{Ç News} Kocaeli Kitap Fuarı Özel Yayını;
Merhabalar Efendim....!!

Kahveleri Hazırlayın...!
{Ç News} Kitap Fuarı Özel Yayını Başlıyor...!

Kocaeli kitap Fuarı ve Ben adlı Yazıma Hoş Geldiniz :)
Uzun ama çoook uzun bir yazı oldu baştan belirteyim. Normalde bu kadar uzun olmayacaktı. Ne ara uzadı bende bilmiyorum.. :)

Fuar'a iki defa gittim. İlkin de 2 saat, ikincisin de 4 saat gezdim. 4 saat biraz biraz yetti. Bence en az 6 saat lazım :) sadece kitap almıyoruz ki, muhabbetimiz bol bizim.. :)

Bugün Asıl maksadım bu alanda toplanan sahaflardı. Yalnız o kadar sahafın içinde gerçekten işini yapan sahaf sayısı beş'i geçmez. Her kitap okunmaya değer mi? (Bence) Değmez tabi ki. Zaman önemli. Zaman geçiyor ve bunu iyi kullanmak lazım. O yüzden seçebildiğimiz kadar iyi kitaplar seçmeliyiz.

Fuar kitapların dışında bana keyifli sohbetler kazandırdı. Öncelikle Nostalji Sahaf, Türkiye İş Bankasın da ki görevli arkadaşlar, şans eseri denk geldiğim ileri yayınlarında ki arkadaş. (ileri Yayınlarını takip etmişliğim yoktur ya da okumuşluğum. Koskoca 5 metrelik bir Mustafa Kemal'in askerleriyiz standı haliyle dikkatimi çekti ve uğradım.) YKY'ye uğradım fakat sohbet ettik onun dışında bir şey alamadım. Daha devamı var.. Bu fragmandı :)

Sohbet tadında yaptığım alışverişlerden bakalım neler almışım. İlk önce sahaflardan başlayalım;

Atatürk'ün Hatıra Defteri (Türk Tarih Kurumu)
Cem Karaca Kitabı (Ada Müzik)

Bu iki kitabı adını hatırlamadığım bir sahaftan aldım ve çok temizler. Özellikle hatıra defteri el değmemiş resmen. İçinden de Anıtkabir den alınmış güzel bir kartpostal çıktı. Bu iki kitabı 30 TL'ye aldım. Çok uyguna geldi. Basımları yok çünkü. Sahaf'ın ne sahibi ne de çalışanı nazik değildi. Gözüme ilişti kitaplar aldım ve çıktım.

https://ibb.co/jxPzMJ

Yine adını hatırlamadığım bir sahaftan;

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na Ait olan,

Gelibolu ve Arıburnu kitaplarını aldım. Bu iki kitap bana çok uyguna geldi. Hem satışları yok hem de ciltli ve üzerlerin de özel bir şömiz kaplama mevcut. İkisini 35 TL'ye aldım. Normal de Tek bir kitap 36 lira zaten :) sıfır el değmemiş tertemiz kitaplardı. Sahaf ilgili ama kapanış saati geldi diye aceleci idi. Yenisinin Internette 21 TL olduğu Murat Bardakçı kitabına 25 TL istedi. Çok dedim. Sen bilirsin. Evet ben çok bilirim dedim çıktım :)

 https://ibb.co/bsYFvd

Gel gelelim Nostalji Sahaf'a. Bu abi'yi çok sevdim ve uzun uzun sohbet ettik. O kadar çok durdum ki artık insanlar çalışan olduğumu sandı ve kitap sormaya başladılar. :) İkinci kez gittiğim de daha çok sohbet ettik onu da anlatacağım...

Şimdi ilk seferden üç kitap aldım.

Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi (YKY)
Aziz Nesin - Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz (Adam)
Aziz Nesin - Surname (Adam)

 https://ibb.co/dtthad

Çok cüzi bir miktar verdim bu kitaplara. 20 TL :)

Sahaf gibi sahaf. Çok sevdim kendisini. İkinci kez gittiğimde daha çok kitap aldım ve daha çok sohbet ettik. Bir de kaset aldım.. :)) neyse onun hikayesi sonra..

Bunlar ilk gittiğim de yaptığım kitap alışverişleri idi. Kısa bir fuar değerlendirmesi yapayım ;

Fuar'un bulunduğu lokasyon ücra bir yer değil. Her türlü otobüslerin geçip gittiği, zaten etrafı avm olan bir yer. Fuar alanı çok büyük. Sahaflar ayrı yerde, normal yayın evleri  ayrı yerlerde kümelenmiş. Anladığım kadarıyla bundan önceki senelerde kim nerede ise bu yılda aynı yerinde. Park yeri yeterli. İki sefer gittim ve sorun yaşamadım. Güvenlik iyi. Özel güvenlikler yerine polisler güvenliği sağlıyor. Havalandırma ve Yürüme alanı iyi kimse ile çarpışmadım :) Sadece gerçek Sahaflar daha fazla alanda hizmet verebilirdi. Bazı sahaf adı altında kitap satanlar vardı ki evlere uzak. Şaka gibi. 100 kitap yok. İki sefer de de aynı manzara ile karşılaştım.. Neyse biz ikinci seferimize geçelim ve daha sonra son bir değerlendirme yaparız.

Bugün çok fazla kitap aldım. Merak edip aldıklarımın yanında, listeye eklediğim kitaplarda vardı.

İlk iş olarak Nostalji Sahafa tekrar gittim. Selam verdikten 2 saat sonra falan ayrılabildim. İlk yarım saat'te kitapları seçtim. Ondan sonrası muhabbet oldu.. Hatta o kadar uzun durdum ki artık insanlar benden bir şeyler istemeye başladı. Dert yananlar kitap arayanlar. Onun dışında plak, kaset, cd de satıyordu.. Bolca kaset dinledim. Ac/Dc, Metallica, Nirvana, Sepultura, Overkill, Gun' s Roses.... Ve daha niceleri..
Çok keyifliydi.

Aldığım kitaplar;

Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 1-2 (Can)
A'dan Z'ye Yaşar Kemal (YKY)
Nazım Hikmet;
Kuvayı Milliye,
Memeleketimden İnsan Manzaraları (YKY)
Aziz Nesin;
Nah Kalkınırız,
Bay Düdük,
Rıfat Bey Neden Kaşınıyor,
Tatlı Betüş,
Sosyalizm Geliyor Savulun, (Adam Yayınları)
Şimdiki Çocuklar Harika (Nesin Vakfı)
Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum (May) (Denk gelen bir kitap ince bir şey ama açtığım her sayfası bağladı beni. Verdiği mesajlar güzeldi. Merak edip aldıklarından.)

 https://ibb.co/kMYuoy

Ve bunlara ek olarak, hellboy ÇizgiRoman'ını aldım. Tamm bir koleksiyonluk. Matbaa'dan kesilmeden ve kapak takılmadan çıkmış. Tam sayfa. Sayfaların üstü bile tırtıklarından ayrılmamış. Koleksiyon olsun diye aldım. :)

https://ibb.co/mqDr1J

Bunlara ek olarak bir de kaset aldım. John Lennon'ın Imagine Albümü.

