• 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
    Tolstoy. Anna Karenina.
    Aile, toplumun en önemli çekirdeğini oluşturuyor uzun yıllardır. Bu kan bağının yerini alabilecek pek başka bir şey bulamadık doğrusu. Bu denendi mi evet denenmeye devam ediyor mu evet. Şöyle ki bunu en yakın zamanda Hitler döneminde yaşadı insanlık. Kuzey Kore de hala yaşanıyor sanırım. Aile yerini toplum ve lider almış durumda. Ya da bu noktada baskılar o zaman da vardı hala da var. Ama bu kan bağının yerini tutan pek bir şey yok. Toplumsal var oluşumuzu kolaylaştırması yanında, ondan kaçmamızı da sağlayan bir oluşum; aile. Hem cennetimiz hem de cehennemimiz.
    Biz bu oluşumun içine doğuyoruz. Yani genlerle kültürel birikimle bir çok patolojik olayın veya mutlu olayın ortasına doğuyoruz. Bir küçük azınlık hariç. Yani terk edilenler ve ya ailesi ölenler hariç. Onları bir kenara bırakırsak; dünyaya çıplak gelsek de yalnız gelmiyoruz. Bir oluşumun içine doğuyoruz. Yaşadığımız toplumun temeli yapı taşı ve etkeni edilgeni olan bir oluşum içine; aile içine. Elbette seçemiyoruz aile fertlerini ve onların iyi olduklarını ve ya iyi niyet beslediklerini var sayıyoruz. Veya bu öğretiliyor bize. Biz onlar onlar bizim için var sanki ya da öyle olması umuluyor.
    Aile bir iyi niyetler ağı olmadığı gibi yansıması toplumda bir iyi niyetler topağı değil. Aile neyse yansıyan da üç aşağı beş yukarı o oluyor. Bu nokta ilginç bir hal alıyor işte o zaman; aile mi toplumu, toplum mu aileyi yönetiyor? Bu soruya verilecek net bir cevap olduğunu sanmıyorum.
    Peki aile için neleri göze alırsın? Yazar buradan çıkmış yola. Bir olayın onda yarattığı sarsıcı etkisini kullanmış. Bir cinayet cinnet arası olay bu romana neden olmuş. Romandaki kahramanların birinin kısıtlı tek görüş açısından yazmış romanını yazar. Bir baba olan kahramanın bakış açısı ile bakmış olaylara. Bu çıkış noktası her ne kadar dar gibi görünse de geriye dönüşler ile derinlik katmış romana ve bir alt yapı hazırlamış. Bir akşam yemeği için toplanmış, toplumun önde gelen üyelerinin konuşmaları tavırları ve geçmişleri ile bir örgü oluşturmuş. Bu örgü elbette yergi olmuş pek çok yerde; kişisel tarihin, toplumsal tarihin ve global tarihin bir yergisi. Aile ve toplumu oluşturan tüm dinamik ve katmanlar kişilerin gözlemleri ve kişisel tarihleri ve trajedileri ile ortaya konmuş. Basit ama etkili cümleler kurmuş çoğu yerde ve bu anlatımı tercih etmiş. Duyguyu aktarmak için kullandığı tasvirleri ortama uyarlamış ve çağrışımsal bir sürü geri dönüşlerle zenginleştirmiş. Günlük konuşma dili ile yazılan bu kısa roman sizi düşündürüyor. Aile, geçmiş, hata, haya, fedakarlık düzlemin de.
    Sahi siz aile için neleri göze alırsınız?
    Keyifli okumalar!
  • “Generalim, bu hastalık bana göre dünyanın en mantıklı hastalığı, görmeyen göz, gören göze körlüğü bulaştırıyor, işte bu kadar basit, Burada bir albay var, bu işin çözümünün, kör olan insanları öldürmekten geçtiğini ileri sürüyor, Kör olmak yerine ölmeleri istatistik bakımdan büyük bir değişiklik getirmez, İyi de kör olmak ölmek değil ki, Evet ama ölmek kör olmak demek, Tamam, öyleyse bize iki yüz kadar kör gönderiyorsunuz, Evet, Peki, otobüs şoförlerini ne yapacağız, Onları da içeri alacaksınız. Aynı gün akşama doğru Savunma Bakanlığı Sağlık Bakanlığı’na telefon etti, Haberi duydunuz mu, size sözünü ettiğim albay kör oldu, Şimdi ne düşünüyor peki, Düşündü bile, bir kurşunla beynini dağıttı, Söylenecek bir şey yok, davranışı çok tutarlı, Ordu herkese örnek olmaya her zaman hazırdır.”
  • Mustafa Öztürk
    Felsefeci Ahmet İnam Hoca’nın bir büyük iddiası var, “mutsuzluk ahlaksızlıktır” diye. Hoca bu iddiasını şerh ederek kitaplaştırdı. Daha açıkçası, Yıldız Işık, İnam Hoca’yı mutsuzluğun ahlaksızlık olduğu fikri etrafında konuşturdu ve bu konuşmaları derleyerek “Mutsuzluk Ahlaksızlıktır&Yaşam Üstü Söyleşiler” adıyla yayımladı. Işık’ın “pek çokları gibi düz akademisyen felsefeci olmadığı ve filozofların bayiliğini yapmadığı için kimileri onun için felsefenin palyaçosu ya da ekşi sözlükte “Felsefenin Müslüm Gürses’i” dese de benim gibi dışarlıklı alaylı olarak felsefe ile ilgilenen insanlara felsefeyle tanışma, hayatında felsefeye yer açma şansını veren insandır” diye tanıttığı İnam Hoca’ya göre “ahlak yaşamının hedefi mutluluktur; ancak bu söz “mutluluk ahlakına göre yaşamalıyız” anlamı taşımamaktadır.

