• Kitabı bitireli uzun zaman oldu. Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden okudum. Nedendir bilinmez kitabın çevirisine ısınamadım. 1008 sayfa ilk bakışta gözümü korkutmuş olsa da içimde ukde olarak kalan minik kaygılar yatıştı günden güne. Kitabı elimde görenler “ömür biter bu kitap bitmez Abdullah, ne yaptın sen” deyip durdu. Kitabın kalınlığına bakıp sıcak bir tebessümle “hukuk mu okuyorsun sen?” diyen temiz yürekli insanlar da oldu. Üstümde sürekli bugüne kadar nasıl okuyamadım, neden okumaktan kaçındığımın pişmanlığı hissettim. Büyük bir sabırla sayfaları çevire çevire Dostoyevski’nin keskin kalemine bir kez daha tanık oldum. Aile kavramı, inanç eleştirileri ve alışılmışın dışında bir aşk... Schiller, Platon ve Hamlet ile beraber başka eserlerden bahsedilmesi ilgimi çekti. O zamanların gündeminde olan ve insanların okuduğu kitaplar hakkında kendi çapımda çıkarımlarda bulunma şansı elde edebildim. Kitaptaki ana karakterlerde kendimden izler buldum: İvan’ın soğuk tavırları ve mantıkla hareket edişi. Alyoşa’nın -Dostoyevski'nin üç yaşında ölen oğlunun adıdır aynı zamanda- saf, sakin ve hayat dolu bir ruha sahip olması; onu herkesi seven bir karakter olarak gördüm. Yakın Hissettim. Mitya’nın serzenişleri ve tutkulu halleri, bununla birlikte Rus insanının tavırlarını mizaçlarını en çok Mitya’da gördüm diyebilirim. Bir de staretz Zosima var: kardeşinin ölümü, kendisi ölüm döşeğindeyken söyledikleri beni derinden etkiledi. Alyoşa iyi ki söylenilenleri not almış... Mitya’nın talihsizliği, tereddütlerde kalması, mahkeme anlarını hiç unutamıyorum. Tüm bunlar olurken insanların ‘adalet’ anlayışını tekrardan sorguladım.

    İş Bankası Yayınları’ndan okuduğumu söylemiştim en başında. Türkler ile ilgili bir kısma denk geldim ve bu beni araştırmaya yöneltti. Kitabın Türkçe çevirilerinde sansüre maruz kaldığını söyleyenler oldu. Bu konuda emin konuşmaktan yana değilim fakat edindiklerimi paylaşmaktan geri kalmak istemiyorum. Bu durumun herhangi bir ulusal oynama ve çarpıtılabilmek amacıyla yazıldığına kanaat getirmiyorum. Aksine Dostoyevski’nin insanların doğaya ve hayata karşı işlediği suçlara bir çığlık, bir misilleme olarak kaleme döktüğünü düşünüyorum. Sansür var mı yok mu bir şeyler demek benim için bir muammadan ibaret. Alfa ve İletişim yayınlarının alakalı kısımla ilgili çevirisini de bu iletinin altında paylaşıp, herkesin mutlaka bu kitabı okuması gerektiğini dile getirerek noktalamak istiyorum...
  • Toprağı niçin kucakladığını, neden öpmek istediğini bilmiyordu; gene de yeri gözyaşlarıyla ıslatarak bütün coşkunluğuyla bu toprağı daima, ölene kadar sevmek için ant içiyordu. İçinden, “Toprağı sevinç gözyaşlarınla sula ve bu gözyaşlarını sev…” diye geçti. Niçin ağlıyordu? Öyle bir coşkunluk içindeydi ki, göğün sonsuzluğunda parlayan yıldızlar için bile ağlıyor, ama çılgınlığından utanmıyordu. Sanki evrenin sayısız âlemlerinden uzanan teller hep birden ruhunda birleşmiş, ruhu da başka âlemlerle ilişkinin titreşimleri içindeydi. Herkese her şeyi bağışlamak, af dilemek istiyordu; ama kendisi için değil, hayır, başkaları hesabına, dünyada işlenen büyük suçlar için… Onun, “Benim için de başkaları af dileyecekler…” sözlerini yeniden duyar gibi oldu. Her geçen an adeta elle tutulur gibi bir açıklık ve kesinlikle, ruhuna üstündeki gök kubbesi gibi sağlam, sarsılmaz bir şeyin yayıldığını hissediyordu. Sanki içinde bir düşünce vücut buluyor, bir daha ondan ayrılmamak üzere, ömrünün sonuna kadar yerleşip temelleşiyordu. Zayıf bir delikanlı olarak yere kapanan Alyoşa doğrulduğu zaman sağlam, cenge hazır bir erkekti, bunu geçirdiği vecd anında anlamış, duymuştu. Alyoşa bu hatırayı ömrü boyunca sakladı içinde. Derin bir inançla, “O saat ruhuma biri girdi,” diye tekrarladı.
