• Şimdi bunu okuduğunu biliyorum ayrıca herhangi bir çıkar içinde yazmıyorum seninle ilk tanıştığımızda niyetim kötüydü piçlik peşindeydim çok tatlı geliyodu ama zamanla senin ağlarken attığın fotoğraflar beni çok etkiledi üzdü inanmayabilirsin bu yüzden ayrılalım dedim yani elleşmeyi bıraktık diye değil sonra seninle büfenin orda izmire taşınacağını söylediğin gün elimi tuttuğunda ben emin ol şimdiye kadar yaşadığımız en iyi zamandı içimde pişmanlık kalsın istemedim seninle okula geldiğimizde senin gittiğini gördüm hayayım boyunca kimsenin peşinden gitmemişken senin peşinden geldim beni kovar gibi hareketler yapmasaydın bunları o zaman söyliycektim o zaman bende gurur yaptım telefonlarına bakmadım yani kısacası şunu söylemek isterim ki keşke ilk başta o niyetle gelmeseydim sana belki farklı olurdu en azından bugün yanına gelip selam verebilirdim
    ayrıca ben ayrılırken çok düşündüm belki sana karşı düşüncelerim değişsede artık hem kendime hem sana ayıp ettiğimi düşündüm daha söylemek istediğim şeyler var ama sana güvenemiyorum eğer bana bir kahve ısmarlama hakkı verirsen yüz yüze konuşmak isterim ama senin keyfine kalmış hakkım varsa helal olsun sende helal et haşin kız
  • Belki de konuşuyordur gözlerin,
    ama ben gözce bilmiyorum ki;
    sessizce biliyorum,
    usulca biliyorum,
    masumca biliyorum...
    CEMAL SÜREYYA
  • 320 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    ...[Kabil] dedi ki: “Seni mutlaka öldüreceğim.”
    [Habil]: “Benim günahım yok, Allah sadece günahtan korunanların kurbanını kabul eder. And olsun eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben öldürmek için sana asla elimi uzatmayacağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım, beni öldürmenin günahıyla kendi günahını yüklenerek cehennemlik olmanı yeğlerim. Şüphesiz zalimlerin cezası ateştir...” dedi.
    ...Ve o konuşmaların ardından nefsi onu kardeşini öldürmeye çağırdı. O da nefsine uyarak kardeşini öldürdü. Böylelikle ziyana uğrayanlardan oldu.
    . . . Derken Allah, ona kardeşinin na’şını nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. [Kabil] kendi kendine: “Şu karga kadar olup kardeşimin na’şını gömmekten aciz olan bana yazıklar olsun!” dedi. Sonra kardeşini toprağa gömdü ve yaptığına pişman oldu.
    Kuran, Maide Suresi, 27/30

    Kitap bu ayetle başlıyor ve görsel bir anlatım sunan eser tam siyah beyaz filmler gibi bir eser. Kitabın anlatımı başlarda düzensiz gibi görünüyor konudan konuya atlamış konu bütünlüğü yok diyebilirsiniz. Ama eğer hafızanız iyiyse kitabın mükemmel bir kurgulayıp Abbas Maroufi sizin hafızanızı ölçtüğünün farkına varırsınız.
    Kitapta bir ailenin icinde bulunan birbirinin zıttı olan iki cocuktan birisinin diğerini kıskanması konu edinilmiş ve yazar kıskanan çocuk ağzından konuşarak anlatıyor.
    Tabiri cizse; Ödüllü İranlı yazar Abbas Maroufi, okurlarına büyülü bir senfoninin eşliğinde her karesini gözlerinizde canlandırabileceğiniz görsel bir anlatımla tam bir edebiyat şöleni yaşatıyor.

    Kitaptan

    Ayaz, “Öyleyse ne oyalanıyorsun” diye cevap verdi.
    “Nerede peki?”
    “Her zaman olduğu yerde tabii, Tuzlu Göl Kahvehanesinde!” “Bu karda mı?”
    “Arabistanlı değilsin ya oğlum! Erdebilli çocuk karla doğar, karla ölür. Hem belki ölmüştür ha?”
    “Hayır, o yaşıyor, biliyorum.”
    “Nereden biliyorsun? Koca on gün geçti. Hayatta kalmış olması imkansız!”

