren metinlerdi. Diğer karakterlere ait satırlara ancak aktörün söze hangi noktada gireceğini göstermek amacıyla yer verilirdi. Genel prova sayısının yok denecek kadar az olduğu anlaşılıyor. Oyuncular rollerine tek başlarına çalışırlar, şölen, savaş, cenaze gibi törensel sahneler hep belirli bir tarzda oynandığından bunlar için ayrıca prova gerekmezdi. Yılda yaklaşık kırk değişik oyun sahneye koyan bir kumpanyada provalar için ayrılan sürenin epey kısa olduğunu varsayabiliriz. Oyuncuların ezber yetenekleri ve bellekleri çok güçlü olmakla birlikte oynanan oyun ve üstlenilen rol sayısının fazlalığı nedeniyle temsillerde suflöre mutlaka ihtiyaç vardı.

    Shakespeare döneminin tiyatro izleyicileri farklı sınıflardan, farklı kültür, refah ve eğitim düzeylerinden gelen kadın ve erkeklerden oluşuyordu. Aristokratlardan tüccarlara, hukuk öğrencilerinden bakkal çıraklarına kadar geniş bir yelpazeyle karşı karşıyayız. Yine de orta ve üst sınıf izleyicilerin sayıca alt sınıf izleyicilerden fazla olduğu tahmin ediliyor. Tiyatroya hiç gitmeyen gruplar ise Püritenler ve Anglikan kilisesinden kopan diğer bazı dini cemaatlerdi.

    O dönemin tiyatro izleyicileri şiir dili ile yazılmış ve karmaşık tümce yapıları içeren oyunları algılamaya bizlerden daha yatkındılar. Sözlü edebiyatın bir anlamda devam ediyor olması, insanların tiyatroya gitme alışkanlıkları ve her pazar kilisede dinledikleri, özenli bir dille sunulan vaazların yarattığı kulak dolgunluğu gibi faktörlerin bunda önemli bir payı vardır. Altıncı sınıfa kadar okuyan herkesin klasik yazarları bir ölçüde tanıdığını göz önüne alırsak, oyunlarda mitolojiye ve klasiklere yapılan göndermelerin önemli bir kısmını algılamakta fazla zorlanmadıkları sonucuna ulaşırız. Ancak sessizliğin hiçbir zaman tam olarak sağlanamadığı tiyatrolarda izleyicilerin bazı sözcük ve dizeleri duyamamaları olasılığını da akıldan çıkarmamak gerekir. Shakespeare’in çağdaşı Ben Jonson’un izleyicilerden oyunları “görmeye” değil “dinlemeye” gelmelerini istemesine karşın, izleyicilerin hiç olmazsa bir bölümü için görselliğin sözcüklere ağır bastığını söyleyebiliriz.


    Shakespeare’in Oyunlarının Yayımlanması

    Dönemin diğer oyun yazarları gibi yılda ortalama iki oyun ürettiği sanılan Shakespeare’in özgün elyazmalarından maalesef hiçbiri elimizde yok. Uzmanlara göre, Shakespeare bir oyunu tamamladığında elyazması metni bazen temiz kopya bazen de temize çekilmemiş müsvedde halinde hemen oyun sorumlusuna teslim ederdi. O andan itibaren oyun, yazarın değil kumpanyanın malıydı artık. Kolay okunmayan, kenarlarına dizeler sığdırılmış müsveddeler bir başkası tarafından temize çekilirdi. Shakespeare’in kaleme aldığı özgün metinlerde perde ve sahne bölüntüleri olmadığı gibi genelde olayların geçtiği mekân, oyuncuların sahneye giriş çıkışları ve kullanılacak efektler hakkında pek fazla açıklama bulunmadığı sanılıyor. Bu tür notlar ve açıklamalar, oyun sorumlusunun kullanımı için hazırlanan özel kopya üzerinde işaretleniyordu. Kumpanya açısından çok değerli olan bu kopya zaman içinde yıprandığında yenisi hazırlanırdı. Oyuncuların kullandığı ve sadece kendi rollerini içeren kopyalar da yıprandıkça yenilenirdi.

    Telif hakkının olmadığı bu dönemde gişe hasılatını düşünen kumpanyalar doğal olarak oyunların basılmasını ve rakip kumpanyaların eline geçmesini istemiyorlardı. Buna karşın Shakespeare’in oyunlarından ondokuzu yani yarısı kendi yaşamı sırasında yayınlanmış. Genel kanı sözkonusu oyunların, birkaç istisna dışında, yazarın ve ortak olduğu kumpanyanın izni olmadan basıldığıdır. Bunların tümü quarto yani sayfa boyutu olarak nispeten küçük baskılardı. İyi ve kötü olarak sınıflandırılan quarto’lardan, iyi quarto denilen basımlar ya Shakespeare’in özgün metinlerinin kopyalarına ya da oyun sorumlusunun açıklamalar ve notlar içeren özel kopyasına dayanır. Bu kopyaların matbaaya izinsiz olarak nasıl ulaştığı konusunda kesin bir bilgi yok. Kötü quartolar ise basımcıların ele geçirdiği bozuk ve okunaksız müsveddelere veya oyuncuların hafızasına dayanan metinlerdir. Kendi rolünü zaten ezbere bilen bir aktör (ki bazen aynı aktörün bir oyunda iki ayrı rol üstlendiği olurdu) diğer karakterlerin rollerini de oyun sırasında iyi kötü ezberleyebilirse belleğindeki bozuk metni yayımcıya satabilirdi. Gerek Romeo ve Juliet’in gerek Hamlet’in korsan baskıları o denli bozuktu ki kumpanya bu iki oyun kötü bir ün kazanmasın diye eldeki yedek kopyalardan ikisini (belki de Shakespeare’in müsveddelerini) basımcıya göndermek zorunluluğunu hissetmiş, böylece oyunların iyi sayılabilecek ikinci quarto baskılarına olanak sağlamıştır. Ancak Fredson Bowers’ın işaret ettiği gibi, III. Richard’ın ve V. Henry’nin yine çok kötü olan quartoları yayımlandığında kumpanya daha temiz metinlerin basılmasına yardımcı olmamıştır.

    Shakespeare’in oyunlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra aynı kumpanyadan iki oyuncu, John Heminges ve Henry Condell, tarafından 1623 yılında gerçekleştirildi. Bu baskıda Perikles ve İki Soylu Akraba adlı oyunlara yer verilmemiştir. Yazarın bu iki dostu oyunları folio boyutunda (yani matbaa kâğıdını quarto’lardaki gibi sekiz küçük sayfa yerine dört büyük sayfa halinde katlayarak) yayınladıkları için bu tek ciltlik basım İlk Folio olarak adlandırılır. Heminges ve Condell baskıyı hazırlarken oyun sorumlusu tarafından kullanılan elyazmalarının kopyalarından, bazen de mevcut quarto baskılarından yararlanmışlardır.

    İlk Folio ile quarto’ları karşılaştırdığımızda metinler arasında farklılıklar görürüz. Sözcük düzeyindeki ufak tefek farkları açıklamak kolaydır. Gerek elle çoğaltma sırasında gerek dizgide dikkatsizlik sonucu meydana gelen hataların yanı sıra, özgün elyazmasının yer yer okunaksız olmasından doğan hatalar nedeniyle de metinler arasında bazı farklılıklar oluştuğunu biliyoruz. Sağlam ve güvenilir kaynaklara dayanmasına karşın uzmanlar İlk Folio’da da çok sayıda hata olduğu görüşündedirler. Çoğu sözcük düzeyindeki bu hataların azlığı veya çokluğu kaynak metnin okunaklılığı kadar dizgiyi yapan kişilerin (bu konuda tahminler iki ile dokuz kişi arasında değişiyor) ustalığı ve tecrübesiyle orantılıdır. Aynı oyun metninin değişik bölümleri üzerinde çalışan farklı dizgicilerin farklı kalitede metinler ürettiklerini görüyoruz. Özellikle quarto’lardaki birtakım hataların ise dizgicilerin metne sık sık bakmak yerine birkaç satırı birden okuyup akılda tutmaya çalışmalarından, bazen daha da ileri giderek sözcükleri değiştirmelerinden kaynaklandığı sanılıyor.

    Ancak bazı oyunların quarto ve İlk Folio metinleri arasında sözcük düzeyinde kalmayan ciddi farklılıklar görmekteyiz. Örneğin Hamlet’in iyi quarto ve İlk Folio metinleri arasında toplam 310 satırlık fark vardır; iyi quarto Folio metninde bulunmayan 230 satır, buna karşın Folio metni quarto’da bulunmayan 80 satır içerir. Metinler arasındaki bu tür farkların yazarın zaman içinde oyunda yapmış olduğu değişikliklerden ya da provalar sırasında veya oyun temsil edilmeye başlandıktan sonra yapılan ekleme ve çıkartmalardan kaynaklandığı sanılmaktadır. Shakespeare’in oyunlarını okurlar için değil sahnede temsil edilmek üzere yazdığını, bu nedenle kendi yaşamı boyunca sabit değil değişken oyun metinlerinin söz konusu olduğunu düşünürsek, iyi metinler arasında bile farklar bulunmasını yadırgamamamız gerekiyor.

    İlk Folio’dan sonra Shakespeare’in oyunları 17. yüzyıl boyunca pek çok kez gerek quarto gerek folio olarak yayımlandı. Metinlerin baskıya verilmeden önce editör tarafından ciddi bir biçimde gözden geçirilip yanlışlıkların ayıklanması ise 18. yüzyılda yaygınlaşır. Yine bu yüzyılda Shakespeare’in editörleri arasında kendileri de ünlü yazarlar olan Alexander Pope ve Samuel Johnson da bulunmaktadır. Dönemin editörleri oyunları kendi anlayışlarına göre perde ve sahnelere ayırmışlar, satırları numaralamışlar, sözcüklerin yazılışını modernize etmişler, yine kendi anlayışlarına göre metinlerdeki bozuklukları düzeltmişler, açıklayıcı notlar düşmüşlerdir. Her sahnenin başında mekân/zaman belirtme ve sahneye giriş çıkışları metinde işaretleme geleneği yine 18. yüzyılda oluşur. Bazı editörler ayrıca eleştirmenlik görevi üstlenerek yazdıkları önsözlerde oyunları o dönemin edebiyat kuramı ışığında tartışmışlardır. Yine bu dönemde metinlere ek olarak farklı editörlerin düzenleme ve açıklamalarını bir araya getiren “variorum” baskıları yapılmaya başlanır.

    1864’te Cambridge Üniversitesi’nce yayımlanan tek ciltlik Globe metni çok sayıda 20. yüzyıl basımına kaynaklık etmiş, bu metinde kullanılan satır numaralama sistemi uzun süre geçerli olmuştur. 19. yüzyılda toplu basımların yanı sıra oyunları yıllara yayarak dizi şeklinde okurlara sunmak fikri ortaya atıldı. Arden ve Oxford gibi ünlü dizilerin başlangıcı 19. yüzyıl sonuna dayanır. Günümüzde de tek ciltlik toplu yayımların yanı sıra Oxford, Cambridge, Bantam, Arden, Signet ve Penguin gibi birçok Shakespeare serisi zaman içinde yenilenerek okurlara sunulmaktadır.

