• Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
    Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
    Bütün kara parçalarında
    .................

    Senin bir havan var beni asıl saran o...

    Cemal Süreya.
  • Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
    Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
  • Laleliden dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.
    Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun.
    Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez,,,, sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor.
    Bütün kara parçalarında...............
  • Bir sıcak su banyosu keyfimi yerine getirecekti. Banyonun pisliğine rağmen Moskova'da yıkanmıştım bir kere. Bütün cesaretimi toplamıştım, oğluma da salık vermiştim aynı şeyi. Ama Vladivostok'ta banyoya bir göz atmak kafi geldi; başkalarınınkiyle değişmektense, Sibirya yolculuğunda topladığım kirin kalmasını tercih ederdim.
    Sigrid Undset
    Sayfa 86 - Varlık - 1954
  • O bir hidayet/rehberlik kitabıdır. O bir öğüt, hatırlatma (tezkira/zikrâ) kitabıdır.
    İlk muhatapları olan Ümmî bir toplumun bildiklerini esas alarak, onlarla diyalog kurmuş, onları tevhid ve adalete, merhamete, insan olmanın ağır mesuliyetine çağırmıştır.

    Allah'ın ilmi nâ mütenahi ise de, Allah'ın hitap ettiği muhatapları o çağın sıradan ümmi bir toplumdur. Allah da bu toplumun anlayabileceği bir dil kullanmıştır.
    Yok efendim Kur'an'da bütün ilimler dürülüdür. Bilim insanlarının bu çağda ancak bulabildiği bilimsel keşifler oralarda bir yerlerde yazılıdır. Yapmayın, etmeyin..
    Bu kimselere bir türlü derdimizi anlatamadık gitti.
    Kur'an'ı en iyi sahabe anlamıştır. Kur'an'ın edebî icazını onlar görmüş ve takdir etmişlerdir. Aksi halde anlamadıkları bir kitabın edebî yönden bir şaheser olduğunu fark edemezlerdi.

    Kur'an da dünya ile ilgili verilen bilgilere gelince.

    1-Dünya düzdür. Dünya "Arz" olarak geçer ki anlamı: Düz, ova, arazi demektir. Yeryüzü, surface... Kurtubî “Yeryüzünü yayan o Allahtır.” [13/3] âyetinde dünyanın kürevî olduğunu iddia edenlere bir reddiye bulunduğunu söyler. Süyûtî de “O kâfirler yeryüzünün dümdüz yayıldığını görmüyorlar mı?” [88/20] âyetinden hareketle şeriat ulemasının astronomların aksine dünyanın bir satıh gibi düz olduğunu kabul ettiklerini belirtir .

    2- Dünya sabittir. Bağdâdî, Ehl-i sünnetin icma ettiği on beş ilkeyi sayarken, Ehl-i sünnetin yeryüzünün hareketsiz/ sakin olduğunda icma ettiğini, bunun aksini savunanların ise materyalist (dehriyyûn) olduğunu söyler . Bağdâdî’nin bu sözü sadece mezhep tassubundan kaynaklanmaz. O bu cesareti Kur’ân’dan almaktadır. Devamında da; Ehl-i sünnetin güneşin her gün (düz olan dünyanın) doğuş noktasına geri döndüğüne inandıklarını, göklerin dünyanın etrafında dönen küre gibi bir yapıya sahip olmadığı konusunda ittifak ettiklerini söyler. Ehl-i sünnet, zındıklar gibi dünyanın iç içe geçmiş kürelerin tam merkezinde olduğu görüşünü benimsemez. Eğer bunların dediklerini kabul edersek göklerin üstünde Allah’ın arşını, meleklerini ve göklerin üstünde var olduğunu kabul ettiğimiz (cennet gibi) şeyleri ispat edemeyiz . Nitekim hadislerde geçen güneşin batınca Arş’ın altına secde etmeye gitmesi düz dünya görüşüyle bağlantılıdır. Zülkarneyn gide gide güneşin battığı yere varınca onu kara bir balçıkta/sıcak bir gözede batar buldu. [18/86] Bir başka seferinde güneşin doğduğu yere vardı. [18/91] İslâmî rivayetlere göre de dünyadan (milyon kere) daha büyük olan güneş dünya üzerindeki sıcak bir kaynak/göze’de ya da kara balçıkta batmaktadır. Râzî güneşin dünyada gözelerden bir gözede batmasını imkânsız olduğunu ve güneşin yanında bir kavmin olamayacağını (yaşayamayacağını) söyleyerek âyetin tevil edilmesi gerektiğini söyler . Pek tabii âyet Ehl-i Kitab’ın Mekkelilere sordurduğu soru üzerine nâzil olmuş, verilen cevap da Ehl-i Kitap ve müşriklerin tarihsel ve kozmolojik bilgilerine göre verilmiştir . Eğer bildiklerine uygun verilmeseydi, peygamberin nübüvvetini sorgulayacaklardı.