    Üç gün sonra manastırdan ayrıldı. Staretzin “dış dünyada yaşamak” emrine uygundu bu zaten.
    Dostoyevski
    Sayfa 473 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • — Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.
    — Tıpkı Tanrı gibi, değil mi?
    İvan güldü.
    — Sen de Hamlet’teki Polonius’un dediği gibi, taşı gediğine yerleştirmeyi pek biliyorsun. Kendi sözümle yakaladın beni. Ziyanı yok, memnunum. İnsanın yarattığı Tanrı da kendine benziyorsa nasıl bir Tanrıdır bilmem. Demin, bunlardan ne diye söz açtığımı sordun. Bak; ben belirli olayları, hikâyeleri toplayıp yazmaya pek meraklıyım. Gazetelerde okuduklarımı, kulaktan duyduklarımı not eder yazarım. Hayli zengin bir koleksiyonum var. Bizde bilirsin, daha çok dayak, sopa, kırbaç geçer; ulusal bir nitelik kazanmıştır bunlar. Bizde kulaktan çivilemek yoktur, ne de olsa Avrupalıyız, ama sopa, kırbaç özbeöz malımızdır, elimizden alınamaz. Yabancı ülkelerde dayak faslı kalkmış galiba; ahlak mı düzelmiş, yeni yasalar mı insanlara birbirlerini dövmek için izin vermiyormuş ne… Ama oradakiler kendilerini başka, tıpkı bizdeki gibi tam anlamıyla ulusal bir biçimde ödüllendirmiştir; o kadar ulusal ki, bizde gerçekleşemeyeceğe benzer. Gene de son zamanlarda yüksek çevrelerinizde dini bir akımın başlamasıyla galiba bizde de rağbet bulacak. Fransızcadan çevrilmiş nefis bir broşürcüğüm var. Oldukça yakın, topu topu beş yıl önce, Cenevre’de, galiba yirmi üç yaşında Richard adında bir haydut ve katil hüküm giymiş. Delikanlı idam edilmek üzereyken tövbekâr olmuş, dinine dönmüş. Sözü geçen Richard birisinin yasadışı çocuğuymuş. Henüz beş altı yaşındayken anası babası onu İsviçre’de dağda bir çoban ailesine hediye etmişler, ötekiler de çocuğu işlerinde kullanmak üzere yetiştirmişler. Richard, vahşi bir hayvan yavrusu gibi büyümüş, çobanlar ona hiçbir şey öğretmemişler, yedi yaşını bitirince, kara, yağmura, soğuğa bakmadan yarı çıplak, yarı aç, yarı tok bir halde sürülerin başına göndermeye başlamışlar. Hareketlerini hiç de kötü bulmuyor, vicdan azabı duymuyorlarmış, tam tersine buna hakları olduğuna inanıyorlarmış. Çünkü Richard onlara bir eşya gibi hediye edilmiş; karnını bile fazladan, gönüllerinden koparak doyuruyorlarmış… Richard kendi söyleyişiyle, o yıllar, İncil’in Müsrif oğlu gibi yaşıyormuş; açlığını, satış için semirtilen domuzların kepek bulamacıyla gidermeye can atarmış. Ama sahipleri bunu da vermiyor, domuzların yemliğinden çalacak olursa kıyasıya dövüyorlarınış. Richard’ın çocukluğuyla ilk gençliği, büyüyüp gürbüzleşip hırsızlığa başlamasına kadarki zamanı böyle geçmiş. Bu vahşi yaratık Cenevre’ye yerleşmiş, gündelik kazandığı parayı içkiye veriyor, vahşi hayvandan farksız yaşıyormuş. Sonunda bir ihtiyarı öldürüp soymuş. Yakalanıp mahkemeye verilince idam hükmü giymiş. Orada bu gibi işlerde fazla duygulu davranmazlar! Hapishanedeyken Richard’ın çevresini bir yığın papaz, çeşitli İsa cemiyetlerinin üyeleri, hayır kurumlarından bayanlar, vb. sarmış. Hapishanede yattığı sırada okumayazma öğretmişler, İncil’i anlatmaya başlamışlar. Vicdanını, aklını harekete getirmiş, sıkıştırmış, dırdır etmişler. Sonunda adamcağız suçunu olduğu gibi