1988 Yılına ait ve tertemizdi. Çift kaset. Evde walkman im var dinlerim nostalji olur dedim aldım.. Eve geldim ama walkman çalışmıyor. İçindeki kaset çalar lastiği gevşemiş. Neyse ki basit bir şey ama ben walkman almaya karar verdim. Dün ilanlara baktım ve Sony walkman 10.yıl edisyon olan walkman satışa girmişti. Nadide bir parça idi ama alamadım satıldı maalesef. Sağlık olsun. Ne walkman i diyenler olabilir lakin yeri ayrıdır. :) üzgünüm... Çok değerli bir bir kasetçalar dı :(

 https://ibb.co/fay5vd

Kitap, Çizgiroman ve kaset'e bana göre çok cüzi bir miktar ödedim. Bütün her şeyi 100TL'ye aldım.. :)

Daha sonra bir kaç sahaf daha dolaştım. Ama pek ısınamadım ve son kez Şibumi'nin ilk basımını aramaya koyuldum. Bir yerde rastlamıştım
Alamamıştım. Tekrar gittim ama satılmıştı. Yoksa burada ne kıskançlıklar olacaktı.. Ah ahh.. :) Sahaf Abimiz de neyse, yazmayayım. Para kokluyor resmen. Kitaplara verdiği rakamlar efsane. Satışı yok, 100 lira.. Yahu 10 gün sonra satışı olacak.. Hint kumaşı değil ki? Milleti sömürmek için uğraşanlarda var tabii...!!

Oradan çıktım dedim normal yayınevleri'ni dolaşayım. Fuar'a gidenler bilir Internet fiyatlarından daha pahalıdır yayınevleri burada. Klasik %20-25 indirim uygularlar. Yanı fuar diye ucuza almaya gitmeyin :)

İlk durağın Ötüken oldu. Yüzleri gülen güzel insanlar vardı. Kitapları almam 44 saniye sürdü. Aklımda olanları aldım çünkü. Dedim şunu şunu ve şunu istiyorum. Arkadaşın yüzünde gülümseme. Tabi. Dedim 1 dakika da bu kadar kitap hiç satmadın değil mi :)

Aldığım kitaplar;

Cengiz Aytmatov'un Kutulu Kitap serisi vardı. İçinde 10 kitap var. Onu aldım. Hepsini yazamayacağım, liste bu;

https://ibb.co/c40kvd

Nihal Atsız - Deli Kurt
Ziya Gökalp - Türkçülüğün Esasları
Ve Bismark... (Merak ederdim kendisini iyi denk geldi)

Toplu olarak bakarsak görünüm şu şekilde;

https://ibb.co/nzSb1J

Aldığım bu kitaplar da Ötüken %40 yaptı sağolsun. Geçen hafta yaptığı indirimi devam ettirmiş. Ben ötükenle Mehmet sayesinde tanıştım. Bir kaç kitap vardı ama öyle takıldığım baktığım bir yayınevi  değil. Görüş olarak çok şey taraftalar o yüzden. Ben iki türlü de yanlı yayın yapan yayınları çok tercih etmem. Karışık yayın yapanlar benim için daha iyidir. Neysem..

Ötüken'den sonra Türkiye İş Bankası Yayınlarını ziyaret ettim.. Burada ki arkadaşla yarım saatten fazla muhabbet ettik. Sonra bir hacı amca geldi. Efsane bir amca :) Kazım Karabekir in kitaplarını arıyordu. Bir kaç kitap önerdim. Oho dedi onlar var tamam başka? Dedim nasıl başka :) e sen kulağına küpe takmışsın, sonra kaşına takmışsın, kulağının arkasına da takmışsın dedi. Bak çeşitlendirmişsin dedi. Bir tane yetmemiş dedi. Bende farklı kitaplarını arıyorum dedi eheheh. Biz başladık gülmeye. Bu kadar iyi bir örnek veremezdi herhalde. Amca Rizeli. Telefonundan kütüphanesini gösterdi. Net söyleyeyim İş Bankası Yayınları'nın standın dan daha fazla kitap vardı. Muhtemelen kitap sayısı 3 ile 4 bin arasında. Kütüphane gibi ev :) çok güzel sohbet ettik amca ile sonra o gitti.. Alacağım bir şey yoktu ama yine aldım üç kitap..

Resim Harp Tarihi - I. Dünya Savaşı (Bunun II. Dünya Savaşı olanı bende zaten vardı. Bir ara I.sini aradım bulamamıştım. Ya da 3 4 gün sonra gönderim seçenekli idi almamıştım. Görmüşken alayım dedim. Efsane bir kitaptır tavsiye ederim. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bilgiler vardır. Şimdi takımı tamamladım.)

Talat ve Enver Paşaların hatıralarını aldım. (Çok kalın olmaması ve Ekstra bilgi edinebilmek için aldım..)

https://ibb.co/c3DVvd

Daha sonra YKY'ye Geçtim ama bir şey almadım. Sadece biraz muhabbet ettik orada ki arkadaşla. Sonra ayrıldım. Biraz dolandım neler var neler yok diye. İlgimi çeken çok fazla yer yoktu. Sonra Mustafa Kemal'in Askerleriyiz yazılı 5 metrelik koskoca bir stand gördüm. Yukarı doğru 5 metre ama fuar'ın sonlarında yer bulmuş. Dedim siz kimsiniz :) İleri Yayınları imiş. Hiç bilmediğim bir yayın. Bu da Ötüken gibi sanırım, kendi yayın politikasına göre uç görüşlerde yayın yapıyor. Takip ettiğim ya bir kitabını almışlığım yoktu. Ama güler yüzlü iyi insanlardı. Hepsi ile bir şeyler konuştuk. Çok ilginç kitaplar çıkardı. Ülkemiz de hiç çevrilmemiş ama önemli kitaplar. Neyse önerdiği kitaplardan bir tane seçtim... Meraktan aldım bu kitabı da :)

Transkafkasya İçin Mücadele

 https://ibb.co/bSvMJy

Dedim kitap iyi çıkmazsa yakana yapışırım :) okuyunca göreceğiz...

Oradan bir bakış attım. Kaynak yayınlarını buldum.. Dedim bir bakayım.. Gözüme ilişen bir kaç kitap denk geldi aldım. Bunlar hep çeşitlemek amaçlı yaptığım işler :)

İlker Başbuğ - Nasıl Bir Türkiye
Osmanlı'da Sosyalizm Türkçülük ve İttihatçılık (Kitabın adı bile albenili. Merak ettim)
Feroz Ahmad;
Ittihat Ve Terakki,
Ittihatçılıktan Kemalizme,
Modern Türkiye'nin Oluşumu

https://ibb.co/bCfcrJ

Son alışverişim bunlar oldu. Burada da biraz sohbet ettim ve artık kapanıyordu fuar. Dört saatlik bir kitap gezisinin sonuna gelmiştim.

Bir kaç özel baskı poster ve ayraç aldım.
Poster 1 https://ibb.co/kaTK5d
Poster 2 https://ibb.co/f0FtWJ
Poster 3https://ibb.co/kSU95d

Kitap Ayraçları ;
https://ibb.co/ieH1Jy

Daha fazla gezip daha az ya da çok kitap alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Sadece o ortamda bulunmak binlerce kitap arasında dolaşmak bile ayrı keyfili. Fuar alanı'nın ekstra olarak sunduğu ne var-yok bilmiyorum. Onlara bakamadım. Araçları ile gelmeyenler için otobüsler, ring ler vs var sanırım tam bakamadım ama bu konuda ulaşımı kolaylaştırmışlar.

