Bria, Şampiyon'u inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 23 günde · 7/10 puan

Herkese selam!!

Buraya iki yeni iyi haberle geldim.

Bunlardan ilki, şükürler olsun ki Efsane serisini bitirdim, başardım! Bir an hiç bitmeyecek sanmıştım ama bitti işte!

İkincisi ise seriyi sevdim mi yoksa… sevmedim mi..? Deha incelememden sonra sanırım incelemeyi okuyanlar seveceğimden biraz kuşkuluydu çünkü karakterleri ve seriyi baya gömmüştüm. Ama sonra Şampiyon’un başları hiçte fena olmayınca kendime ‘eğer bu kitap gerçekten iyi olursa sanırım seriyi affedeceğim’ dedim ve tebrikler Marie Lu! Bana seriyi affettirmeyi başardı. Peki Buna rağmen neden okuman neredeyse 1 AY SÜRDÜ??! Diye soracak olursanız cevabım hazır.

Çünkü adam gibi başına oturup okuyana kadar kitaba hala umutsuz vakaymış gibi bakıyordum ve okumak isteği gelmiyordu içimden ve ayrıca sınav haftasına girmiştim ve bu da bu isteğimi olumlu yönde tetikliyordu. Yani okumam bu yüzden bu denli uzun sürdü.

Ama bu sabah uykudan uyanır uyanmaz kitabı aldım ve bitirene kadar da yataktan kalkmamaya inat ettim. (sabah bunu yapabilmek için akşamdan kitabı başucuma koymuştum) ve sonunda kitabı bitirdim. (Hatta son 50 sayfayı gerçekten çok merak ederek elimden bırakamadan okudum)

Gel gelelim Deha’dan nefret edip bu kitabı neden bu kadar beğendiğime… İlk öncelikle serinin sadece bu kitabında bir ruh vardı. Sanırım en temel nedeni bu.

İlk kitapta her şey olması gerektiği gibiyken, ikincide her şey, bunu tanımlayabilecek bir kelime bile bulamıyorum o denli saçma, çelişkili ve nefret ettiriciydi ama bu kitap, bu kitapta işte her şey oturmuştu abi.

Yazar sonunda karakterlerin ruhuna inebileceğimiz o merdiveni bizim için hiçbir eksiği olmadan hazırlayabilmişti. (Deha da o merdivenin olup olmadığına bakmadan aşağı inmeye çalıştığım için yere yapışmıştım. Ki baksam da bir şey değişmezdi çünkü ortada merdiven yoktu)

Bu kitapta artık Cumhuriyet ve Koloniler’in son ve büyük savaşı anlatılıyordu. Koloniler de mutasyona uğrayan yeni bir virüs üremişti ve Cumhuriyet’i bir tedavi bulması konusunda kenara sıkıştırıyor eğer bulamazlarsa ateşkesi bitirip savaş açacaklarını söylüyorlardı. Ve bu kenara sıkıştırmada dünyada teknolojileri en çok gelişmiş ülkenin müttefiği olmalarının da etkisi büyüktü tabii.

Ama öte yandan Cumhuriyet’in hiçbir dayanağı ve müttefiği yoktu. Tamamen yalnızdılar. Onlara yardım etmeyi kabul eden tek ülke Antarktika bile onlara ancak topraklarının bir kısmını onlara vermeleri karşılığında Cumhuriyet’e yardım edeceklerini söylüyordu ve bu durumda ölen babasının yerine daha yeni geçmiş Anden’ı ve omuzlarına yüklenen ağır yükü bir düşünün… İşte o ağırlığı bu kitapta bende tattım.

Öte yandan Day, bu kitapta duyguları su yüzeyine çıkmıştı artık tamamen. Suyun içindeki o buğu gitmişti. Hastaydı, belki ölecekti ama hala daha değer verdiği insanların hayatını düşünüyordu. Onları hayatta tutmaya çalışıyordu ve hepsine bu denli değer verirken ve saldırılar sürekli devam ederken hangi birinin güvenliğine yetişeceğini düşünüşünü, bunu sağlamaya çalışmanın verdiği yorgunluk ve zorluğu, işte bu kitapta Day’in yaşadığı tüm bu ezici duyguları tattım.