    3- Gezegenler onun etrafında döner. Yani geocentrik/yer merkezli bir evren tasavvuru söz konusudur.

    4-Gezegenler (o zamanlar yıldız/güneş ve planet/gezegen ayırımı henüz yoktu) gök denizinde bir kayık içinde yüzdürülür. “Bütün gezegenler bir felekte yüzer.” [36/40] mealindeki âyet, “Sanki bir gemide imiş gibi feleğin yüzmesiyle yüzerler, Bir gemi gibi yüzerler” şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Göklerin kozmik bir okyanus gibi, gök cisimlerinin de bu okyanusta yüzen bir gemi gibi düşünülmesi fikri antik kozmolojilerle ilgili olmalıdır. Kadîm Mısır’da da gökyüzü, yeryüzündeki okyanusa benzer bir okyanus olarak görülüyor, güneş, ay ve yıldızların gece ve gündüz gemiler içinde bu okyanusta yolculuk yaptığına inanılıyordu. Zaten devamındaki âyette “Biz onların dedelerini /zürriyetlerini yüklü bir gemide (Nuh’un gemisinde) taşıdık.” [36/41] denilmektedir. Yani felek ve fülk (gemi, kayık, binek) ard arda kullanılarak felek kelimesi tefsir edilmiştir. Ve yine bir sonraki âyette “Biz dilesek (gökteki güneşin bindiği kayıkları, dedeleri Nuh’un gemisini ve) onların bindikleri kayıkları /gemileri sulara gömeriz…” [36/42-3] denilmektedir. Kısaca Güneş, ay ve diğerleri bir felekte yüzerler, ya da bir kayık içinde gök denizinde yüzdürülürler. Nuh tufanında Cudi dağının zirvesine kadar yükselen sular bu gök denizinden boşalmıştır.

    5- Dünya yani düz olan yeryüzü de tıpkı gökyüzü gibi yedi kat olarak yaratılmıştır. Talak sûresinin 12. âyetidir. Müfessirler, ya âyeti literal olarak okuyup, üst üste konulmuş yedi baklava tepsisi gibi yedi tabaka /katman şeklinde yedi arz/yeryüzü vardır demişler, ya da dünyayı yedi iklime/ bölgeye ayırmışlardır. Ama ne var ki âyet birinci görüşü desteklemekte: “وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ” [65/12 âyetindeki atıf vavı tıpkı gökler gibi yeryüzü de yedi kattır der. Yine âyetteki “min-i beyaniye” bu yedi yeryüzünün hem adet, hem de vasıf olarak gökler gibi kat kat olduğunu söyler. Bu anlamı devamında gelen “Allah’ın emri bu kat kat semalar ve yerler arasında iner de iner” âyeti de tasdik eder. Zahiri anlamıyla bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Bu âyet meallerde genellikle “yedi kat sema ve onun tıpkı bir benzeri olan yedi kat yer” olarak çevrilmiştir ki, bu anlam metne en sadık olan çevi-ridir. Ne var ki böyle bir evren yoktur. Ayrıca yeryüzünün yedi kat olduğuna ve her birinde bir takım mahlûkatn yaşadığına dair hadisler de vardır. Bunun tek bir açıklaması vardır; O da şudur: Vahiy, nâzil olduğu muhatapların bilgisini esas alarak onlara hitap etmektedir. Yukarıdaki âyetler vahyin nâzil olduğu dönemin evren tasavvurunu yansıtmaktadır. Vahyin amacı onlara kozmoloji, astronomi dersi vermek değildir. Âyetteki asıl gaye evren hakkında bilgi vermekten çok, o dönemde Araplarca benimsenen hâkim âlem telakkisi üzerinden insanları Allah'ın kudretini, azametini idrak etmeye yöneltmektir .