Yayınevi Fiyatları: Internet fiyatlarından %5 az ya da çok. Farkı yok. İndirim için gitmeyin. Hüsrana uğrarsınız. Bu bütün fuarlar için geçerli.

Sahaflar : çok fazla varlar evet. O kadar sahafı aynı anda görmekte güzeldi. Ama benim seçebildiğim kadarı ile işini layıkıyla yapabilen sayısı 6 yı geçmez. Diğerleri ya sizi soyma peşinde ya da çok fazla (en azından bana göre) kitap satmaya çalışmaktalar.. Tarih kitaplarına çok yöneldim ama çok az rastgeldim ve alamadım. Bunların içinden en keyiflisi tabi ki Nostalji sahaftı. Bir sonraki yıla daha değişik şeyler yapacağını söyledi. Balat'ta ki dükkanına da gideceğim. Sohbetimizi yarım bırakacak değiliz... :)

Çok ama uzun yazdık. Umarım biraz fikir oluşturmuşumdur. Çok fazla kitap aldım. Daha fazlasını da alabilirdim. Ne kadar gezerseniz ve ne kadar bütçe ayırırsanız o kadar çok şeyle evinize dönüyorsunuz.

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz..!!

Sağlıcakla kalın..

{Ç News}

Pol Gara, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
 29 Nis 00:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Gazap Üzümleri'ni ikinci okuyuşum. İlk okumam 13-14 yaşlarında idi, kitap çok kasvetli gelmişti ve çok sıkılmıştım. O kadar ki bir daha yıllarca Steinbeck okumadım. Ebru Ince ve Mehmet A.'nın birlikte yaptıkları etkinlik vesilesiyle ikinci kez okumak nasip oldu :))

Mehmet A.'nın 'Duyduk duymadık demeyin' tarzında yaptığı davullu tanıtım harika ve çok ilgi çekiciydi :))
Ebru Ince'nin ise varlığı bile yetiyor ortalığı hareketlendirmeye :))

Etkinliğin ilanının altına yorum olarak; 'Karamsar şeyler okumak için hayat çok kısa ve bahar geldi...' yazmama rağmen arkadaşlar uslup olarak o kadar zarif davrandılar ki, okumamaya utandım kitabı. Ve iyi de oldu, yıllar sonra aynı kitabı okuduğumda çok farklı geldi bana. Kitap elime dün akşama doğru geldi ve bugün de okuyup bitirdim. Biraz ağır gidiyor ama, azmedince okunuyor, güzeldi.

Dünya'da neler, ne acılar yaşandığına dair bir fikir verdi bir kere daha. Amerikanın kurucuları oranın gerçek sahiplerini kırana geçirerek kurdu o ülkeyi. Sonra zencilere, sonra da kendi vatandaşlarına, şu anda da Dünyâ'nın çoğuna yapılan daimi bir zulüm mevcut yaşanılan hâdiselerde, tarihinde... Kitapta yerinden yurdundan edilen insanlar, göçmenler anlatılıyor. Şimdi de yok mu bu göçmenler yeryüzünde , adı mültecî olarak söylense de bu günlerde. Mesela Sûriye'liler. Dünyâ'da nasıl karşılanıyorlar, adamlar kendi dinlerinden, dillerinden olana nasıl zulmetmişler, ezmişler, aşağılamışlar, onlara neler yapmazlar?.. Allah kimseyi vatansız Bırakmasın! İnsanlar ne kadar farklı görüşlere de sahip olsalar, vatan o vatanı vatan bilen, hainlik etmeyen herkesin vatanı ve kimsenin kendi vatanından, toprağından başka gidecek yeri yok! Bunu her hal ve durumda hatırlamalıyız!.. Kitabın verdiği mesajı anlatabilmek adına bu incelemeye biraz alıntı ekliyorum, bir fikir verecektir sizlere.

shf: 424, 425, 426, 427, 428
"Kaliforniya'da ilkbahar çok güzel olur. Vadilerdeki meyve ağaçlarının kokulu tomurcukları, pembeli beyazlı sığ bir denize benzer. ...

Derken ağaçlar yaprağa durur, meyve ağaçlarından tüm taç yapraklar dökülür, yerleri pembeli beyazlı bir halı kaplar. ... Kirazlar, elmalar, şeftaliler, armutlar, incirler... Ürünler çabucak olgunlaşırken Kaliforniya'nın tümünde yaşam hızlanır. Metveler ağırlaşır, dallar onların ağırlığıyla aşağıya sarkar, kırılmasınlar diye altlarına destek konur.

Bu bolluğun arkasında, anlayışı, bilgisi, tecrübesi zengin insanlar vardır. Onlar tohumlarla sonu gelmez deneyler yapar, toprağın milyonlarca düşmanına karşı dayanıklı türler geliştirmeye çalışırlar. Küflere, böceklere, paslara ve mantar hastalıklarına karşı dayanıklı. Bu insanlar dikkatle ve sabırla uğraşır, tohumu olsun kökleri olsun, tümünü kusursuz hale getirmeye çabalarlar. Sonra kimyadan anlayan adamlar çıkagelir, ağaçları haşere ve zararlılara karşı ilaçlarlar. Üzümlere kükürt püskürtür, hastalıkları, çürümeleri, küfleri önlemeye uğraşırlar. Koruyucu hekimlik dalının uzmanları bahçe sınırlarını kontrol altına alır, meyve sineklerini, Japon böceklerini kollarlar. Kimisi hasta ağaçları karantinaya alır, kökünden söküp çıkarır, yakar... Bunların hepsi bilgili adamlardır. Genç ağaçlarla asma filizlerini aşılayanlar ise bunların içinde en zeki olanlarıdır, çünkü bunların işi bir cerrahınki kadar ince ve nazik bir iştir. Elleri cerrah eli gibi, yürekleri cerrah yüreği gibi olmalıdır o ağaç kabuğunu yarabilmek, aşıyı yerleştirebilmek, yarayı kapayabilmek, havaya karşı koyabilecek biçimde sarabilmek için. Büyük adamlardır bunlar.

Dizilerin arasında bahçıvanlar gezinir, ilkbaharda biten yaban otlarını yolar, sonra toprağı altüst edip ot kesiklerini dibe alarak humus sağlamaya çalışır, suyu tutabilsin diye toprağı kabartır, sular birikebilsin diye çukurcuklar oluşturur, suyu büsbütün emip bitirmesin diye de yabâni ot köklerini imha ederler.

Bu arada meyveler durmadan büyür, asmalarda çiçekler göze çarpmaya başlar. Yıl ilerledikçe sıcak da artar, yapraklar koyu yeşil olur. Erikler küçük birer kuş yumurtası boyuna gelir, ağırlıklarından dallar iyice sarkar, altlarına dayanmış desteklere yüklenirler. Kaskatı küçük armutlar biçim alır, şeftalilerin yüzünü ince bir tüy tabakası kaplar önce. Üzüm tomurcukları minik taç yapraklarını döker, katı, ufacık boncuklar bu sefer yeşil düğmelere dönüşür, düğmeler ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda çalışan adamlar, meyve bahçelerinin sahipleri, bakıp, kafalarından hesaplar yaparlar. Ürün iyidir o yıl. Adamlar gururludur. Ürünü iyi yapan onların bilgisidir çünkü. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir onlar. Kısacık, incecik buğday, kocaman ve verimli hâle getirilmiştir. Küçük, ekşi elmalar, büyük ve tatlı olmuştur. Ağaçlar arasında biten, koruğuyla kuşları beslemekten başka işe yaramayan asma çeşit çeşit üzümler vermiştir. Siyahı, kırmızısı, yeşili, açık pembesi, moru, sarısıyla. Her çeşidin de kendine özgü bir tadı vardır. Deneme çiftliklerinde çalışan adamlar yeni yeni meyve türleri oluşturmuşlardır. Nektarinler, kırk çeşit erik, kağıt kabuklu cevizler. Ve hâlâ hep çalışmaktadırlar. Seçerler, aşılarlar, değiştirirler, kendilerini zorlarlar, toprağı zorlarlar durmadan.