    ***

    İnam Hoca’nın hayat ve mutluluk felsefesi gayet sade ve basittir. Aslında her neyle ilgili olursa olsun felsefe basit ve sade bir şekilde formüle edilmelidir. Gerçi çok bilmiş sözde entelektüel tipler -ki bu tiplerden oldum olası çok huylanırım- bunu çocuksuluk ve çocuksu dille anlatım kapsamında değerlendirebilir; fakat gerçekte her kim felsefe yapmak adına çok sofistike tarzda konuşmaya çalışıyorsa ya anlatmak istediği konuya hâkim değildir ya da sükseli retorik üretme peşindedir. Asıl konuya dönersek, İnam Hoca “Mutsuzluk ahlaksızlıktır” babında şunları söylemektedir: “Düşünen, araştıran, soruşturan, eleştiren insanın mutsuz olması gerektiğine inanılır. Dünyadaki gidişe aklı eren insan, oradaki akıldışı akışı, haksızlığı, sömürüyü, acıyı, iletişimsizliği, kısacası dünyadaki cehennemi görür ve mutsuz olur. Aydın mutsuzdur; gördüğü karşısında, gördüğünü düzeltmeye çabalamasındaki yetersizliği karşısında mutsuzdur. Düşününce mutsuz olur insan; bir anlamda nasıl düştüğünü görmüştür, kendinin ve insanlığın. “Düşünüyorum, o halde mutsuzum” der. Mutsuzluk dünyayı değiştirmenin bir gerekçesi, hatta itici gücü ve enerjisi olur. Mutsuzluk, uyumamanın, uyanıklığın, isyanın, eleştirinin bir itici gücüdür. Mutsuz, bilinçlidir, bilgilidir, asidir. Oysa mutlu, tam bir salaktır. Düşünme gücünden yoksun, bilgisiz olduğu için mutludur. Aydın mutlu olamaz; o denli çok kaygısı, içinden bir türlü çıkamadığı kendisine, düzene, düzenin değiştirilmesine ait sıkıntıları vardır ki mutlu olması olanaksızdır. Boş kafalı, yaşamayı yüzeyden alan, sorumsuz, bencil insanlar ise mutluyum diye dolaşırlar.”

    İnam mutluluk ve mutsuzlukla ilgili bu genel anlayışa karşı çıkar. “Akıllı mutsuz, salak mutlu” savı ona göre yaşama beceriksizliklerinin bir avuntusudur. Evet, dünyada bir zulüm, haksızlık, sömürü düzeni olduğu açıktır. Mutsuz olmamız, kahır çekmemiz için sayısız gerekçemiz vardır! Olup bitenin acı verici durumu karşısında mutsuz olmak insana daha fazla yakışan bir şey değil midir? İnam’a göre değildir! Mutlu olmak, insan olma bilincine sahip herkesin bir sorumluluğudur. Ancak mutluluk denen şey avunma, aldanma, görmezlikten gelme, sorunlardan kaçma yoluyla pollyannacılık oynamak değildir. Aldanma sonucu mutluluk sözde mutluluktur… Mutsuzluk aslında yaşama beceriksizliğidir. Mutluluk ise iç ve dış özgürlüğe kavuşabilmede bir dönüm noktasıdır. İç dünyamızın, düşünce ve duygu dünyamızın bağımsızlığı, insanlarla kurduğumuz ikili ilişkilerin, toplumsal ilişkilerin özgürleşebilmesinde önemli katkısı olan bir güçtür. Hedeflerimize, düşlerimize, ütopyamıza bizi ulaştırabilme gücüdür. Bu gücü anlayamamak, bu güce bigâne kalmak elbette sorumsuzluktur. Dolayısıyla mutsuzluk ahlaksızlıktır. Mutluluk ise yaşamaya hazır olmadır: Geçmişi üstlenip, eleştirip, eleyip, yorumlayıp, geleceğe doğru yürüyebilme durumudur. Ortalık güllük, gülistanlık olduğu için değil; savaşta, kavgada, kuşkuda, zulüm görmede de mutlu olunur. Mutluluk bir haz hali değil, bir karakterdir. Mutlu insan bu ahlaki karakteriyle, başına gelmiş ve gelecek olanları yaşar. Dünyadaki sorunları ele almanın, tavır koymanın, gerçekliğe yönelmenin, kimi eylemlerin çekirdeğini taşıyan bizim karakterimizdir. Karakterimiz mutluluk karakteri ise gelip geçici mutsuzluklarımızı görmezden geliriz; onları simyacı gibi mutluluğa dönüştürmeye çaba sarf ederiz.