kabullenmiş. Richard mahkemeye, bir canavar olduğunu, ama sonunda Tanrının ışığıyla aydınlanarak affına uğradığını yazılı olarak bildirmiş. Cenevre, bütün dindar Cenevre heyecanla ayağa kalkmış. Yüksek, kibar muhit insanları hapishaneye üşüşmüşler, Richard’ı kucaklayıp öpüyor, “Sen, Tanrının yardım elini uzattığı kardeşimizsin!..” diyorlarmış. Richard da duygulanarak gözyaşı döküyormuş. “Evet, kutsal ışığa kavuştum! Eskiden, çocukluğumda ve ilk gençliğimde domuzların yediklerini öpüp başıma koyuyordum, ama şimdi kutsal ışığa kavuştum, Tanrı kulu olarak öleceğim!” “Evet, öyle Richard, Tanrı kulu olarak öl, kan döktüğün için Tanrı adına öleceksin! Ama domuzların yemini kıskanıp çalarken (iyi değildi bu, hırsızlık yasaktır!) Tanrıyı tanımıyordun; varsın olsun, gene de kan döktüğün için ölmen gerekiyor.” İdam günü gelmiş. Richard ağlayarak durmadan, “Hayatımın en mutlu günü, Tanrıya gidiyorum!..” diye tekrarlıyormuş. Papazlarla yargıçlar ve hayırsever bayanlar da, “Evet, ömrünün en mutlu günü bu, çünkü Tanrıya gidiyorsun!” dive bağırıyorlarmış. Kimi arabayla, kimi yayan, hepsi kütle halinde Richard’ın bindiği hapishane arabasının peşinden gidiyormuş. Adamın asılacağı alana gelince, ‘”Öl kardeşim!” diye Richard’a bağırmaya başlamışlar; “Tanrı adına öl, çünkü O yardım elini uzattı sana!” Böylece Richard, kardeşlerinin kucaklamaları arasında idam yerine götürülmüş. Tanrının ışığına kavuştuğu için kafasını giyotinde tam kardeşçe bir şekilde uçuruvermişler. Gayet tipik bir olay bu. Broşürü, Protestanlığı koruyan yüksek muhitten birtakım Rus hayırseverleri Rusçaya çevirmişler. Rus halkını aydınlatmak için çeşitli gazetelerle diğer yayın organlarına parasız olarak basılmak üzere dağıtmışlar. Richard oyununun tadı ulusal oluşundadır. Biz, Tanrının ışığına kavuşmuş bir kardeşimizin kellesini uçurmayı saçma buluruz, ama tekrar ediyorum, gene de aşağı kalmayız. Bizim, tarihten kalma, içten gelen büyük bir tutkunluğumuz, dayak zevkimiz vardır. Nekrasov’un, bir mujiğin kırbaçla atının gözlerine, “Tatlı bakışlı gözleri”ne vurduğunu anlatan bir şiiri var. Herkesin bildiği Rusluk bu. Şiirde, at, gücünden fazla taşıdığı yükle çamura saplanmış, arabayı kurtaramıyor; mujik, hayvanı hırsla döver, ne yaptığının farkında olmadan, dayağın tadını çıkararak, acı acı durmadan döver… “Halin yoksa da çek, geber de çek!” Beygirceğiz gayretle çırpınır, öteki, kendini savunamayan “ağlayan gözlerine” kırbacı indirmeye başlar. Hayvan kendinden geçerek ileri atılır, bütün vücuduyla şapır şıpır titreyerek, soluk almadan, yan yan, çirkin, doğal olmayan bir sıçramayla yürür. Nekrasov’un anlatışı insanın içini paralıyor. Oysa bu sadece bir beygirdir. Tanrının dayak yemek için yarattığı bir beygir… Tatarlar öğütledi bunu bize; yadigâr olarak da bir kırbaç bıraktılar. Ama yalnız atlar değil, insanlar da dövülür. Aydın, okumuş bir adamla karısı öz kızlarını, yedi yaşındaki bir yavruyu sopayla dövüyorlar. Bunu en ince noktasına kadar not etmiştim. Babası dövmek için kullandığı kuru dalların dikenli olmasına dikkat ediyor; dayak “daha oturaklı” oluyormuş, böylece kızcağıza “yerleştirmeye” başlıyor. Dayak atanlar arasında öyleleri var ki dövdükçe kızışıp sonunda