Bu kitapta artık tamamen harika olmadığını, hasta olduğunu kabullenişini ve diğer insanların da bunu kabullenişini gördüm ve onun için üzüldüm ve kısa bir an için keşke diğer kitaplarda onu bu kadar harika gördükleri için diğer karakterleri bu kadar ezmeseydim diye bile düşündüm.

Ve ayrıca Day’i bu kitapta çok sevmemin nedenlerinden biri, halka karşı yaptığı konuşma. Ne olursa olsun burası sizin vatanınız ve onu elinizden gelen her şekilde koruyun diye ülkeye komut verdi ve sonra yaşanan o şeyler… Allahım… tüm o ülkesini korumaya çalışan insanların içinde milliyet duygusunu hissettim. Sanki elden giden benim ülkemmiş gibi, onu korumaya çalışanlardan biriymişim gibi o savaşın içinde olduğumu hissettim bir an. HARİKAYDI. Marie Lu’nun ‘vatanı koruma’ duygusunu veriş şekli tek kelimeyle harikaydı. Onu tebrik ediyorum.

Ve June’a gelirsek… bu kitapta ara ara yine beni deli ettiği yerler olmuştu amma velakin öyle bir sahnesi vardı ki kitapta… işte June beni orada tam kalbimden vurdu. Ona karşı tamamen eridim ve gözlerim doldu.

Abisinin mezarının kenarında, 27. Yaş gününde, doğum gününü bir başına kutlayan kız. Ağlayarak diyor ki, “Ben artık senin küçük kız kardeşin değilim. Biz artık aynı yaştayız.”

Benim bunu yüreğim kaldırmadı işte abi, June’nın çektiği o abi özlemini en derinden hissettim ve o merdiveni koşarak geri tırmanmak istedim. İstemeden çok derine inmiştim. Hatta şimdi bile gözlerim doldu…

Ve June’nın kitapta yaptığı olgunluk… bana saçma gelmişti çünkü ben o iradeye ve sabra sahip biri olabilir miyim bilmiyorum. Ama geniş çaplı düşündüğümüzde bu kimsenin yapmayacağı bir şey olabilir. Tabii saçma olduğunu değiştirmez de neyse… sanırım ben yapmazdım.

Karşımdaki kişi yaşadığımız hiçbir şeyi hatırlamazken ona kim olduğumu anlatmaya çalışırdım, neler yaşadıklarımızı, birlikte neler paylaştığımızı… Çünkü bir zamanlar iki kişinin taşıdığı o anıları tek başına taşımaya başlamak. İşte bu çok koyar insana. Ben 10 yıl bekleyemezdim.

Gerçi bu pek beklemek sayılmaz ve kitabı sevmeme sebep olan şeylerden biri de bu.

Kim kimi 10 yıl bekler Allah aşkına? Şurada mantıklı konuşalım. Kimse. Kimse kimseyi kusura bakmasın ama 10 yıl beklemez yani. Hayal dünyasına girmeye gerek yok hiç.

Belki başlarda acı çekersin ama sonra unutursun, ara ara hatırlarsın ve hayatına devam edersin. June’a da aynısı oldu ve o da hayatına bir süre sonra devam etmek zorunda kaldı. Yaşadığı şeyleri ve Day’i unutmadı ama devam etti çünkü başka çaresi yoktu.

Aynı zamanda Tess de aynısını yaptı. Küçüklüğünü sokakta geçirdiği en yakın arkadaşıyla (aynı zamanda aşık olduğu kişiydi?) bir süre sonra irtibatı koptu ve hayatına devam etti.

Olması gerekende odur. Ne olursa olsun her ey devam eder. Yaşanan hiçbir şey, duygu yıllar geçince aynı şiddette kalmaz. Etkisi azalır.

Ancak 10 yılın sonunda yeniden karşılaştılar ve işte saçma olan yerde bu karşılaşma sahnesiydi ama neyse dedim, görmezden geleyim.