    Shakespeare’in oyunlarının yeni yayımları sadece İngilizce konuşulan ülkelerde değil dünyanın her tarafında, çeşitli okur ve kullanıcı gruplarının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde ve artan bir hızla sürmektedir. Metin oluşturma tekniklerindeki ilerlemeler ve Shakespeare’e olan ilgi devam ettikçe yenilenme süreci de devam edecektir kuşkusuz.
  • ALTINCI BAP
    MUHAREBELER
    ve
    DÜŞMAN ELİNDE KALANLAR
    ve
    KARTALLI KÂZIM'IN HİKÂYESİ
    İnönü meydanı, yavrum,
    rüzgâr,
    soğuklar insanı arı gibi haşlıyor.
    Zemheriler bitti diyelim,
    hamsin ya başladı, ya başlıyor.
    Muharebe beş gün beş gece sürdü.
    Kan gövdeyi götürdü.
    Ve nihayetinde
    düşmanlar karın üstünde
    top arabaları, sandıklar dolusu konyak,
    altı kamyon bıraktılar.
    Sonra, kaçarlarken, yavrum,
    köyleri, köprüleri yaktılar...
    Bu, Birinci İnönü,
    sonra ikincisi :
    23 Mart 1921 günü
    düşmanın Bursa ve Uşak grupları üstümüze yürüyor.
    Onlarda, topçu ve piyade
    bizden üç kere fazla,
    bizim atlımız çok.
    Atların makanizması,
    hartucu,
    namlusu yoktur
    ve kılıç
    çıplak, ucuz bir demirdir.
    26 Mart :
    Akşam.
    Sağ cenah ilerimize yanaştılar.
    27 Mart :
    Bütün cephelerde temas.
    28, 29, 30 :
    Kavgaya devam.
    Ve Martın 31'inci gecesinde,
    (ayışığı var mıydı bilmiyorum)
    İnönü karanlığı sesler ve kı􀁙ılcımlarla doluydu.
    Ve ertesi gün
    1 Nisan :
    Metristepe aydınlanıyor.
    Saat altı otuz.
    Bozöyük yanıyor.
    Düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
    Sonra, 8 Nisandan 11 Nisana kadar :
    Dumlupınar.
    Sonra, Haziran.
    Bir yaz gecesi.
    Dünyada yalnız pırıltılar
    ve böceklerin sesi.
    Sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz.
    Basarak aldık
    Adapazarı'nı.
    Ve dolaşıp Sapanca Gölü'nün sazlıklarını
    yanaştık İzmit'in doğusunda çuha fabrikasına.
    Düşman,
    kısmen gemilere binerek
    denizden
    ve kısmen
    Karamürsel üzerinden
    Bursa'ya çekilip
    boşalttı􀀃İzmit şehrini gece yarısı.
    Sonra 23 Ağustos :
    Sakarya melhamei kübrâsı ki
    devamı 13 Eylül gününe kadardır.
    Bizim kırk bin piyademiz,
    dört bin beş yüz atlımız,
    düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
    üç yüz topu vardır.
    Harp meydanının kuzey yanı
    Sakarya
    ve dağlardır :
    keskin
    ve dik yamaçlarıyla
    ve kireçli toprakları
    ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak
    haşin
    ve münzevi çam ağaçlarıyla
    Abdülselâm-dağı,
    Gökler-dağı,
    dağlar.
    Ve Sakarya'dan bu havalide
    yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir.
    Ankara suyunun döküldüğü yerden
    Eskişehir kuzeybatısına kadar
    Sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir.
    Güneyde
    ve güneydoğuda
    yapraksız ve hazin
    geniş ve uzun
    ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan
    ölmek arzusu veren
    Cihanbeyli ovası :
    çöl...
    Bu çölün,
    bu dağların,
    bu nehrin ve bizim önümüzde
    yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp
    düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
    Buna rağmen :
    Sene 1922
    ve 15 vilâyet ve sancak
    ve 9 büyük şehir
    düşman elindedir.
    İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
    bunların arasında :
    7 göl, 11 nehir
    ve köklerinde baltamızın yarası
    ve yangınlarıyla bizim olan
    yüz kere yüz bin dönüm orman,
    bir tersane, iki silâh fabrikası,
    ve 19 körfez ve liman ki
    belki birçoğunun
    rıhtımı,
    mendireği,
    kırmızı, yeşil fenerleri yoktur
    ve belki sularında
    ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı,
    fakat onlar
    tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler.
    Sonra, 3 deniz,
    6 kol tren hattı,
    sonra, göz alabildiğine yol :
    sılaya gittiğimiz,
    gurbette göründüğümüz
    ve neden
    ve niçin olduğunu sormadan
    çöle, Çanakkale'ye,
    ölüme gittiğimiz yol
    ve sonra toprak
    ve o toprağın insanları :
    􀀸şak tezgâhlarının halı dokuyanları,
    klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur
    Manisa'lı saraçlar,
    yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar
    ve kurnaz
    ve cesur
    ve ağırbaşlı ve çapkın
    ve kütleleriyle delikanlı
    İstanbul ve İzmir işçileri
    ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân,
    kıl çadırlı yürükleri Aydın'ın,
    ve sonra, ırgat,
    ortakçı,
    maraba,
    davarlı ve davarsız,
    yarım meşin çizmeli
    ve ham çarıklı köylüler.
    15 vilâyet ve sancak
    ve 9 büyük şehir
    düşman elindedir.
    Mehtaplı bir gece,
    gümüş bir kutunun içindesin :
    ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
    Ya çok seslidir
    ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
    Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
    kız gibi Osmanlı filintası.
    Parlıyor arpacık
    namlının ucunda :
    yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
    ve bir damlacık.
    Kâzım emir aldı merkezden :
    Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
    Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
    satıyor bizimkileri.
    Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
    İşte sökün etti Mansur karşıdan :
    beygirin üzerinde.
    Beygir yüksek,
    İngiliz kadanası.
    Kendi halinde yürüyor hayvan
    ortasında demiryolunun
    sallana sallana,
    ağır ağır.
    Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
    başı sallanıyor,
    belki de uyuyor üzerinde beygirin.
    Yaklaştıkça büyüyor herif.
    Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
    Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
    namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
    nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
    Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
    Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
    -ağaç çınar-.
    Kuş ürkmüş olacak.
    Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
    mehtapla yüz yüze geldiler.
    Mehtap koskocaman,
    desdeğirmi,
    bembeyaz.
    Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
    Zaten bu yüzden,
    tekrar göz, gez, arpacık
    ve filintayı ateşlediği zaman
    ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
    galiba omuzuna girdi.
    Herif «Hınk» dedi bir,
    beygirin başını çevirdi
    dörtnal kaçıyor.
    Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
    Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
    Üçüncü kurşun.
    Tercüman düştü beygirden.
    Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
    sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
    sonra kurtuldu ki ayağı
    yıkılıp kaldı olduğu yerde.
    Yamaca sardı beygir.
    Kalktı Kâzım,
    yürüdü Mansur'a doğru,
    üzerinden kâatları alacak.
    Arada dört telgraf direği yalnız,
    ellişerden iki yüz metre eder.
    Mansur doğruldu ansızın,
    kaçıyor bayır aşağı.
    Filintayı omuzladı Kâzım.
    Dördüncü kurşun.
    yıkıldı herif.
    Koştu Kâzım.
    Doğruldu yine Mansur.
    Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
    kaçmıyor artık,
    yürüyor.
    Kâzım da bıraktı koşmayı.
    Deniz kıyısına indiler.
    Orda boş bir fabrika var,
    bir de beyaz bir ev,
    tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
    Mansur suya giriyor,
    kâatlar ıslanacak.
    Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
    Suya düşüp kaldı önde giden
    ve Kâzım tazelerken şarjörü
    bir ışık yandı beyaz evde,
    bir pencere açıldı.
    Galiba bir kadın baktı dışarıya..
    Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
    Pencere kapandı,
    ışık söndü.
    Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
    Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
    Hay anasını,
    ay da denize düşmüş
    toplanıp dağılıyor,
    dağılıp toplanıyor.
    Velhasıl,
    lâfı uzatmıyalım,
    Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
    Kâatlar kan içindeydi.
    Fakat kan kapatmıyor yazıyı...
    Namussuzun biriydi Mansur,
    muhakkak.
    Düşmana satılmıştı,
    orası öyle.
    Kaç kişinin başını yedi,
    malûm.
    Ama ne de olsa
    mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
    Demek istediğim,
    böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
    ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
    üzüntü çekmemek için,
    ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
    yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
    Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
    fakat namuslu.
    Ne malûm? dersen :
    Dövüştü pir aşkına,
    yaralandı birkaç kere
    ve saire.
    Ve kavga bittiği zaman
    ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
    Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
    kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
  • Müteakip hadiseler, resmiyette Balkan Savaşları’ndan sonra kurulacak (Eşref daha sonra yeniden kurulduğunu söyleyecekti) ve imparatorluğun son yıllarında ekseriyetle dramatik ve trajik sonuçları olan kritik bir rol oynayacak Teşkilat-ı Mahsusa’nın ortaya çıkışında Libya’daki sürecin mühim bir aşama olduğunu gösterecekti.
    Enver, Eşref gibi fedaî zabitan’ları Osmanlı Libyası’nı İtalyanlara karşı savunmak adına çağırdığında fedaî zabitan’ların coşkuyla yanıt vermeleri etkileyiciydi. İmparatorluğun dört bir yanından gönüllüler derhal Osmanlı topraklarının müdafaa edilmesine yönelik arzularını bildirdiler. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk “Millî Mücadelesi”nden müteşekkil kritik mücadelelerde yer alacak kilit aktörler için Trablusgarp Savaşı mühim bir tecrübe sağladı. Göreceğimiz gibi Enver, Eşref, Fethi ve Mustafa Kemal gibi şahıslar, ayaklanma bastırmak noktasından
    bir Avrupa gücüyle boy ölçüşecekleri aşamaya ulaşacakları değişimi, Libya’nın ırak çöllerinde tecrübe ettiler. Fakat Libya’ya giderken geçtikleri yolda, hiç beklemedikleri yerlerde dahi çetin engellerle karşılaştılar.


    Trablusgarp’ın uzak konumu göz önüne alındığında, bu güçlüklerden en aşikârı mesafeydi. Akdeniz rotasının, yani Osmanlı subaylarını en hızlı ve etkili biçimde Libya’ya götürecek yolun kullanılması, İtalyanların denizdeki üstünlükleri dolayısıyla adeta imkânsızdı. İtalyanlar savaş esnasında Beyrut ve Kuşadası gibi Osmanlı limanlarını hedef gözetmeden bombalamak suretiyle denizdeki üstünlükleriyle gösteriş yapmışlardı. Osmanlı fedaîleri için Libya’ya gitmenin tek yolu kara seyahatiydi. Birkaçı Tunus’tan Libya’ya geçmiş, fakat büyük çoğunluk Mısır üzerinden intikal etmişti. Savaşta tarafsız kalmak isteyen İngilizler, Osmanlı subaylarının Mısır’dan Sirenayka’ya sızmasını engellemelerini isteyen İtalyanların baskısı altındaydı. Bu baskı, bir grup Osmanlı subayının ilk teşebbüslerinde sınırdan geri çevrilmesiyle sonuçlandı. Fakat Libya seferinde gönüllü olmak isteyen subayların önündeki engeller sadece İtalyanlar ve İngilizlerden ibaret değildi. Osmanlı hükûmetinin uluslararası meselelerdeki doğal ihtiyatlılığı ve askerî komuta kademesinin düzgün ikmal hatları olmaksızın bir harekât icra edebilme kapasitesine ilişkin endişeleri, kamuoyunun direniş harekâtına verdiği desteğe rağmen kayda değer
    bir iç muhalefetin aşılması gerektiği anlamına geliyordu. Yüksek rütbeli askerî figürler Osmanlı ordusunun İtalya’ya karşı savaşı kazanmak için adeta hiçbir şansının olmadığını perde arkasında kabullenmişlerdi. Dolayısıyla yüksek komutanlıktakiler, umutsuz bir girişim olduğuna inandıkları bir mücadelede en iyi subaylarından birçoğunun koşarak yer almasına hiç de hevesli değillerdi. Bu, Osmanlı ordusunun içinde bir ihtilaf yarattı.
    Trablusgarp Savaşı’nın kendinden sonraki savaşlarda önemli etkileri olacak bir başka yönü “fedaîlerin” seferberliğiydi.
    Bu ifade ve arkasındaki anlayış Libya’da iki düzlemde faaliyet gösterdi. Osmanlılar, lojistik engeller yüzünden düzenli ordunun büyük birimlerini İtalyanlarla savaşmak için göndermelerinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Yapabilecekleri en iyi şey, küçük bir grup subay göndermek ve mücadele için gerekli insan gücünü temin etmek adına yerel gönülleri, yani Libya’daki Senusî tarikatı mensuplarını eğitmeyi ümit etmekti. Öte yandan fedaîler
    terimi, ayrıca, genelde düşük rütbeli subaylardan oluşan bir grup Osmanlı subayı için de kullanılıyordu. Söz konusu terim, İngilizceye “gönüllüler” olarak tercüme edilebilecek, fakat din motivasyonlu fedakârlık anlamını barındıran bir terimdir. Bu subayların birçoğu 1908’deki “Jön Türk” devriminden önce Makedonya’da fedaîler olarak itibar kazanmışlardı. Bazıları, bireysel olarak veya küçük birimler hâlinde siyasi suikastlar gibi özel
    görevler üstlenmişlerdi. Fakat bu grup tarafından yapılan koordineli ve büyük çaplı ilk eylem Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askerî, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ali Çetinkaya ve Çerkes Reşid gibi kişilerin önemli roller oynadığı Libya’da gerçekleştirildi. Bu kişilerden hepsinin şahıslarına münhasır, -bazılarınınki
    kahramanca, bazılarınınki de katiyetle bednam- tarihî birer ünleri olacaktı. Birlikte heybetli bir grup oluşturuyorlardı. Hepsi Enver’e yakındı ve seferber edilmeleri Enver’in inisiyatifiyle sağlanmıştı. Bu grup daha sonra Osmanlı Türkçesinde Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen ad altında kurumsallaştırılacak, Harbiye
    Nezareti’nin bünyesinde, imparatorluğun iç ve dış düşmanları addedilenlere yönelik özel görevler üstlenecekti. Bu teşkilatta Çerkeslerin bir ağırlığı olacaktı; ağlarının nasıl işlediği hakkında çok az şey bilinse de, Enver’in ekseninde hareket eden Eşref gibi Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının bir araya gelmesinde Çerkesliğin önemli bir faktör olduğu açıkça görülmektedir. Bu fedaîlik ruhunun mühim bir bileşeni, Zürcher’in yerinde bir şekilde “Müslüman milliyetçiliği” olarak nitelendirdiği şeydir. Bu düşünce şekli Müslümanların kısmen yabancı Hristiyan yayılmacılığı veya bağımsızlık hareketlerinin mağdurları olarak yaşadıkları tecrübeler sonucu edinilmişti. Bu eğilimdeki birçok önemli şahsiyetin ailelerinin Balkanlarda ya da Kafkaslarda Müslümanlara yönelmiş etnik şiddetten kaçmış
    olmaları tesadüf değildir. Çeşitli etnik ve bölgesel geçmişlere sahip Müslümanları Osmanlı topraklarını müdafaa etmek için bir araya getirmek düşüncesinin hem pratik hem de sembolik bir cazibesi vardı. Osmanlı subay sınıfının pan-Müslim yapısı oldukça açıktı, fakat daha da çarpıcı olan, bazı Müslüman diyarlarını temsil
    eden önemli figürlerin Libya’ya konuşlandırılması oldu. Libya mücadelesi Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi kökleri imparatorluk topraklarının dışına uzanan Müslüman erkânı öne çıkaracaktı. İstikbaldeki savaşlar da, örneğin Birinci Dünya Savaşı, Afganistan kadar ırak bölgelerden gelen Müslüman fedaîlerden müteşekkil birimlere sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen subaylarının dahi bölgesel ve etnik bağlantılar yelpazesi dikkat çekiciydi ve Osmanlılardan bahsedilirken “Türk” ifadesinin normal, fakat daha ziyade dikkatsiz
    bir şekilde kullanımıyla kolayca gözden kaçan bir şey vardı. Hem Batılı yazarlar hem de Türkiye Cumhuriyeti yazarları, farklı sebeplerle Osmanlıları ekseriyetle “Türk” olarak tanımlamaktadırlar. Fakat Osmanlı subay sınıfı, bünyesinde Türkleri, Çerkesleri, Kürtleri, Arapları, Arnavutları barındırıyor ve Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan imparatorluğun Arap vilayetlerine kadar uzanan bölgesel bir köken sunuyordu...

