• "Ben çoğu geceler içiyorum . Şakağımdaki ağrıyı duymamak için , iştah açmak için falan diyorum ama değil, biliyorum . Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum . Belki kendi kendimden. İki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar. Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından..."
    "Ya içmediğin zamanlar?"
    "O zaman ararım."
    "Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap..."
    "Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı."
    "Anlamadım."
    "Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine , sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. Herkesin, ' Veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur, ' demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!"
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 148 - YKY Yayınları
  • Bu dünyanın kendisini aşan bir anlamı var mı, bilmiyorum. Ama bu anlamı bilmediğimi, öğrenmenin de benim için şimdilik olanaksız olduğunu biliyorum. Kendi koşulumun dışında olan bir anlamın benim için anlamı ne ? Ben ancak insan ölçüleriyle anlayabilirim.
  • Bu kitabı elime aldığım zaman gerçekten çok heyecanlanmıştım. Okumaya başlarken de aynı heyecan devam etmekteydi. Kendim de ülkemizin doğu bölgesinde doğup sekiz yaşıma kadar orada yaşadığım için bir kış mevsiminde okullara zor şartlar altında gitmenin, okula varana kadar ayakkabılarından içeriye usulca giren suyun çoraplarını ıstlatmasını, okula vardığın zaman öğretmeninin seni sobanın yanına oturtup seninle uzun uzun ilgilenmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Yaşım itibari ile henüz küçük olsamda bu kitap benim kısa hayatımdan uzun yerleri de içine katmış bir kitaptır.

    Bir öğretmenin doğuda aylar boyunca kış mevsimini yaşaması, daha önce hiç içinde bulunmadığı, dillerinden anlamadığı, dilinden anlamayan insanların arasında kendini bulan öğretmenimiz;
    Bir tek şey istiyorum
    Çaresizliği yenmek.
    Diyor. İçinde bulunduğu durumdan kurtulmak isteyip istemediğini bile bilmeyen öğretmenimiz hiç bilmediği bir geçmişi düşünerek yeni bir gelecek, yeni bir gün hazırlıyor kendine. Nerde olduğunu, kim olduğunu bilmeyen öğretmenimiz kendisini bir anda içinde bulduğu bu Hak. Kentinde yaşamına devam edip hayatında hiç tanımadığı insanlara, hiç tanımadığı kendisini de alarak bir öğrenim yoluna koyuluyor. Hem öğretiyor hem öğreniyor. Kendini bir anda öğretmen olarak bu kentte bulan öğretmenimiz kalemi, kitabı, defteri, ve insanlığı da alarak masasını, sandalyesini, kara tahtasını yaparak dillerini bilmediği küçük yüreklere dersler verip onlara hem hayat bilgisini hem de hayatın gerçek yüzünü göstermektedir. Belki de kendi de hiç bilmediği bu yüreklerin arasında hayatın yeni bir yüzünü görmüştür. Bir öğretmen olmadan da onu anlayabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum...
    Öğretmenlerimiz iyi ki varlar. Belki ben yaptığım meslek seçimini öğretmenlikten yana kullanmadım. Seçimimi psikolojiden yana yaparak kendimi yine de öğretmenlere yakın hissediyorum. Çünkü onlar bilmedikleri kıyı da bir kente, bilmedikleri insanların arasında onları anlamaya çalışırken ben de ileride mesleğimi ele aldığım zaman onlar gibi hiç bilmediğim insanları anlamaya çalışacağım...

    Doğu da Hak. Kentte kış mevsiminin zor şartları altında kısada olsa o dönemi öğretmenimizin kısa ama içinde uzun bir ömür olan ikinci ve tek ömrü olarak sayıyorum. Öğretmenimizin ölen bebelerle, biten hayatlarla, adaletsizlikle, töreyle tükenen bu kentte geçirdiği zaman dilimi bize gösteriyor ki bizim bilmediğimiz yerlerde de bir nefes var ve o nefesler bizi bekliyor olabilir. Onlara bir şeyler katabiliriz. Onlardan bir şeyler alabiliriz...
    Öğretmenimizin de dediği gibi :

    Hiç kuşkusuz
    bir kez
    birinin
    bozması gerek
    töreyi.

    ...
    Biz bozabiliriz töreyi. Adaletsiz bir düzen olmasın bu topraklarda... Tümüyle bir eşitlik olsun demiyorum. Sadece adalet olsun istiyorum....

    "Karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz. " dediği çocuklardan değiliz biz belki ama onları anlayıp da hayatımızın aslında çok basit olduğunu yeniden hatırlamalıyız...

    Ve son alarak kitapta beni çok etkileyen şu bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum ;
    " Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
    Nesi var? diyorum.
    Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
    İlaç vereyim mi? diyorum.
    Hayır, portakal ver, diyor.
    Portakal yememiştir hiç."