    ***

    Birkaç gün önce Twitter’da paylaştığımız ifadelere de atıfla konuyu toparlarsak, dünya ve hayat ne çok gücenip içerlenmeye ve ne de çok sevinmeye gelir. İnsan bu dünyevi hayat sahnesinde kolay tükenip bitmez; acı, gam ve kedere hayli dirençlidir. Öyle ki birçok insanın hayatı taş fırın gibidir. Sürekli olarak acı ve gam pişirir ve olanca acıyı habire yedirir. Buna rağmen salt hayat “mutsuz oldum” demeyi hak edecek kadar kıymetli bir şey değildir. Nitekim Kur’an’ın “oyun ve eğlence” nitelemesiyle salt dünyevi hayata biçtiği değer de aynı noktayı işaretlemektedir. Hayata anlam katan en önemli şeylerden biri, Allah’ın bizi yaratmasındaki en temel hikmetlerden biri olduğuna inandığım iyilik ve ahlaki değer üretmek, başka insanların hayat hatıralarında hayırla ve mutlu bir tebessümle yâd edilecek güzel izler bırakmak olsa gerektir… Öte yandan, Allah biz insanoğluna, “Hazıra konun; benim vücuda getirip inşa ettiğim her şeye hiçbir emek sarf etmeden sahip olun” buyurmuyor. Bilakis “Siz de taş üstüne taş koyun” istiyor. Ama taş üstüne taş koymak, din üzerinden didişmekle, bizim gibi düşünmeyenlere küfretmekle olmuyor. Taş üstüne taş koymak iyiliği çoğaltmaya çalışmakla oluyor. Kaldı ki insanlar artık mutlu olmak, dini de huzur ve mutluluk imkânı olarak yaşamak istiyor.
  • 238 syf.
    ·3 günde·6/10
    Okumaya cesaret edemediğim yazarla tanışma kitabımızdı. Boşuna beklemişim bunca zaman okur olgunluğu hiç mi hiç gerekmeyen bir kitapmış oysa. Artık rahatlıkla okurum İhsan Oktay Anar’ı. Öyle anlatımına işleyişine hayran olduğumdan değil. Okuma keyfi için değil de bu kadar beğenilen bir yazara bir şans daha verebilmek için. Güzel akıcılığı hattına...
    Türkçe olduğu için kendini şanslı hissedenler varmış. Hangi şans göremedim. Dilde mest olma konusunda çıtam Tanpınar olduğundandır belki. Hatta artıyorum rüyaları işleme konusunda da eline su dökülememiş maalesef. Sofinin dünyasına benzetenlere cevap verilmiş ancak sofinin dünyasına gelene kadar unamuno sis romanında İhsan Oktay Anar’ın yapmak istediğini çok daha maharetli şekilde yapmıştı. Bu es geçilmiş. Tam bunun için sitem edecektim ki başlıkta bahsettiğim kitabı referan veren bir okuru görmek yüreğime su serpti, duruldum.
    Peki neden yükleniyorum bu kadar çünkü biraz felsefe sosu, biraz fantastik karakterler oldukça akıcı bir dil, kendine has bir üslupta kattık mı Türk edebiyatının en iyi romanlarından biri hazır. Bu mudur gerçekten? Bu balonu bu kadar şişirmeyin demek için. Olmamış rüyalar fikri orijinal ne karakterler bu karakterlerin daha derinini zaten İskender pala şiir soslu yapıyordu. İzafiyet teorisi, kuantum fiziği ve descartes ağır gelmiş kaliteli malzemeyle basit bir sos yapmış. Belki olayları birbirine bağlama maharetinde ki ustalığını henüz içeriğe veremiyordu o zamanlar bilemiyorum. Ne Ebrehe’yi ne Zülfikar ne Bünyamin’i ne de uzun İhsan efendiyi ciddiye alamadım. Büyük büyük laflar ettirmeye bir şeyler anlattırmaya çalışmış ama olmamış. Belkide hepsinden olsun yerine birine odaklansaydı derinlik ve gerçeklik kazanabilecekti karakterler ve ben beklediğim o müthiş kitabı okumuş olacaktım. Fantastik karakterde gerçeklik ne arar demeyin kalbinizi kırarım. Fantastikte olsa ben iki boyutlu karakter okumak istemiyorum. İlla psikolojik dünyaları resmedilecek ki inanabileyim. Velhasıl okumasanız bir şey kaybetmeyeceğiniz okunması gerekmeyen ama bir yolculukta kös kös oturmaktan daha iyi bir seçenek olabilecek bir kitap.
