• 288 syf.
    ·6/10
    #Tarihiroman -larıyla #Osmanlı sultanlarının birbirinden değerli hayat hikâyelerini günümüz okuruna aktaran #OkayTiryakioğlu bu defa Selçuklu topraklarına uzanarak atalarımızın atası #Alparslan‘ı konuk ediyor sayfalarına. Ve serüven başlıyor! Okullarda Alparslan denildiği zaman anlatılan tek şey 1071 yılında Romen Diyojen’i yenen Alparslan ile birlikte Türk’ler anadoluya girdi bilgisi. Onun dışında ise #Selçuklutarihi ve kültürü baskın Osmanlı kültürünün yanında az anlatılır. Alparslan romanı Selçuklu’daki örf, adet ve kültürü anlama açısından keyifli. Göçebe yaşamın sertliği ve doğruluğunu hissediyorsunuz. Osmanlı’daki bürokrasiden ise uzaklığı farkediyorsunuz. Hepimizin bildiği tarihî zaferi destansı bir şekilde yansıtmış yazar. Kalemini ve hissettirdiği milliyetçilik ruhunu severim. Alparslan’ı 13 yaşından ölümüne kadar romanlaştırmış yazar. Aldığı eğitimler, kişisel özellikleri, dostları, sevdası, hissiyatları, kalp kırıklıkları ve inancıyla hiç sıkılmadan okudum. Herşey çok güzeldi. Kitabın amacı Malazgirt Zaferi’ydi ama yine de ölümünün anlatıldığı kısmı çok kısa ve geçiştirici buldum. Sanki savaş bitti, hadi Alparslan’ı da öldüreyim de kitap bitsin der gibi geldi bana. Romanda devrin tarihe mal olmuş pek çok ünlü simasını da az ya da çok görebiliyorsunuz. Alparslan'ın babası Çağrı Bey ile oğlu olmayan amcası Tuğrul Bey'i görebiliyorsunuz. Keza büyük devlet adamı #Nizamülmülk , tarihin en büyük şakilerinden #HasanSabbah ile dönemin meşhur şairi #ÖmerHayyam ... Ünlü Türk beyi ve Türk denizciliğinin babası Çaka Bey... Anadolu'nun fatihlerinden Afşin Bey, Bizans İmparatoru Romen #Diyojen ... Romanda hepsi var. #AminMaalouf 'un #Semerkant kitabına karşı yazılmış bir eser olduğu gibi hissettirdi bana, sanki gizliden gizliye bir çatışma yada bir çekişme varmış gibi geldi. Semerkant kitabını çok sevdiğim için bu tatlı atışma (olduğunu varsaydım ve) çok hoşuma gitti. #AlparslanÇiftBaşlıKartallar #ÇiftBaşlıKartallar #birkitapbırak #sahibinibulsun etkinligi icin #amasya sokaklarına bırakıldı..
  • Necip Fazıl ve edebiyatçı olsun olmasın o dönemin birtakım insanları, devletin beklediklerini karşılayamamışlardır; yerleşik ve köklü olmayan bir kültürle ve «hükümet hesabına» okumak üzere Paris’e gönderilmişlerdir, birçoğu da öğrenimini tamamlamadan yurda dönmüştür. Bu dönüş hem onlarda hem toplumda büyük bir kompleksin ortaya çıkmasına yol açar. Gidişte kişiliksiz bir Türk, dönüşte yine kişiliksiz ve batılıdırlar; Batıyla ilintinin yarattığı yetersizlik duygusu, Türkiye’ye dönünce «üstün-insan» olmaya dönüşür. Bu dönüşme en zararsız şekilde başta züppelik, megalomani ve mitomani görünümünde belirir. Sınıflamasız, sentezsiz bir kültürleri vardır, kavgacı ve demagogdurlar, fikir ve taraf değiştirmeyi Batı kültürünün gereğiymiş gibi kullanırlar. Nasırın nasıl kesileceğinden, mayonezin nasıl yapılacağından, Nietzsche’ye ve Elâzığ kelimesinin etimolojisine kadar bilmedikleri şey yoktur ama hepsi de sınıflamasız, biçimlenmelerine katılmamış bir bilgi kataloğu halinde kalır. Toplumca bunların «kaleminin kuvvetli» olduğu sanılır; aslında düzyazı beğenileri, Süleyman Nazif’ten arta kalmıştır, derleme toplama bilgilerini kullanmaları toplumda çok kültürlü oldukları izlenimini uyandırmış ve böylece üstün- insanlıklarınm pekişmesine ortam hazırlamıştır («Kendi kendini yetiştirenimden Peyami Safa’yı hatırlayalım).
    Turgut Uyar
    Sayfa 60 - Ada Yayınları
  • 62 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Cengiz Aytmatov

    İlk öğretmen

    Bana göre aytmatov 'un en iyi eseri ilk öğretmendir çünkü vicdanı ve hisleri körelmemiş herkesi etkileyecek bir kitap yazmış. Yazarın tüm içtenliğini her sayfada hissediyorsun. Doğa,yaşam,insanlar,kadınlar,çocuklar,tüm köylüler ve işçiler,savaş bütünlüklü bir şekilde ele alınmış ki muazzam güzel.çok naif, bir o kadar da etkileyici bir öykü. içinden resmen sevgi taşıyor. Ruhuma dokunan bir kitap yazmış,yürekte sızı bırakmasıda cabası