    ...
    Hiç portakal yememiş bir insanı ölümden kurtarmak yerine ona bir portakal vermek onu o an için ölümden kurtarmaktan daha iyiydi belki de...

    Edgü'nün bu muhteşem eserini okumayanlarında en kısa zamanda alıp okumalarını bu kitaba da kitaplıklarında yer vermelerini isterim...

    Şimdi "Yattığın yerden kalkıp eline kalemi alıp yaşamadan ölenleri yaz."
  • BEN KADINIM;
    Ben doğurdum hepinizi! Kız, erkek ayrımı yapmaksızın!.. Aynı sürelerde taşıdım karnımda!.. Uçan kuştan sakındım, kendi canımdan fazla korudum!.. Ki, zarar gelmesin hiç birinize karnımda!.. Bir şey olsa bir yerinize, sizden fazla yandı canım…
    BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ YARATICINIZIM!..


    BEN KADINIM!..
    Doğurdum sizi!.. Doğurdum!.. Kız, erkek fark etmedi, aynı sevdim, aynı acıyı çektim. Can koptu canımdan, sizi canımdan aziz bildim… Güneşe de, yağmura da bedenimi siper ettim!.. Süt verdim mememden, aldırmadan kendi açlığımda!.. Tarlada, kreşte, okulda, her yerde ama her yerde hep sizinleydim… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA SİZİ İLK KOLLAYANDIM…


    BEN KADINIM;
    Okullara gittiniz, okul önlerinde bekledim sizi, kar, yağmur, fırtına demeksizin… Asker oldunuz, nöbet tuttum sizinle, geceler boyu!.. Hiç haberiniz yoktu, uyuyordunuz, üstünüzü örttüm kış gecelerinde… Başarın, siz başarın diye, yapmadığımı bırakmadım!.. Dualar ettim, yatırlara gittim!.. BEN KADINIM; HİÇ BİRİNİZİ AYIRMADIM; AMA, BEN HEP AYRILDIM!..


    BEN KADINIM;
    Çoğu kez ayrıldım erkek kardeşimden, daha az sevilendim!.. Hep, gidici gözüyle bakıldı bana, miras paylaşımlarınızda harcandım!.. Ki, parçalanmasın toprağınız, akraba evliliğine zorlandım… Ben kadınım, yaşanan her olumsuzluğun başkahramanı yaptınız, unuttunuz yüreğimi!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK ŞEFKAT TAŞIYANIM!..


    BEN KADINIM;
    Eğitimde uzak tuttunuz, yanlış törelerde, Berdel’lerde soldurdunuz!.. Pazarladınız beni, kirli evliliklerin aktörleri yaptınız!.. Erkek egemenliğinde sizin, hep en sonda gelen oldum, ama, en çok yıpranan yaptınız!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN ÇOK DAYANANIM!..


    BEN KADINIM;
    Okulda, çarşıda, pazarda, metroda, tarlada, gözlerinizle soydunuz, hep cinselliğimde takılıydı aklınız!.. Küfürlerinizi, yakıştırmalarınızı bile cinsellik üzerine kurdunuz, sizi de doğuran bir kadındı unuttunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’NIN VAAD ETTİĞİ CENNETİM BEN, GÖREMEDİNİZ!..


    BEN KADINIM;
    Kazanana kadar, her yolu denediniz, uykusuz kaldınız sabahlara kadar, mesken tuttunuz köşe başlarını, sokak çeşmelerini… Uğruma ölümlerden söz ettiniz, büyüklüğünden sevdanızın!.. İntiharlar ettiniz uğruma, öldünüz, öldürdünüz!.. Cezalar yattınız uzun yıllar, sözde, hep benim namusumdan sorumlu oldunuz!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRA EN AK YARATIK BENDİM!.. KİRLETTİNİZ!..


    BEN KADINIM;
    Tacizlere uğradım, tecavüzler yaşadım… Yataklarda zorlanıldığım oldu, tarafınızdan başkalarına sunulduğum da…


    BEN KADINIM;
    Öküzünüzden sonra geldim çoğu kez, yoktum, yok sayıldım!.. hep, tarafınızdan alındı kararlar, uymak zorunda bırakıldım… Toplumda da, siyasette de, kurumlarda da, yoktum… Bir yok gibi yaşadım… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN BÜYÜK GERÇEĞİNİZİM SİZİN!..


    BEN KADINIM;
    İşsiz kaldınız, çalıştım… Sakat kaldınız, baktım… Kumar oynadınız, yutkundum… Alkollere sığındınız, katlandım… İşyerimde, sokakta, yaşamın her alanında, her an saldırılmaya hazır, stresli yaşadım, aldırmadınız!.. Farklı isteklerle karşılaştım, sustum, yasalarınız hep erkekten yanaydı!.. BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN ADİL YARATIKIM!..



