• Bu tür değişikliklerden, yeniliklerden bıktım artık. Kaç kez zavallı ruhumu özene bezene fırçaladım, kaç kez beynime yeni bir renk verdim! Kaç kez yüreğimin karışıklıklarına yeniden düzen verdim! Kendime yeni giysiler yaptırdım, yeni ülkelere yolculuk ettim, yeni kentlerde kaldım, ama içimin derinliklerinde kalan, hep kalan bir şeyin varlığını duyumsadım, ben olan, her zaman benim kendim olan, yüzeyde, ses, hava bakımından değişen, ama sonsuza dek, yorulmak, eğilmek bilmez bir bekçi gibi kalan bir şey. Onun çevresinde nesneler gözden yitiyorlar, ama o bunun ayrımına varmıyor bile; çevresindeki nesneler beliriyorlar, ama o gerilemiyor...
  • Her şeyden uzaktayım ama bunu seviyorum istemediğim şeyler var yapmıyorum çünkü istemiyorum onları ve bu bsnim için yeterli bir sebep içimden geleni yapmaya çalışıyorum bilmiyorum başarılı mıyım cidden bunları mı istiyorum bilmiyorum aslında daha çok karmaşadayim hiç istemediğim bi karmaşa kaçtığım yerler ama biliyorum bir şekilde atlatabilirim kendim halledebilirim aklım var fikrim var ama gene de korkuyorum bu dünya öyle bir yer ki korkmamak elde değil kimin ne olduğu zaten anlaşılmıyor büyük bir karmasada her şey ve ben bu tüm şeyler yorucu. Yorulmak istemiyorum dinlenmek istiyorum hem her şeyden uzak kalmak hem her şeyj öğrenmek bilmiyorum hangisi benim. Kimse keşke beni bilmese yalnız başıma gidebilsem her şeyden ve herkesten yüreğim öyle kirgin öyle yorgun öyle mecali yok ki hiçbir şeye dayanmıyor artık kaçıp uzaklaşmak istiyorum trk başıma mümkün olan şeyler iste yüreğim bir kere nolur mümkün olan bir şey iste. Gene aglamadan durakiyorum yazi yazmak bana iyi gelitor desemde ne zaman baslasam yazmaya ardından da ağlamaya başlıyorum. Kendimi ne kadar aglamamak için tutsamda dayanamiyorum bağırmak çağırmak istoyprjm sessiz sessiz aglarken nefesim sıkışıp kalıyor içim dahacok daraliyor artik ağlamak beni rahatlatmıyor. Aglarken daha cok yoruluyorum ve yüreğim bedebimin icine sigmiyo nefes alisim zorlasiyo ben o kadar yorgunum ki ne kadar uyusam gecmiyo öyle bi hale dustum ki sanki kurtulamiycam çoğu seyimi kaybettim geri bulamiyorum belki bulmak icin cabalamiyorjm belki hepsi bir sınav ama isin icinden cikmak hic kolay değil ki
  • 160 syf.
    ·10/10
    Kitabın başlangıcın da Bukowski' nin hayran olunası önsözü karşıladı beni. Fante ile tokalaştık başladı anlatmaya. Hayatın keşmekeşliğini, yazma hırsını ve karşılıksız aşkını. O anlattı ben dinlerken mest oldum. Kaptırdım kendimi Fante' nin diline aldık yürüdük birlikte. Ne müthiş bir hazdı onu dinlemek. Dans etti kelimeler adeta başımı döndürdü.
    Ara da bir soru sormak istedim. Dinlemedi beni kaldığı yerden devam etti. Ben de hiç araya girmedim. Bırak dedim dinle bakalım nereye varacak bu adam. Kalktım bir kahve yaptım kendime Fante istemedi kararlı o anlatacak. Ama bir çırpıda son bulmasını istemiyorum bu dansın.
    Son sürat anlatıyor Fante ben de hıza kapıldım gidiyorum. Hiç bitmesin bir virgül koyalım, ben bir kahve daha yapayım o da biraz soluklansın. Ama öyle olmuyor ne ben kalkabiliyorum ne de o yorulmak biliyor. Mıhladı beni kendine anlatıyor.
    Ve geliyoruz sona. Çok teşekkür ederim diyorum, tanıştığımıza çok memnun oldum. Sık sık buluşalım. Haa diyorum sonra unutmadan, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?
    Ve cevap veriyor Fante;
    "Dünya tozdan geliyor ve yine toz olacak"...
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • 88 syf.
    ·11 günde·10/10
    Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

    Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

    ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

    Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

    İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

    İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

    Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.