    “ Öyleyse ne duruyorsun hemen git. Arkanda aslanlar gibi ben varım. Sen hiç merak etme, en ufak bir pürüz çıkmaz. Sen bakma benim yaşlandığıma öyle. Ben hala o eski Bekçi Ayaz’ım...”
    Orhan fısıltı halinde yükselen gömeçli sobanın sesine kulak kesilmiş, günün birinde mutlaka çıkıp gelecek o on beş yaşındaki kumral saçlı kız çocuğunu düşünüyordu.
    Okunması zor bir kitap ama güzel hafızası güçlü olan için.
  • 2 - MELEKLER GİBİ

    Evlerin de hikayeleri vardır, biliyorum. Bazen çok sevdiğin birini özler gibi tutkuyla dinlersin o hikayeyi. Bazen hiç yokmuş ve aslında hiç olmamış gibi için burkula burkula..
    Zamanında ne kadar mamur olsan da, unutulunca tükenip gidiyorsun belli ki. Merdivenlerden çıkıyorum, etrafı kavun kokusu sarmış.. Ki babaannem çok severdi. Bir de uzun hava başlıyor radyoda. Dedem biraz daha açıyor sesini..
    Kapısı kilitli, pencereleri karanlık, içerisi buz gibi bir sessizlik dolu olan bu ev, seneler vardır ki böyle yalnız. Ayakta mı, yıkıldı yıkılacak mı belli değil. Zamanın çektiği cilanın arkasında, her şey o kadar canlı ki aslında...
    ...........................
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kafamı okuduğum kitaptan kaldırıyorum gülümseyerek. Üç somyalı bu ahşap odada, bahçeye bakan pencerenin önünde oturuyor babaannem.
    - Kim gelmedi babaanne? Dedemi mi bekliyorsun?, diyorum.
    Dedem öldü yıllar önce diyemiyorum. Beklemek boşadır bazen diyemiyorum. Sen de iyice tuhaflaştın ha diyemiyorum...
    Bakışlarını bana çevirince binlerce göçmen kuş havalanıyor içimde. Yeşil gözleri ne zaman beni bulsa kendimi çırılçıplak hissediyorum. Düşündüğüm her şeyi ; noktasına, virgülüne kadar anlıyormuş gibi geliyor.
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kitabı kapatıp yanına gidiyorum, sarılıyorum ellerine.
    - Gelecek mi babaanne?, diyorum.
    - Gelecek, diyor, deden öyle söyledi..
    Ah, diyorum içimden, sorgulamadan kabul ettiğimiz, inanmadan yaşadığımız, dokunmadan sahip olduğumuzu sandığımız öyle çok şey var ki..
    - Peki babaanne, diyorum, anlat bana, kim gelecek? Çay hazırlayayım ona, yemek yapayım. Belki uzun yoldan geliyordur, acıkmıştır..
    Gözlerimin ta içine bakıyor ; bu sefer de sen beni anla, der gibi. Öyle güçsüz hissediyorum ki kendimi..
    Başlıyor anlatmaya...
    ....................
    "-Hasan.. Çay vereyim mi sana, dedim.
    Cevap vermedi.
    Önüne sıra sıra dizdiği tütün demetleriyle uğraşıyordu. Çinkoya çarpan yağmur damlalarının gürültüsünde, başka bir aleme dalmıştı sanki.
    - Arada su vermek gerekir, diyordu sessizce. Hafif nemli olmalı ki güzel kıyılsın. Ah bir de şu kolcular olmasa.. Bir götürüp satabilsem bunları kasabada.. Sonra doldurup getirsem sana.. Şekermiş, bulgurmuş.. Ne istiyorsan..
    Ocaklığın yanındaki diğer demetleri de çekip koyuyordu önündeki tütünlerin üzerine. Süpürgeyi kovaya daldırıp çıkarıyordu. Damlaları serpiştiriyordu sonra. Bir daha.. Bir daha.. Göz kararı, yetene kadar.
    Bir koku boğazıma düğümleniyordu benim. Tütün mü, çaresizlik mi, fakirlik mi.. Seçemiyordum pek..
    - Hasan, dedim tekrar, çay vereyim mi sana?
    - Olur, dedi.
    Kendi bile zor duyuyordu sanki sesini. Ne zaman yüreği kabarsa, nefesi içine doğru büyürdü böyle. Konuşamazdı, bölünürdü, ufalırdı..
    - Yarın sabah çıkarız yola, dedi. Öğlen olmadan kasabada oluruz. Görüştüğüm dükkanlar var, vakitlice vardık mı iş tamamdır. Sonra ne eksikse dersin sen bana. Canın ne isterse dersin..
    Gözlerimin içi bayram yeriydi.
    - Olur, dedim, çıkarız. Ama kolcular? Ya farkederlerse tütün götürdüğümüzü? Nasıl saklarız, nasıl ederiz? Ya ararlarsa çıkınımızı?
    - Ben düşündüm, dedi Hasan.
    Daha da bir şey demedi. O sustukça anlamadım ben. Ama sormadım. Bazen bilmemek, daha iyidir bilmekten. Bazen özellikle duymak istemez insan.
    Sabah oldu çabucak. Keşke hiç olmasaydı..
    - Tamam, dedi Hasan. Her şey hazır, koy şu kundağın içine Zeynep 'i. Sıkı sıkı da sar şöyle. Tamam, oldu işte. Hadi gecikmeyelim..
    Birlikte çıktık yola. Zeynebim küçük ama kundağı büyük.. Kalbim deli gibi çarptıkça ona daha sıkı sarılıyorum. Korku mu, heyecan mı.. Bir şey kemiriyor içimi.
    Kasabaya varıyoruz. Ciğerimin köşesi uyuyor hala.
    - Hasan, diyorum. Melek gibi uyuyor, değil mi?
    - Evet, diyor. Melek gibi..
    Dükkana giriyoruz. Kapının eşiğinde bekliyorum. Beklemek çok nankör kızım. Bekledikçe saatler yıllara döner bazen.
    Uzun uzun konuşuyorlar. Sonra Hasan bana dönüp, getir hadi, diyor. Demeseydi keşke..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Tezgaha yatırıp, içine tütün sardığımız kundağı açıyorum. Oldu işte, kolcular farketmedi bile.
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Hiç uyumasaydı keşke.
    Kucağıma alıyorum, açmıyor gözlerini. Ölümün başladığı yerde tükeniyor nefesim. Gözlerim şaşkın, ellerim çaresiz..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Hiç uyumasaydı keşke..
    Ürpertiler son çığlıklarını savururken taş yüzlü kaldırımlara, kaybettiğim her şeyi gömüp ıssız mekanlarına bu kasabanın, indirip perdeleri gözlerimden.. Kıpkızıl bir mahşer yerine uyandım sonunda.
    Yandım sonunda!
    Kolaysa toplayın küllerimi avuçlarınıza.. Bu susuşlardan ölüm bakışlı bir Zeynep verin bana kolaysa..
    Zeynep.. Uyuyor.. Melekler gibi..
    Zeynep.. Uyuyor..
    Zeynep.. Gelecek! "

