• 904 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Dostoyevski’nin kitaplarını bitirdiğimde Kafka’nın sözü kulaklarımda çınlamaya başlar: "Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı." Bir romancı düşünün, her kitabında kalp atışlarınızı hızlandıran, aklınızı çalıştırıp düşüncelerinizle çatışmaya sürükleyen, hassas duygularınıza hitap eden, toplumsal eleştiride bulunup psikolojik çözümlemeler yapan, karakterleri kitap bittiğinde bile hiç susmayan, gelecek kuşaklara da hitap eden, güncelliğini koruyan yazılar kaleme alan… İşte o romancı benim için Dostoyevski’dir.

    2019’um Dostoyevski’nin Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları ile bitti ve 2020’yi Ecinniler ile açıyorum, ne kutlu bir bitiş, ne kutlu bir başlangıç…

    Duygularıma bu kadar hitap eden bir yazarın kitabı hakkında incelemeye başlamadan önce duygularımı açıklamadan duramıyorum, şimdiyse kitaba dönmeliyim:
    Kitapta yaşananlar siyasi bir olaydan esinlenerek kaleme alınmıştır. 1869 yılında Neçayev adlı bir devrimci, öğrenci arkadaşlarını devrim için örgütlemeye başlar. Halkın Öcü adıyla bilinen bir örgütün kurucusudur. Neçayev, radikal bir devrimcidir ve Devrimci Kateşizm adlı kitapçığında geçen alıntı oldukça acımasızdır: “Devrimci, yerleşik toplumsal ahlâktan tiksinip ondan nefret eder; onun için yolu devrimin zaferine açan her şey ahlâka uygundur, onun yolunun karşısına dikilen her şeyse ahlâka aykırıdır.”

    Dostoyevski, karısının ağabeyi vasıtasıyla bu gençlerin yaşamlarını, devrim üzerine düşüncelerini öğrenir. İvanov isminde bir öğrenciyi dikkatle anlatır. İvanov, Neçayev’in düşüncelerine karşı çıkan bir örgüt üyesidir. Karşı çıkmanın bedelini hayatıyla ödeyecektir İvanov. Neçayev’in kışkırtmalarıyla örgüte ihanet edeceği ve hainlik yapacağı gerekçesiyle İvanov öldürülür. Neçayev İsviçre’ye kaçar, diğer örgüt üyeleri ise tutuklanır.

    Ecinniler, siyasi atmosferle beraber diğer romanlarına kıyasla daha yavaş ilerlemektedir fakat sona yaklaştıkça etkisi de yavaş ilerlemesinin acısını çok kuvvetli bir şekilde çıkaracaktır. Yer yer kalbimin atışlarını durduramayıp temiz hava almak için dışarıya kendimi attığım sahneler oldu, bu derece etkileyici olması bütün ağırlığı unutturacak cinsten.

    Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza gibi eserlerle karşılaştırılıp, sıkıcı bir siyasi roman gibi görenlere hiçbir şekilde katılamıyorum. Şayet sadece siyasi bir roman olsaydı, Kirillov, Şatov ve Stravrogin gibi karakterler, Neçayev ile özdeşleştirilen Pyotr Stepanoviç’in elinden ana karakterliği almak için yarışı hâle gelmezlerdi. Her ne kadar siyasi ve toplumsal bir olayı konu alan roman gibi gözükse de, söz konusu Dostoyevski olunca, doğa ve toplumsal konular her zaman arka planda kalmaktadır. Bu siyasi atmosferin içinde öyle derin psikolojik çözümler ve bu çözümlemelerden de derin duygu aktarımları gerçekleştirilmiş. Yer yer gerildim (hem de ne gerilme!), hüzün duydum, kalbim hızla atmaya başladı ve endişelendim.. hepsini oldukça yoğun yaşadım. Duygusal anlamda, her zaman olduğu gibi oldukça doyurucu bir romandı. Yeri geldi Kirillov’un tedirginliğini, yeri geldi Şatov’un karısını görmesiyle birlikte yaşadığı sevinci yaşadım, sanki onlarla birlikte, onların içine girerek yaşamışım gibi hem de..

