• 324 syf.
    ·6/10
    İlk kez okuduğum Hande Altaylı’nın yazı dilini sevemedim. Daha doğrusu “edebiyat tadı” alamadım. Ama televizyon izlediğim zamanlarda (eski, çoook eski zamanlar hey gidi günler heyy diyecek kadar) kitap TV ye “Merhamet” dizisi adı altında aktarıldığında izlediğim oyuncu performansları, başrollerden Özgü Namal ve çocuk oyunculara hayran kalmıştım.
    Hani kitap sinemaya çevrilir ve hep deriz ya “kitabı daha iyiydi” ya da “olmamış, kitap tadını verememiş” işte ben bunun tam tersini yaşadım. Bunu da yönetmen ve oyunculara bağlıyor, tebrik etmek lazım diye düşünüyorum.

    Hükmedici erkek karakterlere (despot baba, erkek egemen kafalı abi, aşık olduğu zengin genç, zengin gençin babası ve daha bir sürü...) baş kaldırıp ona dayatılan ezik ve lanet hayattan kendini azmi ile kurtarmış kadın figürü canlandıran Özgü Namal’ın kadın duruşunu babalarının ya da kocalarının ya da erkek soyunun hükmünde yaşayan kadınlarımız için ibretlik buldum.
    Nedense feminist damarımı attırdı Özgü Namal, Merhamet ve Kahperengi. :))
    Ve Köyceğiz’de bir köye yerleşen ve beni çook imrendiren eski oyuncu Özgü Namal’a selamlar sunuyorum... ~~
  • Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi *DEİZM* denilen yeni bir konuyu tartışmaya başladılar.
    Çünkü, bugün uygulanan Müslümanlık, bu *MİLLETE* dar gelmeye başladı.

    * *Kadının aşağılanması,*
    * *Aklın-bilimin horlanması,*
    * *Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi...*
    * *Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması;*
    * *Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması...*
    * *Zalime, sömürgene karşı tavır takınmaması*;
    * *Emparyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi;*

    Bugünkü *İSLAM’ı* özellikle okumuş *gençler* arasında *sevimsiz* kılıyor.

    Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan *YENİ DİN* de *DEİZM* diye adlandırılıyor.

    *NE DEMEK DEİZM?*

    *Deizm* , kısaca *YARADANCILIK* demektir.

    İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç’ın yazdığı gibi biz bunu *TANRICILIK* (özgün biçimiyle *TENGRİCİLİK*) diye adlandırabiliriz.

    Giderek *yaygınlaşan deizmde* de Tanrı’ya inanç vardır.

    Bu TANRI
    * *Evreni yaratmıştır*;
    * *Doğa kanunlarını koymuştur.*
    * *İnsana da akıl vermiştir.*
    * *Ve artık dünyaya karışmamaktadır*.

    Böyle olunca da *insanla Tanrı arasındaki peygambere gerek yoktur*.

    *İnsan, kendisi aracısız olarak Tanrı’ya ulaşabilir*; böyle olunca da
    * hocaya,
    * imama,
    * papaza,
    * hahama
    gerek yoktur.

    * Melekler ve kitaplar da gereksizdir.
    * Kader denilen şey de yoktur.

    Çünkü işleyen doğa yasaları ve bunu çözmeye hazır bir akıl vardır.
    O yüzden *deistlere* göre,
    * Bakımsız kömür ocaklarında grizu patlamasından ölen işçilerin başına gelene kader demek yanlıştır.
    * Yoksulların ezilmesini Allah’ın takdiri olarak göstermek de bir kandırmacadır.

    *Deistlerden ÖBÜR DÜNYAYA inanan da vardır inanmayan da* .
    Ruh konusunda da durum böyledir.

    Böylece, *DEİZM*, *Ortadoğu merkezli Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinleri dışlar*.

    Zaten bu dinler, Prof. Wolfram Eberhard’ın deyişi ile; bu bölgedeki *despot krallara benzetilen bir Allah tasarımı ile kitleleri baskı altına alan dinlerdir*.

    *DOĞA DİNİ*

    Deizm doğa kurallarını öne çıkardığından bir tür doğa dini sayılır.

    *Türklerin dini de özünde doğa dinidir.*

    *Eski Türkler*, *Tengri* veya sonsuz gökleri kapsadığını düşündükleri için *Gök Tengri* dedikleri bir Tanrı’ya inanıyorlardı.

