• “Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta — yetişkin hiç kimse, yani— benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu biliyorum, ama ben yalnızca böyle biti olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.”
  • Kopernik’in kendi dönemindeki bilim eleştirisi :
    “ Bunların durumu, çizeceği el, ayak, kafa ve diğer uzuv görüntülerini deği­şik modellerden alan bir ressamınkine benziyor. Her parça mü­kemmel çizildiği halde tek bir beden oluşturamamakta ve parça­lar hiçbir şekilde birbirine uymadığı için elde edilen sonuçda bir insan değil ancak bir CANAVAR olabilir “ . Ya da Einstein ‘ın tasası: “ Sanki toprak altımızdan çekilivermişcesine, görünürde üzerine bir şeyler kurabileceğimiz hiç sağlam temel kalmamış gibi.. “

    Günümüz bilimi de böyle değil mi ? Her parça mükemmel analiz ediliyor ama oluşan fotoğrafa bakalım :

    - Özgürlük insanın kendi kendini kandırmasıdır , nörolojinin bir cilvesi, şakasıdır .

    - Ahlak biyolojimizin konforu için kendi kendine uydurduğu bir illüzyondur.

    - Adalet mi ? Yakında adalet geni bulacağız ! Konu tamamen genetik bir mahiyettedir . Bu nedenle sağlıklı beslenerek, çevreye biyolojik adaptasyonla , moleküler biyolojiyle vs “ Dicle kıyısındaki koyunun hırsızlar tarafından çalınmasına dair edinmiş olduğunuz dertler giderilecektir “

    - Dış dünyaya kesin olarak var diyemeyiz , ama , Zihni’mizdeki evren , dışımızdaki Evren’le çoğu zaman örtüştüğü ve doğrulandığı için aslında var diyebiliriz ! ( Her ne demekse artık )

    - Madde ile bunu oluşturan alt elemanlar arasında uyumsuzluk sorunu aslında düşündüğünüz gibi değil ! Bakın elimizde Matematik adlı sihirli değnek var ! Bu sihirli değnekle gideririz evvelallah ..

    - İnsan bir türdür ! Bu nedenle tek tek Münir , Ahmet Mehmet’e, Ayşe , Fatma’ya bakmadan bunların ortaklaştığı tür olan “ Homo Sapiense “ bakın ! Nasıl dedelerimiz bizim Harika genlere sahip olmamız için yaşadılarsa , bizlerde sadece ve sadece torunlarımızın Harika genlere sahip olması için yaşıyoruz ! Hitlerin zulmü yanına kalacağı gibi , Hitlerin mağdurları da Küçük Emrah trajedisiyle yaşadılar, olay oldu ve bitti kurcalamanın alemi yok ! Hem insanları gaz odasına atmamayı başka nasıl öğrenebilirdik ki ?
  • L&M tüm bölümleri izleyen biri olarak kitabı çıkınca alıp okumamak olmazdı. Edebi olarak bir değer taşımasını tabii ki beklemiyordum. Muhtemelen Burak Aksak'ın kuzeni Selçuk Aydemir tarzında bir kitap olur çerezlik arada gider gülümserim diye düşünmüştüm.
    Fazlasıyla güldürdü, bölümlerdeki olayları tekrar anmak çok hoş bir detay olarak kaldı. Amma velakin, 4-5 kitapta geçebilecek bir seri kurguyu tek kitaba sığdırmak, okuyanı fazlaca yoruyor. Her satırda, her sayfada bir espriye hazırlama bir sahneye geçiş çabası, arka arkaya durmaksızın komik bir duruma bağlama, zorlama gibi oluyor. Halbuki, diziden bağımsız bir kaç detay daha yer alsa, karakterler daha uzun anlatılsa, olaylara geçiş aşaması oldu bittiye getirilmese, o zaman tam anlamıyla bir roman olabilirdi.

    Bu haliyle üzgünüm ama diziyi izlemeyenlere hiçbir şey ifade etmeyecektir. Zaten dizinin ekmeğini yemeye yönelik bir adımdı. Bence başarılı da oldu. Yine de kendi adıma, okuduğum için mutluyum.
    Burak Aksak, üretken bir isim. Daha farklı alanlarda yazabilir belki de, sinematografi olarak bakmadan da duygusal ve komik metinler çıkacağına çok eminim.
  • Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
    Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

    Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
    Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
    İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
    Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

    İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

    Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

    Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
    Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
    Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
    Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

    Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
    Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

    Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
    Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
    Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

    Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
    Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
    Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
    Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
  • Dün kantinde bir kız bi oğlan göğdüm. O kadar imrendim ki her ne kadar haram sevda olsa da. Yan masadaydılar. Adam kızın parmaklarını öle güzel öptü ki gözlerim yaşardı. Çok swviyordu galiba. Kızda kendini teslim etti ona. Aşk kokuyorlardı ya. Sonra bakıştılar gülüştüler. Sıradan olsa da çok imrendim. Keşke bunun gibi sıran olsa da aşkımız senle. Gene de olsaydı aşkımız. Allah affetsin bakmadan edemeedim gözlerim yaşardı. Ağlamamak için zor tuttum kendimi. Aklıma gene sen geldin o an. Acançba sen nasıl öperdin parmaklarımı ya da avuç içlerimi. Hafiften mi öperdin ısırırmıydım. Bilmiyorum ama o kadar çok özledim k. Sesini konuşmanı neşeni gülüşünü. Son zamanlarda konuşmamızda çok gıcık kırıcı üzülmüş hüzünlü gibiydin nedense. Hayat seni benim kadar yormuş olamaz. Artık şiirlerin sesin yetmiyor yeminlen. Daha çok oku yaz. Özlemin hiç dinmiyor. Çoközledim çok. Bi bilsen bi inanasan güzvensen ne olur!!
    Seni çok seviyorum İbrahimim biricik sevgilim tek aşkım. Twk kalbim ben gene ağladım hep ağlarım senin için sen sakın üzülme. Üzüntüden ciğerlerim ağrır. Belki de akciğer kanseri olur bana aşkını itiraf etmeden ölüüür giderim bu illet dünyadan...
    .
  • Merhamet etmek, Dünya'da hiçbir zaman ve hiçbir yerde görülmemiştir ki maraz doğurmasın. "Acımak" isimli kitabında yazarımız merhamet etmeyi, doğurduğu marazı ve bunun kişide meydana getirdiği ruhi muhteviyatı başarıyla işlemiş.
    Kitabı okurken şahsım adına kendimden parçalar bulduğumu söyleyebilirim. Merhamet konusunda şöyle bir savım var: İnsanlar bu konuda 3'e ayrılır. Merhamet edenler, alakası olmayanlar ve merhamet edilenler. Merhamet ettiğiniz zaman bunu belli eder ve kurtulamazsanız bu sizin için bir sancı olur çıkar karşınıza tıpkı başkahramanımız teğmen Hofmiller gibi. Merhamet edilen kişi bunu yanlış yorumlarsa veyahut yorumlamasa dahi marhamet eden kişiye karşı kendini her zaman boynu bükük ve acınası hisseder tıpkı kitabımızdaki diğer başrol Edith gibi. Ve bunun sonucudur ki kitabın bir bölümünde söylendiği gibi hiçbir zaman merhamet edenle edilen arasında bir dostluk oluşmaz. Birde merhametle alakası olmayan bir güruh vardır bahis açmaya bile değmez. Velhasıl hayatta herşeyde bir denge gözetmek gerektiğini düşündüğümden bu konuda da aynı hassasiyet gösterilmelidir.
    Son olarak, kitapta engelli bir kişiye gösterilen merhamet ve bunun etrafında gelişen olaylara yer verilmiştir. Kitaptaki engelli karakter Edith'in yaşadıklarından dem vurarak şunu söylemek isterim ki; her engelli bireyi ayırt etmeden, ayıplamadan, toplum içinde gözümüzü dikip bakmadan kabul etmeliyiz. Biz onlara tabiki önem göstererek ama en önemlisi normal bir birey gibi davranmalıyız. Onların duyularının bizden daha hassas olduğunu göz ardı etmeyip bakışlarımızdaki merhameti, sözlerimizde tedirginliği saklamalı ve duygularımızdaki normalliği yansıtmalıyız. Unutmayın hepimizin engelleri var bunun illa göz önünde olması gerekmez.
  • 08.04.2013 06.10 - 11.50

    Nöbetçiyim. İdareye zorla seçtirdiğim okuma becerileri dersinde okumak için götürdüğüm Hayvan Çiftliği'ni masaya bırakıyorum. Pencereden, gelen servislerin plakalarını almaya çalışıyorum. Çocuklar evden getirdikleriyle sobayı yakmaya çalışıyor, onları sınıfta yalnız bırakamam. İ... usulca alıyor masadan kitabı. Tepki vermiyorum. Camdan yansımasını izliyorum. Okumaya Sunuş'tan başlıyor. Seviniyorum. Ön sözleri atlamamayı öğrenmiş. Gelecek tüm servisler bitince dönüyorum masaya. İ...'nin önünde duran, sayfalarının çoğu kayıp Falaka'yı alıyorum; ona hiç bakmadan. Bana bakıyor kızıp kızmadığımı anlamak için.

    Çakmak çakmak bakar o. Serttir aynı zamanda ama ürkekti de tam o anda. Zekidir ayrıca. Dudağımın bir kıvrımından anlıyor kızmadığımı. Arkasına yaslanıp okuyor rahatça.

    Ders bitti. Ben montumu giyerken o, çoktan değiştirmişti kitapları. Çıktım.

    5 öğretmenli, 8 derslikli, herkesin her dersin öğretmeni olduğu okullarda paramparçadır ders programları. Dersin ikinci yarısı günün son saatine denk geliyor. Gözümün içine bakarak, hiçbir şey söylemeden uzanıyor kitaba -ama bu kez daha güvenli- ve ihmal etmiyor beni, kendiliğinden bırakıyor Falaka'yı önüme. Hemen yaslanıyor arkasına, bu kez fazlaca. Bir süre sonra dikkatimi çekiyor arkasında oturan S... de okuyor kitabı onunla. Dayanamayıp fotoğrafını çekiyorum o sahnenin.

    Amacım mı? Sadece mutluyum. Pek çoğuna henüz okuma yazma öğretmeye çalıştığımız o günlerde bir 5. sınıf öğrencisinin bir kitabı merak edecek kadar kitaba yaklaşmasından mutluyum sadece.

    ------------------------------------

    Kitabın yaşına uygun olmadığını, ileride okursa daha iyi anlayacağını söylediğimde, "Ben de bir gün büyüyeceğim, şimdi sıkıcı geldi ama o zaman anlayıp sevip sevmediğime bakarım, öğreneyim." demesi kurdurdu bize o kütüphaneyi. Orada olduğum sürece de umut oldu bu bana. Hiçbir şeyin boşa olmadığını hissettirdi. Ve ondan öğrendim, sınıfa götürdüğüm kitabın önemli olduğunu. Ondan öğrendim, onlar için görünmez olmadığımızı. Ondan öğrendiğim için okuyorum bunca çocuk kitabını.

    Şimdi umulmadık bir anda önüme düşen o fotoğraf ve altında yazan o cümlesi yine umut oldu tam zamanında.