    Roman yazım tekniğinde iki bakış açılı anlatım vardır: İlk anlatımda ilahi bakış açısı hâkimken zaman zaman olayın içindeki kahramanın gözünden okuruz yaşananları.

    "Dostoyevski'nin romanları azgın girdaplar, dönerek ilerleyen kum fırtınaları, kaynayıp savrulan hortumlar gibidir; bizi içlerine çekerler. Madde ve ruhun bütünleştiği, katışıksız yapılardır bunlar. İrademiz dışında sürüklenir, etraflarında döner, körleşir ve nefessiz kalırken; sersemletici bir esriklik kaplar tüm benliğimizi."
    -Virginia Woolf

    Dostoyevski Ecinniler’de yaşadığı toplumdaki siyasi çalkantılara sessiz kalmayıp muhafazakâr bakış açısıyla sosyalizmi, nihilizmi ve batı düşkünlüğünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Dostoyevski, Batı düşkünü, inançsız ve halkı aşağılayan düşüncelere sahip Turgenyev’e yarattığı Karmazinov karakteri ile saldırmıştır.

    Dostoyevski, Petraşevski Grubu’nun üyesiyken katıldığı sohbetlerden edindiği çıkarımlara göre sosyalistlerce ve nihilistlerce öne sürülen Tanrı-insan modelini reddetmiş ve bu düşünceyi savunan karakterleri gayet sistematik bir şekilde, tutarlı olarak aktarmıştır.

    Dostoyevski, çoğu romanında kendi yaşantısından izler yerleştirir. Bana göre Şatov karakteri, Dostoyevski’den birçok izler taşır. İlk zamanlarında toplumcu olması, baskı makinesinden sorumlu olması ve daha sonra nihilizme tövbe etmesi, radikal devrimcilere cephe alıp örgütten ayrılmak istemesi, karısına olan yürekten sevgisi bana Dostoyevski’nin yaşantısını hatırlatıyor.

    Kirillov karakterinden bahsetmek istiyorum: Kirillov Tanrı’nın varolması gerektiğini, onun gerekli olduğunu hisseder. Hemen ardından ise varolmadığını ve varolmayacağını savunur. İşte bu karakter Albert Camus’un besinidir, ‘saçma’ felsefesinin somut örneğidir. Camus’de eserlerinde bu karakteri kullanacaktır.

    Sessiz, sakin bir örgüt üyesi olan Virginskiy, kendisini terk eden karısına, “Seni şimdiye dek yalnızca seviyordum, dostum; şimdiyse sana saygı duyuyorum.” demişti. Bu sözün ardından iki hafta geçmişken bir piknikte dans ederken hiçbir sebep yokken karısının yeni sevgilisine saldırmıştı, daha sonrasında çığlıklar atarak gözyaşlarına boğulmuştu.

    “Nikolay Vsevolodoviç hayatta bazı tatsızlıklar ve çok sayıda dönüşüm yaşamak zorunda kaldı ve tüm bunlar onun akıl sağlığını etkiledi.” (sf.123)

    Yaşadığımız çevre, karşılaştığımız sorunlar ve insanın tutarsız hâli bizi birçok dönüşüme, değişime sürüklüyor. Bu dönüşümler elbette ağır bedellerle, sancılı bir süreç eşliğinde oluyor. Nikolay da bu sancılı süreci en derinden yaşayan karakterimiz.

    “-Tanrı da ölüm korkusundan duyulan acıdır. Acıyı ve korkuyu alt eden, Tanrı olur. Bu, yepyeni bir hayat, yepyeni bir insan demektir, her şeyin yeni olması demektir. Tarih de iki döneme ayrılacak o zaman: Gorillerden Tanrı'nın yok olmasına ve Tanrı'nın yok olmasından...
    -Gorillere mi?” (sf.144)

    Gülmekten kendimi alamadığım alıntı… O kadar güzel açıklarken birden tek kelimeyle, hem de çok etkileyici bir anlamda sözün kesilmesi takdire şayan..