    Bu Tanrı, yarattığı ve düzene koyduğu, içinde akıllı insanı yarattığı dünyaya karışmıyordu.
    Böyle olunca da *Türk inancında peygambere gerek duyulmuyordu*.

    *Türkler, doğanın canlı olduğuna derinden inanıyorlardı*.

    Sadece insanın ve hayvanın değil ağaçların, otların, suların, dağların, kayaların canı olduğunu kabul etmişlerdi.

    Bu can, aynı zamanda ruhu da içermekteydi.

    Doğa ruhlarının olumlu ve olumsuz olanları vardı. İşte o ruhlarla bağlantı kurduğuna inanılan, özel olarak yetiştirilmiş kamlara (şamanlara) saygı duyarlardı.

    Ataların ruhuna ve doğa ruhlarına kurban keserlerdi.

    *Doğaya uygun, doğayı kirletmeyen; canlıya saygı temelli bir tek Tanrı inancıydı bu.*

    Bu anlayış, İslam’dan sonra bile alttan alta sürdü geldi.

    _*ALEVİ DENİLEN KİTLE, BU İNANCI BUGÜNLERE KADAR İSLAM İLE HARMANLAYARAK TAŞIDI.*_

    *İSLAM’DAN ÇOK ESKİDİR*

    Türkler, Tanrı kavramına bütün milletlerden önce ulaşmışlardır.

    Bunun en önemli kanıtı, *Sümer tabletlerinde* karşımıza çıkan *Tanrı kelimesidir.*

    Türkçe’den başka kelimelerin de yer aldığı *Sümer metinleri* en az *6 bin yıllık* bir geçmişi gösteriyorlar.

    Halbuki *Müslümanlık sadece 1400 yıllıktır.*

    *Türk Tanrısı, Arap-Yahudi kökenli Allah’tan 4 kat daha eskiye uzanan bir sistemin Tanrısıdır.*

    *Gök Türk hakanı BUMIN KAĞAN Gök Tanrı’ya inanırken,* *Araplar* undan *put* (ilah) yapıyorlar, Allah diye ona tapıyorlar; *acıktıklarında* da o *putu yiyorlardı*.

    Üstüne üstlük Tanrı kelimesinin put ile hiçbir bağlantısı yokken, Allah sözcüğü “ilah” (el-ilah) ile bağlantılıdır.
    Bu gerçeği, “ *LÂ İLAHE İLLALLAH!*” sözünde açıkça görebiliriz.

    Bugün, inanç açısından sıkışan Türk gençleri deizmden önce eski Türk inancını tanımalı ve ona yönelmelidir.

    Atalar dinimizin elbette ki yenilenecek yönleri vardır ama bugün *terörist imal eden Emevi İslam* anlayışından da *Yahudilik ve Hıristiyanlıktan da bin kez üstündür.*