    BEN KADINIM;
    Çocuklar doğurdum size, yardım ettim kariyerinize… Çoğu kez, yemeğinizi yetiştirmek uğruna, dört döndüm evinizde!.. Yorgunluğuma bile aldırmadınız, anlamadınız, yatakta iyi olmamı istediniz… Tanrı’ya kulluk yapar gibi, size uymamı istediniz!.. BEN KADINIM; TAPILMASI GEREKEN KUL OLACAKSA EĞER, İLK TAPILAN OLMALIYIM!..



    BEN KADINIM;
    Dışladınız… Yıprattınız…. Yaşlandırdınız…. Anlamadınız…. İlk fırsatta, elinize geçen ilk fırsatta, ya kuma getirdiniz üstüme, ya da aldattınız!… BEN KADINIM; TANRI’DAN SONRAKİ EN SEZGİLİ VARLIĞIM… ALDATILDIĞIMI DA, YERİMİ DE, İSTEKLERİMİ DE BİLİYORDUM; ALDIRMADINIZ!..



    BEN KADINIM;
    YOK MU SANMIŞTINIZ?
    BEN VARIM!..
    BEN HEP VARDIM!…
    BEN YARATANDIM!..

    BİLİYOR MUSUNUZ?
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…
    BEN SİZDEN FAZLAYIM…


    ESENLİKLER DİLERİM…

    RAHMİ ÇELİK


    NOT: Bu yazıdaki eleştirilen erkek yaklaşımı ve erkek profilinden, Çağdaş, İlerici, Aydınlık tüm DOSTLARIM, tenzih edilmiştir!… Zira ben biliyorum ki; BENİM DOSTLARIM, BENİM CANLARIM, YAŞAMDA DA, SOFRA DA, YATAKTA DA, KADINLARIMIZI her şeyin üzerinde tutan, önemseyen ve onlara hak ettikleri değeri veren kişilerdir…

    Yazının muhatapları bellidir ve onlar kendilerini bilirler…
    RAHMİ ÇELİK
  • Kargaşa. Anılacak günlerim olmadı mı benim? Ayaklarımın korkusuzca çiçeklendiği, silahıma yapışıp sabahın serinliğini beklediğim, kuzey gemileriyle sağır olduğum günler, sepet örmeyi unuttuğum günler olmadı mı? Ey geceyi ve kahverengi bir düzeni taşıyan ellerim! Yüzümün uğultusuyla şaşırtın beni. O karanlık ormanı yangına vurun. Çünkü ben de kaçarken ardımda kalanları yakıyorum. Ama iyi biliyorum yıldızları, ama yıldızların tanrıların da üstünde parladıklarını, anılacak günlerimin gitgide yok olduğunu biliyorum.

    Kargaşa. Ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. Sabahı nasıl tetikte bekliyorum. Şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. Ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. Nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kayıyorum. Ey yangınlar artığı! Her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey

    çoğalt beni.

    İsmet Özel
  • Bir ara kim düş kim gerçek, anlamıyorum diye panik olduğum ama elimde bırakmadığım, evrenin kendi düşü olduğunu düşünen bir adamın ve oğlunun macerası diye özetlemek istemediğim çok derin anlamlar barındıran bir kitap Puslu Kıtalar Atlası. Düşünenlerin varolduğunu, düşünebildiğimiz sürece varolabileceğimizi anlatanan, kısaca okurken hem anlamak için hem de düşünmek için beyninizi yakacağınız ama okumadan ölmememiz gereken kitap listesinin tepesinde olmalı dediklerimden oldu bu kitap. Beynimizi o kadar yaktıktan sonra sağolsun yazarımız kitabı son sayfada şu paragrafla özetlemiş; " Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
    Özetlemiş ama anlamak için kaç kere okumak gerekiyor o size kalmış. Ben en az 3 kere okuduktan sonra aaaaa diyebildim. Kısacası okumayanlar hemen okuyun ve çevrenizdekilere mutlaka okutun.
  • Siyasi Rejimler
    Siyasi Rejimler kitabı Paris Hukuk ve İktisat Fakültesi Profesörü Maurice Duverger'in küçük bir inceleme kitabı, Duverger'in bu kitabını iki farklı baskıdan takip ettim, birinci olarak Remzi Kitabevinden çıkan Yaşar Gürbüz çevirisi; bu çevirinin dili biraz ağır olabilir ama cümleleri daha düzgün ve kolay anlaşılır ancak benim elimde olan 2. baskıda bir çok basım hataları var, sayfalar tekrar ediyor ve yerine geçtiği sayfa eksik oluyor. Diğer baskısı ise İletişim Yayınları, Cep Üniversitesi serisinden çıkan Teoman Tunçdoğan çevirisi ki bu baskı için de cümlelerinin kelimeleri daha tanıdık ama anlaşılması daha zor diyebilirim, bu baskıda da bir yerde sayfa atlanmış, İletişim Yayınları kitabı Fransız kültür hayatında önemli olarak belirttikleri Ne Biliyorum serisinin Türkçeleştirmesi kapsamında okuyucuya sunuyor. Remzi Kitabevi ise kitabı Kültür Serisi adı altında, Duverger'in 4 yıl öğrencisi olmuş birisinin çevirisiyle sunuyor.

