• Bir aralar Marquez’in tüm kitaplarını okumaya niyetlenmiş, nasıl okumam hangi sırayı izlemem gerektiğine dair araştırmalar yapmış hatta okuyacağım kitapları da listelemiştim. Tam okuma faaliyetine başlamış güç bela Kırmızı Pazartesi ve Yaprak Fırtınası kitaplarını da bitirmiştim ki bir şey oldu. (Ne olduğunu şimdi tam hatırlamıyorum ama bir şey oldu işte.)


    Zaten hep böyle olur, ne zaman planlı ve sistemli bir okuma faaliyetine girişsem hep bir şey olur ve yarıda kesilir. Ya bir sınav yaklaşır çalışmam gerekir –ki bu siteye katıldım katılalı o yaklaşan sınavlardan kurtulmadım- ya da başka bir koşturmanın içine dalarım,kitap okuma hayallerimin hepsi suya düşer. Gerçi hiçbir şey olmasa bile Marquez kitapları öyle birbiri ardınca soluksuz okumaya elverişli kitaplar değil, ben müsait olsam kitaplar müsaade etmezdi, bundan da eminim.


    Uzun zamandır Marquez okumadığımın farkına varınca 'bari kaldığım yerden devam edeyim' diyerek Albaya Mektup Yazan Kimse Yok kitabını okumaya başladım.


    Albaya Mektup Yazan Kimse Yok Marquez’in ‘’Olayları Macondo’da ya da Macondo civarında geçen kitaplar’’ listesinin ikinci kitabı. Nerden çıktı şimdi bu liste diyenleri şöyle alalım: #23487188


    İçindekiler kısmından kitabın 6 öyküden oluştuğu anlaşılıyor ancak ilk öykünün sonunda Salı Uykusu ve Günlerden Bir Gün isimli iki öykü daha var.


    Kitabın genelinde artık alışık olduğum Marquez tarzının sezildiğini söyleyebilirim. Nedir bu Marquez tarzı? Kendi Marquez okuma denemelerimden yola çıkarak anlatacak olursam öyküleri olmadık yerlerde olmadık şekillerde sonlandıran, konunun ya da olayın değiştiği kısımların kolay kolay anlaşılamadığı, okurun hayal gücünü zorlayan bir tarz. Öykü kahramanlarından bazılarına diğer öykülerde rastlamak mümkün. Ama zaman açısından bir sıraya uyma durumu yok. Mesela birinci öyküde aynı kişinin ölümünden söz ederken sonuncu öyküde bu kişinin gençlik yıllarını anlatabiliyor.


    * Kitap hakkında keyif kaçıran ayrıntılı bilgi *


    İlk öykü kitaba da ismini veren Albaya Mektup Yazan Kimse yok. Oğulları el altından horoz dövüşü bildirisi dağıttığı bir sırada öldürülen bir Albay ile karısını ve oğullarından kalan tek şey olan dövüş horozunu anlatan tuhaf bir öyküydü. Albay ve karısı geçim sıkıntısı çekiyorlar ancak ellerindeki tek varlık olan horozu bir türlü satamıyorlar. Çünkü o horoz kasabada birçok kişinin umudu. Ülkedeki sıkıyönetim kalktığında yeniden dövüşebilecek ve hem sahibine hem de onu destekleyenlere çok para kazandıracak. Ama ne zaman?


    Bir de Albayın beklediği mektup var. Her Cuma öğleden sonra iskeleye bir gemi yanaşıyor, o gemi Albaya bir mektup getirecek ama o mektup bir türlü gelmiyor. Yıllar önce savaş çıktığı sırada kahramanca mücadele eden Albay savaş sonrasında emekli aylığına hak kazanır, bütün işlemler bütün belgeler tamamdır. Geriye yalnızca emekli aylığının verilmeye başlanacağını bildiren mektubun gelmesi kalmıştır ancak o mektup yıllarca gelmez. Her Cuma öğleden sonra gemiyi bekleyen ve her seferinde postacının ‘’Albaya Mektup Yok’’ sözünü işiten Albay için söylüyor bu kez Metin abimiz https://www.youtube.com/watch?v=IrK1hgsGADM


    Kitaba isini veren öykü olduğu için ilk öykünün anlatımını biraz uzun tutum. İlk öykü dışındakiler kısa, çoğu çarpıcı ve hiç ummadık şekilde sonlanan öykülerdi.


    Bu kasabada Hırsız Yok; bir bilardo salonuna hırsızlığa gidip de çalacak bir şey bulamayınca üç bilardo topunu çalan ve akıl almayacak derecede saçma bir şekilde yakalanan Damaso’yu anlatıyor.