İlk önce kirazlar olur. Yarım kilosu birbuçuk sente. Allah kahretsin, toplatamayız ki o fiyata! Siyah kirazlar, kırmızı kirazlar, dolgun ve tatlı... Her kirazın yarısını kuşlar yer, bitirir, kuşların açtığı deliklere eşekarıları dadanır, çekirdekler yerlere dökülür, üzerlerinden kara şerit gibi artık parçalar sallanır kuru kuru.

Mor erikler yumuşar tatlanır. Çabuk bunları toplat, kurut, kükürtlet... Dünyâ'da yapamayız. İşçinin ücretini ödeyemeyiz bir kere... Ücret ne kadar düşük olursa olsun, yine de ödeyemeyiz. Bu sefer mor erikler halı gibi serilir yerlere. İlk önce derileri buruşur, sonra ordu ordu sinekler dadanır, sonunda vadinin içi baştanbaşa o baygın çürük kokusuyla dolar.

(Halbuki; "İşçinin alnının teri kurumadan ücretini veriniz!" diyen bir Peygamber (S.A.V.) gelmiştir bu Dünyâ'ya... 'İncelemeyi yapanın notu')

Sonra armutlar sararır yumuşar. Tonu beş dolar. Yani beş dolara kırk tane elli librelik kutu. Ağaçlar budanır, ilaçlanır, meyveliklerin bakımı yapılır... Topla meyveleri, kutulara yerleştir, kamyonlara yükle, konserve tesisine teslim et... Elli librelik kutulardan kırk tanesi beş dolara. Yapamayız. Böylece sarı meyveler de patır patır yerlere dökülür, çatlar, yarılır. Eşekarıları meyvenin yumuşak etine saldırır, bir fermentasyon kokusu yayılır ortalığa.

Ondan sonra üzümler... İyi şarap yapamayız. Kimse satın almaz ki iyi şarabı! Topla üzümleri asmalardan. İyisini, çürüğünü, arı sokmuşunu. Saplarıyla, pisliğiyle birlikte bas, çürümeye bırak.

Ama fıçılarda küf var, formik asit var.

Eh, o zaman da kükürt ile tanik asit ekle.

Fermantasyonun kokusu hiç de şarabın o zengin kokusuna benzemiyor. Çürüme kokusuyla kimyasal madde kokusunun karışımı bal gibi.

Eh, ne yapalım! Alkol var ya yine de içinde! İçen sarhoş olur nasılsa.

Küçük çiftçiler çevrelerinde sular gibi yükselip biriken borçları seyrediyorlar. Hem ağaçları ilaçlamışlar, hem de ürünleri satamıyorlar. Hem budatmış, aşılatmışlar, hem malı toplayamamışlar. Bilgili adamlar çalışmış, düşünmüş, taşınmış... Ama meyveler yerlerde yatıyor. Bağlarda çürüyen bulamaç havayı zehirliyor. Hele o şarabı bir tatsanız! Hiç üzüm tadı yok! Kükürt, tanik asit ve alkol karışımı sanki.

Bu küçük meyve bahçesi gelecek yıla koskoca bir holdingin malları arasına katılacak. Borçlar boğacak çünkü sahibini.

Bu bağ da bankanın malı olacak. Ancak büyük toprak sahipleri kurtarabilir yakasını. Çünkü onların kendi konserve tesisleri de var. Dört armudu soyup ikiye böler, haşlar, konservelerseniz, yine onbeş sente satarsınız. Hem koservelenmiş armutlar çürümez de. Yıllarca dayanır.

Çürüme tüm eyâlete yayılıyor, o baygın koku toprağın mâtemi oluyor. Ağaçları aşılamayı, tohumu verimli hale getirmeyi bilen o bilge kişiler, aç insanları beslemenin bir yolunu bulamıyorlar. Dünyâ'ya yepyeni meyve çeşitleri sunmuş olan adamlar, meyvelerin yenmesini sağlayacak bir sistem yaratamıyor. Bu başarısızlık tüm eyâletin(Ülkenin!) üzerine bir yas gibi çöküyor.

Asmaların, ağaçların sunduğu ürünler, fiyatı yüksek tutabilmek uğruna imha edilmek zorunda. İşte en acı olanı da o. Kamyonlar dolusu portakal yerlere dökülüyor. Millet kilometrelerce uzaktan kalkıp üşüşmüş oraya... Dökülen meyvelerden toplayabilmek için. Ama olmaz ki! Bedavadan toplayabilecek olduktan sonra, kim verir bir düzine portakala yirmi sent parayı? Ellerinde hortumlar taşıyan adamlar gelip yığılı portakalların üzerine gaz sıkıyorlar. Bir yandan da işlenmek istenen suça kızıp köpürüyorlar. Meyve almak için oraya gelen halka kızıyorlar. Bir milyon insan aç... Meyveye ihtiyaçları var. Gazlar sıkılıyor, sıklıyor altın dağların üzerine.

Ve çürüme kokusu tüm ülkeyi dolduruyor.

Gemilerde yakıt diye kahveleri yakalım. Isınmak için mısırları yakalım... Ne güzeldir ateş! Patatesleri nehirlere dökelim, aç insanlar toplayamasın diye kıyıya gözcüler dizelim. Domuzları kesip kesip gömelim, leş kokusu toprağın içine karışsın gitsin.

Suçun ötesinde bir günah var bu işte. Ağlamanın simgeleyemeyeceği bir hüzün var. Tüm başarılarımızı yıkıp deviren bir yenilgi var. O verimli toprak, o dizi dizi ağaçlar, o sapasağlam ağaç gövdeleri, o olgun meyveler... Oysa beri yanda çocuklar pellagra'dan ölüyor. Ölecek de. Çünkü portakaldan kâr edilemiyor. Adli tabipler gelip formları dolduracak... Kötü beslenmeden öldü diye... Çünkü yiyecekler çürümek zorunda. Zorla çürütülecek.

İnsanlar ellerinde ağlarla geliyor, nehirlerden patates avlamaya uğraşıyorlar, nöbetçiler de onları oradan uzak tutmaya uğraşıyor. Millet tangırdayan arabalarla portakal toplamaya geliyor, portakalları üzerine gaz sıkılmış halde buluyor.. Kazık gibi dikilip patateslerin önlerinden akıp geçişini seyrediyorlar, kesilmekte olan domuzların ciyaklamasını dinliyorlar. Hayvanlar hendeğin içinde kesiliyor, üzerleri hemen sönmemiş kireçle örtülüveriyor. Portakal dağlarının vıcık vıcık, çürük bir sıvı halde akışını seyrediyorlar. Aç insanların gözlerinde giderek büyüyen bir gazap oluşuyor. Ruhlarında yumru yumru gazap üzümleri oluşuyor, büyüyor, ağırlaşıyor, bağbozumuna hazırlanıyor.