    “Soruna nihai bir çözüm getirmek üzere insanların eşit olmayan iki gruba ayrılmasını öneriyor. Toplumun onda biri hem kişisel özgürlüklerine, hem de kalan onda dokuz üzerinde sınırsız egemenlik hakkına sahip olacak. Bu onda dokuzluk kesim kişiliğini kaybederek bir tür sürüye dönüşecek ve sınırsız bir boyun eğişle birlikte ilkel dönemlere ait masumiyetini yeniden kazandığı gibi, bir tür ilkel dönem cennetine de kavuşacak, ancak bu cennete çalışmaya da devam edeceklerdir.” (sf.508)

    Karakterimiz Şigalov’un Şigalovculuk adı verilen fikirleri.. Şigalov gerçek bir kişidir. “Sınırsız özgürlük deyip yola çıktım, sınırsız despotizme vardım.” (sf.507) ifadesinin açıklanmış hali olsa gerek. Bu da yetmiyor: “Cicero’ların dili kesilir, Kopernik’lerin gözleri oyulur, Shakespeare’lerse taşlanır; Şigalovculuk işte budur!” (sf.526) Gerçekten korkutucu…

    “Toplumun bütün üyeleri birbirini gözetliyor ve herkes birbirini ihbar etmek zorunda. Tek tek her birey bütüne, bütün de tek tek bireylere ait. Herkes köle ve herkes kölelikte birbirine eşit.” (sf.526)

    Bu alıntı bana Orwell’in 1984 romanını hatırlattı. Orwell, şayet okuduysa, bu alıntılardan oldukça etkilenmiş olmalı.

    “Ah, proletarya olmaması ne acı! Ama olacak, o da olacak, iş oraya doğru gidiyor…” (sf.530)

    Hem de ne oldu be Dostoyevski! İktidarı bile ele geçirdiler.

    “Evet efendim, kargaşa başlayacak! Dünyanın bugüne dek bir benzerini daha görmediği bir sarsıntıdan söz ediyorum… Rusya’nın üzerine kalın bir sis çökecek, toprak oturup eski Tanrılarına gözyaşı dökecek.” (sf.531)

    Toprak, eski Tanrılarına 1917 yılına gelindiğinde ortaya çıkan kargaşa ile birlikte gözyaşlarını dökmeye başladı…

    “Shakespeare ve Rafaello köylülerin özgürleşmelerinden de, milliyetçilikten de, sosyalizmden de, genç kuşaktan da, kimyadan da, hatta tüm insanlıktan da yücedir, çünkü onlar artık meyvedir, tüm insanlığın gerçek meyvesi, belki de insanlığın verebileceği en yüce meyve! Güzellikte doruk noktasına erişmiştir onlar; buna erişmedikçe ben yaşamak bile istemem...” (sf.611)

    Şigalov’un Shakespeare’leri taşlamasının ardından Stepan Trofimoviç hızlıca yetişip değerini veriyor. Sınıfta kaldın Şigalovculuk!

    “Dostlarım, bilir misiniz Tanrı neden gereklidir bana? -diye mırıldandı.- Çünkü sonsuza dek sevilebilecek tek varlık odur.” (sf.833)

    Sevgiye oldukça değer veren Dostoyevski, sevginin sonsuzluğunu, insanın ölümsüzlüğünü Tanrı sevgisinde olduğunu düşünüyor.

    “Ben kendimin efendisiyim; kendimle ilgili isteyip de yapamayacağım şey yoktur. Böylece... herkesin bilmesini isterim ki, suçlarım için ne ortam, ne de sorumsuzluk hastalığı gibi açıklamalar bulmak peşindeyim.” (sf.871)

    Buralar mis gibi varoluşçu felsefe koktu efendim; yetişin Kierkegaard, Sartre, Nietzsche!!