    Liliyar

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • SELAMUNALEYKÜM ARKADAŞLAR KİMİ ÜZDÜYSEM HAKKINIZI HELAL EDİN dünkü hafızlık yazısını paylaştım ama biliyorum hata ettim ama dün kaedeşim bazı kardeşlerle tartıştığını söyledi bnde kalktım dövdüm benim adıma bazı kardeşlerle tartıştığı için gerçekten ben öyle kötü biri değilim HAKKINIZI HELAL EDİN..
  • Ben mi? Hala cennete inanıyorum. Ama artık biliyorum ki orası arayıp bulabileceğiniz bir yer değil. Çünkü orası gidilen bir yer değil. O bir şeylerin parçasıyken hayatta hissettiğiniz andır. Ve o anı bulursanız sonsuza dek sürer.

    The Beach
  • 232 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hiç beğenmediğim, bitirmekte zorlandığım, bitirmek ve onu hemen elimden bırakmak için can attığım bir kitap oldu ne yazık ki. “Nasıl Nobel edebiyat ödülü almış” dedim kendi içimden. Hiçbir heyecan, hiçbir sürüklenme kısacası beni kitaba bağlayabilecek hiçbir detay göremedim (belki de ilk bölümü hariç edilebilir burada). Kitabı okurken kaç kere “offff” dediğimi bilemiyorum. Emektir ona lafım elbette ki yok ama...Golding’in okuduğum ilk kitabıydı. Bu şekilde bu yazara başlamak diğer kitapları için bende önyargı oluşturacaktır kuşkusuz (ve ne yazık ki) Sinekler Tanrısı’nı okumak istiyordum ama fi tarihine atıyorum şuan okuyacağım zamanı...seveni vardır ama ben o gruptan kesinlikle değilim, onu biliyorum.