  • 512 syf.
    ·Beğendi·10/10
    400 çadırla başlayıp 14 milyon kilometre kareye ulaşmış Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Avusturya-Macaristan çöktü, Çarlık Rusya’sı çöktü, daha öncesi İskender İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu, Doğu Roma ve Kutsal Roma Cermen İmparatorlukları çöktü. Bunların hepsi hakkında az ya da çok bilgiye sahibiz. Ancak Mu Kıtası’nın çöküşü farklı nedenlerden kaynaklanıyor. Verilen tarihler yukarıda sayılanlardan çok daha öncesi tarihlere denk geliyor. Acaba bu yüzden mi Mu kıtasının gerçekliği hakkında şüpheye düşülüyor? Ya da acaba dünya tarihinin değişmesi işlerine gelmeyenler mi insanların yazılı tarihe inanmasını istiyor? Doğrudur ya da değildir... Bilemiyoruz, ancak bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ün Mu konusuyla ilgilenme şekli tamamen bilimsel olmaklığıyla emperyalist batı merkezli tarih anlayışına da bir başkaldırıdır. Bir önceki kitapda -Atatürk ve Kayıp Kıta Mu’da- ne görmüştük? Atatürk’ün 1930’larda yaptığı tarih ve dil çalışmalarıyla o zamana kadar ki bilinen tarihi alt üst ettiğini; Türklerin binlerce yıl önce Orta Asya’da ileri bir uygarlık yarattıklarını, zorunlu nedenlerle göç etmek zorunda kalarak ileri uygarlıklarını dünyaya yaydıklarını görmüştük. Bunlar bizim açımızdan sonuçlarıydı. Mu kıtasıyla alakalı olarak da Atatürk açısından, ömrünün son anlarında dahi Türklerin izlerini aradığını öğrenmiştik. Tabi ki her çalışmasında olduğu gibi tarih ve dil çalışmaları da Atatürk sonrası dönemde üzerinde durulmamış, tarihin hengamesi içerisinde unutulacağı düşünülerek raflara konulmuştur. Bugün hep denir ya ülkemiz Atatürk’ten sonra onun gibi bir devlet adamının eksikliğini çekmiştir diye... Aslında ülkemiz bir bilim insanı tarafından yönetilmenin eksikliğini çekmiştir. Görülüyor ki Atatürk bir bilim insanı titizliğiyle çalışan bir devlet adamıdır. Bugün kaç tane devlet görevlisinin ya da politik figürün bu titizlikte çalıştığını söyleyebiliriz ki... Önce okumak sonra sorgulamak ve düşünerek kararlaştırıp sonuca ulaşmak... Başarının sırrı bu kadar basit aslında. Peki... Konumuza giriş yapalım o halde. En başta her şey nasıl başlamıştı? Tahsin Bey, Mayalarla Türkler arasındaki yakınlığa dair çalışmalarına 1926 yılı Yunanistan’ında başlamıştı. 1932 yılında Atatürk’e gönderdiği bir raporunda Kolomb öncesi Amerikan halklarının, özellikle de Mayaların dillerinde Türkçe bir takım sözlere rastladığını iddia ediyordu. Aynı yıl zaten Atatürk de Mu, Mayalar ve Türkler üzerine çalışmalarına başlamış bulunuyordu. 1934 yılında Ankara’ya gelerek Atatürk’e bu konuda ayrıntılı bilgiler sunan Tahsin Bey, Atatürk tarafından Meksika büyükelçiliği görevine atanarak konuyu yerinde inceleme fırsatı bulmuştur (1935). Tahsin Bey yaptığı araştırmalar neticesinde Churchward’ün Hindistan’da bulduğu Naakal Tabletleri ve Arkeolog Niven’ın Meksika’da bulmuş olduğu tablet incelemelerini okuyarak konu hakkında Atatürk’e ayrıntılı raporlar yazmaya başlamıştır. Bu raporlardan bazıları bugün kayıptır. -İlk altı rapor- Geriye kalan raporlardan ise özellikle 7. ve 14.rapor enteresan bilgiler içermektedir ki bu raporların içeriği ve Atatürk ile Tahsin Bey arasındaki neden oldukları gerginliğe bir önceki kitap incelememizde değinmiştik. Atatürk, en başından beri bu kıtanın varlığı ya da ezoterik bir geçmişi