    6- Kur'an'a göre önce "Arz/yeryüzü" sonra semavat/uzay yaratılmıştır. " 0, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi, onu yedi sema olarak yaratıp düzenledi.” [2/29] Yine [41/9-12] ayetlerine bakılabilir. Oysa bilimsel gerçek bunun tam zıddıdır. Güneş olmadan fotosentez olmaz, haliyle bitkiler de olmaz. Tefsirlerde ve hadis mecmualarında görüleceği üzere ilk önce yeryüzü yaratılmış, yeryüzünden yükselen bir buhar/duman ile de semalar yaratılmıştır.

    7- Kur'an'a göre dünya dört günde, semavat ise iki günde yaratılmıştır. Bilime göre ise gerçek bunun tam zıddıdır. Dünya ve içindekilerin 2 günde, uzayın ise daha önceden dört günde yaratılması icap eder.

    8- Kur'an'a göre dünya ve uzay 6 günde yaratılmıştır. Bu altı günün bilimsel tefsirlerde olduğu gibi altı uzun astronomik zaman dilimine çevrilmesi âyetin maksadına aykırıdır. Çünkü Allah bu âyetlerde göğü ve içindekiler ile birlikte yeri hiç yardımcısı olmadığı halde ne kadar çabuk yarattığını, yani ne kadar güçlü, her şeye kâdir bir ilah olduğunu belirtmek ister. “Zira (o kadar hızlı yaratmasına rağmen) O’na herhangi bir yorgunluk dokunmadı.” [50/38] Evrenin altı günde yaratılması ile ilgili âyetler Tekvin’deki yaratılış kronolojisiyle bağlantılıdır. Nasıl Tekvin’de “altı gün” sabah oldu, akşam oldu şeklinde 24 saatlik zaman dilimini ifade ediyorsa Kur’ân’daki âyetler de aynı şekilde 6x24= 144 saatlik toplam zamanı ifade eder. Tüm hadisler de bu altı günü, bu şekilde anlamış, altı kozmolojik devasa zaman periyodu olarak anlamamışlardır .

    Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Âyetlerden doğru bir yaratılış kronolojisi çıkarmak mümkün değildir. KuR'an ne big-Bang'ten bahseder, ne de genişleyen evrenden, ne de kara deliklerden..

    "Dünya dönüyor" diyen Galileo'yu yakmaya kalkan Kiliseden bir farkımız olsun. Zira Kilise'de İncil'e dayanarak güneş merkezli evren görüşünü afaroz etmişti.
    Kilise'nin dışında hakikat yoktur diyen papazlardan da bir farkımız olsun.
    Ayrıca dini hakikat, bilimsel hakikat da demek değildir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın üçte biri olan kıssaların da tarihte birebir yaşanmış olması gerekmez. Arapların ve Peygamberin de çok iyi bildiği bu kıssalar üzerinden onlara "Hisse/öğüt" verilmektedir. Bildikleri şuradan da bellidir ki, kıssalardan bir kesit, bir parça, fragman alınmaktadır. Çünkü onlar o kıssanın tamamını zaten biliyorlar. İnsanlara bilmedikleri kıssalar, darb-ı meseller üzerinden bir şey anlatmak mümkün değildir.