Arkadaşlar bu arada bir konuya değinmek istiyorum.
Biliyoruz ki Türkiye üzerinde ve belirli topraklar üzerinde yaşayan insanların çoğunluğu Müslüman. Ama şöyle bir şey var ki ne yazık ki çoğunluğumuzun başka dinlere saygısı olduğunu göremiyorum. Şuan diyebilirsiniz Hak din İslam'dır. Kesinlikle öyle. Ama insanlar hürdür. Hür doğmuştur, hür yaşarlar. Kimse kimsenin dinine karışamaz. Herkes istediği dini, inanış biçimini benimseyebilir. İlla sen müslümansın diye herkes müslüman olacak diye bir kaide yok. İnsanları dinlerine göre ayırt etmek çok yanlış bir bakış açısı bence. Belki de o ateist diye deist diye ayrımcılık yaptığımız insanlar bir Müslümandan daha iyidir. Hem görüyoruz ki Müslüman olduğu hâlde nasıl insanlar var. Sadece kimlikte yazmakla Müslüman olunmuyor diye biliyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın. Ben de dört dörtlük değilim. Benimde var eksiklerim. Benim de hatalarım yanlışlarım var. Asla insanları kınamakta değil amacım. Şuan yaptığım yanlış bir algıyı düzletmek. Elimden geldiğince... Peygamber efendimiz Hz Muhammed (sav) da dediği gibi " Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba üstünlüğü yoktur." Umarım ne demek istediğim anlaşılmıştır. Umarım yanlış anlaşılmamışdır. :):):)

Yayınevi karşılaştırma
Arkadaşlar ikilemde kaldığım bir durum için fikirlerinize ihtiyacım var. Sizce klasikler için Tr İş Bankası Kültür Yayınları mı yoksa İletişim Yayınları mı daha iyidir? Fiyat açısından ilk seçenek daha uygun ama içerik olarak net bir fikrim yok. Hangisinden başlarsam o yayıneviyle devam etmek istiyorum diğerlerine de.

Bria, Av - Şifacı (Tek Kitap)'ı inceledi.
04 Mar 00:34 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · Puan vermedi

İlk öncelikle, herkese merhaba. Uzun zamandır derslerden, onlardan, bunlardan dolayı aktif değildim (gerçi hala olamayacağım) ama hiç değilse bari şu seriye artık bir yorum yazayım dedim.
Ve tek tek yazmak bu saatten sonra anlamsız olacağından tüm serinin yorumunu yapacağım buraya.
Şimdi başlamak gerekirse Cadı Avcısı serisinin ilk kitabını ben bir buçuk yıl önce okumuştum sanırım. Daha sonra kitabın çıkmasını bekledim ve daha sonra bir türlü alamadım, elime de geçmedi ve öylece bir buçuk yıl geçmişti yani okuyuşumun üzerinden. Sevip sevmediğime gelirsek, ilk kitabı ben hayli sevmiştim.
Bu değerlendirmeyi ben genelde şuna göre yapıyorum, bir kitabı elimden bırakamıyorsam genel olarak o kitap iyidir, akıcıdır ve sadedir. Cadı Avcısı tam da böyleydi. Gerçekten çok yalındı ve beyninizi bulandırmıyordu. Olaylar (özellikle 2. Kitapta) biraz iç içe olsa da bu sizde kafa karışıklığı oluşturmuyordu.
Ve genel olarak ilk kitap, Elizabeth’in laneti kaldırmak için Nicholas’a yardım etmesi ve o süreçte Fifer ve George gibi iyi arkadaşlar edinmesini, ayrıca birde hayatının aşkını bulmasını anlatıyordu. Ve kitapta Elizabeth’in en büyük korkusunun yalnızlık olduğunu düşünürsek bu süreçte arkadaşlar edinmesi bana göre gayet anlamlıydı. Ve kitabın sonunu çok beğendiğimi de söylemeden geçmeyeyim.
İkinci kitaba geldiğimde ise, gerçekten başlarda çok sıkıldım. Çünkü gerçekten ana hatlarıyla birinci kitabı hatırlasam da (zaten yukarıda da genel olarak hatırladıklarımı yazdım ve açıkçası çok uzatmakta istemedim) geçen bir buçuk yılın ardından seriye aramda bir kopukluk oluşmuştu ve ben zaten 14 günün yedi gününde kitabı okumamıştım bile. Ama daha sonra bir şekilde devam ettim ve seri beni tekrar içine aldı ve o saatten sonra zaten hemen bitirdim kitabı çünkü gerçekten ikinci kitapta çok güzeldi.
İlk kitapta yenilgiye uğrayan Blackvell’in ikinci kitapta krallığa resmi olarak geçmenin yanında istediği bir şey daha vardır: Ölümsüzlük.
Bunun için geçmişte gücünün büyük bir bölümünü kullanarak Elizabeth için hazırladığı mührü geri almaya ve kullandıkça kişiyi lanetleyen Azoth kılıcına ihtiyacı vardır.
Ancak iki tarafta savaşa hazırlandığında ve beklenen gün geldiğinde Elizabeth aniden John ve Nicholas’ın izini yitirir. Ve savaş ilerledikçe John’un ona bazı şeyleri söylemediğini fark eder ancak her şey için geç kalmıştır.
İkinci kitapta genel olarak böyleydi diyebilirim. Yani bir tekrar karşılaşma kitabı. Ancak bu kitapta John ve Elizabeth’in ilişkisi baya değişiyordu çünkü Elizabeth birinci kitabın sonunda mührünü bir sebepten dolayı (spoi içerebilir diye yazmıyorum) John’a veriyordu ve ikinci kitapta mührün büyüsünü John’un büyüsünü manipüle edip, onu olduğu kişinin zıttı gibi birine dönüştürüyordu ve Elizabeth’e bir pislik gibi davranıyordu ve böyle davrandıkça benden ağzının ortasına tokadı yapıştırma isteği uyandırıyordu neyse, kendimi tutuyorum :D
Eleştirmem gereken bir şey olursa, sadece ama sadece yine duyguları çok yüzeysel buldum. Gerçekten bir kitapta duygular yüzeysel olduğunda ben o kitaba bağlanamıyorum hiç. Evet, çok güzeldi, hatta beklediğimden de güzeldi seri ama dediğim gibi duygular aşırı yüzeyseldi. Yani nasıl desem, ‘her şey olması gerektiği gibiydi.’
Örnek vermek gerekecek olursa Labirentte her karakterin bir özelliği vardı ama bu özellikler sadece şu şekilde değildi. İşte bir karakter komik olan, diğeri sert ve agresif, diğeri lider. Orada daha farklı duygular vardı. Minho her durumda espiri yapabilen ve gerçekten en zor durumlarla bile pratik olarak nasıl baş etmesi gerektiğini bilen, Newt her zaman mantıklı fikirler üretmeye çalışan ve arkadaşlarını asla yalnız bırakmayan ve Thomas, ne olursa olsun, ölmek pahasına bile olsa tek bir arkadaşı dahi yanında olmadan yola devam etmeyen, harika bir lider.
Yani yine Labirent’e getirdin diye kızmayın ama gerçekten bence öyle.
Bir kitabı yaşatan zaten duygulardır.
Bu yüzden tek bulduğum eksiklik bu ama yazarın daha ilk kitabı ve serisi olduğunu düşünürsek bence daha iyi şeyler de ortaya çıkacak, inanıyorum.
Üçüncü kitaba gelecek olursak, zaten kıpkısacık bir şeydi ve açıkçası neden çıktığını biraz sorguladım ama yine de güzeldi. Av, Schuyler ve Fifer’ın ilişkisini mi desem, nasıl tanıştıklarını mı desem, onların ilişkisini anlatıyordu ve Şifacı da tahmin ettiğiniz gibi kısaca John’un Elizabeth gelmeden önceki hayatında yaşadıklarını ve sonunda da Elizabeth’in nasıl ve neden geldiğini anlatıyordu. Beğendim diyebilirim. Tek eleştirim, KEŞKE YAZAR ÖNCE HANGİ TARAFTAN OKUMAMIZ GEREKTİĞİNİ SÖYLESEYDİ ÇÜNKÜ 1 HAFTA BOYUNCA ÖNCE AVIMI YOKSA ŞİFACIYIMI OKUSAM DİYE KAFA PATLATTIM!
Neyse…
Gönül rahatlığıyla alabileceğiniz ve sıkılmadan okuyabileceğiniz ve gerçekten kitap kapakları HARİKA olan bir seri. (O ki sınıfta kimse kitabı alıp incelemeden ve çok güzelmiş demeden geçmiyordu.) Bir ara mutlaka okuyun.
Hepinize iyi günler dilerim.