tam bir şehvet duymaya başlarlar, bunu iyice biliyorum. Şöyle bir beş on dakika döverler; vuruşlar gittikçe hızlanır, sıklaşır, daha yakıcı olur. Çocuk bağırır, sonra artık bağıramaz olur, tıkanır sadece, “Baba, baba, babacığım!” diye inler… Sözünü ettiğim olay, her nasılsa, kim bilir hangi şeytanın burnunu sokmasıyla mahkemeye yansımış. Bir avukat tutulmuş. Rus halkının avukatlara ablakat, “kiralık vicdan” diye ad takması hayli eskidir. Avukat müşterisini savunmak için yırtınmış: “Mesele gayet basit, bir babanın kızını dövmesi gibi olağan bir işi mahkemeye düşürmek ayıptır.” Jüri kanmış bu sözlere, toplaşarak adamı temize çıkarmışlar. Mahkemede bulunanlar, canavar kurtuldu diye sevinç çığlıklarını basmışlar. Ah, ben orada olsaydım, canavar adına bir öğrenci bursu kurulmasını öne sürerdim. Hoş tablolardır bunlar!.. Ama çocuk konularında bunlardan daha nefisleri de var bende. Rus çocuklarına ait çok, pek çok şey topladım Alyoşa. Küçücük, beş yaşında bir kızcağızdan anası babası, “saygıdeğer, mevki sahibi, okumuş, terbiye görmüş” insanlar nefret ediyorlardı. Bak, bir daha kesin olarak söyleyeyim, bazı insanlarda çocukları, sadece çocukları hırpalama zevki tam bir tutkunluk hali almıştır. İnsan cinsinden başka yaratıklara karşı Avrupalılar gibi aydın ve insansever, son derece hatırlı, yumuşaktırlar. Ama çocukları hırpalamaktan pek hoşlanırlar, hatta çocukları bu anlamda severler. Canavarları, karşısındakinin aczi kendini koruyamayan, kimseye sığınamayan bir yavrunun melekvari, safça güveni büsbütün kışkırtır. Bütün bunlar zalimin damarlarındaki kötü kanı kızıştırır. Şüphesiz, her insanda bir hayvan gizlidir; hiddet, hırpaladığı kurbanın haykırışlarından kabaran şehvet hayvanı sefahatin verdiği kötü hastalıkların, nekris, böbrek, vb. illetlerin hayvanı, zincirinden boşanmış bir canavar… O zavallı beş yaşındaki kıza aydın geçinen ana babası çeşitli eziyetler ederlerdi. Elle, sopayla döver, zaman zaman tekmeler, neden yaptıklarını iyice bilmeden çocuğun vücudunu çürük içinde bırakırlardı. Sonunda işkencenin en incesine vardılar: Haber vermediği için küçük kızlarını kışın en soğuk gecelerinde helaya kapatmaya başladılar. (Sanki o yaşta, deliksiz uykuya dalmış bir çocuk aptesi geldiğini haber vermeyi bilebilirmiş gibi) Ceza olarak pisliğini yüzüne sürüyor, ağzına sokarak yemeye zorluyorlardı. Bunu yapan, kızın öz annesiydi! Bu ana, kızının pis helada inlediğini duyarken yatağında rahat uyuyabiliyordu! Düşün, başına geleni kavrayamayacak kadar küçük yaratık o murdar, karanlık, soğuk yerde, ufacık eliyle sızlayan göğsünü yumruklayarak gözyaşları döküyor, “Tanrıcığı”na onu koruması için yalvarıyordu. Bu saçmalığa akıl erdirebiliyor musun sen dostum, kardeşim, dindar rahip adayı? Bu saçmalığın ne gereği var, dünyada varlığının nedeni ne? Bu olmasa, insan iyilikle kötülüğü ayırt edemeyeceği için yaşayamazmış derler. Bu kadar pahalıya patlayan iyilikle kötülüğün canı cehenneme! Bir yavrunun “Tanrıcığı”na döktüğü gözyaşları dünyanın bütün bilgisine bedeldir. Büyüklerin acılarını hesaba katmıyorum; onlar elma yemiş; cehenneme kadar yolu var, fakat bunlar, bunlar!.. Üzüyorum seni Alyoşka, bir tuhaf oldun, istersen bırakayım.