    “kuma! bu sözcükten tiksiniyorum. hangi karanlık çağda, kim düşünmüştü bunu? ruhuyla, gövdesiyle köle olan ikinci kadının durumundan daha aşağılık ne olabilir ki? ey mutsuz kadınlar! ey, insanlık onurlarını yitirmiş, aşağılanmış, sefilce yaşamış kadınların ruhları, kalkın mezarlarınızdan! kalkın ey acı çekmiş zavallılar, o çağların karanlığı sizinle birlikte silkinsin!”

    Cengiz Aytmatov'un 1962'de kaleme aldığı;
    " ilk öğretmen, ilk öğretmenim ve öğretmen düyşen" adları ile türkçeye çevrilmiş ince ama güçlü bir kitabı herkese tavsiye ederim.
    Tavsiye ederim çünkü 1924 yılında kırgız bozkırında kurkureu adlı bir köyde geçen. ekim devriminden sonra sovyetlerin halklarına eğitim vermek için kıt okuma yazmasına aldırmadan devrime ve gelecek güzel günlere inanmış insanları köylerine yollayıp ellerindeki olan- olmayan imkanlarla verdikleri eğitim ögretim mücadelesinin bir örneğidir bu hikayeyi bu sevgi dolu cümleleri herkesler okumalı.
    Aytmatov'un insana dair umutlandıran güzel bir öyküsü. Aytmatov okudukça o soğuk bozkır insanlarının sıcaklığına sığınıyorsun usulca. Ve sovyetlere, umuda, devrime, Lenin'e yürekten selam yolluyorsun...

    Gürbüz Deniz
  • 128 syf.
    ·6 günde·10/10
    “İstasyon alanından otele çıkan sokağın başında bir çam ağacının gövdesine tenekeden kesilmiş, koyu yeşil üstüne ak harflerle OTEL yazılmış ok biçimi bir gösterge çakılı, ama yıllar sonra çivilerden biri çürüyüp kopunca okun ucu aşağıya dönmüş toprağı gösteriyor, otelin yer altında olduğu sanısı veriyor insana.”

    Yusuf Atılgan-Anayurt Oteli, 1973

    İhtimal! zihin bağı olan Bay C. ile Türk edebiyatının belki de en orijinal karakteri Zebercettir. Yusuf Atılgan’ın zihninden biri kente, diğeri ise kasabaya göçüp biri Aylak Adam’ı diğeri de Anayurt Otel’inin yapı taşlarını oluşturmuşlardır. Esasında Yusuf Atılgan’ın deyimiyle bu karakterler, birbirlerine kimi noktalarda oldukça sıkı sıkıya bağlı, madalyonun ters tarafları gibidirler. Bay C. şehirde yalnızlığını çeker ve bunalımlar yaşar, Zebercet ise kasabada... İki TL farkla Zebercet çok daha karanlıktır. Öyle ki Yusuf Atılgan okuyucusuna sormuştur, “İki TL farkla sert içim olmasını ister misiniz?” Okuyucu ise elbette sert içimi sevmektedir ve kabul buyurmuştur. Bu sekans bir ihtimal Yusuf Atılgan’ın zihninde vuku bulmuş olabilir, tıpkı Zebercet ’in zihninde ve gerçekte vuku bulan olayların ayırdına varamadığımız gibi. Nitekim bilinç akışı mevcuttur.

    Geçmiş ile bağını koparamayan bir karakterin yalpalamalarını okuyoruz. İlkin, yılların alışkanlığı ile oteli intizam dahilinde yöneten bir adam çıkıyor karşımıza, saatleri kuran, tıraş olan, ayaklarını yıkayan hatta saatin ne zaman geri kalacağını dahi bilen bir adam. Perşembe gecesi, gecikmeli Ankara Treni ile bir kadın gelir otele, yalnızca tek gece kalır ve bir köye gider. Bu andan itibaren bazı bunalımlar gün yüzüne çıkar Zebercette. Bu bunalımlar, çoğu zaman davranışlarını ne yönde baskılayacağına da engel olur. Nitekim cinsel arzularını zihninden, ortalıkçı kadına sonrasında bir havluya (gecikmeli Ankara Treni ile gelen kadının odasında unuttuğu havludur) yöneltecek kadar sapkınca davranışlar sergiler. Bir bakıma kendini, otelin sahibi Keçecilerin devamı olarak görmektedir. Keçecilerden bir adamın yengesine tutulması gibi o da yalnızca bir gece gördüğü kadına tutulur… Yalnızlığa alışmıştır, zihninde dönen düşüncelerin sağlıklı olup olmadığından bihaber günlerini geçiren Zebercet, geçmişten gelen anıların saldırısına uğrar. Bu anılar okur nezdinde fazlasıyla zorlayıcıdır, içi içe hatıralar belki de şekil değiştirerek Zebercet ‘in zihnine giriyordu. Sesler duyuyordu!.. Geçmişten!.. Fakat bir ihtimal şimdi duyduğunu zannediyordu!