    Ecinniler birçok okur ve eleştirmen tarafından takdir toplamayı başarmıştır. Orhan Pamuk’a göre: “Cinler dünyanın en iyi yedi sekiz romanından biri hiç kuşkusuz en iyi siyasi romanıdır.”

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Bir kitap, içimizdeki donmuş denizleri kırıp parçalayacak bir balta olmalıdır. "
    (Franz Kafka)

    “Ey yaşıtlarım! Ey üniversite öğrencileri! İşleri güçleri dizi film ve maç izlemek olan genç insanlar! Ey internet çocukları! Ey televizyon çocukları! Ey ülkemin geleceği! Vay be. Ey Türk gençliği! Emperyalizm ne demek bilir misin? ”

    Hamza CafCaf dergisinde Ömer Faruk Dönmez’in oluşturduğu bir karikatür kahramanıdır… Bu kahramanın hayatı, duyuş ve düşünceleri, 2010 senesinde yine Ömer Faruk Dönmez tarafından kitap haline getirilmiş ve kitapçılarda yerini almış iyiki de yazmış.
    Eseri çok sevip benimsedim.Bu kıymetli ederde;
    Hamza kendi kafasının içinde yaşayan ama dış dünyayla son derece iyi bir temas kurmuş, gözlem yeteneği ile çok yerinde tespitler yapan, bir gençtir . Mizahi yönü oldukça ağır basan Hamza, kitabın başından sonuna kadar güldürürken düşündüren ironik bir dille konuşur okurla.

    Durun kalabalıklar! Diyerek başlar Hamza. Kalabalıklara söyleyecek iki çift sözü vardır onun. Herkesleşme illetine saplanan modernistlere… Kanaat nedir unutan, yetinmek nedir bilmeyen sözde güçlü özde zavallı kapitalistlere… Tek dertleri ferah bir hayat sürmek olan ve bu ferahlık için her türlü tavizi bile isteye veren, el birliğiyle dünyanın çivisini çıkaran, sonra işler yolunda gitmeyince ne oluyor bu millete diye hayret edenlere… Yanı başındaki Müslüman kardeşinden gülümsemesini esirgeyen, fakat iş dinler arası diyaloğa gelince pek iyimser, munis mi munis kesilen Hamza’nın deyimiyle yumoş Müminlere… Dostunu düşmanını karıştıran, Müminler “Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli”dir ayet- i kerimesini tersten okuyan, izanı bozuk batı özentilerine… Konferans salonlarını dolduran, mescitleri ıssız bırakan ilim erbablarına…sesleniyor.

    Sağa çatar Hamza… Sola çatar Hamza… Ama en başta aynaya bakar Hamza. Sorgulamaya da değiştirmeye de dönüştürmeye de kendinden başlar. Kitapta sürekli olarak kendi nefis muharebesine şahit eder bizi… Tam bir edebiyat tutkunu olan kendisi, dört senedir hazırlandığı ve sonunda kazandığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü’ne gitmeyerek, güçlü bir direniş örneği sergiler. Sistemin suratının ortasına atılan bir tokattır Hamza… Kitabın başından sonuna kadar gösterdiği direniş ve teslimiyeti düşünecek olursak, Hamza için bu tanım hiç de abartılı sayılmaz kesinlikle.

    Emperyalizm meşgul ederek işgal eder der Hamza… Öğrencilerin kafasını koli olarak algılayan, onların zihinlerini sürekli meşgul eden, derslerden arta kalan zamanlarda da , onları zihinleri ve kalpleri kirleten medya canavarlarına tutsak eden ve nihayet onların nereden geldiklerini, nereye doğru sürüklenmekte olduklarını sorgulamalarını engelleyen, modern eğitim sistemini şiddetle ve de hiddetle eleştirir.