Selman Ç., Uyku İmparatorluğu'yu inceledi.
 15 Oca 20:41 · Kitabı okudu · 11 günde

Heyy gidi koca imparatorluk; diğer imparatorlukların başına geldiği gibi o son senin de başına geliyor gibi belki de çoktan geldi farkında değiliz.

İnceleme yapıp yapmama arasında daha doğrusu yapabilme ile yapamama arasında kalmıştım hala da arasındayım ama bir şeyler yazmadan da duramadım. Her gece yattığımda aklıma geliyor kitap. Bu kitaptan sonra uykularım, uykuya hazırlanırken ki düşünceler bile değişti.

Öncelikle kitabın basımı yok arkadaşlar ve böyle kaliteli bir eserin neden basımı olmadığını gerçekten çok merak ediyorum. Keşke basımı olsaydı da alıp kütüphaneme koyabilseydim. Okumak isteyenlere elimde Epub formatı var ulaştırabilirim.

Bu kitabı Hakan hocamızın (Şu an sitede yok keşke olsaydı da yaptığı incelemeyi bir kez daha paylaşabilseydim) ve Sezen hocanın incelemesinden (#9810771 ) sonra okumaya karar vermiştim. İsmi de dikkatimi çekmedi değil. Böyle bir imparatorluk olsa; ki sanırım şu an var diyebiliriz, antidepresanlarla, uyku haplarıyla oluşturulmuş bir imparatorluk. Kahramanımız Joseph tüm bunlara karşı çıkarak uyku makinesi yapmaya karar veriyor. Aslında burada karşı çıktığı sistem kapitalizm ve bunu kitabın içinde çok net bir şekilde görebiliyoruz. Sistemin ilaçlarla insanları nasıl yönlendirdiğini de fark etmemek mümkün değil. Orada kendi imparatorluklarını kuruyorlar.
Yaşadığımız şu devirde toplumun uyku kalitesinin nasıl olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek. Otobüslerde, metrolarda ve imkanını bulduğu her yerde uyuyabiliyor insanlar. Çünkü uykuya ayıracak vaktimiz kalmadı veya biz uykuya gerçekten zaman ayırmıyoruz. Oysa ki uyumakta bir sanattır. Kaliteli uyku, kaliteli insanlar doğurur.
En büyük zenginlik sabah alarm sesiyle uyanmak yerine kendi kendine uyanmaktır çok net. Ve biz gerçekten çok fakiriz.
Bu şekilde de nasıl mutlu olunur ki. Uykusunu alamamış bir insan düşünün psikolojik, fizyolojik ve bir çok yönden bitik durumdadır aslında. Uykunun önemini bu kitaptan sonra daha da iyi kavrayacaksınız. Günümüzde bir çok doktor, uzman vs. uyku kalitesi konusunda birçok şey söylüyor duyuyoruz Joseph’te uykuyu kurtarmak için makine icat ediyor ancak sonrasında o makineyi ilaç üreticilerine satıyor bunun üzerinden devam ediyor.

Ayrıca Sefiller’den sonra en çok alıntı yaptığım kitap bu oldu. 190 sayfalık kitaptan 42 alıntı yapmışım alıntılar adeta bir manifesto gibi. Örnek vermek gerekirse (#26178941 , #26186580 , #26189663 , #26300321 ) bu alıntılar bile kitabı okumanız için sizi teşvik edecektir.

Benden bu kadar. Yazılacak o kadar çok şey var belki ama hiçbir şey yazmamaktan iyidir herhalde.
Tekrardan bu eseri pas geçmeyin mutlaka okuyun.