    Dostoyevski
    Sayfa 311 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Çocuklar bir şey bilmedikleri için henüz suçsuzdurlar. Çocukları sever misin, Alyoşa? Sevdiğini biliyorum, niçin yalnız onları ele almak istediğimi anlarsın. Yeryüzünde acı çekmeleri babalarının yüzündendir, elma yiyen babaları yüzünden ceza görüyorlar… Ama bu öteki dünyadan gelme, yeryüzünde insan yüreğine tamamen yabancı bir görüştür.
    Dostoyevski
    Sayfa 309 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • Bunun için açık söylüyorum: ben Tanrıyı olduğu gibi, bütün yalınlığıyla kabul ediyorum. Şuna da dikkat etmeliyiz: Tanrı varsa ve yeryüzünü gerçekten yaratmışsa, onu Euklitos [Eukleides] geometrisi üzerine kurmuş, insan zekâsına ancak üç boyutlu kavrayabilme gücü vermiştir. Bununla beraber eskiden de, şimdi de —hatta en kalburüstü olanlar arasında— yeryüzünü ve daha da genişleterek bütün evrenin Euklitos ilkelerine dayandığını kuşkuyla karşılayanlar, hatta Euklitos’a göre yeryüzünde mümkün olmayan iki doğrunun kesişmesinin belki sonsuzluğun bir yanında gerçekleştiğini düşünenler çıkıyor. Azizim, aklım bunlara ermedikten sonra Tanrıyı nasıl anlayabilirim? Açık söylüyorum: bu çapta sorunları çözebilecek güçte değilim; zekâm Euklitos çevresi içinde, dünyasaldır. Bu yüzden bu dünyanın ötesinde konularla uğraşamam ben. Senin de kulağına küpe olsun Alyoşa dostum: bu gibi şeylerle zihnini yorma, hele Tanrıyla ilgili konularla… O’nun varlığıyla yokluğuyla uğraşma. Bu tür sorunlar yalnız üç boyuta akıl erdirebilenlere göre değildir. Böylece Tanrının varlığını candan kabul ettikten başka hikmetini, akıl erdiremediğim ereğini de kabul ediyor, hayatın kuruluşuna, yaşamanın anlamına inanıyorum. Sözümona hepimizin katılacağı sonsuz uyuma, evrenin ulaşmaya çabaladığı “Tanrıya giden ve bizzat Tanrıyı temsil eden” Ulu Sözlere ve daha da başka şeylere, sonsuzluğa kadar inanırım. Bu konuda söylenmiş çok şey var. Galiba, iyi yoldayım, ne dersin? Şimdi bak, sonuç olarak, Tanrı dünyasını, varlığını çok iyi bilmekle birlikte, kabul etmiyorum ben. Tanrıyı değil, dikkat et, yarattığı dünyayı, Tanrı dünyasını kabul etmiyor, kabule razı olamıyorum. Şunu da söyleyeyim, çekilen acıların geçip unutulacağına, insanlar arasındaki o gülünç, yakışıksız çelişmelerin Euklitos gücündeki insan akıllarının çirkin bir icadı olarak silinivereceğine, daha sonra, dünya tragedyasının sonunda, ölümsüz uyuma kavuşulduğu anda bütün kalpleri dolduracak, başkaldırmaları yatıştıracak, insanoğlunun işlediği bütün suçları, döktükleri kanı yalnız bağışlatmak değil, insanlara ait her şeyi büsbütün temize çıkaracak bir olayın ortaya çıkacağına da inanıyorum. Evet, bütün bunlar varsın olsun, meydana gelsin, ama ben bunu kabul etmiyor, kabul etmek istemiyorum. Hatta paralel doğrular kesişsin ve ben gözlerimle göreyim bunu; görüp, “Evet, kesiştiler,” diyeyim, gene de kabul etmeyeyim. Dayandığım temel, benim görüşüm budur Alyoşa. Bunu ciddi olarak söyledim. Konuşmamıza mahsus en saçma, mümkün olduğu kadar saçma bir şekilde başladım, ama getirip itiraflarıma bağladım, zaten senin istediğin de buydu. Tanrı konusu değil, sevgili kardeşinin manevi cephesi ilgilendiriyordu seni. Bunu da aldın işte.