    Balthazarın Olağanüstü Öğleden Sonrası; eşsiz bir kuş kafesi yapan ve bu kafesten iyi bir para elde etmeyi uman marangoz Balthazar’ın hayalkırıklığını anlatır. Kafesi aslında bir çocuk sipariş etmiştir ve babası parayı ödemeye yanaşmamaktadır. Balthazar da ‘’ben zaten onu satmayacaktım ki, çocuğa hediye olsun diye yaptım’’ der.


    Montiel’in Dul Karısı; Macondo’da meydana gelen rejim değişikliği sırasında bir kısım halkın kasabadan sürgün edilmesini fırsat bilerek bu kimselerin mallarını yok pahasına satın alarak bir anda çok zengin olan Montiel’in ölümünün ardından olanları ve dul kalan karısının yaşadıklarını anlatan bir öykü.


    Yapma Güller; hayalle gerçeğin, yaşlıyla gencin ve hatta karakterlerin birbirine karıştığı tuhaf bir öyküydü. Anlatılan aynı evin içinde yapma güller yapan kör bir nine, onun kızı ve torunu arasında geçen konuşmalardır ancak kör nine mi hayal ürünü, kızı mı yoksa torunu mu anlayabilmek için baya bir kafa yormak gerekiyor.


    Son öykü ise Koca Ana’nın Cenaze Töreni. Bundan önceki öykülerde birkaç yerde adı geçmiş olan ve tahminimce bundan sonra okuyacağım Marquez kitaplarında da rastlayacağım Koca Ana’nın cenaze törenini ve arka planında onun görkemli hayatın anlatan bir öykü.
  • Sana kal diyemem
    Ama git demekte gelmiyor içimden..
  • Gün oluyor, memleket aklıma gelmiyor, ama sonra, durup dururken çarpıyor kokusu burnuma. Bu korkunun içinde yaşıyorum günlerce, haftalarca, hasretle, acıyla, kimi kere ağlamaklı olarak.
  • "Ben, Malala Yusufzay
    Eğitim Hakkını Savunduğu İçin Taliban Tarafından Vurulan Kız"
    •Kitabın kapağını görünce bile insan mutlaka okumalıyım diyor. Yani en azından bana öyle olmuştu.

    Kitaptan bir kaç alıntıyla başlamak istiyorum:
    "Haksızlığa maruz kalan ve sonra da susturulan bütün kızlar...Sesimizi birlikte duyuracağız..."

    "Erkek evladın doğumunun silahlar atarak kutlandığı, kız çocukların ise örtülerin ardına saklandığı, hayattaki rollerinin sadece yemek pişrmek ve çocuk doğurmak olduğu topraklarda doğmuş bir kız..."

    "Karanlığın silahları! Neden size lanet okumayayım? Sevgi dolu yuvaları kırık dökük enkazlara çevirdiniz."
    (Kitabin her sayfası alıntıya değer! Yazsam haksızlık yapmış olacağim.)

    ********
    •Kız çocukları, yüzünü örtmeden ve yanında 5 yaşında da olsa erkek çocuk olmadan sokağa çıkmayacak mı?
    •Kız çocukları, okumayacaklar mı?
    •Kız çocuğu oldu diye babalar utanç mi duyacak?
    •Kız çocuğu doğurdu diye anneler saklanmak zorunda mi kalcak?
    •Kız çocuğu, sırf erkeğe bir şey danıştığında namusu kirlendi diye öldürülecek mi..?
    Ve daha yazamadığım nice akla mantığa sığmayan neden..?

    Bu kadar baskıya rağmen eğitim hakkını savunan, bunca baskiya rağmen (evinin taşlanması yakılması mı desem, vurulması mı desem, babasının defalarca tehdit edilip dövülmesi...mi desem bilemedim!) yüzünü örtmeden sokağa çıkan ve kız çocuklarına yasak olan ne varsa KENDİSİ istiyor diye ona YANLIŞ gelmiyor diye uygulayan bir kız çocuğu Malala Yusufzay'ın ve babasının tüm kız çocuklarının haklarının müthiş (hangi kelimeyle anlatacağımı bulamadım. Çünkü müthiş demek karşılamıyor) bir şekilde savunmasını anlatıyor ve bizzat Malala'nın kaleminden.