”Bir adamın Ölçütü, Güçle Ne Yaptığıdır.” Aforizması
”Bir adamın ölçütü, güçle ne yaptığıdır.”
Bu yazımda Platon’un çok sevdiğim bir aforizması hakkında kendi kişisel açılımımı sizlere sunmak istiyorum.
Halk arasında çok yaygın inanışlar vardır. Bunlardan birkaç tanesini sıralayarak işe başlamak istiyorum:
”Çok para, mal ve mülk seni yoldan çıkarır.”
”Gözü yükseklerde birisi olmak iyi bir şey değildir. ”
Tanımadığın bilmediğin şeylere merak salma, başına bela getirir.”
Bilmediğin yerlerde ne işin var senin? Bilmediğin yerlere gidersen böyle olursun işte.”
Platon’unda aforizmasında net bir şekilde değindiği gibi kişiye gerçek değerini veren sahip olmadığı imkanlar içerisinde yapmayacağını düşündükleri değil o şeyi yapabilecek güce sahip olup yapmamayı seçmesidir. İnsanların bir çoğu sahip olamadıkları şeylerin hayalini kurarak yaşarlar. Bu tür şeylerin hayalini kuran insanlar kendi içlerinde ikiye ayrılırlar. Psikoloji karmaşası olanlar ve aforizmalara inananlar. Psikoloji karmaşası içerisinde olan insanlar genelde duygulara yoğunlaşırlar ve yoğunlaştıkları duyguları sayesinde içinden çıkılmaz bir duruma girerler. O tür insanlar genelde sadece hayal kurmayı, istemeyi ve oturmayı seçen tiplerdir. Psikolojinin karmaşıklığını kavrayabilmek için ekip arkadaşlarımın hazırlamış olduğu bir takım yazılara sitemizden göz gezdirebilirsiniz. Ben işin psikoloji kısmında pek durmayacağım ve aforizmalara inananlar kısmına yoğunlaşacağım. Aforizmalara inanan kısım daha felsefi düşünen insanlardan oluşur ve onlar istediklerini elde edebilmek için harekete geçmiş insanlardır. İyi miktar para kazanırlar, bilmediği şeyleri öğrenirler, gitmediği yerlere giderler. Sürekli bir şey keşfederler ve keşfetmenin önemli bir şey olduğunun bilincindedirler.
Hepimiz büyüklerimizden çok paranın beladan başka bir şey getirmediğini, kişiyi yoldan çıkaracağını duymuşuzdur. Peki kişiyi yoldan çıkaran şey para mıdır yoksa parası olduğunda onu kullanmayı bilmemesi midir? Burada tehlikeli olan hiçbir zaman para değildir. Para maddi ve manevi dünyamızı ilerletmemizde yardımcı olan bir kağıt parçasından başka bir şey değildir arkadaşlar. Para yaşamamız için maddi dünyadaki gereksinimlerimizi temin edebilmemizi sağlar. Manevi dünyada ise bizim için manevi anlamı olan herhangi bir sembolü satın alabilmemize yarar. Para zararsızdır. Zararlı olan paraya sahip olanın ta kendisidir. Parayı elde eden kişi bunu kötü yönde kullanıyorsa emin olun ki bunun parayla hiçbir alakası yoktur. Kişi zaten kötüdür ancak geçmişinde bu kötülüğünü yansıtabilecek imkanlara sahip olamamıştır. Parayı elde eden kişi bunu iyilik için kullanıyorsa bu kişi geçmişinde de iyidir. İyiliğini yansıtabilecek fırsatı geçmişinde elde edememiştir ancak bu fırsata sahip olduğunda imkanını iyilik adına kullanmıştır. Yaşadığımız gezegen üzerinde tek bir zorunluluğumuz vardır. Asla aşılmaması gereken bir zorunluluk. Bu öyle bir zorunluluktur ki hiçbir şekilde affı da geçerli sebebi de söz konusu olamaz. Bu zorunluluğumuz zararsız olmaktır. Paraya sahip olduğumuzda bunu iyi şeyler için kullanmak zorunda değiliz, ama kötü şeyler içinde kullanmamalıyız. Hiçbir insan iyi birisi olmak zorunda değildir ama zararsız olmak zorundadır. Hiç kimsenin başka bir canlı formu üzerinde ona zarar verebilme hakkı yoktur. İstediğiniz kadar para sahibi olun ya da hiç paranız olmasın. Dünyanın en kötü şeylerini yaşamış olun ya da yaşamamış olun fark etmez. Hiçbir durum başka bir canlıya zarar verme eyleminin başlangıcı için geçerli bir sebep değildir. Bakın başlangıcı diyorum. Kötülüğün başlangıcının hiçbir geçerli sebebi olamaz. Kötülük içtedir. Parada değil. Gerçekten iyi birisi olup olmadığımız iki tür seçimimizle belli olur. Yapmayı seçtiklerimiz ve yapmamayı seçtiklerimiz. Bir insanın gözünün yükseklerde olması kötü müdür? ASLA! Eğer bir insan bir şeyi başarıyorsa, o şey kimseye zarar vermiyorsa ve daha fazlasını yapabiliyorsa yapmalı! Ancak bunu bir takıntı haline getirmemeli. Daha yükseğe çıkmak için başkalarına zarar vermemeli. Tanımadığımız ve bilmediğimiz yeni şeyler hakkında araştırmalar yapmak ise hiçbir zaman kimseye zarar vermez. Ya da daha önce gitmediğiniz bir yere gitmekte kimseye zarar vermez. Tabiki gitmeden önce güvenli olduğundan emin olmalısınız. Sizden bu yazıyı okuduktan sonra küçük bir şey istiyorum:
Bir süreliğine gözlerinizi kapatın. Hayal edin. Bir tür imajinasyon yapabilirsiniz. Bir milyoner olduğunuzu düşünün, çok zenginsiniz. Harika bir kariyeriniz var. Yeni şeyler öğrenmeyi ve keşfetmeyi seviyorsunuz. Bilgilerinizi genişletmek en büyük eğlenceniz. Daha önce gitmediğiniz yerlere gitmeyi seviyorsunuz çünkü farklı kültürler ilginizi çekiyor. Çok başarılısınız. Aynı zamanda yardım sever birisisiniz. İnsanlara elinizden geldiği kadar yardım ediyorsunuz. En yakın arkadaşınız sizin iş ortağınız. İkinizde çok zengin ve çok başarılısınız. Herkes tarafından taktir edilen insanlarsınız. Ancak arkadaşınızın sizden farklı bir özelliği var. O yardım etmeyi sevmiyor. Kendi halinde olmayı ve alışveriş yapmayı seviyor. Kimseye yardım etmiyor ancak kimseye de zarar vermiyor. En yakın arkadaşınızın bir sevgilisi var. Ülkenin en büyük şirketlerinden birisine sahip. Ancak buna sahip olabilmek için hilekarlıklar yapmak zorunda kaldığını söylüyor. Aslında böyle olmasını istemediğini ancak yine de böyle olduğunu söylüyor. En yükseğe çıkabilmek için bir çok insanın hayatını kötü duruma sokmuş. Bu kişi her istediğini elde etme arzusuyla yaşayan ve arzusunu gerçekleştirmek için her şeyi yapabilen birisi. Bir gün yolda en yakın arkadaşınız ve en yakın arkadaşınızın sevgilisiyle yürüyorsunuz. Yolda ağlayan bir çocuk görüyorsunuz. Çocuk oldukça kötü görünüyor. Uzun süredir duş almadığı ve aç kaldığı belli. Hem kirli hem de çok zayıf. Saçı başı dağılmış. Elbiseleri yırtık. Ayağında bir ayakkabısı bile yok. Üstelik vücudunda morluklar var. Bu çocuğu fark ettiğiniz an arkadaşlarınıza gösterip çocuğun yanına gitmeyi teklif ediyorsunuz. En yakın arkadaşınız çocuğun başının belada gibi göründüğünü ve bulaşmak istemediğini söylüyor. En yakın arkadaşınızın sevgilisi ise çocuğun bir dilenci olduğunu, aslında sizin kadar zengin olduğunu, sadece insanları kandırdığını söylüyor ve kızın yanına doğru ilerliyor. Bu cümlelerden sonra bu küçük çocuğun yanına gitmesinin iyi bir sebepten dolayı olmadığını fark edip arkasından koşturuyorsunuz. En yakın arkadaşınızın sevgilisi çocuğa vuruyor ve hakaretler ediyor. Sonra durup size ondan uzak durmanız gerektiğini söylüyor. Çocuk korkuyor ve ağlamaya devam ediyor. Bunun üzerine en yakın arkadaşınızın sevgilisi çocukla dalga geçip gülmeye başlıyor. En yakın arkadaşınız yine kayıtsız kalmayı seçmeye devam ediyor ancak siz bunu kabullenmiyorsunuz ve onlara ”eğer bu küçük kızın hakkını kimse savunmayacaksa ben savunuyorum!” diyorsunuz. Bu sözün ardından en yakın arkadaşınızın sevgilisi çok kızıyor. Çünkü o en zirvede olmak için yaşayan birisi ve birisinin ona karşı gelmesi onun için kabul edilemez bir şey. Bunun üzerine sizin hayatınızı kötü yönde etkileyebilmek için elinden geleni yapmayı kafasına koyuyor. Siz ise en yakın arkadaşınızın sevgilisinin tüm davranışlarına, hakaretlerine ve alaylarına rağmen kızı oradan uzaklaştırıp ona yardım etmenin yollarını arıyorsunuz. Bu kötü davranışları için onu cezalandırmayı düşünmüyorsunuz. Sizin istediğiniz tek şey gerçekten yardıma ihtiyacı olan birisine yardım etmek. Hala şansınız varken kötülere savaş açmak yerine yardıma ihtiyacı olana yardım etmek istiyorsunuz.
Bu üç insan zengin, başarılı, popüler ve kendi ruhsal yolunu seçmiş insanlar. Üçünün de üç ayrı ruhsal yolu var. Birisi kötülüğü seçiyor, diğeri kendisi dışında hiçbir şeye karışmamayı ve kendisini ilgilendirmiyorsa kayıtsız kalmayı tercih ediyor ve tamamen kendi dünyasında. Diğeri ise sahip olduğu gücü ve imkanları iyilik adına kullanmayı seçiyor. Bu üç insanın da normal bir dünyada sahip olunabilecek her türlü güç ellerinde. Üçü de aynı güçlere sahip. Ancak gücü kullanış biçimleri farklı. Öyleyse Platon’un da dediği gibi : Bir adamın ölçütü, güçle ne yaptığıdır.’ öyle değil mi? Seçmiş oldukları yolun ne parayla ilgisi vardır ne de başka bir imkana sahip olmakla. Seçmiş oldukları yolun tek bir şey ile alakası vardır ve bunu Platon’da aforizmasında özetlemiş: Ölçütleri.
Şimdi gözlerinizi açıp bu küçük hikayede kim olduğunuzu ve seçtiğiniz yolu değerlendirme vakti.