    Biraz "vahiy tasavvurumuzu" değiştirmek, geliştirmek durumundayız. Vahiy ne bir ses, ne bir lafız ne de bir harftir. Bir mananın peygamberin kalbine bırakılmasıdır. "Efsahu'l-Arab" olan Peygamber de bu manayı Arapça ifade etmiştir. Haliyle Kur'an'da peygamberin ya da Mekkelilerin bilgisini aşan üst bir teknik bilgi yoktur. Vahiy tek taraflı bir iletişim de değil diyalojik bir iletişimdir. Peygambere yukarıdan akustik bir ses gelmemiş ya da vahyi insan (Dıhye) suretinde ya da kanatlı bir melek getirmemiştir. Allah'ın "Kutsal ve Emin Ruh'u" onu/vahyi, onun kalbine / zihnine bırakmıştır. Yani vahyi biraz da "Peygamber'in vahiy/ilham alma gücü, yukarısıyla iletişim kurma yeteneği" olarak değerlendirin. Onun fetanetini /dehasını, ümniyesini/ ülküsünü, Hira /arayış mağarasındaki uzun tefekkürünü de hesaba katın..

    O devirde kalp düşünme/akletme merkezi olduğu kabul ediliyordu. Ya şeytan dudaklarını insan kalbine dayıyor oradan fitliyor, vesvese veriyordu. Ya da bir melek oraya ilham bırakıyordu. İnsanın içinde duyduğu sesler ya şeytanın ya da melekten zannediliyordu. Bugün biliyoruz ki, kalp bir kas yumağıdır. Akletme ile herhangi bir alakası yoktur. Vahiy de o devrin epistemolojisi /kavramları ile o devrin insanına izah edilmeye çalışılmıştır. Kahin ve şairlerin şeytan/cinleri göğe çıkıp, efendilerine güya bilgi getiriyordu. Vahiy de buna benzetilerek izah edilmiş. Ne var ki vahyi şeytan/cinler değil, tertemiz /mutahhar olan Ruh getirmiştir.
  • Soruyorum,içinde alıntılar var diye kaldırılmalı mı böyle incelemeler? Şikayet edilmiş ve gerekçe bu alıntılar.

    Yaşam Bu mu? kitabı için incelemem,

    "BİRAZ DA SEN AĞLA"

    Her şeyden önce, savaşlarla ilgili kitapların kıymetini daha iyi anlamama vesile olan Ebru Ince ablaya bir selam.

    Bugün 10 Kasım, ömrünün büyük kısmı vatan müdafaası için cephelerde geçmiş Atatürk ve milletimizin gazi ve şehitlerini rahmet ve minnetle anıyorum. Klasik bir cümle ama bizim ihtiyacımız hiç bitmeyecek klasik olana..

    Savaş.. Soğuk bir kelime.. İnsanlar her savaşta biraz daha acımasızlaştı. Şolohov, 2. Dünya Savaşından kesitleri hikayeleştirmiş bu kitabında, çok sevdim yazarı ve anlatım tarzını. 5 kısa hikaye var kitapta, biraz anı, biraz kurmaca diye düşünüyorum, yaşanmış veya yaşanmış olması muhtemel gerçekçi insan hikayeleri..

    Kitaba ismini veren , Yaşam Bu Mu hikayesini ağlaya ağlaya okudum ve utanmıyorum bunun için. Ağlayamazsak halimiz nice olur bilmiyorum..

    Bu kanlı ve zalim savaşın kurbanlarından sadece bir tanesi olan genç bir adamın hikayesi, bir Rus gencinin. Çoluk çocuğunu evde bırakıp mecburen cepheye giden, sonra Almanlara esir düşen, bir şekilde kurtulan ama artık hayatını ruhen kaybetmiş bir adam..

    Alıntılar paylaşmak istiyorum.

    "Bazı geceler uyku uyumadığın ve gözlerini karanlıkta açıp hiçbir şey görmeden baktığın zamanlarda kendi kendine sorarsın: Niçin hayat beni bu kadar yıktı,hangi suçum için beni cezalandırıyor, bu soruma hiçbir zaman bir cevap bulamadım. Ne karanlıkta, ne gün ışığında, zaten bir cevap da beklediğim yok ya ! "
    "Memlekette kalan babam,annem,küçük kız kardeşim açlıktan öldüler, yalnız ben kaldım. Ailemden birini bulmak için bütün dünyayı dolaşabilirdim.Hiç kimsem kalmamıştı, bir kendim bile yoktu."
    "Üstlerimiz trene binmek komutunu verdiler,birdenbire göğsüme düştü,boynuma asıldı,sonra yıkılan bir ağaç gibi titremeye başladı Çocuklar ona anlatmaya çabaladılar, ben de öyle, fakat hiçbir şey fayda etmiyordu. Başka kadınlar kocaları ile, oğullarıyla konuşuyorlardı, benimki bana yapışmıştı, tıpkı dalda bir yaprak gibi ve sadece titriyordu, bir söz söylemiyordu."