taşıdığıyla ilgilenmemiştir. Amacı Türk Tarih ve Türk Dil Tezleri’ne dayanak noktası oluşturabilmektir. Nispeten başarılı da olmuştur. Zira elde edilen sonuçlara bakıldığında bazı Amerikan halkları ve Türk dili arasında şaşılacak derecede benzer kelimeler bulunmaktadır. Kesin bir kanıt olur mu elbette olmaz. Yine de buradaki görülmesi gereken ve tarafımızca alınması gereken ders şudur ki, sorgulamadan inanmak bağnazlıktır. Ayrıca Atatürk’ün bu çalışmalarının bilimsel olmadığını söyleyerek alaya almak da bilimsellikten tamamen uzak yaklaşımlardır. Atatürk’ün bir kitabı okurken altını çizdiği şu söz durumu açıklamaya yetmektedir: “Ortak bir dil, ortak bir kökeni kanıtlamıyorsa en azından ortak bir geçmişi gösterir.” Atatürk’ün yaptığı ve yaptırdığı çalışmalar; Mayalar, İnkalar, Kızılderililer ya da Mulular Türk olmasalar bile aynı ortak geçmişten geldiğimizi gösteren ciddi bulgular ortaya koymuştur. İşte geldik bu bulguların neler olduğuna. Dediğimiz gibi Kızılderililer ya da Kolomb öncesi Amerikan halkları Türk olmasalar bile Türklerle bağları olduğuna dair kesin kanıtlar vardır. Birazdan okuyacağınız bu kesin kanıtlar gerçekten de şaşırtıcı ve bir o kadar da merak uyandırıcıdır. İşte karşınızda Amerika'daki Türk izleri... Bilim insanları Amerika'ya ilk göçlerin MÖ 40000 - 30000 arasında gerçekleştiğini söylerler. Doğal olarak da bu ilk göçlerden sonra da birçok göç hareketi meydana gelmiş olmalıdır. MÖ 5000lerde mongoliytler ve MÖ 3000lerde de Ön Türkler Bering Boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçmişlerdir. Arkeolojik bulgular da bu bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 5000 öncesi geçişlerin tamamının da Bering Boğazı yoluyla yapıldığı görülmektedir. Çünkü Amerika kıtasının herhangi bir kara parçasına en çok yaklaştığı bölge burasıdır ve tarihlenen veriler buzul çağının yaşanmış oluğu döneme denk gelmektedir. Bizim özellikle son zamanlarda "Tüfek,Mİkrop ve Çelik" kitabıyla yakından tanıdığımız Jared Diamond; "Sibirya'nın ilk sakinleri Alaska'ya ister yürüyerek ister kürek çekerek gelmiş olsunlar, Alaska'da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12000 yılına aittir." demektedir. Bu noktada çıkan sonuca bakarsak Sibirya'nın en kuzey doğu bölgesinde kendilerine "Saka" diyen Yakut Türkleri yaşamaktadır. Atatürk de Kızılderililerin olduğu gibi Kolomb öncesi Amerikan halklarının Türklüğü tezi üzerinde fazlasıyla kafa yormuştur. Ancak bu tez Atatürk'ten çok çok önce hatta temeli 16.yüzyıla kadar uzanan bizzat batılı bilim insanlarınca ortaya atılmış bilimsel bir iddiadır. Neden bilimseldir? Öncelikle dil benzerliği. Kızılderili dilinde 300'den fazla Türkçe sözcük mevcuttur. Efsanelerin benzerliği. Türklerin Ergenekon Destanı ile Kızılderililerin Kapaktokon Destanı neredeyse birebir aynıdır. Bizdeki Dede Korkut onlarda Er Akkoca'dır. Türk ve Kızılderili yaradılış efsanesi oldukça benzerdir. İnançları eski Türk inancıyla örtüşmektedir. Giyimlerimiz ve el sanatlarımız arasında hiçbir fark yoktur. Yönetim anlayışı ve daha birçok benzerlik... Sizce bunların hepsi birer tesadüf mü? Sizce bunları iki kültürün karşılaşması sonucu birbirinden etkilenmelerinin bir sonucu mu? Eğer bakış açınız buysa sizi daha fazla kitap okumaya ve paragraf sorusu çözmeye davet ediyorum; çünkü anlam ve sonuç çıkarmadan yoksunsunuzdur. Yine de bu bulguları yeterli bulmuyorsanız buyrunuz 2008 yılında yapılan DNA testleri