Ve geldim de.

Sanırım o kadar acıdan sonra birazcık hayal dünyası onlar için sorun olmaz. Bunu hak ettiler.

Ve aynı şekilde ben de seriyi tamamladığım için bir aferini hak ettim bence!

Sever misiniz, sevmez misiniz bilmiyorum ama yani bilmiyorum djdkjf

Ya hiç başlamayın bu seriye ya da sonuna kadar devam ettirin. Sanırım verebileceğim en yararlı tavsiye bu :D

DİPNOT: Daha aktif olacağım… (umarım)

Ömer Gezen, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'ı inceledi.
25 May 19:55 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir diğer Arthur Schopenhauer kitabı ile karşınızdayım. Tabi artık yazarın ismini bi' yerden bakmadan yazabiliyorum :D
Öncelikle Schopenhauer Okuma Etkinliği düzenleyerek bu güzel adamla beni tanıştıran Quidam a çok teşekkür ederim :)
Kendisinin etkinliğinin linki: #29220221 /> Neyse hadi incelememize geçelim :D
Kitap için yine benim çok sevdiğim kitaplar için kullandığım kelimeler olan "Muhteşemmmm" "Harikaa!" gibi kelimeleri bolca duyacaksınız :D
İnceleme okumaya üşenenler için: Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim :D
Üşenmeyenler için: Kitap bana kalırsa çok güzeldi. Yazardan da etkilenme seviyemi ve kendisiyle kişisel bağımı şu şekilde açıklayayım. Bugüne kadar beni en iyi yansıtan, kendimi bulduğum yazar Franz Kafka'ydı. Ta ki Schopenhauer okuyana kadar. Bu yazarda ben kendimi buldum resmen.
Mükemmel bir üslubu ve bilgi açısından doygunluğu var.
Çok sevdiğim bir şey olan kitaplardan alıntıları yazarımızda kitabında bol bol anlatıyor :)
Peki başlıktan başlarsak Yaşam Bilgeliği nedir?
Burada yazarın kitapta anlattıklarına göre Yaşam Bilgeliği bir nevi hayattan mutlu olmayı beklemek değil de mutsuzluğu en aza indirgemek.
Tabi ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılır ama ben bu fikri benimsedim :)

Kitap bolca sizi fikir bombardımanına tutuyor ve bana kalırsa bu kitabı okumayan kişi KİTAPKURDU OLMA YOLUNDA EKSİK KALIR. Hem felsefi açıdan hem de edebiyat açısından.
Neyse ben kitabı çok sevdim. Bugüne kadar okuduğum Aforizmalardan en iyisiydi diyebilirim. (Franz Kafka'nınkiler de dahil, kusura bakma Kafka :( )
Neyse incelemem bu kadar bence OKUNMASI GEREKEN Bİ' KİTAP :)
Herkese iyi okumalar dilerim :)

Saygı Ve Rahmetle Üstad...
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

Dave Gurney, bir alıntı ekledi.
 25 May 09:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Rahmetle anıyoruz üstat... #25Mayıs#
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Çile, Necip Fazıl KısakürekÇile, Necip Fazıl Kısakürek
Zihnisinir, bir alıntı ekledi.
25 May 01:11 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse, yani– benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey."

Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (Sayfa 177 - Epub)Çavdar Tarlasında Çocuklar, J. D. Salinger (Sayfa 177 - Epub)
Erdoğan Koştan, bir alıntı ekledi.
 24 May 00:02 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Uhud Savaşı 2. Bölüm
Talha iki ordunun tam ortasında durdu, meydanda ölüm sessizliği vardı. Dört bine yakın insan sus pus olmuştu. Mekkeli kadınların çaldığı tefler de susmuştu. Sanki tabiat susmuştu.

Talha'nın kılıcını çekerken ses meydanda yankılandı.
"Muhammed diyormuş ki eğer Allah yolunda savaşıp ölürseniz cennete gidersiniz. Kılıcımın acısını tadıp cennete gitmek isteyen var mı aranızda? Hemen onu Allah'ına kavuşturayım."