    Evet tüm bunların yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz.
    Ne kadar da acınası bir durum değil mi?
    O dönemin zihniyetinden bahsediyoruz.
    O dönemde ki insanların yaşam şeklinden. Kiminiz geçiriyordur aklından şimdi öyle değil kızlar her istedigini yapıyor. Okula gidiyorlar. Sokağa istedikleri gibi giyinip çıkıyorlar vs.
    Ama öyle değil İnanamıycaksınız belki günümüzde hâlâ yanında bi erkek çocuğu(5) olmadan ve yüzünü örtmeden sokağa çıkamayan insanlar tanıyorum ve çok sevdiğim bizzat çıkamadığına şahit olduğum insanlar. Hâlâ o dönemin zihniyetini sürdüren insanlar... ne yazık ki acınası bir durum ama böyle.!
    "Malala(tüm kız çocukları diye eklemek istiyorum.) her zaman kuş gibi özgür kalacak!"
    "İnsan kızları olmadan nasıl yaşar, anlat bana!?
    Bu düzen elbet değişecek!
    Bu zihniyet elbet yıkılacak!
    Ama geç olmadan daha fazla geriye doğru gitmeden bi an önce değişsin.
    Bunu bizler yapacağız.
    Ataerkil bir toplum olmayacağız.!!
    •Bir kız çocuğu ne kadar özgür olabilir ki.!?
    Merak ediyorum... Anlat...

    (Not: Tereddüt ederek yazıyorum çok hassas bi kitap ve bi o kadar hassas konu.)
  • Hayatımda hiçbir zaman başka insanların istediklerini verememe gibi bir sorunum olmadı.
    Ama hiç kimse bana bunu yapamadı. Hiç kimse bana dokunmuyor. Hiçkimse yanıma gelmiyor. Ama şimdi sen bende öyle boktan, öyle amına koyduğum bir derinliğe dokundun ki, inanamıyorum ve ben senin için bu olamam. Çünkü seni bulamıyorum.
  • Belki de biraz geç rastladım sana
    Ama her şey geç gelmiyor mu yurdumuza
    1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi
    Eksikliğe mi alışmışız mutsuzluğa mı yoksa
  • Rowell bebeğimin bir kitabını daha bitirmiş bulunmaktayım ve Rowell bebeğim beynimi bulamaç ettiği için günlerdir bu kitabın incelemesini nasıl yazsam diye düşünüyorum çünkü bu kadın beni deli etti.

    Deli etmesi hem iyi hem de kötü mana da. Biraz düşünmem gerekti çünkü kitabı sevmeme rağmen bir şey eksikti bunda diye düşündüm. Eksik şeyi düşündüm ve emin olamamakla birlikte sanırım birkaç fikre de sahip oldum.

    1-) Kitap tüm Rowell kitapları gibi aşırı akıcı olduğu için eğlenceli de zannettim ama ben kitabı okurken eğlenmek yerine genel olarak sadece üzüntü hissettim. Bu bir eksiklik değil ama aynı zamanda eksiklikte. Buna az sonra değineceğim.

    2-) Konu gerçekten havada asılı kaldı. Bunun seçtiği konuyla da ilgisi var elbette.

    3-) Bu zamana kadar okuduğum ve beni en sinir eden sonlardan biriydi. (Ki bunu okuduğum tüm kitap genellemeleri içinde söylüyorum.) Kitabın kapağını öfkeyle kapattım…

    Şimdi bu üç temel şeyi göz önüne alaraktan konuşacağım. Fizikte Takyonik Antitelefon denen bir şey var ve bu telefon sayesinde geçmişinize mesaj bırakabiliyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü fizik performansım için bu konuyu seçtim. Ve bu konuyu arkadaşlarımla sürekli tartıştık. Yani böyle bir telefonumuz olsa ve geçmişimize mesaj bıraksak ne olacak? Ne değişecek? Sonuçta geçmişimizdeki biz şimdiki biziz yani hayatımızda ne değişebilir ki? Çok tartıştık ve sonuç bir hiçe çıktı. Tabii internette yazan bilimsel şeyleri henüz okumadım ama kendi aklınızla bir mantık yürüttüğünüzde sizde bu sonuca çıkarsınız büyük ihtimalle. Hiçbir şey değiştiremeyiz.

    ‘Şimdi ne alaka bu?’ diyeceksiniz ama çok alaka. Çünkü kitapta olan buydu. Georgie, yoğun iş temposu yüzünden uzun bir süredir ailesine vakit ayıramadığı ve bu Noel’de de Neal ve çocuklarla birlikte Omaha’ya gidemediği için (yine işi yüzünden) bu bardağı taşıran son damla oluyor ve Neal ile evlilikleri tehlikeye giriyor. Sonra Georgie annesinin evinde gençliğinden kalma sabit hatlı telefonunu buluyor ve ondan Neal’ı aradığında bir bakıyor ki, geçmişteki Neal ile konuşuyor.

    Daha sonra bu telefonu Neal ile olan aşklarını kurtarmak için kullanmaya karar veriyor. Yani geçmişi değiştirebileceğini düşünüyor.