    Osmanlı askeriyesinin pan-İslamist yönü, Alman müttefikleri açısından Birinci Dünya Savaşı sırasında ele alınacak bir husus olacaktı. İlginçtir ki, İstanbul’a Fransa ve İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi yönünde yaptıkları erken baskıdan da görülebileceği üzere Almanlar, İslamî bir tutum izlenmesi noktasında Osmanlı liderliğine kıyasla daha heveslilerdi. Mevlevî dervişlerden bir birim kurmak ve Eşref Bey’in Arabistan’da dolanırken bir süre birlikte vakit geçirdiği dinî eğilimli şair Mehmet Âkif ’i morallerini yükseltmek üzere harekete geçirmek örneklerinde görüldüğü
    gibi, Osmanlılar da mücadelenin İslamî boyutuna vurgu yapmakta hünerli olduklarını kanıtlamışlardı. Ama yine de Alman müttefiklerinin “İslam kartını açmaya” fazla hevesli olduklarını görüp onların bu beklentilerini azaltmaya çabaladılar.

    Trablusgarp Savaşı, imparatorluğun dört bir yanından gelen ve gelecekte sivrilecek olan bir grup düşük rütbeli Osmanlı subayını ön plana çıkardı. Bunların arasındaki en ünlü isim, istikbalin Atatürk’ü Mustafa Kemal olsa da, Süleyman el Biruni Libya’da, Emir Şekip Arslan Lübnan’da, Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askerî Irak’ta olmak üzere diğerleri de Osmanlı sonrası millî tarihlere damgalarını vuracaklardı. Libya’da belirgin bir şekilde öne çıkan
    diğer isimler ise, özellikle de Kemalist liderliğin rakiplerini etkisiz kılmakta bilhassa kabiliyetli olduğunu gösterdiği Türkiye’de olmak üzere, siyasi hayatın dışında kalmaya zorlanacaklardı. Eşref, uzaklaştırılacak ilk isimler arasında idi.




    Libya yolunda
    Eşref ’in Libya’daki mücadeleye iştiraki Enver’in talebiyle gerçekleşmişti. İtalyanlar 29 Eylül 1911’de (işgale 4 Ekim 1911’de başladılar) savaş ilan ettiklerinde Eşref, görmüş olduğumuz üzere, muğlak koşullar altında Doğu Anadolu’da bulunmaktaydı. Eşref ’in, uzakta olmasına rağmen İtalyanların savaş ilanını ertesi gün öğrendiğini biliyoruz. Bu, onun gelecekteki mücadelelerinde de birçok kez bel bağlayacağı Osmanlı telgraf şebekesinin
    erişim ve güvenilirliğini göstermektedir. Haberleri alan Eşref, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Fakat Osmanlı ulaşım sistemi, telgraf sisteminin çok daha gerisindeydi. Rahatsızlığı ve Doğu Anadolu’nun çetin arazisi sebebiyle yaşanan gecikmeler yüzünden, başkente dönüşü birkaç haftayı buldu. 31 Ekim 1911’de İstanbul’a döndüğünde kendisinin Arap kabileleri konusundaki tecrübesini iyi bilen Enver tarafından İskenderiye’ye atandığını öğrendi. Orada diğer gönüllülerin Batı Çölü’nden geçip Sirenayka’ya veya diğer adıyla Doğu Libya’ya sızmaları için icap
    eden operasyonu tertipleyecekti. Mısır, Libya’daki Osmanlı harekâtının toplanma bölgesi, çeşitli vilayetlerden gelen bütün gönüllülerin birleşme noktasıydı. Bölgeye, Tunus’la olan batı sınırından giren küçük bir grup
    haricinde bütün Osmanlı subayları Mısır’dan geçmiş ve dolayısıyla direniş hareketine katılmalarını engellemeye yönelik İngiliz teşebbüslerini atlatmak zorunda kalmışlardı. Mısır’daki durum iyi bilinmekteydi. Artan İtalyan baskısına duyarsız kalamayan Mısırlı yetkililer, Libya’ya gitmeye çalışan Osmanlı subaylarına zorluk çıkardılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ülkede yüzyıllarca süren yönetimi dolayısıyla Mısır ile aralarında güçlü
    bağlar vardı, dolayısıyla da ahali içerisinde Osmanlıların davasına oldukça olumlu yaklaşan birçok kişi mevcuttu. Pratik açıdan bakacak olursak, Mısır, İngiliz kontrolündeki hükûmetin tutumuna rağmen ulaşım bağlantıları, Osmanlı yanlısı ağları ve erzakıyla Libya harekâtı için ideal bir toplanma bölgesiydi. Süleyman Askerî’nin grubu Irak’tan Mısır’a vardığında, kilit konumdaki Osmanlı subaylarının birçoğu hâlihazırda Mısır’a geçmişti. Enver daha 19 Ekim 1911’de Mısır’a varmıştı. Dostu Ömer Naci ve Yakup Cemil ile Sapancalı Hakkı isimli iki İttihatçı “fedaî”yle birlikte seyahat eden Mustafa Kemal (daha sonra Sapancalı Hakkı’yla ilişkisini yok saymaya çalışacaktı) de on gün
    sonra, 29 Ekim’de Mısır’a ulaştı. Enver, sınırdaki bazı zorlukların ardından Derne’deki direnişi örgütlemek üzere önden gitti.
    Mustafa Kemal bu sırada hastalandı ve tedavi için İskenderiye’ye döndü. İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ile Nuri ve Arap ekâbirinden iki kişi; Şeyh Salih Tunusî ile Cezayir’in millî kahramanı Abdülkadir Cezayirî’nin oğlu Emir Ali Paşa’dan oluşan büyük bir grubu Libya’ya geçirmekle yükümlü olan Eşref ise 10 Kasım’da Mısır’a vardı. Eşref ’in medrese öğrencileri kılığındaki grubu Kasım ayının ortası ile sonu arasında Trablusgarp’a doğru yolculuğuna başladı. Hâlâ iyileşmemiş olan Mustafa Kemal’i İskenderiye’deki Rum bir doktorun ellerine bıraktılar. Mustafa
    Kemal, Libya sınırını geçmek ve nihayetinde, Eşref gibi, Enver’in Derne’deki komutasında görev almak için 1 Aralık’ta yola çıkacaktı. Mısır ayrıca 1911 senesinin sonları itibariyle imparatorluğun en doğudaki vilayetinde konuşlu olan Süleyman Askerî’nin genç subaylarından müteşekkil küçük fakat azimli grubun da varış noktasıydı. Libya’daki harekâta coşkuyla gönüllü olan bu grubun Bağdat’ta yaşadığı tecrübe, İttihatçı “fedaîler” ile yüksek komutanlık arasındaki irade (ve bir dereceye kadar ideoloji ve kişilik) savaşına iyi bir örnek teşkil eder. Askerî ve arkadaşlarının hikâyesi, Irak ve Libya arasındaki mesafe göz önüne alındığında, ilaveten, aşılması gereken mesafe ve lojistik sorunlarına da ışık tutmaktadır.