    "İki kere yaralandım. İkisinde de hafif yaralar almıştım. Birincisinde kolumdan ikincisinde bacağımdan. Birincisi uçaktan atılmış bir kurşunla, ikincisi de bir obüs parçasıyla olmuştu. Kamyonumu kalbur gibi delik deşik etmişlerdi, ama ağabey,ben her zaman kurtuluyordum. Günün birinde o kadar iyi kurtuldum ki nihayet iflahımı kestiler, yani beni esir aldılar."

    "Kendi kendime 'işte ölümüm yaklaşıyor' dedim, doğrulup oturdum. Sonra kalktım, yattığım yerde ölmek hoşuma gitmiyordu. Birkaç adım yaklaşınca içlerinden biri omuzundaki kayışını indirdi otomatik silahını eline aldı. Bak ağabey,insan ne tuhaftır, içimde ne korku ne panik kaldı, hangi tarafımı kalbura çevirmesinin bence çok önemi varmış gibi yalnız kendi kendime 'şimdi kısa bir yaylım yapacak,ama acaba başıma mı nişan alacak yoksa göğsüme mi?' diye sordum."

    Kahramanımızı ve yanındaki birkaç askeri yakalayıp esir alırlar, bir kiliseye kapatırlar. İçlerinden birinin beni okurken mahfeden çaresizliğini aktarıyorum,

    "Yapamam. Allahın evini kirletemem. Ben insanım, iyi bir Hristiyanım, arkadaşlar söyleyin ben ne yapayım? Askerleri bilirsin, içlerinden biri gülüyor,diğerleri onu azarlıyor,başkaları da derdinden kurtulması için ona çeşitli öğütler veriyordu. O gece bu manyakla çok alay ettik, fakat işin sonu güzel olmadı, zavallı kendini tutamadı, kapıya vurmaya tekmelemeye başladı,çıkmak istiyordu. Çok ısrar ettiği için cevabını da aldı. Bir faşist kapının öte tarafından yaylım ateşi açtı, dini bütün çocuk hemen öldü. Onunla birlikte üç kişi daha. Bir kişi de ağır yaralandı, sabaha karşı o da öldü."

    Asker olmadan önce , muhtemelen her pazar gittiğine benzer bir kilisede, en insani tuvalet ihtiyacını karşılayamadığı için ölüme giden bir adam. Şehitlik diye bir şey varsa bu olsa gerek, bunun dini, dili, ırkı olur mu?

    Biraz daha alıntı,

    "Yahudi misin diye soruyor, sen istediğin kadar hayır demekte inat et, dinleyen kim? İnsana, 'çık sıradan' diyorlar ve işini bitiriyorlar."

    "Esirken çektiklerimi anlatmak, bana onları hatırlatmaktan daha acı geliyor. Orada çektiğin orada tahammül ettiğin tabiat dışı acıları ve bu kamplarda ölünceye kadar işkence çekmiş arkadaşlarını tekrar düşündüğün zaman yüreğin göğüs kafesinden gelip boğazına tıkanıyor ve orada çırpınıyor. Nefes almakta güçlük çekiyorsun."

    "Beni neden istediğini sormaya lüzum yoktu. Canıma okumak içindi. Bunun ne demek olduğunu anlayan arkadaşlarıma veda ettim, içimi çektim ve yürüdüm. Avludan geçtim, yıldızlara baktım,onlara da veda ettim."

    "Son iki sene içinde insan gibi muamele görmeyi unutmuştum. Bak ağabey, sana söyleyeyim ondan çok daha sonra hatta bugün bile ne zaman bir üst karşısına çıksam sanki beni dövecekmiş gibi, omuzlarımı kaldırır,başımı arasında saklamak isterim.Alışkanlık meselesi. Onlar faşist kamplarında bizi böyle alıştırmışlardı."