    Duverger, dünyada üniversitelerde kitapları en çok okutulan düşünürlerdenmiş, ben bu kitabı üzerinden bu özelliğine yorum yapacak olursam; benim açımdan Duverger'in en ilgi çekici özelliği uygulanan yönetim ile yazıtsal kaynaklar bakımından güzel bir ayrımla konuları incelemesi; bunu zaten Duverger kitabının başında belirtiyor, söylüyor ki, bu devirler en çok yasa yapılıp en çok çiğnendiği zamanlardır, o da genelde akademisyenlerin yaptığı sadece bilimsel incelemeyi bırakıp olaylar, tarihsel yapılar tepkiler açısından devlet kurumlarını ve yönetim yapılarını inceliyor.

    Kitap ilk başta yönetim, yönetilen, yöneten, demokrasi gibi kelimelerin yoğunlaştığı bir anlatımla rejim incelemesinden çok teorik incelemelere gidiyor, daha sonrasında dünyayı etkileyen İngiliz rejimini genellikle Fransa ve Kıta Avrupası geneliyle karşılaştırarak anlatıyor, burada yaptığı anlatımda, bu ülkede bu yapı şu şekilde düzenlenmiş demek yerine toplumsal farkları, oluşum, gelişim farklarını açığa koyarak okuyucunun zihninde daha mantıklı bir kurgu oluşmasını sağlıyor.

    İngiliz rejiminden sonra en uzun süredir uygulanmakta olan Amerikan Anayasasından yine bahsettiğim şekilde oluşum dinamikleriyle, toplumsal süreçleriyle bahsederek bunu da Güney Amerika ülkeleri ve yine Kıta Avrupası ülkeleri açısından karşılaştırarak incelerken bu ülkelerdeki İngiliz etkilerini de göz önüne koyuyor.

    Amerikan rejiminden sonra ise SSCB rejimini inceliyor ve bu inceleme sırasında da Balkan ülkeleri ve demirperde rejimlerini soğuk savaş etkisi altında ele alıyor, anlamakta en çok zorlandığım bölüm burası oldu diyebilirim çünkü en çok teknik ayrıntıyı burada vermiş yazar, bunun da nedenini büyük ve yeni doğmuş bir yönetim biçimini iyi açıklama çabası olarak gördüm, kitap yazıldığı sırada SSCB dağılmamış ve yazar bu bağlamda olayları inceliyor, Sovyet tipi yönetimleri ise Faşist rejimlerle karşılaştırıyor, burada da felsefe açısından farklı olsalar da aynı teknikle insanlara baskı kurulduğundan bahsediyor, Duverger. Hatta bunu da (İlk kadın Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) Selma Lagerlof'un bir yazısından örnekliyerek açıklıyor, "İsa'nın düşmanı ortaya çıktığı zaman, o da İsa'nın görünüşüne bürünecektir...".

    Kitabın sonunda ise Antigone'deki Creon'a atıfla batılı ve sovyet eğilimli rejimlerin davranışlarını benzer bulur, iktidar sahiplerinin Creon'un rüyasındaki gibi insanlara hayvan muamelesi yapma eğiliminde olduklarını belirtir ve kitabı sonlandırır, bu son bana Hayvan Çiftliği'ni hatırlattı...

    Kitaba genel olarak baktığımda başarılı bulduğum iki yönünden birisini yukarıdaki açıklamalarımda görüyorum ve tekrarını kısaca yapacağım, teorik ayrımlardan çok uygulama incelemesi yapması ve bunu da bir bilim adamı tarafsızlığıyla yapması benim Duverger'e saygı duymama ve onun eserlerine istekle yaklaşmama yol açacak diye düşünüyorum. Diğer başarılı bulduğum yön ise ince denebilecek bir kitapta bu bilgileri özlü bir şekilde sığdırması, kesinlikle okuduğunuz 100 küsür sayfadan daha çok şey kazanacaksınız bu kitaptan, tavsiye ederim.