    İtalyanlar Libya’yı istila ettiklerinde Bağdat’ta görev yapmakta olan bazı ordu ve jandarma subayları direnişe katılmak için izin istemişti. Bu grubun kilit isimleri Süleyman Askerî, Cemil, Tevfik ve Fehmi Beylerdi. Bu grubun mensuplarından genç bir subay olan ve Eşref ’in talebi üzerine yıllar sonra hatıratını yazan Fehmi sayesinde, grubun, resmî makamların ve coğrafyanın çıkardığı sorunlara rağmen nasıl ilerlediğinin izini sürebiliyoruz. Grubun
    boyutu ve yapısı zaman içinde değişmiş olmakla birlikte lideri belli idi; parlak zekâlı, fakat değişken tabiatlı Süleyman Askerî, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın istikbaldeki başkanı. Gönüllüler Trablusgarp’a gitmek için Bağdat Valisi Cemal Paşa ve ordu komutanı Ali Rıza Paşa’ya başvurdular. Başvuru Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya kadar ulaştıysa da, İngilizlerin Osmanlı subaylarının Mısır’a girmesinin engellenmesi yönündeki talebi sebebiyle Mahmut Şevket Paşa’nın bu husustaki yanıtı olumsuz oldu. Fakat grup “hayır” cevabını kabul etmeyecekti. Fehmi’nin belirttiği gibi, “Askerî’nin ikna kuvveti malum” idi. Vaziyeti subaylar ile İstanbul arasındaki bürokratik mücadele takip etti. Subaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli liderlerinden biri olan Cemal Paşa’nın desteğine sahipti. Duruma şahsen müdahale edip şahsi sorumluluk almayı kabul etmesinin ardından Cemal, dokuz subayın Bağdat’ı terk etmesi için nihayet izin koparabilmişti. Yüksek komutanlığın, belki de garezinden,
    Libya’ya gidecek subaylara harcırah sağlamayı reddetmesinden dolayı subaylar gereken parayı toplayabilmek için kılıçlarını ve kıyafetlerini sattılar. Fehmi Bey’in aktardığına göre seyahat için güç bela 45 altın toplamışlardı. Beş ordu ve dört jandarma subayından müteşekkil grup 1912 senesinin ilk gününde Bağdat’tan ayrıldı. Güzergâhları onları Hadisa, Hit, Deyrizor aracılığıyla Fırat Nehri’nden yukarı ve sonunda Halep’e taşıyacaktı. Fakat nihayet yola koyulduklarında bile İstanbul’un müdahalesinden kurtulamamışlardı. Telgrafhanesi bulunan her yerde Bağdat’a dönmeleri gerektiğini bildiren bir mesaj buluyorlardı. Süleyman Askerî önce Hadisa ve ardından da Hit’te, kendisine, Bağdat’a geri dönmeleri yönündeki emrin tebliğ edileceği telgrafhanelere çağrıldı. Subayların, gönüllü
    gitmelerine izin verilmesi ve yüksek komutanlığın da subayların dönmesi yönünde ısrarcı olduğu müzakereler bir ileri bir geri devam etti. Görünen o ki subaylardan dördü bu emre itaat etti, fakat beşi üstlerine aldırmayıp başkaldırıyı sürdürdü. Konvoyları beşinci günde bugünkü Suriye’nin doğusunda kalan Deyrizor’a ulaştığında onları Cemal Paşa’dan gelen bir telgraf bekliyordu. Askerî Bey, bu kez grubun sorumluluğunu almaya artık imkânı
    kalmadığını ve temelli dönmeleri gerektiğini bildiren Cemal Paşa’yla telgraf telleri aracılığıyla saatlerce müzakere etti. Süleyman Askerî bu noktada hünerini sergileyecekti. Fehmi’nin söylediği gibi, “İşte bu defa büyük vatanperver Askerî, işi ve kurtuluşu kanunda buldu.” “Sıcak memleketlerde” iki yıl boyunca hizmet verenlere ya tayin edilme ya da üç aylık izin alma imkânı sağlayan hakka atıfta bulunan Askerî Bey, Cemal Paşa’dan kendilerine izin vermesini talep etti. Cemal Paşa iki sebepten dolayı bu fikri beğenmişti; hem onu bizzat sorumluluk almaktan kurtarıyor ve hem de kendisinin her zaman istemiş olduğu gibi subaylara Libya’ya gitme imkânını tanıyordu. Paşa keyifle mutabık kaldı. Bürokratik sorunları çözen beşli, oradan Beyrut’a geçmek ve Beyrut’tan da gemiyle Mısır’a intikal etmek üzere Halep’e doğru yol aldı. Halep’e ulaşan grubun ilk görevi oradaki irtibatlarını bulmaktı. İttihatçıların imparatorluğun dört bir yanında kapsamlı bir şebekeleri vardı ve bu şebeke özellikle Bağdat’tan gelen subayların icra etmek peşine düştükleri türden operasyonlar için tesis edilmişti.
    Grubun Halep’teki irtibatı, tekkeleri aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şehirdeki yönetim merkezi olan Rufai tarikatından Şeyh Ziya Efendi isimli bir şeyhti. Grubun üyeleri Şeyh Ziya Efendi’yle oturup bir plan yaptılar. O andan itibaren tebdil-i kıyafet seyahat edecekler, Kahire’deki ünlü medrese El Ezher’e giden medrese öğrencileri kılığına gireceklerdi. Irak’tan yola çıktıklarından beri tıraş olmamışlardı ve sakalları bir hayli
    uzamıştı. Şimdi subaylardan her biri yeni bir kimliğe bürünecek, kendilerini Halep civarındaki köylerden geliyormuş gibi göstereceklerdi. Şeyh Ziya sahte kimlik belgeleri edinmelerine yardımcı olup; cübbe, şalvar, türban, yelek, mintan, mes, lastik ve Arapça kitaplarla dolduracakları heybeler almaları için onları
    çarşıya yolladı. Yeni kılıklarına girmeye çalışırlarken çarşıdaki bir jandarma çavuşunun sürprizi ile karşılaştılar. Çavuş onları selamladı, Süleyman Askerî’ye ismiyle hitap etti ve kendilerine bazı emirler verecek olan tümen komutanını ziyaret etmelerini istedi. En kötü ihtimalden korkan, fakat bozuntuya vermeyen Askerî Bey, elindeki emri kendisine vermesi için çavuşu ikna etmeyi başardı. Emirde grubun tutuklanması ve Bağdat’a götürülmesi
    yazıyordu. Hızlı düşünen Süleyman Askerî, emre rıza göstereceklerini vaat etmekle beraber önce alışverişlerini
    tamamlamaları gerektiğini, ardından, eski bir arkadaşı olduğunu iddia ettiği tümen komutanını ziyarete geleceklerini söyledi. Akabinde tekkeye kapanıp önlerindeki seçenekleri değerlendirdiler. Bu sırada grubun beşinci üyesi Kâzım’ın tutuklandığını ve Bağdat’a geri gönderileceğini öğrendiler. Sonrasında Kâzım’ın yerini, Sakallı Emin Efendi denilen, daha önceden Libya’ya girmeye çalışırken İngilizler tarafından durdurulmuş olan, fakat bir kez daha denemeye kararlı bir başka subay alacaktı. Tekkede geçirdikleri bir haftanın ardından, jandarma komutanının muhtemelen ortadan kaybolduklarını farz ettiğine inanarak, Şeyh Ziya ve adamları tarafından sağlanan yiyecek ve suyu alıp Beyrut trenine bindiler. Beyrut’a gerçekleştirdikleri tren yolculuğu gruba sahte kimliklerine iyice uyum sağlama imkânı verdi. Antep ve Kilis çevresinden gelen bütün yolcularla sohbete giren Yakup Cemil, cüppesinin altına sakladığı bir not defterine duyduğu her şeyi gizlice not düşerek, medrese yaşantısını ve hocaların adlarını öğrendi. Tren Baalbek’te durduğunda yemek sipariş ettiler; Cemil’in hoca taklidi, cüppesini toplaması ve ellerini yıkayıp kurulaması, rolünü iyi oynadığına delalet eder şekilde diğerlerini kahkahalara boğdu. Fakat grubun Beyrut’ta geçireceği zaman iyi başlamamıştı. Trenin gecenin bir yarısında şehre varmış olması otel bulmalarını zorlaştırdı. Nihayet, aslında dolu olan bir oda için kendilerinden oldukça yüksek bir ücret isteyen bir hancı buldular. Odada kalanlar ansızın uyandırılıp apar topar sokağa atıldı ve hâlâ sıcak
    olan yatakları tebdil-i kıyafet hâlindeki subaylar grubuna verildi. Bir sonraki sabah, grubu uyandıran, Süleyman Askerî’nin feryadı oldu. Gün ışığı, odanın ne kadar pis olduğunu görmelerini sağlamıştı: Yastıklar kirliydi, pireler yatakları boyunca geçit töreni yapıyordu. Yemek yemek ve daha iyi bir otel bulmak için sokağa çıktılar. Daha önceden, pahalı ve lüks restoranlardan uzak durmayı kararlaştırmışlardı, zira medrese öğrencileri olarak kuşku
    uyandırmaktaydılar. Fakat bir paşa oğlu ve yemek hususunda titiz biri olan Askerî Bey sonunda isyan etti. Ayağını yere vurup, “Ha bakın çocuklar. Yatmak için nerede isterseniz yatarım. Bitli, pislikli, fakat yemek işine gelince bunu yapamam. Mutlaka iyi bir lokantada yemek yemek isterim,” diyordu. Askerî’nin “isyanı” umulmadık bir karşılaşmaya vesile oldu. İçeride hem gazino hem de restoran olduğunu gösteren bir tabela üzerine grup söz konusu mekâna yaklaştı. Mermer sütunların arasındaki şık müşterilerin kumar ve bilardo masalarının yeşil çuhalarını çevrelediği mekânda kalabalık, fakat zarif bir sahneyle karşılaştılar. Yılmayıp içeri girerek restoranı sordular. Bütün kumarbazlar gazinoya giren bu “din adamları”na şaşkınlıkla bakakaldılar. Yemeklerini bitirip sigaralarını yaktıklarında sıra hesabı ödemeye gelmişti. Hiçbirinin el altında parası olmadığından grubun en genci olan Fehmi’ye dönüp ödemeyi onun yapmasını istediler. Halep’teyken bütün altınlarını şimdi cüppeleriyle
    örttükleri kemerlerinin içine yerleştirmişlerdi. Zavallı Fehmi cüppesinin altına taktığı kemerden altınlarını çıkarabilmek için yedi metre uzunluğundaki kemerini çözmek zorunda kaldı. Hesabı ödeyip üstüne bonkör bir bahşiş, yani 100 para bıraktılar. Dikkat kesilen garsonlar, bu beklenmedik misafirler Beyrut gecesine karışmadan evvel onlara şemsiyelerini uzattılar, giymeleri için cübbelerini tuttular ve sarıklarını ellerine verdiler. Gemicilik şirketleriyle, ahlaksız acentelerle, sineklenmiş karantina şeritleriyle (üçüncü sınıfta seyahat eden yolcular, başta
    kolera olmak üzere çeşitli sağlık sebepleriyle karantinaya tabi tutuluyordu) ve silah kaçakçılarıyla yaşadıkları bir sürü maceranın ardından nihayet Mısır’daki Port Said ve İskenderiye’ye, yani Osmanlıların Sirenayka’ya sızmak için kullandıkları toplanma bölgesine ulaştılar. Aşmak durumunda kaldıkları engeller göz önüne alındığında İskenderiye’ye ulaşmaları küçük çaplı bir zaferdi. Zira İtalyanlara karşı eyleme geçmek bir yana, Libya’ya
    ulaşmak için bile önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı. Grup İskenderiye’den batıya doğru ilerledi. Süleyman
    Askerî’nin, yıllar sonra Eşref tarafından kopya edilen günlüğü, ilerleyişlerinin kaydını 7 Şubat 1912’de Mısır’daki Dilingat Kasabası’ndan başlatır. Grubun Bağdat’tan Nil Deltası’nın hemen batısına ulaşması beş hafta almış; Enver, Mustafa Kemal, Eşref ve yukarıda adı geçen diğer subay ve önemli kişilerden bir süre sonra oraya varmışlardı. Fehmi Bey’in olaylardan yıllar sonra yazdığı hatıratının aksine Süleyman Askerî’nin kaleme aldıkları
    o dönemde yazılmış gibi görünmektedir. Askerî’nin hatıratı bu sebepten ve şüphesiz müdahil olan farklı kişilikler sebebiyle, seyahatin daha ziyade günlük taraflarına, yani zorlu bir yolculuğun hüsranlarına fakat aynı zamanda keyiflerine odaklanır. Mısır’dan Libya’ya doğru gitmekte olan diğerlerinin Bağdat’tan yola çıkmış olan asıl gruba katıldıkları açıktır. Zira hatırat seyahatin ortasında başlamaktadır ve Askerî’nin kimlerle birlikte seyahat ettiğine
    ilişkin bir açıklama yoktur. Nihayet, Fehmi ve Tevfik Beylerin hâlâ orada olduğunu öğreniriz; fakat yeni yolcular Makedonya Resne’den bir grubu ve biraz kafa karıştırıcı şekilde Süleyman isimli bir başka kişiyi de içermektedir.
    Topluluk Batı Çölü’nden geçerken yeni bir sorunlar zinciriyle karşılaşır. Askerî’nin hatıratında hava ve yiyecekle ilgili sorunlar özellikle öne çıkmaktadır. Askerî’nin kaydettiklerinin ne kadarının yolculuğun gerçekleri, ne kadarının da kendisinin inatçı kişiliğinin ve yüksek standartlarının yansıması olduğunu anlamak güçtür. Fakat durum ne olursa olsun, zorlu bir yolculuk geçirmiş gibi görünmektedirler. Karşılarındaki temel engeller kış havası, çölü geçmelerini sağlayacak net bir güzergâhın olmayışı, yetersiz gıda, su, barınak ve yerel kabileler tarafından ne şekilde karşılanacaklarına ilişkin belirsizlikti. Bu sorunlar dizisi biraz şairane (ve duygusal) eğilimli olan Askerî’yi yaptıkları uzun yolculuğa ilişkin bazı berrak görüntüleri kaydetmeye yöneltmişti. Aşağıda 8/9 Şubat 1912 gecesinden alınan bir örneği görüyoruz: "Şiddetli rüzgâr fırtınasından sonra bu kadar muharrib bir yağmura
    artık bu gece de tahammül edemezdik. Bütün örtülerimiz ıslanmış, yalnız üzerimizde çamaşırımız kuru kalmıştı. Ne altımıza serecek ne üstümüzde örtecek bir şey vardı. Bu hâl ile bir gece daha açıkta yatmak bais-i felaket olacak. Fehmi’nin hâli endişe bahttır. Ne nerede bulunduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman nereye varacağımızı."
    Sabah güneşi çıktığında elbiselerini kurutmaya çalıştılarsa da kendilerini dolu taneleriyle taşlayan bir başka fırtına kaosa yol açtı. Süleyman Askerî develerin sanki kırbaçlanıyorlarmış gibi barınak aramaya dağıldıklarını anlatır ve şairane bir şekilde dolunun şematet-i biinsafi’sinden [insafsız şamatasından] ve lüle-i bişuur fırtınanın sesinden yakınır. Subayların çektiği çileler olumlu ve olumsuzu, mutlulukları ve sıkıntıları birleştirmişti. Feci soğuk ve yağmurların yanı sıra, parlak güneş ışığı ve yıldızlı gecelerle de; kimisi bilgili, kimisi de hırsızlık maksadıyla hareket edip sadece endişe telkin eden rehberlerle de; güzel yemeklerle de uygunsuz şekilde hazırlanıp hasta eden gıdalarla da ve sıcak Bedevi misafirperverliğiyle olduğu kadar şüphe ve soygunculukla da karşılaştılar. Askerî
    bir keresinde Arap kabile üyelerinden, mallarını çalmaya hazır “çingeneler” olarak bahsetmiştir. Subaylar arasında dostluk yoldaşlık da vardı, özellikle Mısır topraklarını geçip Libya’ya girmeyi başarıp başaramadıklarına ilişkin tartışmalar da. Biraz tuhaf bir şekilde, bu dokuz haftalık zorlu yolculuğun hedefindeki askerî göreve ilişkin hiçbir belirti olmadan günler geçip gitti. Nihayet hem İtalyanların top ateşini hem de onlara yanıt veren, Osmanlı askerlerinin “Enver’in topu” (midfa’-i Enver) dedikleri top seslerini duyduklarında bu, onlara bir sarsıntı gibi geldi.
    Belki bundan daha da acayip olan, grubun gecikmesine neden olan bir hadiseydi: Söz konusu olan şey, bir deve yavrusunun doğumuydu. Grubun üyeleri bilhassa soğuk ve yağmurlu geçen bir gecenin ardından (Askerî yüzlerce kez donduğunu söylemektedir) şafak sökerken çay içmektelerdi. Yakınlarında bir kargaşa yaşanıyordu. Develerden biri doğum yapmaktaydı. Askerî, Arapların, kendisini şaşırtan bir şekilde, hadiseye ilgi göstermediklerini ve zavallı hayvanı kendi başına bıraktıklarını not düşmüştür. “Zavallı deveyi ala halihi terk ediyordu. Israrlarımızı görerek Hüseyin gömleği yırttı, yavrucuğun cılız bacaklarından tutarak çekti. Bir deri parçası gibi bi-ruh kumlar üzerine düştü. Ben bunu vakitsiz düşen bir ölü yavrucuk bir an vefat etti sanmıştım. Fakat o def ’aten teneffüse başladı. Tedricen ayağı baş oynuyordu. Hepimiz münacatkâr bir nazar-ı hayretle bu
    zavallı yavrucuğu yaşatmağa çalışıyorduk. Hüseyin garib bir ısrarla isti’cal ile bizi yine develerimize binmek, bu yavruyu çölde terk etmek için [gayret etti]. Mümkün değil. Yavruyu terk edemeyeceğimizi lisan-i kat’i ile söyledik. Biraz gevşedi. Anasının sütü yoktur dedi. Bu inanılacak bir şey mi?” Devenin doğumu grubun içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Sonunda, Askerî’nin ısrarıyla, yavru deveyi bir heybeye yerleştirip yola koyuldular. (Enteresandır ki Enver de Kuzey Afrika çölündeki hayvanlara benzer bir muhabbet göstermiştir. Kendisine hediye edilen ve onu her yerde takip edip hatta yatağının yanı başında uyuyan evcil ceylanı 1912 Haziran’ında
    Libya’da hastalanınca bundan duyduğu kederi not düşmüştür.)