sonucu, Doğu Asya Yenisey ve Altaylardaki Türklerin nesiller boyu değişmeden aktarılan Y kromozomlarının, Kızılderililerde de olduğu kanıtlanmıştır. Peki ya diğer Kolomb öncesi uygarlıklar... Bugün artık Kolomb öncesi Amerikan uygarlıklarının Asya'dan Amerika'ya geçenlerce kurulduğu kesindir. Ve bu göçerler içerisinde Türkler de bulunmaktadır. Örneğin Mayalarda bulunan tek Tanrı inancı, ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi, ahiret kavramı, cennet ve cehennem, Tanrı'nın daireyle sembolize edilmesi eski Türklerde de vardır. Mayalarda Gök ve Yer Tanrıları vardır. Benzer bir anlayış Sümerler ve Türklerde de vardır. Mitolojide dağlar gibi kutsal sayılan ağaçlar da vardır. İslamiyet'de nar, zeytin, hurma ve incir ağaçlarının yanı sıra Adem ve Havva'nın yasak meyve yedikleri yaşam ağacı da bunlardan biridir. Palmet motifi de hayat ağacı ile doğarak İslam-Türk sanatına hurma ağacı şeklinde geçmiştir. Mayalarda her 52 yılda bir felaket beklenir, Türklerde her 59 yılda bir. Mayalar ve Türklerde ok ve yay gibi hafif silahlara dayanan savaşılık ve laik devlet yapısı vardır. Mayalarda 300'den fazla Türkçe kelime vardır. Her ikisi de sondan eklemeli bir dildir. Bunun gibi daha birçok örnekle artırılabilir. Ancak bu işe bir de karşı çıkanlar vardır ki onlar Mayaların Türk olamayacağı tezini Mayaların insan kurban etmesine bağlamaktadırlar. Çünkü eski türklerde insan kurban etme ayinleri yoktur. Burada bizim de kendimize yönelik sormamız gereken soru şudur: "Biz Mayaları nereden biliyoruz?" Hiç öyle yukarı aşağı bakmayın, cevap basit; "SİNEMA" sektöründen. Bize izletilen Mayalar, insan kurban eden ve kanlı ayinler düzenleyen vahşi bir topluluktur. Peki gerçekten de öyle midir? Mayalar tarihlerinin yalnızca küçük bir döneminde insan kurban etmişlerdir. Ancak bu ritüel Maya uygarlığının klasik sonrası döneminin sonlarında ortaya çıkmıştır. Yani bugün dahi medeni insanlığı şaşırtacak bir hal alan görkemli Maya uygarlığının çöküş döneminde. Bunun nedeni her ne kadar tam olarak bilinemese de genel olarak bilim insanları bu kanlı ayinlerde Tanrı Kukulkan'ın rolü olduğunu düşünmektedir. Yani efsaneye göre halka "barış, refah ve büyük bilgelik getiren sakallı beyaz adam Kukulkan" (Azteklerde Quetzalcoatl), Maya kenti Chichen Itza'yı terke zorlanmıştır. Ayrılmadan önce de bir gün geri dönüp dünyayı kötülükten kurtaracağına söz vermiştir. Bu adamın gidişinden sonra da ülkeyi şeytani bir dalga kaplamıştır. İşte Mayalar'ın bu çöküş dönemi insanları da -ki Aztekler de- insan kurban etmeye başlamışlardır. Efsane böyle. 15.yüzyılda Yeni Dünyayı yağmalayıp, sömüren emperyalist Batı, kanlı işgalini bu şekilde haklı göstermeye çalışmaktadır. Her zaman olduğu gibi Hollywood üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmektedir. Artık finali yapmanın zamanı geldi sanırım. Bakın, hepimiz için gerçek şudur ki bilinmeyene dair insanlarda her zaman bir merak ve korku vardır. Ve bilinmeyenin üzerine gitmek, onu sorgulamak yıkılması oldukça zor –ki bizim gibi toplumlarda imkansız- bir durumdur. Böyle bir durumun dünya geneline hakim olduğu bir zaman dilimidir Atatürk’ün yaşadığı yıllar. Bir anlamda dünyaya karşı yeniden bir ayaklanma hareketidir bu. Yazılı tarihi sorgulamaktır. Kadim tarihi her zaman merak etmişimdir. Uzak geçmişte ama çok uzak geçmişte neler oldu? Komplo teorisi adı altındaki hikayeler gerçekten yaşandı mı? Yaratıcımız, bizim