    Bu telefonun varlığından haberdar olduktan sonra bunun Rowell’ın kitabında karşıma çıkması açıkçası beni çok heyecanlandırmıştı. Onun yorumunu ve kitabın sonunu, ne değişeceğini çok merak etmiştim. Hem de fizik performansımda yardımı olur diye de düşünüyordum. Ve büyük hevesimin üzerine eklenen büyük bir hevesle daha okumaya başladım kitabı.

    Ama umduğum gibi olmadı.

    Şimdi ilk maddeye geçiş yapıyorum.

    Bu kitabın tamamının eğlenceli olmasını beklemezdim çünkü Rowell her kitabını eğlenceli yazmak zorunda değil. Ben Rowell’a bu yüzden sinirlenmiyorum zaten. Ki buna hakkımda yok. Ben sadece kitapta sadece Georgie’ye ağırlık verdiği ve diğer tüm karakterlerini heba ettiği için sinirleniyorum ona. Georgie’yi aşırı derece de çok sevdim. Rowell yine harika bir karakter yaratmış. Georgie’nin Neal için hissettiği tüm o duyguları, sıkıntıları ve korkuları taa içinizde sizde hissediyorsunuz. Georgie Neal’ın onun aramalarına geri dönmesini beklerken sizde heyecanlanıyorsunuz. Sizde bekliyorsunuz.

    Ama bu sanki monolog okuyormuşsunuz gibi. Georgie, Georgie ve daha fazla Georgie. Rowell romantizm ustası ve keşke, keşke Neal ile daha fazla sahne olsaydı. Çünkü Ben Georgie ve Neal ikilisini çok sevdim. Onların birbirini sevişlerini, Neal’ın Georgie’yi sevişini ve yaptığı tüm fedakarlıkları çok sevdim. Keşke demekten başka elimden bir şey gelmiyor…

    Ve Seth. Seth bu kitapta daha iyi biri olabilirdi. Georgie ile gençliğinden beri arkadaş ama işlerine özel hayat karıştırmama kanunundan dolayı hiç o kadar yakın olamamışlar gibi hissediyorsunuz. Yakınlarmış gibi hissettiğinizde Rowell, “Hayır, onlar yakın değiller. İnanmayın buna” der gibi araya giriyor gerçekten. Ben kesinlikle Seth’in bunu hak ettiğini düşünmüyorum. Georgie ve o daha güzel, derin ve komik bir arkadaşlığı hak ediyordu. Seth bir pislikmiş gibi yazılmayı hak etmiyordu.

    Cidden… çok yazık olmuş.

    Bunlar kitabın gidişatını benim için o kadar çok etkiledi ki, anlatamam. Kitaba kendimi kaptırmıştım ama bunlar beni her daim rahatsız etmeye devam etti. Seth’den hiç hoşlanmadım. Ve bu beni rahatsız etti. Rahatsız etmekten çok, böyle olsaydı ne olurdu sanki diye içim içimi yedi.

    Ayrıca birde öyle bir son okuyunca, iyice deliye döndüm. Çoğu kişi Rowell için hep ucu açık sonlar yapıyor, son yazmayı beceremiyor gibi yorumlarda bulunuyordu ve ben Eleanor ve Park dışında bu yorumlara katılmıyordum. Onun sonu da cidden rezaletti. Ama kitabı sevmediğim için pekte umurumda değildi. Evet, belki açık uçlu yapıyor olabilirdi ama bence güzel sonlar yazıyordu. Ama bu… bu kabul edilemez gerçekten. Hiçbir şey anlamadım. Konu yeterince havada asılı kalmamış gibi öyle bir son yazınca, ben ne okudum o zaman, tüm yaşananlar neydi? Diye bir kalıyorsunuz. Bu kadar açık uçlu da olmaz ki be Rowell.

    Bu kitapta tek sevdiğim şey, karakterler ve onların özellikleriydi. Gerçeklikleri ve duyguların karşı tarafa iyi geçirilmesi. Beş puanı sırf bundan dolayı verdim. Çünkü ne dersem diyeyim Georgie’nin hissettiklerinden etkilenmediğimi inkar edemem. Ve evlilik konusunda bana bazı yeni görüş açıları da kattı. Bunu da göz ardı edemem.

    Kitabı okurken hissettiğim hafif üzüntü çok güzeldi ama üzgünüm Rowell.

    Bu sefer olmadı… (kırık kalp)

    Dipnot: Ayrıca Pegasustan ilk defa bu kadar kalitesiz bir kitap çıktığını görüyorum. Kitabın altları bembeyaz oldu, soyuldu hep. 33 TL VERMEMİŞ OLSAM GERÇEKTEN HİÇ PROBLEM OLMAZ AMA. O kitaba o kadar para verdim ve bir zahmet iki gün elimde tutunca ölmesin dimi. Kazıkçı Pegasus. Neyse yine de sen en sevdiğim yayın olduğun için seni affediyorum.