• 232 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Soğuk Deri 2017 yılında film olarak uyarlanan bir kitap.İzlediğim dönemde oldukça beğendiğim sıradışı bir film. İzlerken ıskandinavya ülkelerinin o sıradışı havasını iliklerinizde hissediyorsunuz.
    Kitap ise yakın zamanda bir arkadaşın bana hediye ettiği bir kitap.Posta gelince biraz heyecan yapmıştım acaba Jaguar sevdalısı arkadaşım bana hangi kitabı gönderdi diye ama kitabın ismini görünce tüm heyecanim filmi izlediğim. için gitmişti .Yine de kitabı okudum ve bitirdim . Kitap savaştan bunalan ve hava gözlemciliği görevini devralmak için ,bir sonraki meteorolog gelene kadar, dünyanın tenha ucunda bir yıl boyunca yaşayacak kahramanımızın hikayesini anlatmaktadır.

    Film mi kitap mi diye sorarsanız film diyeceğim çünkü filmi izlerken ayrı bir keyif aldım
  • 584 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Son zamanların hakkında çok konuşulan kitabı bir büyüğümünde hediye etmesiyle 2020 nin ilk kitabı oldu aslında bu tip kitapları çoğunlukla okumak isteyip bir türlü sonu gelmeyen okunacaklar listem de arada kaynar ve çoğunlukla okuyamam …

    Bu açıdan hediye gelmesi gerçekten isabet oldu ne yalan diyeyim …

    Kitap hakkında söyleyeceklerimi yazmadan önce şu konu da anlaşmamız gerekiyor; top yuvarlak ama fikirlerimiz köşelidir, tabi herkesin kendine özgü fikirleri olacak …

    Soner Yalçının da …

    Benim de…

    Senin de …

    Ve bu fikirlerinde karşıt fikirleri de olacak …

    Ve; “bir tez ne kadar sivri ve ödün vermez biçimde dile getirilirse, kendi antitezini davet edişi de o kadar kesinlik taşır” Hermann Hesse, Boncuk oyununda yazmış…

    Soner Yalçına katıldığım yerler var; evet, sağlık sektöründe çok dolaplar dönüyor aslında bu söylem hiçte yeni değil Türkiye de eskiden beri halk arasında söylene gelen bir söylemdi. Yani pek çoğumuzun kulağına şöyle cümleler takılmıştır “küresel ilaç firmalarının işine gelseydi ….’ Ya çare bulunurdu” bu yeni bir şey değil diyebilirim aqma bu konu da kitap yazılıp dedikodu gazetesinin resmiye dönüşmesi bildiğim kadarıyla yeni …

    Kitapta da dendiği gibi bu konuyu tartışmıyoruz ….

    Zannımca Türkiye de tartışılamayan tabu kabul edilen çok konu var …

    Evet; dünya da büyük kapitalist zümreler var, bunlar çeşitli lobi faaliyetleri ile servetlerine servet katıyor …

    Evet; ilaç sektörü trilyonluk bir piyasa ve küresel ilaç firmaları hiçte masum değil…

    Evet; bu sektörde global bazda küçük balıkların büyük balıklara yem olduğu bir düzen yaratılmıiş, küçük balıkların pek seçme şansı yok karınlarını doyurmak için büyük balıkların sofralarından çalmak zorundalar (kapitalist sistem) yani sonuçta yine meselenin başına geliyoruz …

    Daha bunun gibi pek çok şey …

    Ama bazı yerlerede katılmıyorum mesela hipertansiyon yalan diyor işin aslı daha geçen gün tansiyonum ciddi anlamda yüksek çıktı hayatımda ilk kez eczaneden dilaltı aldım ve sonrada düştü, ee şimdi bu da mı yalan?

    Aslında bence fikirlerini iyi empoze edememekte var biraz, mesela bu hipertansiyon örneğinde küresel ilaç firmalarının çeşitli baskı vs yolları ile hiper tansiyonda sınırın 16 ya 9 sınırına çekme hatta daha da düşürme böylece en ufak oynamada dayayalım dilaltını kazanalım paraları gibi dolapları olduğunu açıklamış, ama bu hiper tansiyon yalan mı demektir ki?

    Evet cümleye bizzat “hiper tansiyon yalan” diye giriyor, bu bence yanlış ….

    Kitapta ki her sav a yorum yapacak değilim elbet ama diyorum ki kulaktan dolma başkalarının fikirlerindense bu kitabı okuyun kendi fikirleriniz olsun …
  • 184 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bir inadım var benim. Kime, neye bilmem. Belki kendimi ispat çabası , belki “ben de varım” demek birilerine (en çok kendime) , belki de hayatı keyifli kılmak için . Yap diyince yapmayanlardanım yani. Titanik filmi gişe rekorları kırarken izlemeye gitmedim mesela. Tarkan’ın ilk albümü patladığında, dişi her varlık kendini yakma boyutuna geldiğinde, ben sadece hoparlörlerden yollara taşan şarkısını yarım yamalak duyup öğrenmiştim mesela. İkinci albümünden sonraya falan denk gelir kendisiyle yıldızımın barışması. Birinde , gideceğimiz kış tatili için beyaz balıkçı yaka bir kazak almak istedim , gezdim gezebileceğim kadar tüm mağazaları. Yok, yok. Hatta tatil yolu üzerindeki ihtimalleri bile değerlendirdim. Yok. Peki dedim. Tatil bitti döndükten hemen iki gün sonra alakasız bir şekilde çıkıverdi karşıma. Hemen satın aldım tabi. Eve dönüş yolunda yanına uğradığım bir arkadaşım “nasılsın?” diye sorunca ona hediye ediverdim o beyaz ulaşılmaz balıkçı yaka kazağı ( kazak yıkıldı bu duruma tabi , aynı Titanik yapımcı ,yönetmen ve oyuncuları ve tabi Tarkan gibi )  Demem o ki bu kitap (ve birkaç tane daha ) da aynı inadın kurbanı olanlardandır benim hayatımda. Ama işte nasıl oluyorsa sonra bir zaman geliyor ve kendime ve kimseye çaktırmadan öğreniveriyorum o şarkı sözlerini veya tek başıma izleyiveriyorum o meşhur filmi. Ve şimdi de okunuverdi o meşhur kitap. Pişman mıyım ? Hayır . Belki biraz gurura çizik atılmış ama pişman değil. :)
    Kitaba gelince; çocuk okurlar için isim karamaşası olması gerektiğinden fazla , yetişkin okurlar içinse geneli itibariyle çocuklara uygun gibi gelen bir kitap hissi yarattı bende. Temel olaraksa düşündürdüğü “ her yaşta en temel ihtiyaç anlaşılmaktır” oldu. Her yaşta anlaşılabilmeniz dileğiyle :)
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu gördüğünüz küçük kitap küpçük bir hazine. Okudukça notlar aldım ve bu ufacık kitapçık için kocaman bir tanıtım makalesi hazırladım. Bizim bu yüzyıldaki farkındalıktan uzak iman anlayışındaki düştüğümüz acziyetten olsa gerek kitaba kapağından genel bir bakıldığında "Abdullah olmak", "Kul olmak" başlığını görünce pek dikkatimizi çekmiyor, bizde pek bir merak uyandırmıyor, yeteri kadar etkilenmiyoruz. Biz de kuluz elhamdülillah, kulluk ne demek sözde biliyoruz zannediyoruz. Oysa ki daha kitabın takdim bölümünde o kadar etkileyici rivayetler var ki, sözden ve gönülden anlayan bir insan, aktarılan makam ve mevki karşısında gösterilen bu yürekli tavır ve tutumlara, gerçek kulluğun örnekliğine şahit olduğunda hayranlığını gizleyemez ve yeniden şehadet getirir. Günümüzdeki genel manevi hastalıklara ve yanlış anlayışlara da kısaca değinerek dersimizin ne olduğunu tarif edip, Rasulullah'ın (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramın örnekliğindeki kulluk anlayışına işaret ederek başlıyor kitap. Sekiz tane Abdullah ismindeki sahabi efendilerimizin örnekliğinde kulluğu inceleyeceğini belirtiyor Muhammed Emin Yıldırım Hocamız. Makalenin bundan sonrasında bendeniz bu şahsiyetlerin öne çıkan özelliklerinden ve hayatlarındaki önemli noktalardan çıkardığım notları sizlerle paylaşacağım. Kitabı hemen alıp okuyamayacaksanız kitabın özeti niteliğindeki bu notlardan istifade edebilirsiniz ama alabilecek durumdaysanız kendinizin altını çizerek okumasını tavsiye ederim;
     
    İlki Abdullah bin Mesud ve Tevhid Örnekliği; İman edenlerin altıncısı, Beş yıl Dârü'l-Erkam'ın tâlim ve terbiyesinde yetişmiş. Yirmi üç yıl Efendimiz (s.a.v.)'in bir an yanından ayrılmamış. Hanefi ekolünün piri. Gözlerini yumduğunda arkasında dört bin civarında alim bırakan yiğit bir alim. Medine'de Efendimiz(s.a.v.)'in kendisine komşu edindiği kişi. Özel müsadesi ile hanesine destursuz girebilen üç beş kişiden biri. Allah Celle celâlühü, zayıf vücuduna rağmen imanla ilmin daima hakikate ve galibiyete kavuşturacağına işareten olsa gerek ufak ayağıyla yerde yatan Ebu Cehil'in bağrına basıp kafasını kopartmayı ona nasip etmiş, Ümmeti Muhammed'in firavununu öldürmek ona nasip olmuştur. Hicri 32, Milâdî 653'te vefat etti.
     
    Abdullah bin Amr ve Ahlak Örnekliği; Hz. Ömer'in iman ettiği yıl, nübüvvetin gelişinin 6. senesinde dünyaya gedi. Daha ufacık bir çocukken Mekke'de kulaktan kulağa yayılan ayetlerle kendi kendine gizlice iman ettiği söylenir. Babası Amr bin Âs, Arabın dehası olarak gösterilen, Mekkenin diplomatik temsilcisidir. O da hicretin 7. yılında, Hudeybiye'nin arkasından birçokları gibi iman etmiştir. Annesi ise Mekke'nin soylu ailelerinden, Rayta bint Münebbih b. el-Haccac, fetih olunca hicretin 8. yılının arkasından o da iman etmiştir. Efendimiz aleyhisalâtü vesselâm hicret ettiğinde o daha 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Yıllar yılı imanını gizleyerek yaşamış, hicretten sonra ise kabiliyetli olduğunu gören Efendimiz(s.a.v.); "Senin yerin Suffa mektebidir" demiş, okuma yazma bilmeyenleri ona emanet etmiş ve suffa mektebinin muallimi olmuştur. Kendisi günde bir hatim yapan, geceleri sürekli ibadetle geçirdiği için hanımını ihmalden dolayı ayda bir hatim yapması için peygamber uyarısı almış zahid bir alimdi. Kendisi Efendimiz (s.a.v.) ile 4 yıl birlikte bulundu. Kendisinden ne duyduysa yazdı. Bizlere 700 hadis ulaştırdı. Öyle ki en çok rivayeti bizlere aktaran Ebu Hureyre(r.a.); "Abdullah bin Amr dışında Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez çünkü o hadisleri yazardı ben ise yazmazdım." demiştir. Bir hazine gibi yanında saklayıp vefat edince tabiinden olan talebesi Mücahide verdiği bu sahifelere; "Sahifetü's-Sadıka/Doğru sahifeler" adını verir. İlk üç halifenin hilafetini gören bu yüce sahabi, babası ile Hz. Osman (r.a.)'ın katillerini bulmak niyetiyle silahsız olarak Sıffin savaşına katıldıysa da Hz. Ali(r.a)'a ilk biat edenlerden birisidir. İlimde bu denli derin olan kendisinin hayatı boyunca sabah namazından sonra yatmadığı ve ailesini de yatırmadığı ifade edilir.
    Hicri 65, milâdî 685'te Kahire'de 70 yaşlarındayken vefat etti.
     
    Abdullah bin Ömer ve İbadet; İnanılmaz derecede sünnete ittibalı, Hafsa validemizin kardeşi olduğundan Efendimiz (s.a.v.) hanesine destursuz girip çıkabilen birkaç bahtiyardan biri. Ablasından dolayı Efendimiz (s.a.v)'a ait hem genel hem de mahrem birçok sünnetin inceliğini öğrenmiş, hem kendisi yaşamış, hem de başkalarına yaşatmıştır. Nüvüvvetin 3. Yılı dünyaya geldi. 10 yaşındayken babası Hz. Ömer (r.a.) ile Medine'ye hicret etti. Medine’ye varır varmaz inşa edilmekte olan Mescid-i Nebevinin Suffa Mektebi talebesi oldu. Evine özlem duyar da mescidi terk eder diye hiç evine gitmedi. Evlerinin önünden geçerken bu özlem endişesi ile gözlerini kapadığını ifade eder. Yaşı ufak olduğundan Bedir ve Uhud'a istediği halde Efendimiz(s.a.v)'in müsadesi olmayınca katılamamış, diğer tüm seferlere katılmıştır. Hicretin 49. yılında 60 yaşlarındayken İslam ordusu ile İstanbul'a kadar gelmiştir. Hem cihad hem de ilim aşığı bir kişiliktir. 2630 hadis rivayet etmiştir. Adaşı Abdullah bin Mesud(r.a.) onun için; "İlimde o genç nesil içerisinde Abdullah bin Ömer gibi birini göremedik." demiştir. Gerek sahabeden gerek tabiinden birçok talebesi olmuştur. Şafii ve Maliki mezheplerinin öncü imamıdır. Efendimize (s.a.v.) olan ittibası o kadar büyüktü ki O'nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürürdü. Öyle ki Hz. Âişe annemiz Efendimizi (s.a.v.) adım adım izlemede onun gibi birini görmediğini ifade etmiştir. Bu büyük sahabi Haccacın yaptırdığı suikast sonucunda bir kaza süsü ile zehirlenerek 82 yaşında şehid edilmiştir. Kendisi hicret ettiği medineden, mekkeye geldiği için medinedeki hicretinden ayrı düşmemek adına, mekkenin harem sınırları dışında bir yere defnedilmeyi oğlu Sâlim'e vasiyet etmiş ve şu anda kabri mahallelerin arasında kalan bir evin bahçesindedir.
     
    Abdullah bin Abbas ve İlim; Hibrü’l Ümme, yani Ümmetin Dahisi; Hibrü’l Arab, yani Arabın Dahisi, ki bunu Sasani hükümdarı demiştir; Tercümânül-Kur’ân, yani Kur’ân’ın Tercümanı; Bahrü’l Ümme, yani Ümmetin İlim Denizi; Rabbâniyü’l Ümme, yani Ümmetin Rabbâni Âlimi; Fakîhü’l Ümme, yani Ümmetin Fakihi; İmamül-Ülema, yani Âlimlerin İmamı; Sultanü’l Müfessirin, yani Müfessirlerin Sultanı. Bu lâkabı kendisine veren kendisi de büyük bir ilim abidesi olan Abdullah bin Mes’ûd’dur. Doğduğu ilk günü Efendimiz’den (s.a.v.); "Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!" diye duâ etmiştir. Efendimizin eşleri olan 2 teyzesi Zeynep bint Huzeyme ve Meymûne bint Hâris’ten (r.a.) onlarca bilgi öğrendi. Hendek gazvesinin yapıldığı sene abisi Fadl 12, kendisi 8 yaşında iken kureyş ordusunun içine gizlenerek hicret etti. Hadis rivayetinde 5. sırada yer alıp 1660 hadis rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’ i 6 yıl boyunca bir gölge gibi takip etti ve vefat ettiğinde 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Çocuk yaşına rağmen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafet döneminde kendisine taktığı "ihtiyarların genci" lakabıyla Bedir ehli sahabilerin danışma meclisinde olurdu. Daha 16-17 yaşlarında kendisinden fetva alınacak kadar çok ilmi vardı. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafet günlerinde onlarca sahabi olmasına ve daha 30 yaşında olmamasına rağmen Hac emiri tayin edildi. Amcasının oğlu Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti döneminde daima onun yanında oldu. Tahkim olayında Hariciler onu tekfir ederek küfürle itham ederken İbni Abbas(r.a.) getirdiği delillerle 2000 kadar kişi sayesinde tevbe ederek ve tekrardan gelip Hz. Ali(r.a.)’a biat etmiştir. O aynı zamanda büyük bir mücahiddi. Kuzey Afrika’da, Azerbaycan’da, İran’da ve 667’deki içlerinde Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.)’ın da bulunduğu İstabul seferine katılmıştır. Hicri 61’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyinin şehadeti üzerine 7 yıl boyunca ağlamış ve ağlaya ağlaya gözleri kör olmuş ve hicri 68’de 70 yaşında Taif’te vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Ali (r.a.)’ın alim ve fâzıl oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.
    Abdullah bin Selâm ve Teslimiyet; Medine’de doğmuş, üç yahudi kabilesinden Benî Kaynuka’ya Mensuptur. Soyu Hz. Yusuf’a (a.s.) dayanır. Asıl adı erişilemez, ulaşılamaz anlamına gelen Husayn iken Efendimiz kibir ve büyüklenme anlamı olan bu ismini Abdullah olarak değiştirmiştir. Kendisi bundan sonra; "Bana Abdullah diye hitap etmeyene dönüp bakmadım." demiştir. Kendisi âlim bir kişiydi. Babası Selâm bin Hâris bölgede tanınan meihur Arap alimlerinden biriydi. Oğlunu da âlim olarak yetiştirmişti. Tevrat metinlerinin hafızı, onlarca tefsirini de ezbere bilirdi. O tefsirlerde gelecek Nebî’nin haberlerini okur, vasıflarına ve alametlerine dair birçok bilgiyi bilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde kendisinin hak peygamber olup olmadığını tespit edebilmek için üç soru belirlemişti ama gelip kendisini ilk uzaktan gördüğünde daha soruları sormadan; "Bu Allah Rasulü’dür! Vallahi bu yüz yalancı yüzü olamaz demiştir." Kendisinin iman etmediğini zanneden yahudi heyeti, Efendimiz (s.a.v.) önünde onu övgülerle anlatırlarken, saklandığı yerden çıkıp kendisinin iman ettiğini söyleyince onu itham etmeye kalkmışlar ve o da kendisi de yahudi milletinden olmasına rağmen onların ne kadar yalancı, iftiracı, zalim ve gaddar olduklarını söylemiştir. Abdullah bin Selâm’ın adı siyer ve meğazi kitaplarından çok tefsir kitaplarında geçmektedir çünkü onun ve onun gibi olanlar hakkında 21 ayet nazil olmuştur. Kendisi Efendimiz (s.a.v.’den 25 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen alim kişiliği ile fetva noktasında sayılı alimlerden biridir. Özellikle Hz. Osman (r.a.) hilafetinde kendisi ile ayrı bir dostluğu ve yakınlığı olan Abdullah bin Selâm, Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti zamanında ordunun içinde Hz. Osman(r.a.)’ı öldüren asîlerin olmasından ötürü Hz. Ali (r.a.)’a biat etmemiş olmasına rağmen, "O bizden olan iyi bir adamdır!" demiştir. Hicri 43 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
     
    Abdullah bin Zübeyr ve Mücadele; Hem teyzesi hem manevi Annesi Hz. Âişe (r.a.). Annemiz vefat ettiğinde kabrine onu o ve kardeşi Ueve indirdi. Babası ilk iman edenlerden ümmetin havarisi ünvanlı Zübeyr bin Avvam (r.a.). Bu baba Efendimiz (s.a.v.)’in anne tarafından halasının oğlu, baba tarafından hatice annemizin kardeşinin oğludur. Bu yakınlıktan dolayı da her gün Efendimiz (s.a.v.)’in evindeydi. Mekkenin son demlerinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın kızı Esmâ bint Ebi Bekir’le evlendi. Abdullah bin Zübeyr böyle şerefli bir ailenin evlâdıdır. Hicretin ikinci ayında doğan Abdullah bin Zübeyr (r.a.) mescide getirildiğinde Efendimiz (s.a.v.) onun için "Allah’ım! Bu çocuğu müslümanlar için bir sevinç vesilesi kıl" dedi ve "Onun ismi dedesinin ismi, onun künyesi de dedesinin künyesidir." diyerek dedesi Hz. Ebu Bekir(r.a.)’ın gerçek adı olan Abdullah bin Osman’ın adına işaret ederek Abdullah ismini verdi. Bu kutlu bebeğin konuşmaya başlarken ilk telaffuz ettiği kelime "seyf", "yani kılıç" oldu. Yiğit babanın yiğit evlâdı olacağını işaret ediyordu. Daha 5 yaşındayken Hendekte bulundu. Mute savaşına katılmayı hevesle arzularken daha bir çocuktu ve Efendimiz (s.a.v.) ona ve yanındaki arkadaşlarına Medineyi emanet ederek gönlünü aldı. Daha 13 yaşında dedesi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetinde yalvara yakara Yermük Savaşına katıldı. Hz. Osman(r.a.) hilafetinde 21-22 yaşlarında bir delikanlıydı. İatanbul seferlerine varıncaya kadar birçok sefere katıldı. O hem böyle bir mücahid hem de "Hamâmetü’l Mescid" "Mescid Güvercini" lâkabıyla anılacak kadar da ibadetine düşkündü. Hz. Osman(r.a.) için canını oetaya koyan üç beş kişiden biridir. Cemel vakasında Teyzesi/Annesi Hz. Âişe(r.a.)’ın hep yanı başındaydı. Bu olaydan sonra sünuket tavrı takındı. Hz. Ali (r.a.)’ın hilafetinde Sıffin savaşında yoktu. Hakem olayına gözlemci olaral katıldı. Hz. Hasan (r.a.)’ın 6 aylık hilafetinde de tavrı aynıdır. Emevîlerin valisi Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a) halife olunca da tavrı aynıdır ama ona biat etmemiştir. Onunla birlikte Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah(r.a.), Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman(r.a.) da biat etmemiştir. Hz. Muaviye(r.a.) oğlu Yezidi veliaht tayin edince
    Abdullah bin Ömer(r.a.) Taife, Hz. Hüseyin(r.a.) Kûfe’ye gitti. Abdullah bin Zübeyr(r.a.) ise Mekke’de kaldı. Hicretin 63. Senesinde hilafetini ilân etti. Artık Şam’da bir halife, Mekke’de bir halife vardı. 9 yıl hilafet bu şekilde devam etti. Emeviler onu ortadan kaldırmaya muvaffak olamayınca o günün halifesi ve Abdullah bin Zübeyr(r.a.)’ın çocukluk arkadaşı olan Abdülmelik bin Mervan(r.a) tarafından çağının firavunu sayılan Haccâc-ı Zalim görevlendirildi. Onunla savaşarak başarılı olamyacağını anlayan Haccac, onu Kâbe’de muhasara altına aldı. Annesi Hz. Esmâ bint Ebu Bekir (r.a.), kesinkes şehadete kavuşuncaya kadar onun hep destekçisi oldu. Haccac’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Amir onun cesareti için; "Analar böyle bir yiğit doğurmadı" demiştir. Bedeni kâbeye çarmıha gerilen bu şehidi annesi Esmâ validemiz 97 yaşındayken defnetti. Birkaç ay sonra da kendisi Rahmana yürüdü.
     
    Abdullah bin Cahş ve Şehâdet; İlklerin Sahabisi; İlk iman edenlerden. İlk seriyyenin ilk komutanı. Allah adına savaş içerisinde bir müşriğin kanını akıtan ilk sahabi. İslam adına ilk esir alan komutan. İslam adına ilk ganimet elde eden komutan. Halifelerden önce islam tarihinde komutanlara verilen isim olarak ilk kez "Emirü’l-Mü’minîn" ifadesini alan, İslam’da ilk kez bir emirnamenin Efendimiz (s.a.v.) tarafından yazılıp emanet olarak verdiği kişi. Daha ayet yokken ilk kez; "Ganimetlerin beşte biri Peygamber’in hakkıdır." diyerek ayıran da odur. Annesi Ümeyme bint Abdülmuttalib, Efendimiz (s.a.v.)’in öz halasıdır. Dayıları ise Hz. Abbas, Ebû Talib, Zübeyr bin Abdülmuttalib,  Hamza(r.a). Nübüvvet geldiğinde o 25 yaşında iman etmiş, Mekke’de 6 yıl süren türlü baskı ve işkencelerden sonra 2. Habeşistan hicrerinin mensuplarından oldu. 7. Yıl sonunda mekkeye geri döndü ve 12. Yılın sonlarına doğru yakınlarıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ebu Cehil geride bıraktığı evlerine el koyup satışa çıkardı. Durumu Efendimiz (s.a.v) anlatınca ona; "Üzülme! o evine karşılık Allah’ın sana cennette daha güzelini vermesini istemez misin?" diye sordu. Medine’ye varınca onun gibi şehadet sevdalısı Âsım bin Sabit ile kardeş oldu. Bedirde şehadet ona nasip olmadı. Uhud savaşı heöen başlamadan önce Sa’d bin Ebi Vakkası aradı. Onunla karşılıklı duâ etmek istediğini söyledi. Şu duâya bakın; "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda Sen bana: Ey kulum, burnun ve kulakların nerede? Burnun ve kulakların neden kesildi? dediğinde Ben senin ve Rasûlü’nün rızası için kesildi diyeyim dedi. Abdullah’ın duası bittiğinde söz verdiğim için Amin de demek zorunda kaldım dedi Ebî Vakkas(r.a.). Abdullah Bin Cahş iman yolunda Sadece 16 yıl yaşadı. Uhud’un meydanında böyle bir akıbetle hayatını tamamladı. Uhud meydanında kabri dayı - yeğen olarak Hz. Hamza(r.a.) ile yan yanadır.
     
    Abdullah bin Ca’fer ve Cömertlik; Babası Ca’fer bin Ebî Talib, Annesi Esmâ bint Ümeys(r.a.). Babası Efendimiz(s.a.v.)’in pek sevdiği amcası Ebu Talib’in oğlu. Nübüvvetin gelmesiyle bu baba daha 25 (veya 32) yaşında iman ederek Mekkede 6 sene Darü’l Erkam’daki yerini aldı. Daha gencecikken bu şanlı baba Hz. Ali(r.a.) ile Efendimiz(s.a.v.) arkasında namaz kılıyorlardı. Habeşistana eşiyle birlikte hicret edenlerdendi. Efendimiz(s.a.v.) talimatıyla Hayber fethedilinceye kadar tam 14 sene orada kaldılar. Daha ilk senesi dolmadan Esmâ validemiz gebe kalmış ve miladi 616’da Abdullah bin Ca’fer doğmuştu. Aynı sene Necaşinin de çocuğu olmuş, o da çocuğuna Abdullah ismini koymuş ve Esma validemizden ricada bulunarak onun çocuğunu da emzirmesini istemiş ve kabul edince iki Abdullah süt kardeşi olmuşlardır. Hicretin 7. Yılı Hayber seferi olunca Medine yolunu tutuyorlar ve Efendimiz(s.a.v.) ile dönüş yolunda karşılaşıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) uzun yıllar görmediği amcasının oğlu Hz. Cafer(r.a.)’ı görünce onu alnından öpüyor, sarılıyor ve şöyle diyor; "Vallahi bilmiyorum Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Ca’fer’in gelişine mi!". Medine’ye vardıklarında Efendimiz(s.a.v.) onlara
    bir ev hediye ediyor ve hemen her gün onları ziyaret ediyordu. Daha 13 ay geçmemişti ki Efendimiz(s.a.v.) Mûte’ye ordu göndermek için 3000 kişilik bir ordu hazırlanmasını emir vermişti ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şehit olmaları halinde birbirlerinin yerine geçecek peş peşe üç komutan tayin etmişti. Bu şanlı baba ordunun ikinci komutanı tayin edildi. O günler Medine’deki Yahudi bir âlim olan Nu’man b. Funhus bu hadiseyi duyuyor ve anında Efendimiz’e (sas) gelerek diyor ki: “Ebü’l-Kasım, gerçekten sen bir peygamber isen söylediğin üç isim de ölür. Çünkü Beni İsrail’in peygamberlerinden biri bir komutanın yerine başka bir komutan atamışsa asla o komutan sağ olarak savaştan dönmemiştir." Efendimiz (sas) bu Yahudi âlime de hiçbir şey söylemiyor çünkü Efendimiz de bunun böyle olacagını çok iyi biliyordu. O isimleri Efendimiz’e (s.a.v.) söylettiren Allah’tı. Bu olayın ardından bu yahudi alim peşpeşe bu 3 yiğidin yanına giderek onlara bu bildiğini anlatıp onları savaştan geri durmaya yönelik kışkırtıyordu. 3ü de tavizsiz bir şekilde şehadet için savaşa gittiler. Denilen gibi de oldu. Peşpeşe söylendiği gibi üçü de şehit düşünce orduyu Halid bin Velid komuta etti ve 3000 kişilik ordu 10.000 kişilik rum ordusunu püskürterek medineye geri döndü. Efendimiz (s.a.v.) Esmâ validemize şehadet haberini verirken onun cennette iki kanadının olduğunu, onun Tayyar olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra üç yeğenini de yanına çağırtıp öpüp kokladıktan sonra özellikle; "Abdullah’ın yapacağı alışverişleri kârlı ve bereketli eyle!" diye üç kez tekrarlayarak duâ etti. Kendisi der ki; "Hz. Peygamber (s.a.v.) bana o duaları yaptıktan sonra neye elimi attıysam hep bereketlendi ve hep ziyadeleşti. O hayatının büyük bir kısmını ticaretle geçirdi ve şu lakaplara layık görüldü; "Cömertlik Deryası, Cömertler Kutbu, Abidesi..." Kitaplar kaç kez onun malının tamamını infak ettiğini, medineye dışarıdan gelen 1000lerce hacıya yemek ikram ettiğini, yanına bir ihtiyacı için gelenin asla eli boş dönmediğini yazar. "Biz iyiliği para ile satmayız!" sözü meşhur olmuştur. Kendisinin en meşhur cömertliğine dair olaylardan biri ise Gazzalinin İhyasına giren şu rivayettir; Bir hurma bahçesinde öğünü 3 parça ekmek olan bir kölenin hakkını bir köpeğe ikram ettiğine şahit olunca, köleyi hurma bahçesiyle birlikte sahibinden satın alarak, köleyi azad etmiş ve hurma bahçesini de ona hediye etmiştir. (Bu rivayet beni çok etkilemişti.) Efendimiz (s.a.v.) ne zaman onu görse; "Ey iki kanatlının oğlu! Allah’ın selâmı üzerine olsun!" diyerek bağrına basardı. Efendimiz(s.a.v.) vefat ettiğinde 15 yaşında bir delikanlıydı. Babasından sonra ise Esmâ validemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu bekir vefat edince de Abdullaha Amca olan Hz. Ali(r.a.) ile evlendi. Bu kutlu Abdullah bu büyük insanların dizleri dibinde, onların terbiyesiyle yetişti. Abdullah bin Ca’fer ilk üç halife devrinde pek görünmemekle birlikte Hz. Ali(r.a.) hilafeti döneminde çok aktiftir. Cemel’de, Sıffin’de, Nehveran’da, Hakem olayında amcasının hemen yanı başındadır. Hz. Ali(r.a.)’ı şehit eden harici Abdurrahman bin Mülcem’in cezasını da o uygulamıştır. Bu şehadetten sonra kendisi hayatının geri kalan zamanlarını Medine’de geçirmiştir. Kerbelâya katılmamış ama Hz. Hüseyin(r.a.)’ı defalarca uyararak Hanımı Hz. Zeyneb’i ve oğulları Avn ile Muhammed’i Hz. Hüseyin ile birlikte Kûfeye doğru göndermiştir. Hz. Hüseyin’in ve oğullarının şehit edildikleri haberini alınca günlerce göz yaşı dökmüştür. Siyasi zorluklsrla geçen ömrünü hicri 80, miladi 700 de, 84 yaşında tamamladı ve Cenaze namazını dönemin medine valisi Hz. Osman(r.a.)’ın oğlu Ebân bin. Osman kıldırdı ve Cennetü’l Baki’ye defnedildi. Bu cömertlik abidesi Efendimiz(s.a.v.)’den 25 hadis rivayet etmişti. Bu kitabı alın, hem kendiniz okuyun, hem tüm sevdiklerinize okuyun. "Abdullah" hiç böyle güzel anlatılmadı... Vesselâm.
     
  • İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri mevzu ile alakalı şöyle bir hadiseyi naklediyor;

    “Bizim bir komşumuz vardı, Müslüman olmasına rağmen bazı yanlışları vardı. Vefat etmek üzereydi, komşuluk hakkı üzere beni çağırdılar. Gittim ve gördüm ki komadadır. Kendini kaybetmiş olarak onu gördüğümdendir ki teveccühte bulundum, mânevî bir yönelişle kendisine yanaştım. Kalbine nazar ettim (baktım), zifiri karanlık bulutlar çökmüş, iman nuru sönecek bir mum gibi kalmış olarak gördüm. Komşuluk hakkını mülâhaza ederek ne yapabileceğimi düşündüm. Karanlıkları dağıtmak amacıyla teveccüh ettim, dua ettim lakin zerre kadar karanlık açılmadı, dağılmadı. Bunu bir iki kere denedim ama fayda yok. Üçüncüde de olmayınca ‘Yâ Rabbi! Acaba bende mi bir kusur var bugün’ diye düşündüm. ‘Bu kadar Sana müracaat ettim ama hiçbir faydası olmadı’ diye niyâz ederken tam o esnada kalbime bir nida:

    ‘Ey İmam! Eğer sen bu teveccühlerini dağlara yapmış olsaydın, senin hürmetine ve teveccühün bereketine dağları yerinden sökerdim. Ama bu adamdan sen bir karanlık açamazsın, çünkü bunun karanlığı bazı amel noksanlıklarından değil, bazı günahları işlediğinden değil, dinsizlerin ve müşriklerin Hindu’ların şirk merâsimlerine katılmasındandır. Burada şirk vardır ve bu nedenle senin teveccühüne iltica edilmiyor’ diye bir ilham geldi.

    O zaman Hindistan’da şirk bayramlarında boyalı, renkli pilav pişirip birbirlerine bunu hediye ediyorlarmış. Bu müslüman adam da onlardan etkilenmiş aynı günde aynı şekilde pilav pişirip yiyor, dağıtıyor ve de kutluyormuş.

    İmâm-ı Rabbâni (k.s.) şöyle devam ediyor:
    “En sonunda ümidimi kestim ve evime doğru yol aldım. Bir zaman sonra bana komşumun öldüğüne dair haber geldi. Ne yapacağımı düşündüm. Cenazesine gideyim mi? Gitmeyeyim mi? Bu konuda şüphede kaldım.

    Durum böyle olunca istihâre yapmaya karar verdim. İstihâremde buyruldu ki: ‘O kişinin zerre miktarda olsa îmanı mevcuttur ve bunun bereketiyle cehennemde ebedi kalmaktan kurtulacaktır cenazesine gidebilirsin’…” mesajı rüyamda bana ilham olundu…

    Mektubat-ı İ. Rabbani 1/266