Oysa düşünecek ne çok şey vardı. ne çok kayıp, ne çok eksik vardı şu dağınık, hiçbir şeye benzemeyen, sanki ikinci elciden ucuza kapatılmış eşyalar gibi yaşadığım hayatımda. ikinci biradan ilk yudumu aldığımda bu düşüncelerle kendime gülümsedim yanımdaki eskimiş, yarısı yıkılmış duvara bakarak. kendime benzettiğimden olsa gerek, sarılmak istedim o an o duvara. ben bazen böyle şeyler isterim.


sevmek benim için o kadar uzak bir ihtimal ki, size nasıl tarif edeyim bilmiyorum. kanalizasyonda süzülen bir yağmur damlasının gökyüzünü özlemesi gibi bir şey bu benim için. duygularıma ne oldu bilmiyorum. vaktin birinde bir şey oldu, onu biliyorum. bir şey oldu ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, onu biliyorum sadece. eskiden inandığım yalanlara inanamıyor, eskiden sevdiğim şeyleri sevemiyorum.

ama şuan bu düşüncelere sahipsem; bu, geçmişimdeki enayiliklerin getirdiği farkındalık sayesinde. çok da şeyapmıyorum o yüzden.Üç yıl önceki hayatım, ve geçen sene ki o karanlık o bir yıllık süreçte yaşadıklarım bana o kadar çok şey öğretti ki; elli yıl hiçbir şey yaşamasam, yine de geriye düşünecek bir sürü şey kalır.
dipleri görmek, yerle bir olmak bu yanıyla iyi. bunlar insanın gelişimine, en az bir üniversite kadar katkıda bulunan şeyler. daha önce de söylemiştim, acı çekmeden olgunlaşmak mümkün değil. bir yemeği bile pişirmek için onu ateşe tabii tutmak gerek.
ve yere çarpmadan, dibi boylamadan gerçekleşen hiçbir yükseliş gerçek değildir. baki de olamaz.
ama görüyorum, insanlar kendilerini kandırmak konusunda iyiler. görmezlikten gelmek, gerçekler yokmuş gibi yaşamak konusunda epey geliştirmişler kendilerini. ben o konularda iyi değilimdir mesela. beceremem unutmayı. ne insanları unuturum, ne bana yaşattıklarını, ne de ruhumda bıraktıkları izleri. unutmam arkadaş, neden unutayım. eksikliklerini hissetmem, özlemem ama unutmam da. şimdi böyle konuşunca aklınıza aşk falan gelmesin. ben en yakınlarımdan bahsediyorum. can ciğer olup, aynı yatakta uyuyup, aynı sofradan yemek yediğim insanlardan bahsediyorum. ailemden bahsediyorum. maalesef ki, gönül işlerini dert edece kadar sorunsuz bir hayatın mensubu değilim. öyle bir hayatım olsun isterdim. ama oraları çoktan geçtik galiba.
neyse işte, dördüncü biranın da yarısına geldiğimde, şikayet ettiğim tek konu yalnızlığımdı. yalnızlıktan ziyade, tekbaşınalık da acıtmaya başlamıştı canımı. hüzünlü bir geceydi, konuşulması gereken bir sürü şey vardı ve bunlara ek olarak, o an yanımda olsun isteyeceğim kimse yoktu hayatımda. bu o kadar acı bir şey ki size anlatamam. anlatırım gerçi, edebiyatım iyidir de, anlamazsınız. anlamayacaksanız da anlatmanın lüzmu yok. Ben insanlara ayak uyduramıyorum. senkronu tutturamıyorum.
ben bu çağın çok gerisinde kaldım arkadaşlar. laf olsun diye söylemiyorum ama ben hakikaten bu çağın çok gerisinde kaldım. yalnızlıktan başka çarem yok. sığınacak bir yerim yok, karanlık odamdan başka. oda ki ne oda, üç yıldır ampulü bile yanmıyor. belki yalnızlığım eğreti durmasın diye taktırmadım, belki kendime benzesin istedim. bilemiyorum ama, nihayetinde karanlık işte.

ben kendimden başka sarılacak kimseyi tanımıyorum. bana bir adres verseler mesela şimdi, al lan bunu; git, aradığın şey bu adreste deseler, gidecek halim yok. ben kendime bile yetemiyorum ki, kime ne vereceğim? kimi nasıl mutlu edeceğim? kiminle ne paylaşacağım?

kendimle olan mücadelelerimden her mağlup çıkışımda uzaklaştım insanlardan. ama kimseden de gitmiş sayılmam, içim rahat o konuda. çünkü kimseye geldiğimi söylemedim. eğer hiç gelmemişsen, gitmiş de sayılmıyorsun. uzaksındır sadece. uzaktım ben. herkese uzaktım. ki hala herkese uzağım. kendimden bile, kendime bile, uzağım ben. zihnim bedenime uzak, bedenim zihnime.
neyse ne işte. yine aynı konulara geldik. biraları bitirip, yağmur damlalarının ıslattığı kaldırımlardan yürüpüp, bir şeyleri küfrederek hotele dönerken; yanımdan geçen bir arabanın yarı aralıklı camından yankılanan bir şarkı duydum. ''bir yalnızlık şarkısı söyler sazım'' diyordu. sesi yabancı değildi ama tam seçemedim. Hotele geldim yarım saat önce, şarkıyı buldum. Zeki Müren söylüyor. ne de güzel söylüyor. bir kaç kez üstüste dinledikten sonra kendime, dur lan ben bunu yazayım, dedim. ve yazdım işte. yazmak eylemi sadece biraz daha yaşanılır kıldı bu karanlığı, yalnızlığı. onun dışında elde ettiğim veya edeceğim herhangi bir şeyim yok. zaten bir şey elde edeceğimi bilsem oturup böyle şeyler yazmam. daha umutlu şeyler yazarım. daha herkesin anlayacağı şeyler. yazabilirim he, yazamam sanmayın. çiçekli şiirler falan da yazarım istesem. ama istemiyorum işte. içimden gelmiyor. çiçekli şiirler yazan yerlerimi yıkıp, alışveriş merkezi diktiler üstüne bir kaç sene önce. o yüzden siz de böyle törpülü yanlarımı, yıkık dökük taraflarımı okuyorsunuz.

''gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
yeryüzünde sizin kadar yalnızım''

işte o kadar.