Halid Amr'a baktı.
"Kim çıkar sence?"
"Hamza."
Karşı cephede Ali ileri çıktı.

"Allah yolunda ölmek ne kutsaldır! ama ben kılıcımın acısını sana tattırıp seni cehenneme yollamaya geliyorum."

Ali'nin bu çıkışı Müslümanları galeyana getirmiş ve meydanda tekbirler inlemeye başlamıştı. Halid, Ali'nin hareketlerini dikkatle izlemeye başladı.

"Normal bir eşleşme değil, Talha'nın yapısı zayıf."
"Ama iyi kılıç kullanıyor."
Ali de kılıcını çekti. Bu çok değişik bir kılıçtı.
Halid:
"O nasıl bir kılıç. Daha önce böyle bir kılıç görmedim ben."
"Bedir'de de değişik bir kılıç kullanmış, budur herhalde."

Müslümanlar tekbir getirmeyi kesmişlerdi. Ali ve Talha karşı karşıya geldiler. Meydan yine sus pus olmuştu. Dikkatler meydandaki iki kişiye çekilmişti. İlk hamleyi Talha yaptı. Ali son derece sakin karşıladı. Bu kes Ali üst üste darbeler vurdu ve Talha'nın dengesini bozdu. Talha sendelemeye başladı. Ali, Talha'ya biraz ağır gelmişti. Talha son bir hamleyle kendini kurtardı; ancak tekrar üzerine davranacakken nereden, nasıl geldiğini anlamadığı bir darbeyle boynunda çok şiddetli bir acı hissetti. Gözleri donmuştu, korkuyla elini boynuna götürdü ve akan kanın şiddetini hissetti. Bu ölüm anlamına geliyordu. Ali acı çekmeden ölmesi için kılıcını aynı bölgeye tekrar vurdu.

Talha'nın kafası yarıya kadar vücudundan ayrılmıştı. Halid'in gözleri, Ali'nin ilk vuruşundaki hızının etkisiyle yerinden fırlamıştı. Talha'nın yere düşen cesedinin farkında bile değildi. Kendine geldiği zaman Talha'nın yerde hırıltılarla can verdiğini gördü. Artık meydandaki hırıltı sesi de Müslümanların tekbir getirmesiyle duyulmuyordu. Ali peş peşe darbeler vururken başlığının bir bağı açılmıştı, onu da bağlayarak tekrar saflarına doğru yürüdü. Halid böylesi bir dövüşün ardından zerre kadar kibir göstermeyem Ali'ye tedirgin tedirgin bakakaldı. Amr gözlerini kısarak Halid'e baktı.

"Onu gördün mü Halid"
Halid'in donuk bakışı değişmedi, sadece kafasını sağa sola salladı.
"Yazık oldu Talha'ya."

Sonra da az gerisinde durmakta olan Dirar'a baktı' o da eliyle yüzünü kapamıştı. En iyi dostları çok acı şekilde öldürülmüştü. Halid ağlamaklı oldu, Talha'nın bu kadar kolay öleceğini tahmin etmiyordu. Halid, Talha'nın ailesinin olduğu bölgeye yüzünü döndü. Az önce Talha'nın sancağı verdiği kardeşi Osman ağlamaklı bir vaziyette sancağı yanındakilerden birisine bıraktı ve Ali'nin peşinden koşmaya başladı. Ali'nin zırhını bağlamakta olduğunu gören Hamza ileri atıldı. Ali de ardından birinin geldiğini hissetmişti; ama Hamza'nın müdahale edeceğini gördüğü için ardına bile bakmadan yerine dönmeye devam etti. Hamza, Ali'nin yanından fişek gibi geçti. Osman bir yandan ağlıyor, bir yandan da kılıcını çıkarmış iki eliyle bilinçsizce havada tutuyordu. O şekilde uzunca koştuğundan nefesini ayarlayamamış ve aralarında iki üç adım kala bitkin düşmüştü. Kılıcını can havliyle indirecekti ki Hamza ilerlemiş yaşına rağmen daha çevik davrandı ve tek darbeyle karnında bir yarık açtı. Osman'ın kılıcı havada kalmıştı. Öylece elinde tutuyor, bir yandan da ağlıyordu. Hamza da Ali'nin yaptığı gibi boynuna ölümcül vuruşu yaptı. Halid atının dizginlerini sıktı burnundan soluyordu.