bildiğimiz şekliyle olandan çok çok önce insanlıkla iletişime geçti mi? Ve daha bir sürü şey... Merak uyandırıcı ve konu itibariyle de biz insanların geçmişine ışık tutucu şeklinde olunca bu konuların peşine düşmemek elde değil. Kabul etmek gerekir ki hem benim açımdan ki bence hepimiz açısından bu konuların detayına girildiğinde anlantılanların gerçekliğine dair bir ipucu çıkmasını çok istiyoruz. Böylece hani o, bilim adamlarındaki merak ve heyecanı biz de kendi ilgi alanımızda yaşayabilir ve ilgi çekici olmayan hayatımıza biraz da olsa heyecan katabiliriz. Yaşamı pozitif kılan da biraz bu merak unsuru sanırım. Merak ettiğimiz konuların karanlıktan aydınlağa çıkışında eğer ki beklediğimiz sonucu almışsak duyduğumuz heyacan müthiş bir hazza dönüşür. Mu kıtası benim oldukça ilgimi çeken ve içinde barındırdğı bilgilerle her okuduğum sayfada daha fazla heyacan duymama sebebiyet veren bir konu. Ancak elbette ki eldeki bilgilerle bu heyecanın da bir sonu var. Ama bilimin aydınlatıcı gelişimi devam ediyor ve belki de MU'ya dair varlığını kanıtlayıcı bilgiler elde edilebilir. Böyle bir olayın insanlıkta uyandıracağı merak ve heyecanın tarifi imkansızdır. Bu bildiğimiz anlamda tarihi tamamiyle değiştirecektir. Ben açıkcası tarihin emperyalist batı kültürüne göre şekillendiğine inanıyorum. Ancak bilim dünyasında her ülkenin namussuz insanları olduğu kadar namuslu insanları da vardır. Bu ülkenin namuslu yazarlarından biri olan Sinan Meydan kendi üzerine düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirmiştir ve getirmektedir. Biz bize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz asıl sormamız gerekn soru budur işte. Atatürk’e ya da Cumhuriyet tarihine atılan her iftirada Sinan Meydan yetiş mi diyeceğiz yani! Her iftiracıyı Sinan Meydan’a ya da Cumhuriyetimizin diğer namuslu yazar ve insanlarına mı şikayet edeceğiz? Yoksa artık, işgal İstanbul’unda Mustafa Kemal’in yaptığı gibi herkesin olmaz bu iş bitti” dediği yerde “geldikleri gibi giderler” mi diyeceğiz? Karar da sonuçlarına katlanmak da bizim seçimimiz. Sevmediğiniz bir partiye ya da lidere oy veren insanları ötekileştiremeyiz. Sevmediğiz o partiye oy verenlerin de hatta o partinin sevmediğiniz liderinin de bu ülkenin bu milletin bir ferdi olduğunu unutmamalıyız. Bugüne kadar ötekileştirdik de ne oldu? Hangi taraf kazandı? Kazananın olmadığı gibi hepimiz kaybettik. Kaybetmeye de devam ediyoruz. Öyle kuşatılmış bir haldeyiz ki karar vermemiz gereken asıl soru şu; Tek dünya devletinin bir ferdi olarak tüm inançlarımızdan arınmış bir şekilde köle olarak mı yaşayacağız yoksa üniter bir Türk Devleti olarak Türk’ün ve İslam’ın bayrağını kıyamete kadar dalgalandırmaya devam mı edeceğiz? Anlıyorum, zaman ve dünya hep aynı kalmaz. Değişim, hayatın kanunudur. Geçmişe ya da geleceğe bakarsak geleceği kaçıracağımız kesindir. Geçmişten ders alarak bugün çalışıp geleceği planlamak... İşte benim sayfamın girizgahındaki cümlenin özü budur: “Atatürk gibi düşünmek...”
  • Terli terli su içilmez, elektriğe su ile yaklaşılmaz, toprak elektriği alır, bakır iletken olarak kullanılır gibi birçok klişeyi, günlük hayatımızda duyarız. Basit gibi görünen bu ifadelerin arkasında tabii ki bilim yatıyor. ‘Üç Soru Üç Cevap’ serimizin bu bölümünde de gündelik bilim ile ilgili bazı sorulara yanıt aradık. Tuzun neden yararlı olduğundan ilk bilim insanına kadar kısa ama keyifli bir yolculuğa başlayalım.