    Hamza’nın bir de Figan’ü Lügat İt Türk’ü vardır ki bu sözlük adından da anlaşılacağı üzere pek bir şahsına münhasırdır. Bu bölümlere her gelindiğinde acaba yine nasıl bir hikâyeyle karşı karşıyayım diye düşünür okur. Okurun merak duygularıyla başlayan bu bölümler, yazının sonuna gelindiğinde okuru artık şaşkın ve düşünen bir hale dönüştürür… Yazar sözlükte bahsi geçen kelime üzerinden yepyeni bir hikâye oluşturur ve bu hikâye üzerinden günümüz meselelerine göndermeler yapar. Yazarın özellikle bu kısımdaki ustalığı, olaylara olan hâkimiyeti ve kelimeleri kullanmaktaki başarısı oldukça dikkat çekicidir.

    Hamza, bakış açımızı enine boyuna sorgulatan eleştirel bir kitaptır… Çağrışım yoluyla ilerleyen düşünceler baştan sona hakimdir kitaba… Kitap içerisinde nadiren bir olay örgüsüne rastlarız. Hamza’nın Meczup amcayla sohbeti, annesiyle konuşması, üniversite sınavına hazırlanması ve yolda rastladığı okul arkadaşı kitaptaki bu nadir olaylardandır. Bu kısa olaylar birçok açıdan incelenmiştir. Çare İslam'dır sözünü, kitabın geneline yedirten bir kitap olmakla beraber, mesaj verme kaygısı gereği, akıcı ve anlaşılır bir kitap Hamza.

    Kendi kelimelerimize bile yabancılaşmaya başladığımız bu zamanda ‘’bir dur ne oluyor’’ dedirtir okura Hamza. Bir insanın mantığını değiştirmek istiyorsan, önce düşünme biçimini değiştireceksin. Onu da söz söyleme biçimini değiştirerek yaparsın. Yani dilini ve edebiyatını değiştirerek…. Sonradan o düşünceye yerleşir ve sonrasında işleve. Alışkanlığa… Başkalarının kelimelerini kullanmakla bir başkasına benzemekteyiz ve bizi biz yapan değerlerimize yabancılaşmaktayız.

    Kendini bu zamanda özgür sanan birey modernizmin getirdiği prangaları görmez olmuştur. Eski çağlardaki gibi ellerimizde ayaklarımızda zincirler yok lakin zihinlerimizde mevcut o esaret durumu. Şimdi modern insan, köle olduğunun farkında bile değil. Her şeye sahip olup bir türlü mutlu olamıyor çünkü ruhu prangalarla bağlı. Melankoli dediğimiz yüzyılımızın şımarıklığı örneğin, tam da bu noktaya getiriyor modernizm kişiyi.

    İnsan bu dünyada neden bulunduğunu bilmiyor. Daha da mühimi ve vahimi öğrenmek için en ufak bir çaba bile göstermiyor.
    Hayat gayemizi bir takım dünyevi şeylere bağlamaktayız. Onları putlaştırıp hayatın en büyük, en önemli ve vazgeçilmez unsurları olarak görmekteyiz. Modern zamanın putları… Allah’tan başka ilah yoktur diyoruz ama gözümüzü bu düşüncenin sardığı örümcek ağlarından kurtarmaya çabalamıyoruz. Şirk denilen şey, sadece konsolun üstüne bir put koyup ona tapmak olsaydı, Peygamberimiz aleyhisselatüvesselam “Ümmetimin içinde şirk, karıncanın yürüyüşünden daha sessiz ve gizlidir.” buyurur muydu? Yaptığımız tek şey vicdanımızı rahatlatacak birkaç şey yapıp,
    bahanelere sığınmak…

    “Mesela ben namaz kılmıyorum; ama benim kalbim temiz.” Bu bir klişe. Demek ki Peygamber'imizin kalbi seninki kadar temiz değildi; o yüzden sabahlara kadar namaz kıldı, öyle mi?“
    Allah mümkün olmayan bir şeyi emreder mi kuluna? Etmez. Demek ki mümkün emredilenler. Şeriatın hükümlerine imkânsız diyenler, rahatlarını bozmak istemeyenlerdir sadece.