"En azından acı çekmeden ölmelerini sağlıyorlar."
Amr'ın da ruh hali Halid'den farksızdı
"Ebu Süfyan müdahale etmeli artık."

Halid, Ebu Süfyan'a bakacağı sırada meydanda birinin daha ilerlediğini gördü.
Talha'nın küçük oğlu Müsavi önce babasının, sonra amcasının ölümlerini görmüştü. İçindeki acı ona cesaret vermiş ve koşarak meydana atılmıştı. Meydanda bağırarak koşarken nereden geldiği anlaşılamayan bir ok tam göğsüne isabet etti. Müsavi de sendeleyerek yere yığıldı. Genç adam küfürler ederek can veriyordu. Müslümanlar tekbir getiriyor, meydan Allahuekber sesleriyle inliyordu. Mekkeliler ise çok kısa bir zamanda üç ölü vermiş olmanın moral bozukluğunu yaşıyordu. Her Mekkelinin kafasında aynı fikir belirdi. Birazdan üç arkadaşlarını öldüren adamlarla dövüşeceklerdi. Yerde yatan cansız bedenlere baktıkça birazdan olanların onların da başına gelebileceğini düşündüler...

Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)Kılıç : Halid Bin Velid, Ömer Murat Demirtaş (Sayfa 150)
Gürkan ((şair)), Yaralı'ı inceledi.
23 May 16:53 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kahraman Tazeoğlu'nun kuşkusuz mükemmel bir duygu anlatımı var. Duygusallığın yoğun olduğu bu kitapta, o duyguyu okuyucuya çok iyi geçiriyor ve bunu hiç sıkmadan yapıyor. Konu açısından çok yaratıcı. Özellikle Kaan ve Lavin'in ölen bir çocukla irtibatı ve aşkının kurucusu olması olağandışı bir olay iken, bunu okuyucuya çok doğal bir şekilde kabul ettiriyor. Eksik bulduğum taraf ise olayların geçiş sırası. Bir olayda başka bir olaya atlıyor ve bu da okuyucu da karmaşıklığa neden oluyor. Ama bütünüyle duygu yoğunluğuyla yoğrulmuş akıcı bir kitap. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde bence yer alıyor. "Bazı yaralar sardıkça kanar. Kiminin çöle döner yüreği, kimi içinde bir yanardağ saklar." Kaan'ın yarası da böyleydi. Hande'nin onu terk etmesinin ardından çöldeki kum fırtınaları onu kasıp kavurmuş hiç doğmayan güneşten yanıp kavrulmuştu. Hande ansızın gidişiyle Kaan'ı ömür boyu taşıyacağı bir yaraya mahkum etmişti. Kaan ve Hande çocukluk arkadaşılise aşkıydılar. Liseyi İzmir'de beraber okuyupaynı üniversiteyi okudular. İstanbul'da aşk dolu yılları geçti. Kaan Hande'nin olmadığı bir ömür düşünemiyordu. Üniversite bittikten sonra Hande hemen işe başlamıştı. Kaan ise henüz bir iş bulamamıştı. Bu durum Kaan'ı derinden üzüyordu çünkü okul bittikten sonra evlenmeyi planlıyorlardı. Kaan birkaç iş başvurusu yaptı bu arada Hande ise iş hayatına bütünüyle alışmıştı. Kaan Hande'nin değiştiğini hissediyordu ama bunun önemli bir durum olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Kaan'ın iş başvurularından biri olumlu sonuçlanmıştı. Kaan pazartesi işe başlayacaktı ve bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Hande'nin onu yapayalnız bırakıp gideceğini bilmeden. Pazar günü buluştular. Kaan Hande'ye bir iş bulduğunu pazartesi işe başlayacağını söyledi. Hande soğuk davranıyordu ve lafı uzatmadan Kaan'a birlikte olamayacaklarını, ayrılmak istediğini söyledi. Kaan adeta bir buz kütlesi kaldı. Hande arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kaan onun gidişini hiç kabullenemedi ama Hande ondan çoktan vazgeçmişti. Kaan Hande olmadan bir hayat süremeyeceğini anladı ve bileğini kesti. Su dolu küvete kanı hafif hafif dağılırken Kaan'da adım adım uzaklaşıyordu hayattan. Ta ki komşusu onu bulup hastaneye yetiştirene kadar. Kaan hayata tekrar dönmüştü ama kanayan bir yarayla. Bileğindeki yara Hande'nin enkazıydı. Kaan hayattan kopmuş, âdeta bir ölüydü. Onu bu zor zamanlarında eski arkadaşı Ayça hiç yalnız bırakmamıştı. Ona kendi çalıştığı yerde bir iş buldu ve onu sosyal hayatına tekrar döndürdü. Kaan'ı hayata döndürmek için elinden geleni yaptı. Kaan artık daha hissediyordu kendini şüphesiz bu Ayça'nın sayesindeydi.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
23 May 13:19 · Kitabı okumayı düşünüyor