    *RIZA ZELYUT*
  • "Yani çok bağırır çağırırdı; her çocuk gibi ben de zaman zaman dayak yedim. Ama onun despot biri olduğunu söyleyemem."
  • - Doğaya doğaüstü bir seçenek yoktu, Holbach’ın öne sürdüğüne göre, “ ama durmadan birinden ötekine geçen sınırsız bir nedenler ve sonuçlar zinciri var. “ Bir Tanrı’ya inanmak onursuzluk ve gerçek deneyimimizi yadsımaktı. Ayrıca umutsuzluk nedeniydi. İnsanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir “ aracı “ nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdi insanlar. Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu. Holbach kendi Tanrı tarihini yazmayı denedi. İlk insanlar doğa güçlerine tapınmışlardı. Bu ilkel animizm, bu dünyanın ötesine geçmeye çalışmadığı için kabul edilebilir olmuştu. İnsanlar güneşi, rüzgarı ve denizi kişileştirmeye ve kendi imge ve suretlerinde tanrılar yaratmaya başladıkları zaman çürümede başladı. Sonunda, tüm bu tanrıcıkları bir aykırılıklar yığını ve izdüşümünden başka bir şey olmayan tek bir ilahta birleştirdiler. Yüzyıllar boyunca şairler ve teologların tek yaptığı uzlaşmaz nitelikleri zorla bir araya yığarak dev gibi, abartılı bir insan hayali yaratmak olmuştur. İnsanlar Tanrı’yı asla göremeyeceklerdir ama sonunda tamamıyla kavranılmaz bir varlık oluşturana kadar ölçülerini büyütmeye çalıştıkları insan türünden bir varlık vardır ortada.
    Tarih, Tanrı’nın her şeye gücünün yetmesiyle sözde iyiliğin uzlaştırılmasının olanaksız olduğunu gösterir. Çünkü bu tutarlı değildir, Tanrı düşüncesi parçalanmak zorundadır. Filozoflar ve bilim adamları bunu korumak için ellerinden geleni yaptılar ama şairler ve teologlardan daha iyisini yapamadılar. Descartes’in kanıtladığını öne sürdüğü hautes perfections ( Geniş bakış açısı ) yalnızca kendi imgeleminin, ürünüydü. Büyük Newton bile “ çocukluk önyargılarının esiri “ idi. Sonsuz uzayı keşfetmiş ve yalnızca un humme puissant ( Kadir olan ) kullarına dehşet saçan ve onları esirlerin koşullarında yaşayan ilahi bir despot olan, işe yaramaz bir Tanrı yaratmıştı.
    Neyse ki Aydınlanma insanlığa, kendini bu çocukluktan kurtarma olanağını verecektir. Bilim dinin yerini alır. “ Eğer doğa hakkındaki cahillik tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir.” Ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım yoktur. Yalnızca doğanın kendisi vardır;
    Doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o malzemeyle dolu büyük bir laboratuvardır ve kendisine hareket olağanı sağlayan araçları yapar. Onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.
    Tanrı yalnızca yarasız değil kesinlikle zararlıydı. Yüzyılın sonunda, Paul Simon de Laplace Tanrı’yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona, “ Bunun yaratıcısı kim ? “ diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı : “ Je n’avais pas besoin de çetrefilli hypothesela. “ (Bu hipoteze ihtiyacım yoktu.)
  • - Fransız Devrimi’ne ilham verenler olarak görülen filozoflar bazı ayrıcalıklara ve kötüye kullanmalara saldırmış olsa da, sadece bu sebeple onları halkın yönetimini isteyen partizanlar olarak görmemeliyiz. Yunan tarihinde filozoflarınkine benzer bir role sahip demokrasi bu filozofların karşıt olduğu bir kavramdı. Demokrasinin değişmez refakatçileri olan şiddet ve yıkımdan habersiz değillerdi. Ayrıca Aristoteles’in zamanında demokrasinin, “ Her şeyin hatta yasaların bile halka bağlı olduğu bir devletin despot şeklinde kurulması ve birkaç coşkulu konuşmacı tarafından yönetilmesi “ olarak tanımlandığını biliyorlardı. Voltaire’nin gerçek selefi olan Pierre Bayle aşağıdaki cümlelerde Atina’daki halk yönetiminin sonuçlarından bahsetmektedir: “ Eğer bir kimse toplulukların kargaşasını, şehri bölen gruplaşmaları, kışkırtıcıları, coşkulu bir gevezenin isteğiyle ölümle cezalandırılanları, sürgün edilenleri veya işkence görenleri sergileyen bu tarihi düşünecek olursa, özgürlüğüyle gurur duyan bu milletin bir grup efendinin kölesi olduğu sonucuna varır. Milletin kışkırtıcı dediği bu adamlar denizin dalgalarının rüzgara göre yön değiştirmesi gibi, tutkuları değiştikçe milleti bir o yana bir bu yana sürüklemişlerdi. Atina tarihindeki kadar çok zalimlik örneğiyle dolu olduğu için, monarşiyle yönetilen Makedonya’da da demokrasiyi boşuna arayacaksınız. “