    Dostoyevski
    Sayfa 305 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • İvan neşeyle, coşkuyla,
    — Tam tersine, bu rastlantı şaşırttı beni! diye bağırdı. İnanır mısın, ötekinin evinde deminki karşılaşmamızdan sonra hep bunu, yirmi üç yaşımın toyluğunu düşünüyordum. Sen de şimdi içimi okumuş gibi bundan söz açıyorsun. Burada oturmuş kendi kendime ne diyordum, biliyor musun: hayata inanmasam, sevdiğim kadına sırt çevirsem, dünyanın gidişine inancım kalmasa, hatta tam tersine, her şeyin karmakarışık, uğursuz, belki de şeytanca bir kaos olduğuna iman etsem, insanların hayal kırıklığından uğradığı bütün korkulara tutulsam gene de yaşamayı isteyeceğim, hayat kadehini ağzıma götürünce bitirene kadar bırakmayacağım! Ama bilinmez, belki yaşım otuza gelince kadehimi bir yana fırlatıp bitirmeden çekilirim… nereye, onu da bildiğim yok. Otuz yaşına kadar da gençliğimin her şeye, her türlü hayal kırıklığına, hayata karşı nefrete üstün geleceğini kesin olarak biliyorum. Çoğu zaman kendi kendime, “Dünyada, şu içimdeki azgın, belki de hayasızca yaşama hırsını yenecek bir umutsuzluk var mı acaba?” diye sorduğum oldu. Galiba böyle bir şey olmadığına, daha doğrusu otuzuma basmadan olamayacağına karar verdim. Çünkü bu umutsuzluğu tanıyınca içimde tek bir istek kalmayacaktır herhalde. Bu yaşama hırsını bazı sümüklü, veremli ahlakçılar, hele şairler alçaklık diye adlandırıyor, öte yandan yaşama hırsı dediğimiz özellik az çok Karamazov’ların hepsinde var. Bu doğru her şeye rağmen sende de var; buna rağmen bunu neden alçaklık sayarız bilmem. Gezegenimizde herkes güçlü bir merkezcil gücün etkisi altında, Alyoşka… Canım yaşamak istiyor, ben de, mantığım ne derse desin yaşıyorum. Varsın dünyanın gidişatına inancım olmasın, ama baharda yeşeren pırıl pırıl ağaç yaprakları, mavi gök, bazen inanır mısın, niçin sevdiğimi bilmediğim bir adam ruhuma öyle yakın geliyor ki! Çoktandır inanmadığım halde eskilerin hatırına saydığım insan kahramanlığına değer veriyorum. İşte balık çorban da geldi, afiyetle ye. Nefis çorba, güzel yapar bunlar… Avrupa’ya gitmek istiyorum, Alyoşa. Buradan doğruca Avrupa’ya gideceğim. Biliyorum, orada sadece bir mezarlık bulacağım. Aziz ölüler gömülü orada; her bir mezar taşı ateşli hayattan; ideale, gerçeğe, mücadeleye, bilgiye candan inançların öylesine içten övgüleriyle dolu olacak ki, şimdiden biliyorum, yere kapanarak bu taşları öpecek, gözyaşları dökeceğim; hepsinin çoktandır öbür dünyaya göçtüğünü bildiğim halde… Ama kederimden ağlayacak değilim, gözyaşlarım bana mutluluk vereceği için ağlayacağım. Duygulanmamla mest olacağım. Baharın pırıl pırıl körpe yapraklarını, mavi göğü severim ben, anlıyor musun? Akıl mantık işi değil bu, içinle, karnınla seviyorsun; ilk gençliğinin gücünü seviyorsun…
    Dostoyevski
    Sayfa 298 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • “Ah, çocuklar, sevgili dostlarım, yaşamdan korkmayın! İyi ve doğru bir şey yaptığın zaman yaşamak ne kadar güzeldir!”

    /Alyoşa/
    Dostoyevski
    Sayfa 1199 - İş Bankası Kültür Yayınları, Cilt II, 1.basım