KOZHELVÂSI
«Biraz Gelir misiniz?» adlı oyunumda,
Misa adlı bir küçük çocuk, babası Mateh Usta'nın yaptığı
bir müzik aygıtını sokaklarda satar. Misa bigün satış hesabını
babasına tam getirmeyince Mateh Usta kızar.
Karısı, Mateh Usta'ya,
— Üsteleme canım, belki çocuk kozhelvası almıştır... der.

Bu oyunu, Almancaya çeviren de, İngilizceye, Yunancaya çeviren de,
sanki ağızbirliği etmişler gibi, mektupla bana
kozhelvasının ne olduğunu sordular.
Ben de mektupla anlattım.
Bu kez yine üçü de, «Neden kozhelvası da, başka bişey değil,
çukulata filân?...» diye sordular.
Bu sorularına cevap veremezdim, çünkü anlatması zor...
Şimdi size anlatıyorum.

Mahalle Mektebinin kapısı önünde satıcılar, yemişçiler vardı.
Çocuklar onlardan yemiş alırlardı.
Bana evden hiç harçlık verilmediği için, ben o satıcılardan
bişey alamazdım. Yokluk, insanı açgözlü de yapar,tok gözlü de, insanına göre...
Beni tokgözlü yapmıştı. Ağızlarını şapırdata, şapırdata, macundan
renklenmiş dillerini çıkarıp dudaklarını yalayarak horozşekeri,
elmaşekeri, macun, fındık, fıstık, çekirdek yiyen çocuklara hiçbigün imrenmedim.
Ama yalnız kozhelvasında gözüm vardı.
Hiç yememiştim, çok canım çekiyordu.
O kadar canım çekiyordu ki, pestemalli, külâhlı kozhelvacının camekânına
bile bakmadan, yanından başımı öteye çevirip geçerdim.

Bigün bir arkadaşım, kozhelvasından ısırıp geri kalanını bana verdi.
Umursamazca,
— İstemem! dedim.

Annem öğretmişti; para istemek ayıp, sokaktan geçen satıcıdan
bişey alınmasını istemek terbiyesizlik,
arkadaşının yediğine imrenip ondan istemek,
annemle birlikte sokakta giderken bişey istemek,
hele tutturmak, çok çok ayıp...
Bunlardan hiçbirini yapmadım.

Her sabahki gibi erkenden kalkmıştım.
Annemle babam daha uyanmamışlardı.
Babamın yeleği sedirin üstüne atılmış, sarkıyor ucu.
Elimi yelek ceplerinden birine sokup, paralan karıştırdım.
İçlerinden bir tane kâğıt yüzparalık aldım.
Sonra da bez çantamı alıp çıktım yola...