    Montesquieu’nın da demokrasiye daha büyük bir hayranlık beslediği yoktu. Üç yönetim şeklini ( cumhuriyet, monarşi ve despot ) tanımladıktan sonra, halk yönetiminin neye yol açacağını açıkça göstermiştir: “ İnsanlar yasalara bağlıydı. İnsanlar yasalardan kurtulmayı isterlerdi. Bu ağır bir sözdür. Düzenin engel anlamına geldiği bir sözdür. Önceleri devlet zenginliğini bireylerin refahı oluştururdu ama şimdi devlet zenginliği bireylerin babadan kalma mirasları gibi oldu. Cumhuriyet yağmadır. Cumhuriyetin kuvveti aslında birkaç vatandaşın gücü ve bütün vatandaşların aşırı serbest olmasıdır. “
    “... Küçük önemsiz zorba yönetimler tek bir zorba liderin bütün kötülüklerine sahip olan bir vücuda dönüşür. Kısa bir süre sonra özgürlükten geriye kalan artık savunulamaz hale gelir. Tek bir zalim lider doğar ve insanlar her şeyi hatta yaklaşmanın avantajlarını bile kaybederler. Bu nedenle demokrasinin kaçınılması gereken iki ucu vardır. Eşitlik ruhunun aşırısı tek bir kişinin despotluğuna yol açar; tek bir kişinin despotluğu ise zafere.”
    Montesquieu’nun ideali monarşinin despotluğa dönmesini engelleyen İngiliz anayasal yönetimiydi. İdeali böyle olmasaydı bu filozofun devrim esnasında etkisi çok fazla olmazdı.
    (...)
    Voltaire de hiçbir şekilde demokrasi yanlısı değildi. “ Demokrasi ancak çok küçük bir ülkeye uygun olabilir. Hatta o zaman bile çok dikkatli bir şekilde kurulması gerekir. Etkisi ne kadar küçük olsa da, birçok hata yapar. Çünkü insanlardan meydana gelmektedir. Keşişlerle dolu bir manastır gibi o ülkede de anlaşmazlıklar çıkacaktır. Ama bu cumhuriyetin cehennemin bir köşesindeki şeytanlardan oluştuğunu varsaymazsak, St. Bartholomew Günü, İrlanda katliamı, akşam duaları, engizisyon mahkemesi veya parasını ödemeden denizden su aldığı için kürek gemilerine gönderilme gibi şeyler olmaz.”
    Devrime ilham verdikleri düşünülen tüm bu insanlar tahrip etmenin çok ötesinde fikirlere sahiptiler. Devrim hareketinin gelişmesini etkilediklerini düşünmek zordur. Rousseau döneminin birkaç demokratik filozofundan biriydi. Bu nedenle “ Sosyal Sözleşme “ isimli eseri terör döneminin ileri gelenlerinin İncil’i olmuştur. Hiçbir felsefenin harekete geçiremeyeceği bilinçsiz duygusal ve mistik dürtülerin tetiklediği hareketlerin ve davranışların affedilmesi için gereken akılcı doğrulamayı oluşturmaktadır.
    Doğrusunu söylemek gerekirse, Rousseau’nun demokratik içgüdüleri şüpheden başka bir şey değildi. Halkın egemenliğine dayanan sosyal örgütlenme projelerinin ancak oldukça küçük bir devlette uygulanabileceğini kendisi de düşünmüştü. Polonyalılar kendisinden demokratik bir anayasa taslağı istediğinde onlara soylu bir kral seçmelerini tavsiye etmişti. Rousseau’nun teorileri arasında ilkel sosyal devletin mükemmelliğiyle ilgili olanı çok başarılı oldu. Zamanın diğer birçok yazarı gibi o da ilkel insanların mükemmel olduğunu ve bunun toplum kavramıyla bozulduğunu belirtmiştir. İnandığı düşünce şuydu: Eski dünyadaki mutluluğu iyi yasalar yoluyla toplumu değiştirerek geri getirebiliriz. Bütün psikoloji konularından habersiz gibi, insanların her zaman ve her yerde aynı olduklarına ve hepsinin aynı yasalar ve kurumlar tarafından yönetilebileceğine inanıyordu. Aslında bu düşünce o zamanlarda oldukça yaygındı. Helvetius, “ Halkın erdemleri ve kusurları halkın yasalarının gerekli bir etkisidir... Erdemin yönetimin bilgeliğinin bir sonucu olduğundan nasıl şüphe edebiliriz ki, “ demiştir. Bundan daha büyük bir hata olamazdı herhalde.
  • Mösyö Arthens... seçmece bir kötü. Kötü derken, kötü yürekli, acımasız ya da despot biri demek istemiyorum. Birazcık bu da var elbette. Hayır, "gerçek bir kötü" derken, içinde iyi olan ne varsa inkâr etmiş ve yaşarken cesede dönmüş biri demek istiyorum. Çünkü asıl kötüler herkesten nefret ederler, bu kesin, ama özellikle de kendilerinden nefret ederler. Birisi kendinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz? Bu onu yaşarken öldürür; kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duygularını olduğu kadar iyi duygularını da uyuşturur.
    Muriel Barbery
    Sayfa 80 - Kırmızı Kedi Yayınevi