    Hamza bunları düşündüğü gibi zamanının sorunlarını da kendine dert edinmektedir. Zamanımızın sorunlarını dert edinen, bu yolda cihat eden gençlerden olmak duasıyla…

    "Kalıcı değilim zaten, şu dünyada biraz dinlenip gideceğim.”

    Eseri okurken merhum Asaf Halet Çelebinin bu kıymetli şiiri hatrıma düştü;

    https://www.google.com/...m/amp/ibrahim-siiri/
  • Bugün tefekküre dalmıştım sonra ne olduysa bilemedim ağlamaya başladım. Böyle küçük çocuk gibi ağladım öylesine içten öylesine samimi... sonra ağlatan sebepleri düşündüm hiç yoktan sebepler hep iyiniyetimden alçakgönüllülüğümden değer verdiğimden... daha sonra ailemden altı yıldır ayrı yaşamama ağladım mesele altı yıl felan olması değil mesele bu saatten sonra da ailemden uzakta yaşama ihtimalim... ve bu ağlamamdan bir gün önce abimle sırf ağladığı için dalga geçmiştim. Ben ağlamam diyordum, benim kalbim sağlam ağlamam diyordum büyük konuştum ve başıma geldi kınadım başıma geldi. Ama bundan şu sonucu çıkardım içimdeki çocuğa bir şey olmamış bunca yaşanılanlar o temiz kalbimi kirletememiş yıllar önceki İsmail’in kalbiydi sanki bu ağlayan kalp... hasretle...
  • İnsanların sürekli markalı kıyafetler giyip lüx mekanlarda oturup gezip ona buna iftira atarak dedikodu yapmaları ama onlara sorunca kalbim benim temiz demeleri sizin gibi insanlar yüzünden insanlıktan nefret eder oldum
  • Namaz kılıyor musun?
    Benim kalbim temiz!
    Evet, senin kalbin temiz, tertemiz, pırıl pırıl...
    Bizim kalbimiz paslı, kirli, isli, simsiyah olmuş...
    Allah teâlâ Hazreti Musa'ya "beni hatırlamak için namaz kıl" diyor.
    Kime diyor?
    Bir peygambere.
    Hangi peygambere?
    Kendisiyle konuştuğu peygambere...
    Allah ile görüşen ve konuşan bir peygamber bile onu unutmamak için namaz kılmalı...
    Peki, ya kalbim temiz diyerek namazı erteleyen?
    Namazı terk eden?
    Namazı küçük gören?
    Namaz, kalbi kirli insanların ibadeti değildir.
    Kalbi temiz olanların ibadetidir.
    Kalp temiz ve safi oldukça namazını artırır.
    Kirlendikçe de namazı terk eder.
    Namazı kılmamana bahane yok.
    Başın mı açık?
    Namaz kılarken ört.
    Namazın bereketiyle inşallah gün gelir tam örtünürsün.
    Uygun olmayan bir işte mi çalışıyorsun?
    Namaza başla.
    Namaz seni bu pis işten kurtaracaktır.
    Gençlik diye, ortam müsait değil diye namaz kılmaya mı çekiniyorsun?
    En azından sabah ve yatsı namazını kıl.
    Allah'tan başka kimse görmez seni.
    Bu namazın bereketiyle diğer vakitleri de kılmaya başlarsın. Ama ne olursa olsun namazı tümden terk etme...
    Namaz kul ile Allah arasındaki bağdır.
    Bu bağ zayıf da olsa sürmelidir.
    Ama asla kopmamalıdır.
    Allah teâlâ, bizleri namazın bereketinden istifade eden kullarından eylesin!
    🍂🍂🍂(ALLAHÜMME ÂMİN) 🍂🍂🍂