• Müslümanlar için bu düşüncelerim. Ezan, namaza çağrıdır. Kimsenin namaz kılıp kılmaması beni ilgilendirmez, ama namaz dinin direğidir demişler.

    Türkiye Müslümanları için konuşursam, ağırlıklı olarak Cuma ve Bayram namazlarına katılım oluyor. Diğer vakit namazlarına çeşitli sosyal vd. nedenlerle katılım olmuyor. Evlerinde kılanlar da vardır tabi ki.

    Namaz kılmayan Müslümanlardan bazıları, ezan okununca namaza gitmeseler bile, yatıyorlarsa toparlanırlar, müzik açıksa kapatırlar, Aziz Allah derler. Bu arada ben de namaz kılmıyorum.

    Şöyle bir fikir geldi benim aklıma, çeşitli sebeplerle namaz kılamayanlar namaz vakitlerinde ya da ezanı duyduklarında bulundukları yerde içlerinden bir sure okusalar ve bunu alışkan haline getirseler nasıl olur?

    Hep söylenir, 5 vakit namaz, taş çatlasa 1 saat vakit alır diye, ama ve maalesef ki, bu durum işyerlerinde sıkıntıya yol açabiliyor. Bunu suistimal edenler de olmuyor değildir. Bu etkenler sebebiyle benim aklıma böyle bir düşünce geldi. Getirisini götürüsünü tam bilmiyorum, ama fikir "hiç yoktan iyidir" noktasından bakınca güzel geldi.

    Örneğin;
    Sabah Fatiha okursun.
    Öğlen İhlas okursun,
    İkindi Ettehiyatü okursun,
    Akşam Sübhaneke okursun,
    Yatsı Yasin okursun. (Bu sure uzun, kitaptan okunabilir)

    Buradan bu konuyla ilgili iyi bir dönüş alacağımı pek sanmıyorum. Genelde genç arkadaşlar var ve fikir dünyaları yeni yeni gelişiyor. Ben böyle gördüm ve onları dağnamıyorum.

    Ben yazmış olayım, belki birilerine ulaşır. Diyanet'e de yazardım ama şu aralar, o kadar uğraşma gücü bulamıyorum kendimde. Türkiye beni çok yoruyor.
  • Söyleyecek çok şeyim var ama bunlar devasa şeyler. Gerçekten içimdekileri anlatacak bir yol bulamıyorum.
    Jack London
    Sayfa 155 - Martin Eden
  • İnanır mısın kalbimde bir tek arzu, kafamda bir tek düşünce var. Ama iradem ve dilim dinlemiyor beni. Konuşmak istiyorum, kelimeleri bulamıyorum.
  • Artık günlük vaka, vefat sayılarına bakacak gücü kendimde bulamıyorum. Covid biter mi bilmem ama psikolojik olarak her geçen gün bizi bitirdi.
  • Tarifi imkânsız duygular çıkmazı içinde arşınlıyorum tüm meskenlerimi anlatamıyorum beni bana elim tutmaz oluyor yakalayacak bir şey de bulamıyorum zaten anlamsız da olsa bir boşluğum dahi yok ve ben hiçliğimi acziyetimi daha iyi anlıyor yokluğun pençesine düşmemenin yollarını arıyorum belli belirsiz susturup tüm buhranları tüm dayatmaları aklımı ruhumu vicdanımı velhasıl çürüyecek bedenim haricinde tüm manevî ve fikrî neyim varsa koyuyorum önüme belki taşınca etrafıma bakıyorum her birine tek tek göçünce neyim eksik neyim fazla gelecek sadece başkalarını eleştirmeyi adet edinmiş insanoğluna diye ve anlıyorum ki ben az olanı arttırsam ve çok olanı azaltsam da bir şekilde dile düşmekten kaçışım olmayacak o yüzden ben beni bağrıma basacak ama bir anne gibi de azarlamayı ihmal etmeyecek...
  • “Ufacık bir sevinçle nasıl havalara uçup minicik bir düşünceyle kendimi nasıl yerden yere vurduğumu anlatamıyorum. Herkesten nasıl kaçmaya çalıştığımı, zaman ve mekandan nasıl koptuğumu, koskoca evrende kendime nasıl yer bulamadığımı anlatacak söz bulamıyorum. İyi bir insan olmak için nasıl tüm ruhumla uğraştığımı ama tüm dünyanın yükünü, suçlarını ve yanlışlarını sırtlanmışçasına her sabah kendimi yataktan çekip çıkardığımı da anlatamıyorum. Kendimi neden hiçbir güzelliğe değer görmediğimi de. Bu buz gibi yalnızlık ve kor gibi korkuyu tarif edemiyorum.”
  • Heloise Abelard 'a şu cümlelerle hitap eder:

    Elin...Elin değmiş bu mektuba.Teşekkür ederim;Bana yazmamışsın ama...Elbette tanıdım yazını;Değişmemiş hiç.Değişen bir şey olmadı zaten,acı bile aynı acı.Bana gönderilmemiş ama mektubu ben okudum.

    Utanmadım,kimseye de ihanet etmedim.Suskun geçen bunca yıldan sonra,hesap verecek değildim.Şimdi de vermeyeceğim.Elin değmiş bu mektuba!Aşık olduğum elin.O aşka susamışım.Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.Merakım cezasını buldu işte.Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?Uzun bahtsızlığımızın kısa hikâyesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?Düşünüyordum,hatta korkuyordum,uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,ya beni unutacak kadar güçlenmişsen...

    Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.On yıldır dökemediğim gözyaşlarımdır delilim.Nasıl bilebilirdim,senin de hala acı çektiğini,tıpkı benim gibi?Erkeksin sen,akıllı, nitelikli.Tüm Hıristiyanlık birleşse,dolduramaz yerini.Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.Senden beklememeliydim,bendeki duygusallığı.Biliyor musun,başım göğe ererdi sana bakarken.Sanki bende olmayan herşey sende vardı.Sanıyordum ki,tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.Yanılmışım...Zayıflıktan değil acıların. Öylesine güçlüsün ki,göz göze yaşıyorsun acılarla.Sakınmıyorsun,gözlerini kaçırmıyorsun onlardan...Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.Nasıl da zalim bu anılar...Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?Hasetle ve kötülükle!Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini,yakılarak alevler içinde...Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,nasıl da kâfir denildiğini sana...unutabilir miyim?Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.Küçücük bir manastır kurdun kadınlara,adını "Sığınak"koydun.Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına...Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına atarlar elbette!Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.

    Abelard,Heloise'ye cevap olarak şunları yazar:

    Keşke hiç yazmasaydın.Keşke ölüp gitseydi aşkın.Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.Biricik umudumuz bu...Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı değil mi?Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar, ya da insana aşkımızı Tanrı 'ya yöneltecğiz.Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.Böyle doğmak isterdim,çünkü aşkım ölümüm oldu benim.Şairlik taslamıyorum.
    Geçek bu:Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.Halini anlat diyorsun...Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.Hücremde dalgalar görünüyor, bakarsam.Bakıyorum ama görmüyorum.Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca ve boynu bükük,çekip gidiyor batıdan.Bulamıyorum...Güzellik canımı sıkıyor. Doğa avutmayı beceremiyor.Okurken seni düşünüyorum.Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.Dualarda bile aklım sende kalıyor...Düşmanımsın;Kaçıyorum senden.And içtim unutacağım seni.Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.Birbirimize veremediğimiz teselliyi,felsefede,dinle arıyorum şimdi...Her gün seni unutacağım diye yeminler ediyorum, sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum..."Efendim"diyordun bana.Kafanın içini işe yaramaz laflarla,lüzumsuz sayılarla doldurduğum, o saatleri hatırlıyor musun?Ne söylediklerimi dinledin,ne ben hissettiklerimi söyledim.Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,nasıl da hızlı öğrendi öğrencin,dudaklarinla birleşmeyi.

    Heloise'nin cevabı:

    İnkar etme beni,kendini,ya da bizi.Yaz bana,gizli düşüncelerini öğreneyim.Yanında gezdireyim mektuplarını, onları seni öptüğüm gibi öpeyim.Kıskanmaya gücün varsa,tek rakibin,öptüğüm mektupları kıskan.Özensizce,düşünmeden,çekinmeden yaz bana.Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum.Kadınca...Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.Aşkın can damarı oldu hayatımın.Küçücük bir kuş gibiyim.Havam sensin,es üstüme.Küçücük bir balık gibiyim.Suyum sensin,ak üstüme.Suskunluğun çöl olur bana.Suskunluğunda boğulurum.