    Yağmur neden güzel kokar ?
    Sosyal medya paylaşımlarının vazgeçilmez ögesi, romantik filmlerin kreması olduğu kadar birçok insanında zorlu sınavıdır yağmur. Yağmurun sona ermesinin ardından ortaya çıkan koku ise herkes için inanılmazdır. Peki bu koku neden bu kadar güzel ? Bazı bilim adamları, insanların yağmur kokusuna olan bu zaafının hayatta kalmak için yağmura muhtaç olan atalarımızdan miras kaldığına bile inanıyorlar. Yani bu koku gerçekten de büyüleyici.

    Yağmur ile birlikte ortaya çıkan birçok güzel koku var. Bu kokulardan biri petrichor. Petrichor’u kabaca tanımlamak gerekirse; uzun süre kuru kalmış toprağa yağan yağmur sonrası ortaya çıkan koku. Bu terim, 1964’te nemli havanın kokularını araştıran iki araştırmacı tarafından literatüre kazandırılmış. Kökü ise Eski Yunan’a uzanıyor. Taş anlamına gelen, petra sözcüğü ile Eski Yunan tanrılarının damarlarında akan sıvı anlamına gelen ichor kelimesinin birleştirilmesinden oluşmuş.

    Bu kokuyu ortaya çıkaran iki etmen var. İlk etmen; bazı bitkiler kurak dönemde iken yağ üretiyor ve yağmurun yağması ile de bu koku havaya karışıyor. İkinci etmen ise; toprakta yaşayan bakterilerin ürettiği kimyasalların havaya karışmasıyla oluşuyor. İşte yağmur yağdıktan sonra ortaya çıkan o hoş koku bu iki etmenin birleşmesinden kaynaklanıyor. Yani bu güzel kokunun temeli kimyasal reaksiyonlara dayanıyor.

    Kaynak: https://www.livescience.com/...-rain-petrichor.html

    İlk bilim insanı kimdi ?
    Galileo, Aristo, Da Vinci, Tesla, Einstein… Hayatımız boyunca birçok bilim insanının adını duymuşuzdur. Peki ilk bilim insanı kimdi ? Bilim adamı” sözcüğü 1834’te kullanılmaya başladı. Cambridge Üniversitesi tarihçisi ve filozofu William Whewell bilim insanı (scientist) terimini, gözlem ve deney yoluyla fiziksel ve doğal dünyanın yapısını ve davranışını inceleyen kişileri tanımlamak için kullandı.

    İlk modern bilim insanının Charles Darwin ya da Michael Faraday gibi iki ikonik figüre benzeyen bir kişiyi ifade ettiğini Whewell’in çağdaşları olduğunu kabul edebiliriz. Fakat bilim insanı terimi 1830’lardan önce mevcut olmasa bile, bilim adına ilkelerini somutlaştıran insanlar vardı.

    Antik Yunanlılarda, yaklaşık M.Ö. 624 yılında Milet kentinde yaşayan filozof Thalestam özellikleri kapsamasa da bilim insanı terimini ilk karşılayan insanlardan. Yaklaşık M.Ö. 545’e Thales, birçok konuda hem bilimde hem de matematikte bir çok başarı sağladı, ancak yazılı bir kayıt bırakmadı.

    İlk bilim adamı insanı için Öklid (geometri’nin babası) veya Ptolemaios (Batlamyus – Dünyayı evrenin merkezine yerleştiren ve bu yüzden insanlığı yanlış yönlendiren astronom) gibi diğer eski Yunanlıları da düşünebiliriz. Ancak doğayı anlamak için deney, gözlem ve matematiği deha olarak kullanan Galileo Galilei, ‘ilk bilim insanı’ tanımına en iyi şekilde uyuyor.

    (Not: Bu soru bizzat beyinsizler.net adına Kuzey Kılıç tarafından BBC ScienceFocus sayfasına sorulmuştur.)

    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...the-first-scientist/

    Tuzun yararı nereden geliyor ?
    Televizyonların öğlen kuşaklarında yayınlanan programlar sağlık alanında birçok yorumlara sahne oluyor. Tabii ki bunların en popüler olanı ‘Fazla tuz tüketmeyin’. Tüketimi zarar verse de tuzun antibakteriyel özelliği bizim için çok önemli. Tuz, vücut kimyamızın yaşamsal ögelerinden biri. Ve aynı zamanda bazı bakteri türleri öldürme gücüne de sahip.

    Bunu, suyu emme özelliğine yani osmoza (geçişim) borçluyuz. Osmoz; suyun yarı geçirgen bir zar aracılığıyla az yoğunluklu ortamdan çok yoğun ortama geçme olayına verilen isimdir. Az yoğun ortam çok su içerir; çok yoğun ortamda ise daha az su bulunur. Su, daha fazla miktarda olduğu yerden diğer tarafa geçer ve durum dengelenir.

    Hücre zarları da yarı geçirgen olduğu için hücre öz suyundan daha yoğun bir içerikle temasa geçtiğinde içeriden dışarı doğru sıvı akışı gerçekleşir ve sonuçta sıvı kaybı oluşur. İşte tuz da bu mekanizmayı kullanıyor. Bakteriler de tek hücreli canlılar. Tuz bakterilerin içindeki “suyu” emiyor. Bu durum enzimler gibi bakteriyel proteinleri çalışamaz hale getiriyor.

    Ve nihayetinde hücre kendi içine çöküyor. Fakat bazı bakteriler tuz karşısında o kadar da güçsüz değil. Örneğin gıda zehirlenmesine sebep olabilen stafilokoklar denilen bakteri türleri hem suda hem de kaynama ısısına dayanıklı bu patojenlerin tuza karşı geliştirdikleri bir alarm sistemleri var; su kaybı yaşamamak için özel moleküller kullanıyorlar.

    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...acterial-properties/

    Editör / Yazar: Kuzey Kılıç (@KuzeyGencc)
    Beyinsizler Uygulaması