    Sonra bütün bunlarla kalmaz bir de mektup alır memleketinden,

    " Bir mektup aldım komşumuzdan.Almanların uçak fabrikasını bombaladıklarını, bu sırada bir bombanın doğrudan doğruya bizim evin üstüne düştüğünü, bomba düştüğü gün,İrina ve çocukların o sırada evde bulunduklarını ve sonra onlardan ufak bir parça bile bulunmadığını yazıyordu. Bu mektubu sonuna kadar okuyamadım. Bu haber bana taş gibi çarpmıştı, gözlerim karardı, kalbim göğsümün içinde büzüldü sıkıştı top gibi bir şey oldu ve bir daha da açılmadı."

    "Bütün sevdiklerimi her gece rüyamda görüyorum.Her zaman şöyle görüyorum : Ben tel örgüler arkasındayım, onlar öte tarafta, İrina ile çocuklarla şundan bundan konuşuyorum fakat tel örgüleri biraz açıp onların yanına gitmek istediğim zaman kayboluyorlar. Tuhaf olan şurası ki gündüzleri her şeye iyi tahammül ediyorum, ne iç çekiyorum ne ah ediyorum ama gece uyandığım zamanlar yastığımın gözyaşından sırsıklam olduğunu görüyorum."

    Sonra, kendisi gibi bütün yakınlarını kaybetmiş bir çocuğa rastlar bu adam, yanına alır ve evladı sayar onu. Ne acılar çekilmiş ve neler yaşanmış neler..

    Diğer 4 öykü de, Yabancı Kan, Aile Babası, Mişka ve Bostan Bekçisi. Hepsi de yine savaş odaklı.

    Yazarın herhangi bir kitabını okumanızı tavsiye ederim, ihmal edilmiş ve çok az okunmuş, ben okumaya devam edeceğim savaşları anlatan kitapları. İnsan olduğumuzu hatırlamak için ihtiyacımız var çünkü bu kitapları okumaya..
  • "Ben bütün zamanımı ve bütün zamanımdan bin kat daha fazlasını ve daha da ötesi, dünya üzerinde var olan bütün zamanları sadece senin için kullanmak istiyorum. Seni düşünmek seninle nefes almak için..."

    Kalbine atma diyebilir misin?
    Peki ya Onu sevme diyebilir misin?
    Kaç kere dizginledin kendini aşık olmamak için?
    Mümkün müydü?
    Yasak olan herşey, aşkı masum kılar mı?

    Franz Kafka'nın hayatının en büyük aşkı Milena'ya yazdığı ve bir anlamda aşkının şiire dökülmüş hâli sayılan mektuplar, sizin de kalbinizde bir yerlerde kıvılcım yaratacak cinsten. Benim gibi bir 'odun'u :) bile etkilediyse bu mektuplar, samimiyetinden ve gerçekliğinden kaynaklıdır. Beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmezdim. Başından sonuna kadar bir çok yerin altını çizdim. Öylesine özlem içeriyor ki mümkün olmadığını bile bile beraber olsunlar istiyorsunuz. Ama hani bir efsane vardır, ya da görünen, yaşanan bir gerçek mi demeliyim bilmiyorum, aşk varsa ve gerçekse kavuşmak mümkün değildir diye. İşte bunu bile bile ortak oluyorsunuz yaşanan duygu seline.

    Kafka, yazdığı bu aşk mektuplarında kendi yaşam mücadelesini de işlemiş. "Bak Milena, yüreğimde sen olduktan sonra her şeye göğüs gerebilirim." derken hayata tutunma bahanesini açıkca ortaya koyuyor. Ayrı ayrı yaşanan iki hayatta, tek ruh olmanın verdiği hissiyat, kelimelere nakış gibi işlenmiş. Ahengi hissetmemek elde değil. Milena'ya olan tutkusu dışında Yahudi olmasına da fazlasıyla değinmiş Kafka. Belki de Almanya'da Nazi fırtınasını önceden hissetmiş ve sürekli toplum içindeki Yahudilerin durumunu dile getirmiştir, kim bilir.

    Etkileyici bir kitaptı. Severek okudum. Tavsiye var mı derseniz tabiki okuyunuz derim :)