Kozhelvacı orda. Kocaman bir kozhelvası aldım.
Tam ısıracakken, itişen iki çocuk üstüme yıkıldı.
Elimdeki kozhelvası su birikintisine düştü.
Kozhelvasını çıkardım su birikintisinden, ne yapacağım diye
bakıp duruyordum. Bana dana önce kozhelvasından
bir parçasını vermek isteyen çocuk geldi.
— Bize yok mu? dedi.
— Suya düştü... dedim.
— Olsuuun... dedi.
Verdim kozhelvasını, bigüzel yedi.

Eve dönüşümde, babamm cebinden gizlice para
aldığımı unutmuştum bile...

Babam çok yumuşak bir sesle,
— Oğlum, paranla ne aldın bugün bakayım?
dedi.
— Ne parası? dedim.

Der demez de, aklım başıma geldi; yelek cebinden
aldığım yüz parayı ansıdım. Başımı eğdim, hiç sesimi çıkarmadım.
Çünkü konuşsam ağlayacaktım.

Annem,
— Üsteleme çocuğa, belki kozhelvası almıştır... dedi.

Ben yeleğin cebinden parayı alırken, annemle babam
yorganın altından beni gözetlerlermiş.
Sonra annem ardıma düşmüş, mektebe dek gelmiş
arkamdan, kozhelvacıdan, kozhelvası aldığımı görmüş...

Annem de babam da, bir suçumu yakalarlarsa hiç yüzlemezler,
çok önemsiz bişeymiş gibi söyler geçerlerdi.
Ne de iyi yaparlamış! Etkisi daha büyük oluyor.
Baksanıza, kırk yıl sonra yazdığım oyuna bile o yüzden girdi kozhelvası...

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 1 Yol - Ben De Çocuktum)Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 1 Yol - Ben De Çocuktum)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
23 May 13:00 · Kitabı okumayı düşünüyor

KOZHELVÂSI
"Mahalle Mektebinin kapısı önünde satıcılar, yemişçiler vardı.
Çocuklar onlardan yemiş alırlardı.
Bana evden hiç harçlık verilmediği için, ben o satıcılardan bir şey alamazdım.
Yokluk, insanı açgözlü de yapar, tokgözlü de, insanına göre…
Beni tokgözlü yapmıştı. Ağızlarını şapırdata şapırdata,
macundan renklenmiş dillerini çıkarıp dudaklarını yalayarak
horoz şekeri, elmaşekeri, macun, fındık, fıstık, çekirdek yiyen
çocuklara hiçbigün imrenmedim.
Ama yalnız kozhelvasında gözüm vardı.
Hiç yememiştim, çok canım çekiyordu.
O kadar canım çekiyordu ki, peştemallı, külahlı kozhelvacının
camekanına bile bakmadan, yanından başımı çevirip geçerdim.

Bir gün bir arkadaşım, kozhelvasından ısırıp geri kalanını bana verdi.
Umursamazca :
– İstemem ! dedim.

Annem öğretmişti ; para istemek ayıp, sokaktan
geçen satıcıdan bir şey alınmasını istemek terbiyesizlik,
arkadaşının yediğine imrenip ondan istemek,
annemle birlikte giderken bir şey istemek,
hele tutturmak, çok çok ayıp…

Bunlardan hiçbirini yapmadım.

Her sabahki gibi erkenden kalkmıştım.
Annemle babam daha uyanmamışlardı.
Babamın yeleği sedirin üstüne atılmış, sarkıyor ucu.
Elimi yelek ceplerinden birine sokup, paraları karıştırdım.
İçlerinden bir tane kağıt yüzparalık aldım.
Sonra da bez çantamı alıp çıktım yola.
Kozhelvacı orada. Kocaman bir kozhelvası aldım.
Tam ısıracakken, itişen iki çocuk üstüme yıkıldı.
Elimdeki kozhelvası su birikintisine düştü.
Kozhelvasını çıkardım su birikintisinden, ne yapacağım
diye bakıp duruyordum. Bana daha önce kozhelvasından
bir parçasını vermek isteyen çocuk geldi.