    Bir zaman sonra bekleyiş başladı Zebercet için. Kendini, kadının geleceği güne odakladı hep. Kendi kendine kadınla konuşuyormuşçasına konuştu, kadının, havlusuna sarılırken, geldiğini zannetti. “Gelmeseydin ölürdüm” dedi… Sonraları zihnine, çok daha keskin bir düşünce saplandı zira o günden sonra ne gelen müşterileri otele aldı ne de çalan kapıya baktı. Dışarılara çıkıp içmeye, başka insanlarla iletişim kurarak belki de bir çıkış yolu aradı. Çok uzun bir süre yemek dahi yemedi. Açlığın, insanda halüsinasyonlara neden olduğu düşüncesi vardır. Otele kısılıp kaldığı bu zaman diliminde okuyucu yine diğer sayfalarda olduğu gibi kendince varsayımlarda bulunmak zorunda kalacaktı. Nitekim Zebercet, neler gördü, kimlerle konuştu veya hangi hatıraları, gerçeklik boyutuna geçti bilmiyoruz fakat o zihnine saplanan düşünceye doğru gittiğinden emindik.

    Otel’in yeraltında olduğu sanısı veren gösterge, daha ilk sayfalardan Zebercet ‘e dair mesajlar veriyordu belki de. Anayurt Otelini anlamak için yeraltına, Zebercet ‘in bilinçaltına inmek gerekiyordu. Artık Yusuf Atılgan için bile çok geçti. Artık okuyucusuna, Zebercet gerçeği budur diyemezdi. Zira her okurun zihninde artık bir karanlık Zebercet gerçeği vardı…

    Bir okurun Zebercet gerçeğine göre otelin aslında var olmadığı, her bir odanın esasında Zebercet ‘in zihninde var olan odalar olup yanında tuttuğu anahtarlarla bir takım geçmişe, kendisine ve hissiyatına dair sorunları çözmek adına zihninin odalarında dolaştığı söylenebilir.
    Son olarak…

    Kulaklarda Macit Koper ’in sesi yankılanır; “Adım Zebercet, Zebercet. Oysa ben sizinkini bilmiyorum. Gecikmeli Ankara Treniyle geldiniz, üç gün önce. Kaydınızı yapamadım, adınızı söylemediniz. Döneceğinizi biliyorum gittiğiniz köyden…

    https://www.youtube.com/watch?v=JwoenFGn0kY
  • 200 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Pinokyo, çok neşeli bir öykü olmasına rağmen aslında çok da dokunaklı. Geppeto ustanın bir odun parçasından yaptığı ve Pinokyo adını verdiği kukla, küçük bir çocuğa dönüşme özlemi içerisindedir. Ama yaptığı ve yapacağı haylazlıklar ve yaramazlıklardan da geri kalmıyordur.

    Bilinen Pinokyo öyküsünün yetişkinler için yazılmış hali gibi düşünsem de, bu kitap bana çok çocuk kitabı gibi geldi. Çoçukluğumda en sevdiğim öykülerden biri olan pinokyoyu yetişkin olarak okumak tabiki hoşuma gitti. Okumak isteyenler dikkate alabilir yazdıklarımı. Keyifli okumalar. 8/10
  • Herkese merhaba👋
    Yıllardır kitaplar konusunda çok sıkıntılıyım. Elime ne alsam bitiremiyorum çünkü yavan geliyor durumu oluyordu. Yaşıma göre biraz büyük bir ruhum var ya da yaşlı demeli, o yüzden benim yaş grubumun okuduğu şeyler canımı sıkıyordu. Nihayetinde klasiklerde buldum çareyi. Tolstoy'un Diriliş'ini okuyorum şu an. Temelde bireysel vicdanın uyanışını konu alıyor. (Hedef kitlesi yaş grubum olan kitaplarda vicdan filan pek geçmiyor.) Kitap kalın epey. Ama sorun değil. 260'dayım ve hâlâ okuyorum, bırakmadım.💪 Tolstoy, kiliseyi eleştirdiği için bu kitap yüzünden ateist ilan edilip bir de üstüne kiliseden aforoz edilmiş. 🙄 Niye diye soracak olursanız, cevap basit. Kilise ayininde olan biten sembolik şeyleri Hz.Isa zaten yasaklamıştı, sizin bu yaptığınız ona en büyük küfürdür ana fikrini savunduğundan.
    Size bir tavsiyem olacak; klasiklere muhakkak okuma listelerinizde yer verin, muhakkak. Ruhsal olarak gelişmeyi, insanları analiz etmeyi çok iyi anlatan yerler var. Sanki bir psikoloğun bazen de sosyoloğun yazdığı bir kitapmış gibi okuyun onları. Benim şimdilik en sevdiğim yazarlardan biri Tolstoy'dur. Ateist ilan edildiği için değil tabi. Gerçekten manevi ve vicdanı uyandıran, insanın yüreğine dokunan şeyler yazdığı için.
    E o zaman iyi okumalar!😉