    Fakat bir süre sonra bu hakkında pek yaygara yapılan deve yavrusunun hayatta kalmasından bile daha iyi haberler aldılar: İngiliz kontrolündeki Mısır sınırlarını aşmış ve Sirenayka’ya girmişlerdi. Bu esnada Eşref, kendisinin rehberlik ettiği, mühim kişilerden müteşekkil daha büyük ve daha önemli bir topluluğu Libya’ya
    geçirmişti. Haftalar önce, yani 10 Kasım 1911’de Mısır’a varan Eşref, Batı Çölü boyunca yapacakları yolculuğu organize etmeye koyulmuştu. İskenderiye’nin hemen batısındaki Üçüncü Kilometre’de çekilen bir fotoğraf, onların da benzer şekilde, din adamı kılığına büründüklerini göstermektedir. Grupta tanıyabildiklerimiz arasında Eşref, Şeyh Salih Şerif, Emir Ali Paşa (Abdülkadir Cezayiri’nin oğlu), Emir Ali Paşa’nın oğlu Abdülkadir, İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ve on üç kişi daha bulunmaktadır. Osmanlı subaylarından birçoğu, yaptıkları planlama, kaçakçılara itimatları ve İngiliz devriyelerinden kaçınmak için denizden uzak iç kısımlarda seyahat etmeleri sayesinde Libya’ya ulaşmayı başarmışlardı. Lakin Jön Türk devriminin kahramanlarından Resneli Niyazi ve Sakallı Emin Efendi de dâhil birkaç kişi yakalandı. Sakallı Emin Efendi, yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Libya’ya geçmeyi bir kez daha denemek için Askerî’nin grubuna katılacaktı. Eşref ’in yolculuğun bu evresine ilişkin organizasyonunun detayları seyrek olsa da, grubun büyüklüğü ve saflarındaki bazı kişilerin önemi, teferruatlı bir planlamaya ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Günlüğündeki kısa notlar, kendisinin henüz hâlâ İstanbul’dayken İtalyanlara karşı verilecek savaş için bazı hazırlıklar yapmış olduğuna ve bazı dostlarının onunla görüşmek üzere güverteye çıktıkları İzmir güzergâhı üzerinden seyahat ettiğine işaret eder. Eşref 10 Kasım 1911’de İskenderiye’ye vardı. Bağdat’tan gelenler gibi, İngilizlerin dikkatinden kaçmak için o da üçüncü sınıfta yolculuk etmeyi tercih etmişti. Bu, bir geceyi karantinada geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu. Eğer birinci ya da ikinci sınıf bilet satın almış olsaydı bundan kurtulabilirdi. Üç gün sonra, içlerinde İzmitli Mümtaz, Nuri
    [Conker], Şeyh Salih Şerif Tunusî ve Cezayirli Emir Ali Paşa da olan “dostlarından” birkaçıyla bir araya gelmek üzere limandaydı. Onlara Port Said Oteli’ne kadar eşlik etti. Ertesi gün erzak tedarikine ve genel organizasyon işlerine katıldı. Eşref bu noktada Mustafa Kemal’in hasta olduğundan ve onu tedavi olmaya götürdüğünden bahseder; istikbaldeki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı Çaçatis isimli Rum bir doktora götürmüştür.
    Trablusgarp Savaşı’nın ilerleyen safhasında Mustafa Kemal gözünden ciddi biçimde yaralanacaktır. Ailesine göre, Eşref, Mustafa Kemal’in cepheden yurda dönerken Viyana’daki bir uzmana görünmesine aracı olmuştur. Emir Ali Paşa’yı, İzmitli Mümtaz’ı, Selanikli Nâzım’ı, Nuri ve Şeyh Salih Şerif ’i içeren grup, 19 Kasım’da ulaşacakları El-Dab’a kadar trenle gitti. Cebel Hamam’da geçirdikleri dört günün ardından kendilerini taşradan geçirecek bir rehber kiraladılar. O andan itibaren ne trenler de de oteller söz konusu olacak, develerle ilerlemek durumunda kalacaklardı. Yerel Bedevi şeyhlerinin evlerinde veya ekseriyetle çadırlarda kaldılar. 2 Aralık 1911’de sınırdaki Sallum kasabasından Libya’nın iç kısımlarına geçtiler. Libya’ya ulaştıklarında, yollarının üzerindeki Defne ve Tobruk şehirlerinden geçerek, Enver’in Ayn el-Mansur’a karargâh kurmuş olduğu Derne bölgesine doğru yola koyuldular. Tobruk’tan ayrılmalarından altı gün sonra Ayn el-Mansur’a ulaşıp geceyi orada geçirdiler. Enver batı karargâhındaydı, ertesi sabah, ona tekmil verip görevlerini öğrenebilmek için iki saat boyunca yürüdüler.

    Derne, kısa süren savaş
    Fotoğraflar, Libya’nın müdafaasına yönelik Osmanlı-Senusî planının arkasındaki hesabı ortaya çıkarmaktadır. Az sayıdaki Osmanlı subayı Senusî kabilesinden binlerce gönüllüyü eğitmeye koyuldu. Yün üniformaları, makineli tüfekleri, bisikletleri, komuta çadırları ve hatta bir motorlu aracı da içeren ithal teçhizatlarıyla Osmanlı subayları ile uçuşan beyaz cüppeleri ve develeriyle Libyalılar arasındaki tezat aşikârdır. Osmanlılar, imparatorluk ordusuna 19. yüzyıl sonlarından beri danışmanlık vermekte olan Alman subaylardan öğrenmiş oldukları modern askerî teşkilatlanmanın kabiliyet ve taktiklerini masaya koymuşlardı. Buna karşılık Senusîler de kendi ülkelerini savunuyor olmaktan gelen coşkuyu, kendileri gibi liderlerinin karizmasına itimat eden bir sufi tarikatına içkin olan esprit de corps’u (* Fr. Bir grubun mensupları tarafından gruba karşı duyulan müşterek
    sadakat, coşku ve inanmışlık duyguları. (ç.n.)) ve belki de 20.000 kişiye kadar ulaşan insan güçlerini sunmuşlardı. Libya müdafaası ortaya alışılmadık bir eşleşme çıkarmıştı. Hızla modernleşen Osmanlı Devleti, varlığının altıncı yüzyılında atı teknolojisi ve teknik bilgisine yoğun bir yatırım yapmıştı; Senusîler ise sadece 80 yıllık iptidai ve mistik bir İslam kardeşliğiydiler.
    1830’larda Mekke’den dönen Cezayirli bir âlim tarafından kurulan tarikat, Libya’nın doğusunda serpilmişti. Yiğitçe
    bir yaşam tarzını ve dindarane davranışları teşvik eden tarikat, Osmanlı yöneticilerinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir takipçi sayısına sahip olacak şekilde büyüdü. 19. yüzyılın son yıllarında Senusî erkânı İstanbul’la, Libya’nın doğusunu büyük ölçüde kendilerine bırakan bir anlaşmaya varmıştı. Kimi zaman gergin bir mahiyeti olan Osmanlı-Senusî ortaklığı, düşman bir Hristiyan gücün istilası karşısında hızla müşterek bir zemin buldu. İtalyanlar, Osmanlı vilayetine yaklaşımlarındaki kibirden de anlaşılabileceği gibi, Libya’yı istilalarının çocuk oyuncağı gibi olmasını bekliyorlardı. Nihayetinde 34.000 asker, 6.300 at, 1.050 vagon, 48 sahra topu ve 24 dağ topundan müteşekkil bir sefer kuvveti getirmişlerdi. Buna karşılık Osmanlıların Libya’da sadece 5.200 askerleri vardı ki bunların da teçhizatları yetersizdi. Garnizonların kuvveti olması gerekenden düşüktü. İtalyanlar hâlihazırda lehlerine olan bu sayılara savaş boyunca asker takviyesi yapmaya devam edecekler ve 1914 senesinde ülkede 60.000 adamları olacaktı. Sayısal üstünlükleri ve denizdeki hemen hemen tam olan kontrolleri dolayısıyla İtalyan
    komutanlığı doğal olarak kolay bir fetih beklemişti.


    Evans-Pritchard’ı yeniden alıntılarsak, İtalyanlar dolayısıyla: Aşmak zorunda oldukları direniş karşısında şaşırmış ve paniğe kapılmışlardı. Trablus’a yaptıkları ana çıkarmanın ardından ağır ve aşırı ihtiyatlı davrandılar. Türkler direnişi teşkilatlayıp Arap gönüllüleri saflarına katmadan evvel ülke içlerine ilerlemek yerine şehirde oyalandılar. Ayrıca Sirenayka’da da ülke içlerine doğru ilerlemelerini fazla geciktirip Bedevilere Türklerin yardımına gelmeleri ve içlerinde dünya tarihine adlarını yazdıracak bazı maceracı Türk subayların bulunduğu grubun Türkiye’den cepheye ulaşması için zaman tanıdılar. İtalyanlar Türk askerlerinin kabiliyet ve yiğitliklerini küçümsemiş ve Arap
    nüfusun Libya’daki savaşa yaklaşımı hakkında, kendilerinin en büyük yanlış hesabını teşkil edecek şekilde, hatalı hüküm vermişlerdi. Arapların, onlara yardım etmeyecek, hatta onlara karşı dönecek kadar Türklere öfkeli olduğuna inanıyorlardı. İtalyanlar, Bedevilerin kendilerini destekleyeceklerinden öylesine eminlerdi ki, yerel beyanlara göre savaşın patlamasından önceki birkaç ay boyunca Sirenayka’daki Bedevilere bizzat silah
    tedarik etmişlerdi. İtalyanlar Eylül 1911’de Derne’yi bombardımana tutmaya başladıklarında, bölgede konuşlu küçük Osmanlı garnizonu İtalyan savaş gemilerinin menzilinden çıkacak şekilde ricat edip yeniden organize oldu. Ardından, İtalyanlar açısından felaket teşkil edecek bir şekilde, Senusî tarikatı harekete geçti. Liderleri Seyyid Ahmed eş-Şerif güneydeki çölde, yani pek uzakta olmasına rağmen durumdan pekâlâ haberdardı ve yerel önderlerine, kabile güçlerini ülkenin müdafaası için göndermelerini emretti. Yetersiz insan gücüne sahip olan Osmanlılar, kabile kuvvetlerinden gelen bu takviyelerle yüreklenip, onları Osmanlı kuvvetlerine entegre etmek yönündeki zor fakat mutlulukla karşıladıkları işe koyuldular. İtalyanların ilerlemekte gecikmeleri Osmanlılara
    kıymetli bir zaman kazandırdı ve onlara, İtalyanların ülkenin iç kısımlarına ilerlemek yönündeki nihayet gerçekleşen fakat bir nebze ihtiyatlı teşebbüslerini köreltme imkânı sağladı. Kazanılan kritik zaman, tecrübeli Osmanlı subaylarına karayolundan yaptıkları zorlu yolculuklarını nihayete erdirip cepheye ulaşma fırsatı verdi. Ayrıca, Manastır’daki önde gelen eylemcilerden biri olan ve yine oradan Enver’i iyi tanıyan Aziz Ali (aynı zamanda
    Aziz Ali el-Mısrî olarak da bilinirdi) ortaya çıkarak Bingazi cephesinin komutasını ele aldı. Ardından da Derne mıntıkasının müdafaasını koordine etmek üzere, bir deve üzerinde Enver çıkageldi. Derne cephesinin komutası daha sonra Mustafa Kemal’e verilecekti. Senusîye’den almakta oldukları kuvvetli desteğe müteşekkir olan Osmanlı subayları, istişare ve planlamalarına tarikatın şeyhlerini dâhil etmekte itinalı davrandılar. Bu durum, Osmanlılar
    ve Senusîye arasında karşılıklı gönderilen mektuplar, sancaklar, hediyeler (Enver’e içlerinde birkaç Afrikalı kadın da olan birçok hediye gönderilmişti), eğlence araçları ve hatta bir Senusî zaviyesine Osmanlı Sultanı’nın adının verilmesiyle kendini gösteren yüksek seviyeli muhabbet gösterilerini çoğalttı. Söz konusu eylemler sadece zevahire yönelik değildi. Senusîlerin lideri Ahmed Şerif ’in gönderdiği sancaklar, çoğu okuma yazma bilmeyen kabile üyelerine, kendisinin Osmanlıları desteklediğini ve dolayısıyla onların da desteklemeleri gerektiğini göstermek açısından önemli bir vasıtaydı. Eşref ’in koleksiyonundaki resimlerde, Kur’an ayetleri işlenmiş Senusî sancakları ve Osmanlı-Senusî bağının bir başka önemli sembolü, yani ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağı
    görünmektedir. Senusîlerin Osmanlılara verdiği desteğin giderek artması, mücadelenin tabiatının değişmekte olduğu gerçeğini yansıtmaktaydı: Bu artık basit bir Osmanlı-İtalyan savaşı değildi. Önemli ölçüdeki Osmanlı idaresi ve nezaretine rağmen bu, İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir savaş hâline geliyor ve sömürgecilik karşıtı bir mücadele mahiyetini alıyordu. Bu sırada Osmanlı subaylarının önünde çok çetin bir iş vardı. Senusî kuvvetlerini dizginleyen büyük lojistik güçlüklere odaklanmadan önce gönüllü Osmanlı subaylarını askerî plana entegre etmeleri gerekiyordu. Süleyman Askerî’ye Aziz Ali el-Mısrî komutası altında görev verilmiş, fakat onunla geçinmeyi başaramayınca (bu genç, inatçı gönüllüler arasında yoğun bir rekabet hüküm sürüyordu) Askerî’nin Derne mıntıkasına geçmesine müsaade edilmişti. Daha sonra, Enver Balkan Savaşları’nda görev yapacak
    olan Osmanlı komuta heyetini organize etmek için İstanbul’a döndüğünde Askerî, Aziz Ali’yle birlikte geride kalmış, fakat Askerî, Derne mıntıkasının komutanlığını Mısırlı’ya bırakmıştı. Derne yakınındaki Ayn el-Mansur karargâhında konuşlanmış olan Eşref ’e, kabileleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında tutmak, askerî eğitimlerini organize etmek ve onların taarruzlarını genel Osmanlı komuta yapısıyla eşgüdümlü hâle getirmek gibi kritik
    görevler verildi. Evvelce çölde geçirmiş olduğu günler ve Arapçaya vakıf oluşu dikkate alındığında bunlar Eşref ’e uyan görevlerdi. “Ordu ve yerel gönüllüler arasındaki koordinasyondan sorumlu kılındı. Awaqir kabilesinin komutanı olarak üstlenmiş olduğu vazifelere ilaveten, ayrıca daha kapsamlı bir koordinasyon yürüttü; mevcut meseleler ve istikbaldeki hamlelerin planlaması konusunda kabilelerin ve Senusîlerin fikirlerini öğrenmek adına
    kabile şeflerini, milis komutanlarını ve Osmanlı subaylarını “harp meclislerinde” bir araya getirdi. Eşref, kabile kuvvetinin kıdemli komutanları olan Osmanlı subaylarının tayinlerinden sorumlu olduğu gibi, ayrıca kabileler arası ihtilafları da karara bağladı.” Bu görevlerden hiçbiri kolay değildi. Trablusgarp Savaşı’nda Bedevilerin kullandıkları taktiklere ilişkin ifadeler, Libyalı isyancıların Muammer Kaddafi güçlerine karşı 2011 yılında düzenledikleri
    ilk saldırılara ilişkin raporlardaki ifadelerle ürkütücü bir benzerlik göstermektedir. Tam bir yüzyıl sonra silahlar değişmiş, fakat Bedevilerin ilkel savaş yaklaşımları aynı kalmıştır: Her ne kadar coşkulu da olsalar, Türk [Osmanlı] kamplarına doluşan Bedeviler hiçbir şekilde asker değildiler. Coşkuyla dolu, düşüncesizlik derecesinde cesaretliydiler. Tek hedefleri en modern teçhizatla donatılmış ve ekseriyetle siperde bulunan düşmana taarruz etmekti. At sırtında hücum ediyor, tehlikeye, araziye ve ihtimallere hiç aldırış etmeksizin, düşmanla nerede
    karşılaşırlarsa karşılaşsınlar çılgınca ateş ediyorlardı. Türk subaylar savaşın ilk günlerinde, bu coşkun süvarileri dizginlemekte büyük güçlük çektiler. Fakat Türk yaklaşımı, disiplinli Türk askerlerinin teşkil ettiği emsal ve kendi coşkunluklarının yıkıcı sonuçları, Senusîlere, profesyonel bir askerin sabrıyla olmasa da daha ihtiyatlı davranmayı öğretti. Dolayısıyla Osmanlı, veya Evans-Pritchard’ın onlardan bahsettiği şekliyle “Türk” subaylarının önünde oldukça çetin bir görev vardı. Eşref ’in koleksiyonunda muhafaza edilen fotoğraflar, artık milisler olarak teşkilatlandırılmış olan kabile güçlerinin tabi tutuldukları eğitimi göstermektedir. Enver, özelde, kabile güçlerinin disiplininden memnun olmamış, Arap savaşçıların “çocuk gibi” davrandıklarını söylemişti. Ayrıca nişancılıkları
    üzerinde de çalışılması gerekiyordu. Fakat, “iyi ve sadık” olarak gördüğü bu kişilerin doğal karakterleri hakkındaki izlenimleri daha olumluydu.Kaybedecek zaman yoktu ve gördükleri eğitim kaçınılmaz olarak hem kısa hem de temel mahiyetteydi. Enver’in, Eşref ’in ve doğu garnizonu komutanı olarak Mustafa Kemal’in bulunduğu Derne’de yaklaşık 2.000 kadar kabile savaşçısı mevcuttu. “Savaşın uzun sürebileceğini fark eden Enver, Bedevi gönüllülere, düzenli Türk birlikleri kadar kendilerinin de direniş ordusunun bir parçası olduklarını hissettirmeye ve rastgele bir şekilde de olsa, onlara biraz askerî eğitim vermeye çalıştı. Kabile şeyhlerinin belli başlı ailelerinden gelen gönüllüler arasından üç yüz genç Bedeviyi seçti ve onlara Derne’nin 20 kilometre kadar
    güneybatısındaki el-Zahir el-Ahmar’da eğitim verdi. Bu gençlere Türkiye’den gönderilen silahlar ve üniformalar verildi, Türk ordusunun çadırlarında konakladılar ve Türklerden maaş aldılar.”

    Enver daha sonra, birçoğu önde gelen kabile şeflerinin evladı olan 365 çocuğu seçti ve Osmanlıların Senusîlerle ilişkisinin sadece kısa vadeli bir çıkar ilişkisinden ibaret olmadığını göstererek onları askerî ve idarî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdi. Osmanlı-Senusî kuvvetlerinin birbirleriyle etkileşim şekli tek bir belgeden gözlemlenebilir. Libyalı bir kabile savaşçısı, Enver’e mektup yazarak, “Allah yolundaki mücahitler” olarak tanımladığı dokuz Libyalıdan müteşekkil bir grup adına para istemiş, içinde bulundukları aşırı yoksulluğa vurgu yaparak bir haftalık çarpışmanın bedeli olan ücretlerinin ödenmesini talep etmişti. Paşa, talebi Derne mıntıkasının komutanı olan Mustafa Kemal’e gönderdi. Geleceğin Atatürk’ü de talebi Derne’nin hemen güneyindeki Hasa mıntıkasının komutanı olan Eşref ’e aktardı. Eşref, talep ettikleri paranın adamlara ödenmesini emretti. Enver, Mustafa Kemal ve Eşref ’in aynı dilekçe üzerindeki imzaları üç adamın Libya’da yürütmek durumunda oldukları
    yakın işbirliğini yansıtır. Elbette, hayatları daha sonra keskin bir şekilde farklı yollara ayrılacaktır. Eşref ’in İtalyanlarla ilk çarpışması 27 Ocak 1912’de vuku buldu. Awaqir kabilesinin komutanı olan Eşref ve kuvvetleri,
    İtalyanlarla ilk çarpışmalarını Derne bölgesindeki Seyyid Abdullah Dağları’nda yaşadılar. Eşref bu karşılaşmayı şöyle anlatmıştır: “300 silahlı Bedevim ile iki makineli tüfeği, kuyruktan dolma bir topu ve mühimmatını, kilit altındaki piyade tüfeği mühimmatlarını ve 1.500 İtalyan tüfeğini düşmandan ele geçirdik. Enver, teşekkür mahiyetinde, ölenlerin ailelerine beşer ve yaralananların ailelerine de birer altın dağıttı. Bana bir fotoğraf ve
    ganimet olarak ele geçmiş bir İtalyan tüfeğini, kabzasına kendi adını kazımak suretiyle hediye etti.” Sonraki günler Mustafa Kemal ve Nuri Conker’le birlikte teftiş devriyelerinde geçti. Bir fotoğraf, Eşref ’in Osmanlı-Senusî kuvvetlerini, ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağını sergilerken gösterir. Elbette bütün görevler çok olumlu değildi; Eşref ’in adamları, İtalyanlara düzenledikleri başarılı akının ardından, Derneli iki adamın İtalyan ajanı olduğunu tespit edip onları oldukları yerde kurşuna dizdiler.

    Enver’in, Eşref ’in ve Mustafa Kemal’in aktif oldukları Derne mıntıkasındaki Osmanlı kuvvetleri şaşırtıcı ölçüde iyi faaliyet gösterdiler. İtalyanların Sirenayka’yı zapt etmek için yaptıkları plan, biri Bingazi’den ve diğeri Derne’den eşzamanlı olarak ilerleyecek iki kolla geniş çaplı bir kuşatma harekâtı icra etmekti. İtalyanlar 28 Kasım 1911’de Bingazi’nin banliyölerine doğru ilerlemeye başladılarsa da üstünlüklerinin ancak savaş gemilerinin toplarının menziliyle sınırlı olduğunun hızla farkına vardılar. İç kısımlara ilerler ilemez kendilerini müdafaa hâlinde buldular.
    Osmanlılar burada inisiyatif sahibi idiler ama her zamanki savunma stratejilerini terk ederek, 12 Mart 1912’de Bingazi’ye topyekûn bir taarruza geçmekle hata yaptılar. Bu, Osmanlılar için bir gerilemeye neden oldu ve her ne kadar İtalyanların iddia ettiği gibi 1.000 kişi olmasa da yüksek miktarda zayiat vermeleriyle sonuçlandı. Bu esnada İtalyanlar Derne mıntıkasındaki durumun daha da ümit kırıcı olduğunu gördüler. Arazi, şehirden
    iç kısımlara doğru dik bir şekilde çıkıyor olmasından ötürü, ilerlemeyi güç ve Osmanlı-Senusî kuvvetleri için müdafaayı kolay kılıyordu. Şimdi Derne Vadisi için, yani şehre ihtiyaç duyduğu suyun kahir ekseriyetini sağlayan vadi için gerçekleşecek mücadele başlayacaktı. Kuvvetlerinin istilacıları durdurma kabiliyetinden ve ele geçirdikleri silah ile mühimmattan büyük cesaret bulan Enver, 11-12 Şubat 1912’de Derne şehrine yapılan taarruza komutanlık ettiyse de kenti ele geçirmekte başarısız oldu. Buna karşılık İtalyanlar kentin çevresine tahkimatlar kurdular. Şehir 8.000 kişiden fazla kuvveti olan bir Osmanlı-Arap gücü tarafından kuşatma altına alındı. Derne mıntıkasındaki durum bu noktada az çok çıkmaza girmişti. Çarpışmalar, İtalyanların Derne Vadisi’ni kontrol etmek gayesiyle bazı mukavemet noktalarını alarak stratejik pozisyonlarını kuvvetlendirme arayışına girmeleriyle zaman zaman alevlenecekti. 17 Eylül tarihinde Ras el-Laban’da bilhassa şiddetli bir çarpışma yaşandı. İtalyanlar on subay kaybedip, 174 ölü ve yaralı verirken, Osmanlı-Senusî kuvvetleri ise bundan çok daha fazlasını yitirdi. Mücadele uzayarak devam etti. Roma, stratejisini yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Libya’daki İtalyan kuvvetlerinin başkomutanı General Caneva geri çağrıldı. İtalyanların, önceki iyimser planlarının çok daha gerçekçi bir planla değiştirilmesi gerektiğini idrak ettiklerini yansıtacak şekilde, kendisinin yerine biri Trablus’a ve öteki Sirenayka’ya olmak üzere iki komutan atandı. Fakat nihayetinde bu çıkmaz, farklı şartlar altında olabileceğinden daha kısa sürdü. Zamanlama belirleyiciydi. Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle, yurda yakın daha ciddi bir tehlikenin baş göstermesi üzerine İstanbul barış istedi. Osmanlılar, 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’yla, İtalya’nın savaş sırasında işgal ettiği On İki Ada’nın iade edilmesi (İtalyanlar bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir) ve Osmanlı sultanının Libya’da halife olarak kabul edilip bir temsilci
    bulundurması haklarının tanınması karşılığında Libya’daki bütün kuvvetlerini geri çekmeyi kabul ettiler. Osmanlıların kovulmasını isteyen halklarına hızlı bir zafer vaat eden İtalyanlar için bu tavizin bir hata olduğu ortaya çıkmıştır. Evans-Pritchard’ın da söylediği gibi, “Sultan ön kapıdan çıkmış, fakat bunu sadece
    arka kapıdan geri dönmek üzere yapmıştı.” İstanbul, Afrika’daki son topraklarını Hıristiyan bir güce kaybetmenin
    getirdiği darbeyi yumuşatmak istemişti. Çekirdek bir Osmanlı gücü Libya’da kaldı, İtalyanları taciz etti ve Senusîlerin direnişini ilerletti. Yine Evans-Pritchard’ın bu husustaki değerlendirmesi alıntılanmaya şayandır:
    Sirenayka’da kalan Türk askerleri, imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi: Arnavutlar, Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar, Çerkesler, Anadolulular, Makedonlar ve Trakyalılar. Bunlar hemen hemen silahlarıyla yaşayan paralı askerlerdi. Savruk olsalar da iyi savaşçılardı ve tutumlulardı; pirinç, patates, ekmek ve ara sıra yenilen bir parça etin yardımıyla savaşmaktan memnunlardı. Enver’e bakınca ilham verici bir lider görüyorlardı. Lakin düzenli orduya mensup bir asker olan Enver, Türkiye’ye dönüp Balkanlardaki savaşta yer almak için huzursuzlanıyordu.
    Komutanlığı Aziz Ali el-Mısrî’ye devredip Bulgar cephesine gitmek üzere Libya’dan ayrılmadan evvel Senusîlerin lideri Seyyid Ahmed eş-Şerif ’i görmek için, Türk-Arap kuvvetlerinin sahip olduğu tek motorlu aracı kullanarak çöldeki vahaya, yani Jaghbub’a dikkat çekici bir yolculuk gerçekleştirdi. Seyyid Ahmed mücadeleyi Osmanlı Sultanı V. Mehmed adına devam ettirmeyi kabul etti. Seyyid Ahmed o andan itibaren daha faal hâle geldi ve yarı özerk bir devlet statüsü talep etti. Seyyid Ahmed, Fransızların emperyal yayılmacılıklarına karşı Senusî direnişini organize etmekte olduğu Sahra çölünün derinliklerindeki Kufra’dan 700 kilometre kuzeydeki Jaghbub
    vahasına henüz yerleşmişti.


    Osmanlı-İtalyan mücadelesi 1919 yılına kadar çeşitli şekillerde devam etti. Lakin 1912 senesinde Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlıların ana odağı zorunlu olarak o bölgeye yöneldi. Subaylarının birçoğunu geri çekip, Senusîlere danışmanlık yapmaları ve onlarla birlikte çalışmaları için sadece çekirdek bir kadro bıraktılar. (Enver’in küçük kardeşi Nuri (Killigil) mücadeleyi sürdürmek için geri gönderildi.) Fakat Balkan Savaşları’nın patlamasının ardından Libya’daki savaş daha da açık bir şekilde İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir mücadele mahiyetini alacak ve bu 1930’ların ilk yıllarına kadar Sirenayka’da devam edecekti. Osmanlıların İtalyanlara karşı Libya’da yoğun olarak faaliyet gösterdikleri dönem, kısa da olsa, önem arz eden uzun vadeli sonuçlar doğuracaktı.
    Birincisi, İtalyanların Libya’yı gasp etmeleri, “Osmanlıların etnik hassasiyetleri olan topraklarına topyekûn bir Balkan taarruzu için yeşil ışık yakmıştı.” İtalya’nın hamlesi Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ı daha saldırgan davranmaya cesaretlendirerek Balkan Savaşları’nı tetiklemeye yardımcı oldu ki, bu da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı için gereken mübrem zemini yaratacaktı. İkincisi, Trablusgarp Savaşı, Osmanlıların, Makedonya’da
    geliştirmekte oldukları, yeni-asimetrik taktikleri benimsemeye yönelik temayüllerini pekiştirdi. Tam da başarıya ulaşıyor gibi görünürken Libya’daki savaştan çekilmek zorunda kalmaları gerçeği, Osmanlı komuta kademesinde, yerel kuvvetlerle birleşip bir gerilla savaşı icra etme stratejisinin Balkan Savaşı patlamadığı takdirde İtalyanlara karşı mühim bir zafer kazandıracak olduğuna ilişkin kuvvetli ve kalıcı bir hissiyat meydana getirdi. Mücadelenin
    nispeten kısa sürmesi ve (her ne kadar İtalya gibi ikinci sınıf bir güce karşı da olsa) bir Avrupa gücüne karşı sağlanan göreceli başarı Osmanlı askerî yetkililerine muhtemelen bir aşırı güven duygusu verdi. Nihayetinde güç bela bir askerî eğitim almış kabile kuvvetleriyle birlikte hareket eden, düzgün ikmal hatlarından mahrum olan ve İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta bulunan birkaç Osmanlı subayı, İtalyanların deniz aşırı maceralarına ket vurabiliyordu ise düzenli Osmanlı ordusunun çok daha iyisini yapabileceği öne sürülebilirdi. Maalesef bir sonraki
    savaş İstanbul’un bu coşkusunu söndürecek ve söz konusu düşüncedeki hataları gösterecekti.

    Üçüncüsü, Trablusgarp, Enver’in etrafında birleşerek, istikbaldeki bazı liderleri de dâhil olmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa’yı tesis edecek şebekenin ilk büyük mücadelesi oldu. Libya; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı veya Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran “Millî Mücadele” için bir çeşit “laboratuvar” oldu.
    Bu adamların İtalyanlara karşı kazandıkları başarılar şüphesiz Enver’i gizli, özel teşkilatını kurmaya teşvik etti ki, bu kararın sonraki yıllarda çarpıcı sonuçları olacaktı. Bedevilere ilişkin malumatı ve onlarla olan bağları nedeniyle Kuşçubaşı Eşref bu şebeke açısından kritik önemdeydi. “Eşref ile Enver arasındaki yakınlık (Libya’da birlikte hizmet etmişlerdi), Enver’i Teşkilat-ı Mahsusa’yı yeniden teşkilatlandırmak için onu görevlendirme kararını almaya sevk etmiş ve Eşref sonunda teşkilatın komutanı hâline gelmiştir.” Eşref Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’ya gerçekten
    komuta edip etmediği tartışmalıdır, fakat teşkilat imparatorluğun önündeki son yıllarda kesinlikle kritik bir rol oynayacaktır. Dördüncüsü, Libya’daki karşılaşma zor durumdaki Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman “millî” birliğine, yani diğer bir deyişle, Müslüman milliyetçiliğine dayanarak müdafaa etmek vizyonunu simgeleştirdi. Hem imparatorluğun içinden hem de sınırların ötesinden gelen, muhtelif karakterdeki bir grup adanmış eylemciden müteşekkil olan ve bir “İnananlar Birliği” olarak tanımlayabileceğimiz yapıyı bir araya getiren Osmanlı komuta kademesi ve özellikle de Enver, görünüşe göre kazandıran bir stratejiye rast gelmişti. Libya’da edinilen tecrübenin imparatorluğu bir arada tutmak için silahlı mücadeleye itibar etmek yönünde yersiz bir iyimserlik üretip üretmediğini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat Trablusgarp Savaşı’nın, dramatik ve bedeli yüksek bir savaşlar silsilesinin ilk perdesi olduğu açıktır.

    BALKAN SAVAŞLARI
    1912 sonbaharında patlayan Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde şok etkisi yarattı. Balkan devletlerinin bir araya gelerek oluşturdukları koalisyon orduları, Rumeli’deki Osmanlı kuvvetlerini hızla aşmış, bu durum, imparatorluğun askerî zafiyetlerini keskin biçimde ortaya çıkarmıştı. Balkanlardan gelen haberler, uzaklarda, Libya’da çarpışmakta olan subaylar için özellikle sarsıcı oldu. Kuzey Afrika’da İtalyanlara karşı icra
    edilen ırak Osmanlı-Senusî mücadelesiyle karşılaştırılınca, Balkan devletlerinin tesis ettikleri ittifaka karşı sürdürülen bir savaş, İstanbul için çok daha ciddi tehdit teşkil ediyordu. Eşref ’in söylediği gibi, Balkan Savaşları saadetlerine son vermişti. Balkanlardaki savaşa ilişkin haberler Eşref ve adamlarına Barka’da çarpışırlarken ulaştı. Bir yandan oldukça istekli olan Senusî savaşçılarını eğitmeye ve teşkilatlandırmaya, diğer yandan ise düşmanlarını kıyı şeridinde hareketsiz tutmaya devam ederek İtalyanlara karşı başarı kazanıyorlardı. Fakat yakında daha kötü haberler alacaklardı: Arnavutluk, yani Osmanlıların Balkanlarda aldığı Müslüman desteğinin tarihî kalesi, 12 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilan edecekti. İşin daha fenası, Osmanlı ordusu savaş meydanında bozguna uğramıştı. Osmanlıların Balkanlarda çöktüğü ve düşmanlarının İstanbul’u tehdit ettiği bu korku verici manzara, Enver’i arkada sadece çekirdek bir kadro bırakarak geri çekilmeye zorlamak suretiyle yalnızca Osmanlıların
    Libya’daki planlarını mahvetmiyor, aynı zamanda bizzat Osmanlı Devleti’nin varlığını da tehdit ediyordu. Balkan
    Savaşları, “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk safhası” olarak nitelendirilmiştir; Osmanlı İmparatorluğu bu noktadan itibaren varoluş savaşı verecek ve bu savaşın ona dâhil olan herkes için çarpıcı sonuçları olacaktı.
    Enver, askerî taktikleri tartışmak için Senusî erkânıyla yaptığı son bir toplantının ardından Libya’dan ayrılıp İstanbul’a döndü. Kendisinin peşi sıra Eşref ’i de İstanbul’a çağırması fazla uzun sürmeyecekti. Eşref, 20 Aralık 1912’de silah arkadaşları Süleyman Askerî, Yakup Cemil ve Topçu Sadık’ı (bu isimlerden her biri müteakip savaşlarda o ya da bu şekilde belirgin bir rol oynayacaklardı) toplamış ve Osmanlı başkentine dönmek üzere
    İskenderiye’ye gelmişti. Lakin İstanbul’a dönmeden evvel Eşref ’in yerine getirmesi gereken gizli bir görev vardı. Bu döneme ilişkin kaynaklar, artık mevcut olmayan hatıratının ‘İçindekiler’ kısmıyla sınırlı olduğundan, görevinin detayları maalesef son derece noksandır. Eşref ’in bu hususta yazdıkları şu şekildedir: “Kanunen meşru bir muvacehe sonucu (mukabele-i meşrua), bir cinayet işlemek mecburiyetindeydim (bir katl hadisem vardır). Bu nedenden dolayı İstanbul’a birkaç gün sonra gizlice döndüm.”
    Bu ifadeler bir derecede şifreli olsa da, Eşref ’in hayatının hiçbir zaman vukuat ve kumpaslrdan uzak olmadığı yönündeki intibayı teyit etmektedir. Aksiyonun keskin ucunda bulunan bir özel harekât subayı için hayat nadiren sıkıcı olmaktaydı. Libya’dan dönen savaşçılar İstanbul’daki atmosferi bir hayli değişmiş buldular. Savaş meydanındaki kötü ve hızlı yenilgilerin, Balkanlardaki Müslüman sivillere karşı gerçekleştirilen vahşetlerle birleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yaşantıyı belki de gayrikabil-i rücu bir şekilde değiştirmişti. Bir akademisyenin belirttiği gibi, sanki “500 yıllık tarih, gıcırdayarak aniden durmuştu. Osmanlılar tarafından idare edilen büyük toprak parçaları, Gladstone’un ünlü kitapçığında öngörebildiğinden bile daha hızlı bir şekilde Balkanlardaki küçük Hıristiyan devletlerinin kontrolüne geçmişti.”


    Çok güç durumdaki Osmanlı başkenti yaşanan değişiklikleri keskin bir şekilde yansıtıyordu. İstanbul artık sokak eylemlerine, organize boykot ve mitinglere sahne olmaktaydı. Siyasi hararet hızla yükselmekteydi. Kaybedilen
    Balkan topraklarından gelen bitmek tükenmek bilmez ve perişan durumdaki travmatik mülteci kafileleri şehre akıyor, öküz arabalarının hüzünlü gıcırtıları ve yere sürtülen ayakların sesleri şehrin dört bir yanında yankılanıyordu. Mültecilere korkunç bir kolera salgınının musallat olması işleri daha da kötüleştirmişti. Silah altına alınan Osmanlı askerleri tarafından Balkanlara taşınan kolera, kısa zamanda mültecilerin birçoğuna bulaşmış,
    zaten sarsıcı olan dramlarına daha da büyük bir ıstırap eklemiş ve perişan durumdaki mülteciler gittikçe huzursuzlanan şehre karışırken İstanbul sakinleri paniğe kapılmıştı. Sahnenin kasveti, basının benimsediği ajite ve umutsuz üslupla uyuşuyordu.
    Bu üslup, imparatorluktan geriye kalan coğrafik ve demografik yapının sarsıcı bir şekilde değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni bir siyasal eylem rotasını yansıtmaktaydı. İnsani sefaletin ortasındaki politik çaresizlik elle tutulabilir hâldeydi; intikam söylemleri destek bulmaya başlamıştı. Kısaca açıklarsak, Birinci Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket oldu. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ; Osmanlı Makedonyası üstündeki hak iddialarından kaynaklanan karşılıklı şüphe ve anlaşmazlıklarını beklenmedik bir şekilde bir kenara koymuş, Avusturya karşısında Balkanlarda bir uzlaşma isteyen Rusya tarafından teşvik edilmiş ve Osmanlı
    karşıtı bir ittifak meydana getirmişlerdi. Büyük Devletler’in örtülü desteğini ve İtalya’yla uzak bir mücadele veren Osmanlı’nın dikkat dağınıklığını sezen Balkan ittifakı Ekim 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdı. Balkanlardaki Osmanlı topraklarının neredeyse hepsi, sadece haftalarla ölçülebilecek bir süre zarfında kaybedildi. Sırp kuvvetleri Manastır’a kadar güneye inerken, Yunanların da Selanik’e akın etmesi, Osmanlıları güvenlik nedeniyle Sultan II. Abdülhamid’i İstanbul’a taşımak zorunda bıraktı. Bu sırada Bulgarlar, her ne kadar kendileri için istedikleri toprakların Sırplar tarafındaın ele geçirilmesi karşısında dehşete düştülerse de, hem Batı hem de Doğu Trakya’dan çıkardıkları Osmanlı kuvvetlerine karşı bir dizi zafer kazanıp, İstanbul’dan sadece 20 kilometre uzaktaki Çatalca hatlarına ulaştılar. Balkan ittifakının birleşik taarruzuna karşı sadece üç kale; Arnavutluk’un kuzeyindeki İşkodra, Çamerya’daki Yanya ve Trakya’daki Edirne dayanabilmişti. Bu üçü arasında en hayati öneme sahip olan, İstanbul yolunun üzerinde bulunan eski Osmanlı başkenti Edirne’ydi. Savaş esnasında muharebe meydanında yaşanan başarısızlıklar, en keskin şekilde Trakya’daki Bulgar ordusunu
    çevirmek için gerçekleştirilen başarısız kıskaç harekâtının iki kolunun liderleri arasında olmak üzere, ordu içerisinde karşılıklı ithamlarla sonuçlandı. Bu iki kolun bir ucunda Enver, diğer ucunda ise Fethi ve Mustafa Kemal Beyler vardı. Söz konusu başarısızlık sonucunda Edirne, Bulgar kuvvetleri tarafından kuşatma altına alındı ve nihayetinde teslim olmaya zorlandı. Subaylar arasındaki bu çekişmeden kaynaklanan dargınlık ve karşılıklı ithamların yakın gelecekte önemli yankıları olacak ve bu yankılar Eşref ’e doğrudan tesir edecekti.
    Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorl
  • Biliyorsun, tanıyorsun onu,
    hep bu saatte gelen işte, lütfen yalvartma, bırak tükürsün
    ruhunu, biliyorsun işte, altıncı katın parmaklığından kız
    gözleriyle aşağı sarkıyor, sırtını dikleştirip göbeğini ileri
    itiyor ve gelmeyen adamı bekliyor, çatı katında nihayet
    seher ışığı beliriyor, belki gökyüzü de büyüktür, mavidir
    ama belki bulutlar belirin.iştir ya da şu lanet olası şafak
    şeyi vardır, hani güneş yükselmeye başlar ama şehir bunubilmez, asla bilmez, evler karanlık ve uykulu ve kapalıdır
    ve pek azı, çok azı hala canlı olduklarından neredeyse
    ilahi denilebilecek bir duyguyu bir an için hissederler, sa-
    dece bir dakika çünkü ardında uyku vardır, başın ağırlığı,
    vardiya saatlerinin düşüncesi, şehirde morumsu seherin
    gönülsüz ışığı vardır ama şehir o kadar büyük müdür? Bu
    pek gülünç çünkü dünyada daha büyük yüzlerce şehir
    vardır, ışık çatı katlarına gediklerden sızar, ciddiyeti gös-
    terir, çıplak kız onu o gece için satın almış olan erkeği
    görür, onun tok ve uykulu halini, lağım kapağını andıran
    aralık ağzını görür, hatta Kederli Meryem Ana sunağında
    titreyen mum ışıklarını, buz gibi seherde sunakta diz çö-
    küşünü ve kızın bu sabah başında siyah tülle orada oldu-
    ğunu biliyorsun, bu mümkün mü, dua ediyordu, gözle-
    rinde yaşlarla sevgilisi, yarını, evi için dua ediyordu, bir
    papaz nişte salınıyordu, uykuluydu, dinsel onurun anla-
    yışlı ifadesiyle kıza bakıyordu, o tütsü kokusu, o birbirine
    bitişik evlerin verdiği duygu, boylamasına sert, gri, insan
    hayatına doymuş evler, birbiri üzerine binmiş perdeler,
    döküntü kara duvarlı on dokuzuncu yüzyıl küçük kilise-
    sinin çevresinde dizilerek birbirini örten evler, dizleri acı-
    yordu, kız parasını ödediği için onunla bir1ikte olan bir
    adamla birlikte bir gece geçirmiş olmasına karşın kendini
    tertemiz hissediyordu ve zaten fahişeliğin getirdiği bu ki-
    şisel fedakarlık nedeniyle öyle hissediyordu, annesi evde
    bdki de korkunç bir hastalıktan mustarip hasta yatıyor-
    du ve o belinin altındaki ağrılar her gece onu sarıyordu ve
    duvarların siyah uçlu kara hatları o yansımalarla kızın
    üzerine bir gölge zan indiriyordu, erkeğin bir eli kızın
    kalçasında, gözleri motosiklet yarışmasındayken televiz-
    yondan yayılan mor ışık kızın yüzüne süzülüyordu ve
    erkek dalgınlık içinde sanki malı yoklarcasına kızı okşar-
    ken, vıcık vıcık konuşan oğlarunkini biliyor musun, kabi-
    linden aptalca konuşmalar yapıyordu, yani salona girebir oğlan vardı ve annesi de bir yığın kadın arkadaşıyla
    orada oturuyordu ve virajı vahşice alma anlarında gidip
    bir taksiyle burun buruna geliyordu ve sonra üçüncü vi-
    tesi zorluyordu ve bu da mekanik güçten alınan güzel bir
    duyguydu, kim bilir nesi var bu tipin yeter ki nefesi pis
    kokmasın, çorabın dizin üzerinde düştüğünü hissedersin,
    beklenmedik anda gelen çatlak bir lanetlemeyi hak eder-
    sin, üst katta oturan emekli albay ve küçük köpeği mer-
    divenlerde rastladığında kadına bir bakar, öyle bir bakar
    ki Tanrı bilir nasıl baktığını, kadın zaten yüksek topukla-
    rın üzerinde zar zor yürürken baldırlar gerilir elbette, er-
    keklerin bakışları lastik gibi oraya uzadıkça uzar, kadın
    kendini ağa tutulmuş örümcek gibi hisseder, o domuzlar
    yüzünden, okuldayken Rahibe Celeste hep, yeter kendi-
    nizi camlarda seyrettiğiniz, günah bu, derdi, öyle derdi,
    kıştı ve pencerelerin ötesinde uzanan bulvar bütünüyle
    kar altında kalmanın sessizliğine bürünürdü ve göz ala-
    bildiğine uzanan yolda lambalar birbiri ardına yanardı,
    ama bu gece nadiren otomobil geçiyor ve eski döküntü
    merdivenlerde, her katta solgun ve tozlu lambalar yanı-
    yor, üçüncü kattaki bozulmuş ve akla her türlü korkunç
    şeyi getiren bir ışık yayılıyor, Tanrım, Tanrım, karanlık
    duvarlar, su dolu çukurlar, tekinsizce park etmiş otomo-
    bil, bazı tiplerin girip çıktığı zemin katındaki atölye, nasıl
    geçindiği belli olmayan birinci kattaki pis fotoğraf stüd-
    yosu, çatılardaki bacaların fantastik düğümü, zemine gö-
    mülen avluların yitimi, her zamanki gibi köşeye işemeler,
    yakın binadaki sıradan gürültüler, Beş Günlük Milano
    Direnişi'nin yiğitleri, dışarı çıkık duran tuğla, küçük avlu-
    daki meyhanenin akşam tartışması, mayalanan onca ha-
    yatın yoğunluğu, asla bilinmeyen, asla bilinmeyecek olan
    bir tür sessiz gümbürtü, gece iniyordu bile, şurada burada
    ışıklar yanıyordu ama yüksekte hala bazı evler karanlıktı,
    sise kuruma bulanmış kara çehreleriyle gizemli evler engin ve karanlık bir çukurun kenarına dizilmiş gibiydiler,
    işte Laide oradan, o yabana ülkeden geliyordu ve Do-
    rigo'nun içindeki bir ses, ses değil de ona seslenen, hiç
    durmadan seslenen derin bir darbeydi, ne saçmalık, dedi
    kendine, saatine baktığı anda Laide banyodan çıktı, saçla-
    rını gergin bir topuzla toplamıştı, lanet bir hali vardı ve
    dudaklannda ruj yoktu: "Ne sen giyinmedin mi daha?"
  • 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlber Ortaylı sevmeyen, onu okumadan geçebilecek kadar umursamaz biri kaldı mı? Sanmıyorum. Eğitim seviyesi ve okuma oranımız site genelinden bakıldığında ülkenin %90’ını oluşturuyor arkadaşlar. Dikkatinizi çekmek isterim. Ülkemizde kitap okuyanların toplandığı en büyük platformuz artık. Bunun meyvelerini de alıyoruz. Arada bir ÇÜRÜK MEYVELER çıksa da bakıldığı zaman kendi kendini yetiştirmiş bireyleri görüyoruz burada ve onları gördükçe de kendimizi geliştiriyoruz. Bu harika bir durum diye gözlemliyorum ben. Çünkü dışarı da bunu yapma şansınız çok az ama burada herkesin birbiriyle rekabete girip daha öğrenmeye aç bir şekilde hareket ettiğini görebiliyoruz. Bunlar olumlu durumlar tabii ki.

    İlber Hocam bir kitap yazmaya karar veriyor ve artık 71. yaşın getirdiği tecrübeye de dayanarak gene TARİH konulu ancak KİŞİSEL GELİŞİM olarak değerlendirebileceğimiz tavsiyelerinin ağır bastığı, anılarla dolu bir kitap görüyoruz karşımızda.

    Tabi olumlu noktalar kadar olumsuz noktalar da kitabın en başında göze çarpıyordu. Tabii yanlış hatırlamıyorsam. Misalen 70 yaşından sonra artık insanın kendini tekrar ettiği ve eser vermemesi gerektiğini beyan ediyor hocamız. Bu da aklıma hep “Acaba hocamızdan artık ayrı mı kalacağız?” sorusunu getiriyordu. Çünkü bu beni üzer. Ya da şöyle bir olumlu tavsiyeye kulak verebiliriz. “Özel hayatınızda kimseyi dinlemeyeceksiniz, Anneniz ve Babanız dahil!” Bende buna katılıyorum çünkü aileniz sizin riske girmenizi, sıkıntı yaşamanızı asla görmek istemez. Bir yerde minik bir ücrette çalışan olup eve gidip gelmenizi, yanlarında olmanızı isterler. Doğrudur, söylenebilir ama vazgeçtiğiniz hayalleriniz ileriki yaşlarda sizi üzebilir. Verdiğimiz kararlar hepimiz için oldukça önemlidir ve yaptığımız değil de yapmadığımız şeylerin pişmanlığı zaman geçtikçe daha fazla ortaya çıkar. Çıkıyor da. Büyük ihtimalle şimdiden bile en az 1 kere yaşamışsınızdır bunu.

    Kitapta “İnsan Kendini Nasıl Yetiştirir” diye bir bölüm var. O bölüm gerçekten önemli. Mesela bizim insanımızın, bilhassa eğitmenlerin memur gibi çakılı kalmasından yakınıyor hocamız. Çok güzel bir noktaya da değiniyor. Gene bizim sitemizin kaliteli insanlarının esefle yaptığı bir noktaya değindiğini belirteceğim. Sitemizi elimden geldiğince de öveceğim zaten. Bu site bizi ayakta tutup tatlı bir rekabete sokuyor. Herkes okudukça ben niye okumayayım diye sorgulamamıza neden oluyor. Bunlar güzel duygular. İnsanların görüp okuduğunu özetlemesi, listelemesi. Burada da bunu kaliteli yapan insanlar var ve hocamızın tam da bu konudan yakınıyor olması ilginç geldi gözüme.

    Bir paragrafı da ziyaret edilmesi gereken şehirlere ayırmak istiyorum. İlber Ortaylı bunu anlattığında benim için oralar hep önem kazanır. Bunları liste yapacağım. Kim bilir belki de nasipse ilerde eşimle düğün yerine böyle bir turne yaparız. Misal İran(Tebriz-İsfahan-Tahran-Şiraz), Ürdün(Petra), Antakya, Palmira, Efes, İskenderiye. Bunların yanında İtalya, Macaristan ve İspanya'daki müzeler. Hadi bu listeye bir de Kütüphane ekleyelim. Washington’daki Kongre Kütüphanesi. Library of Congress. Bunlar yanında Semerkand, Buhara, Kudüs, Roma, Floransa, Şam ve sürpriz olarak da Etiyopya, Somali ve Zanzibar veriliyor.

    Hatta bu paragrafta beni tatmin etmediği için farklı bir örnekleme yapalım istiyorum. İlber Ortaylı’nın gezmeyi tavsiye ettiği müzeleri ve Bir Şehir Nasıl gezilir sorusuna verdiği cevapları olduğu gibi sizlerle paylaşmayı düşünüyorum:

    https://i.hizliresim.com/kMRgBm.png

    https://i.hizliresim.com/anRD3O.png

    Altıncı bölümde EĞİTİM ele alınıyor ve burada okuduklarımız gerçekten çok faydalı. Mesela edebiyat öğretmeni Türkan Bengisu’yu anlatıyor bizlere. Onun yaptıklarını, çabalarını. Şimdi 3 kuruş fazla alıcam, bu iş nasılsa düzelmez diye kaçanları değil de 10 yaşında çocukları koca adam gibi karşısına alan eğitimci bir kadını anlatıyor. Sizce de harika değil mi? İmrendim.

    Biraz da Yedinci Bölümün üzerinde durmak istiyorum. Burada Ne İzlemeli, Dinlemeli, Okumalı diye hoş bir üçgen kuruluyor. Bunun iç açılarını hepimiz görelim istiyorum. Sonradan faydalanmak açısından da kendi adıma bulunmaz nimet olacağı kanaatindeyim.

    https://i.hizliresim.com/VQRXOn.png

    https://i.hizliresim.com/va789r.png

    https://i.hizliresim.com/Lv0grV.png

    https://i.hizliresim.com/P7zPa7.png

    https://i.hizliresim.com/gPRZYb.png

    Bunun yanında ekstra okuma listemiz de mevcut. Bunları da verelim. İhsan Oktay Anar – Puslu Kıtalar Atlası. Falih Rıfkı, öldükten sonra yayımlanan eserleri. Şule Gürbüz’den Kambur, Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında. Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam. Nusret Hızır, bulunabilen çok az sayıdaki eserleri. Umberto Eco - Gülün Adı. Amin Maalouf – Tanios Kayası, Semerkant, Doğu’nun Limanları. Miguel Angel Asturias – Guatemala Efsaneleri, Yeşil Papa. Plutarkhus ve Cicero kitapları. Sezar – Galya Savaşları. Tacitus – Germanya.

    https://i.hizliresim.com/00AmQ8.png

    https://i.hizliresim.com/OrO7PZ.png

    Gene mükemmel bir kitaptı. Çok çok dolu bir kitaptı. O kadar çeşitli konu o kadar düzenli olmuştu ki yazarından editörüne herkes eli öpülesi insandır kanımca. Çok beğendim. Biraz karmaşık yazdım ama ilerde faydalanabileceğimi düşündüğüm çoğu şeyi de ekledim, eklemeye çabaladım. Çok beğeneceğinizi umarak sizlere veda ediyorum. Allah’a emanet olun. Nasipse haftaya görüşmek üzere çünkü artık yabancı dil çalışmalarıma ağırlık verdim sürekli okuyamıyorum. Kendinize iyi bakın. Esen kalın. Her zaman iyi olmanız dileğimle, keyifli okumalar..