– Bize yok mu ? , dedi.

– Suya düştü… dedim.

– Olsuuun… dedi.

Verdim kozhelvasını, bir güzel yedi.

Eve dönüşümde, babamın cebinden gizlice para aldığımı unutmuştum bile…

Babam çok yumuşak bir sesle,
– Oğlum, paranla ne aldın bugün bakayım ? dedi.

– Ne parası ? dedim.

Der demez de, aklım başıma geldi;
yelek cebinden aldığım yüzparayı anımsadım.
Başımı eğdim, hiç sesimi çıkarmadım.
Çünkü konuşsam ağlayacaktım.

Annem,
– Üsteleme çocuğa bey, belki kozhelvası almıştır… dedi."

Ben De Çocuktum, Aziz NesinBen De Çocuktum, Aziz Nesin
Başak Yılmaz, bir alıntı ekledi.
22 May 21:30

Biz var ya, biz sevemeyiz küçüğüm. Aşk, yanılsamaların en tensel olanıdır. Dinle: Sevmek, sahip olmaktır. Peki, sevdiğimiz zaman neye sahip oluruz? Bir bedene mi? Bedene sahip olmak için maddesini kendimize mal etmemiz, onu yememiz, içimize sindirmemiz gerekir... Olmayacak şey ama, tut ki oldu, bu bile geçicidir, çünkü bedenimiz de devinir, dönüşür, hem biz kendi bedenimize değil, sadece onun verdiği duyguya sahibizdir; ve ayrıca sevdiğimiz o bedeni bir kere ele geçirdik mi o bizzat biz olur, bir başkası olmaktan çıkar ve öteki varlığın yok olmasıyla aşk da biter.
Peki, ruh bizim midir? –Sessizce dinle beni. Hayır, değildir. Kendi ruhumuz bize ait değildir. Hem zaten, bir ruha nasıl sahip olabilirsin? Bir ruhla bir ruh arasında dipsiz bir kuyu vardır: birer ruh olmalarının kuyusu.
Öyleyse, sonuç olarak neye sahibiz? Bizi sevmeye iten ne? Güzellik mi? Sevince güzelliğe sahip olur muyuz? En vahşice, en baskıcı şekilde sahiplenerek, bir bedenin nesine el konabilir? Ne o bedene, ne ruhuna, hatta ne de güzelliğine. Zarif bir bedene sahip olmakla güzelliği saramazsın, sadece hücrelerden oluşan, yağlı bir bedeni kucaklayabilirsin; öpüşme bir ağzın güzelliğine değil, ölümlü mukozadan olma dudakların nemli etine değer; cinsel birleşme bile basit bir temas, samimi bir sürtünmedir, ama gerçek bir iç içe geçme, bir bedenle bir başkasının iç içe geçmesi bile değil. Öyleyse neye sahibiz, evet, nedir sahip olduğumuz?
Yoksa duygularımız mı? En azından aşk, duygularımız aracılığıyla kendi kendimize sahip olmamızın bir yolu olabilir mi? Hiç değilse var olma hayalimizi daha şiddetle, dolayısıyla daha parlak olarak hayal etmenin bir biçimi midir? Ve en azından duygu söndükten sonra anısı sonsuza dek bizimle kalır, biz de işte böyle sahip olmuş oluruz...
Buna da aldanmayalım. Duygularımıza bile sahip değiliz. Hayır, hiçbir şey söyleme. İyi düşünecek olursak, anı, mazi duygusuna denir. Ve her duygu gibi, o da bir yanılsamadır...
– Dinle beni, bir daha dinle. Pencereden, çarşaf gibi uzanan nehrin karşı yakasına, uzaklarda, bir tren düdüğüyle bölünen alacakaranlığa bakmadan dinle. – Sessizce dinle beni...
Duyumlarımıza sahip değiliz. Duyumlarımızın aracılığıyla kendimize sahip olamayız.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando PessoaHuzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa