• Unutulmaz Fyodor Dostoyevski Sözleri


    Sevmek; Güzel birinde aşkı aramak değil, Bir başkasında; ‘Kendini bulmaktır.



    - Aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.

    - Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil. O kişide, bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında, ‘kendini bulmaktır.

    - İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır.

    - Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an, kırılıyorsun.



    - Kalbi olup da aklı olmayan bir kadın, aklı olup da kalbi olmayan bir kadın kadar mutsuzdur.

    - Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen, aç olan da açın halinden anlamıyor…!

    - Hayatta hep mutlu olursam hayalini kuracak neyim kalır?

    - Hiçbir şeye şaşmamak, çok akıllı olmanın belirtisidir derler; bence aynı ölçüde ve aynı güçte ahmaklık belirtisidir de.

    - Zamana güven, her şey unutulur.



    - İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever, fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal hiç şüphesiz çok gülünçtür.

    - Tanrı olmasaydı her şey mûbah olurdu.

    - Evlenme boşanma işi sırf kadınların elinde olsaydı, bir tek nikah sağlam kalmazdı.

    - Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.

    - Sevgi ile kin kalpte uzun süre barınamaz.

    - Gözleri sürekli gözlerindeyse sana olan merakındandır; ama gözlerini senden kaçırıyorsa, o gözlerde sana ait birşeyler vardır.

    - Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.



    - İnsanın ruhunu yücelten acı, ucuz bir mutluluktan daha değerlidir.

    - Hiçbir zaman doğru insan çıkmaz karşına. Ya zaman yanlıştır ya da insan.

    - İyi yürekli akılsız bir aptal, kötü yürekli akıllı aptallar kadar mutsuzdur. Bilinen bir gerçek bu. İşte ben iyi yürekli, akılsız aptalın biriyim. Sen de zeki, kötü yürekli bir aptalsın. İkimiz de mutsuzuz, ikimiz de acı çekiyoruz.

    - İnsanoğlu çok derin bir varlıktır.Ben tanrı olsaydım bu kadar derin yaratmazdım.

    - Bu dünyadaki en zor şey, kendi kendine sadık kalmaktır.

    - Düştüğünde yanında olan değil, kalkman için el uzatan dosttur. Unutma, kötü günde katkısı olmayanın iyi günde hissesi yoktur.

    - Rus’u kazıyın, altından kesinlikle Kazak çıkar.


    - Seni benden koparıyorlar. Hayır, hayır! Seni değil; kalbimi koparıp götürüyorlar. Nasıl iştir bu? Hem ağlıyor, hem gidiyorsun.

    - Herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan; Herkesin yaptığı doğru, senin yaptığın yanlış olur.

    - Bir anne için, evladının kapısında durup, ondan sadaka ister gibi sevgi dilenmekten daha onur kırıcı bir şey olamaz.



    - Bil ki, İnsanın değerini varlığı değil yokluğu gösterir. Unutma, Yokluğu bir şey değiştirmeyenin, varlığı gereksizdir.

    - Bir kadının yaşamı; herhangi bir erkeğe boyun eğip bağlanmak için bir arayıştan başka bir şey değildir.


    Suç ve Ceza, Kumarbaz, Karamazon Kardeşler, Yeraltından Notlar, Beyaz Geceler gibi eserlerindeki sözleri sizler için toparladık. En çok okunan yazarlar arasında yer alan Dostoyevski'nin kitaplarından seçme sözler;

    - Doğruluk yolundan ayrılmayanların,ermişlerin ve din uğruna ölenlerin hepsi mutluydu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Her aşk geçicidir ama uyumsuzluk bakidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler



    - Şimdi neyim ben? Bir sıfır. Yarın ne olabilirim? Yarın, dirilip yeniden yaşamaya başlayabilirim! Tümüyle mahvolup gitmeden önce, içimdeki insanı bulabilirim. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Aşk!.. Aşk her şeydir. Aşk bir kızın, değeri elmaslarla ölçülemeyecek servetidir. Böyle bir aşk için her şeyini verecek, bile bile ölüme gidecek erkekler vardır. Ya seninkinin değeri nedir? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - ... ama karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın. Bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin bilmediği, haberinin olmadığı gizli bir nokta her zaman vardır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Bizler günahla, haksızlıkla, çeşitli dalaverelerle kaplıyız, ama dünyanın bir köşesinde kutsal, büyük birisi var; o, hak yolundadır, hakka ulaşmıştır, öyleyse dünya da hak vardır; günün birinde bize de gelmesini bekleyebiliriz. Kitapların vaat ettiği gibi, bir gün bütün dünyada hükmünü sürmeye başlayacaktır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Ne ben bir kimseye benziyordum, ne de bir başkası bana. "Onlar hep birlikte, bense onlardan farklıydım" diye derin düşüncelere dalıyordum. Bundan da anlaşılıyor ki, henüz çok toydum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar



    - Bazı garip dostluklar vardır. İki dost ellerinden gelse birbirlerini yerler ya, yine de içtikleri su ayrı gitmez ömürleri boyunca. Birlikte olmadan edemezler. İkisinden biri aklına esip de bu dostluk bağını koparayım dese, hemen ertesi gün yatağa düşer, belki kederinden ölebilir bile. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Cinler

    - Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Olaylar elle tutulur, olaylar kendini belli eder, olaylar her şeyi açığa vurur ama duygular başka şeydir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler Cilt: 2



    - Ezilen bir adama, etrafındaki herkesin velinimet kesilmesi son derece ağır gelir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - “Baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. Normal bir insanın anlayış gücü çok olmamalıdır.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Pederlerim ve hocalarım , bazen, "Cehennem nedir ?" diye düşündüğüm olur. Bence cehennem, sevememekten doğan bir acıdır. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Ah Tanrım ne uzun bir zaman dilimidir insan ömründe bir anlık mutluluk. Sırf bunun için bir ömür yaşamaya değmez mi? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler


    - Ruhumuzda aynı anda iki sonsuzluk vardır. Biri sayısız yüksek ideallerle doludur, öbürü ayaklarımızın altında en alçakça, en adice şeylerle dolu olan bir uçurumdur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler Cilt: 2

    - Ne ben herhangi birine benziyordum, ne de herhangi biri bana benziyordu. Ben tek başımaydım, onlarsa hep birlikteler diye derin düşüncelere dalıyordum… - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yer Altından Notlar

    - Kardeşlerim sevgi eğitici bir güçtür, ancak elde edilmesi zor, aşırı çaba isteyen bir iştir. Çünkü belirli bir an için değil sonuna kadar sevebilmek gerekir... Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Gerçekçinin imanı mucizeden doğmaz; iman, mucizeleri doğurur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - İnsanlık, üstün asta insanca davranması, memur yazıcıya, yazıcı kapıcıya, kapıcıdan köylüye kadar herkesin toplumsal düzende kendinden aşağıda olanlara iyi davranması beklenen devrimin, yeniden doğuşun temel taşı olabilir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Öyküler

    - " Kimi zaman insanda 'hayvanca' bir zalimlik olduğundan dem vurulur ama hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık, bir hakarettir bu. Bir hayvan asla insan gibi zalim olamaz; böylesine ustalıklı, böylesine sanatsal bir zalimlik insanda olur sadece." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler



    - " 'İnsanlara sevgim uğruna çalışmaktan beni soğutacak tek şeyin nankörlük olduğunu.' söyledi " - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Aslında para insana yetenek bile kazandırdığı için aşağılık, nefret edilecek bir şeydir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Budala

    - Bir insanı, hele hele bir çocuğu iyi yola sokmak istiyorsan itip kakmayacaksın onu... Çocuklara bir kat daha özenle davranmak gerekir. Ah siz ilerici kafasızlar, dünyadan haberiniz yok! İnsana saygınız yok. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “Büyük düşünceler büyük bir zekâdan çok, büyük bir kalpten doğarlar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kadın Budalası

    - İnsan yapıcıdır, yeni yollar açmayı sever; bu su götürmez bir gerçektir.Fakat neden acaba bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye bayılır? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Böylece çok ilgi çekici, değerli yönleri olan, meraklı, yer yer gizemli hatta birçok fantastik olaylarla dolu hikayem tam bir melodram dekoru içinde geçtiği halde, ben inadına düpedüz, silik, belki de aptalca bir çocuktan başka bir şey değildim. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Netoçka Nezvanova



    - Hayır efendim , asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben.. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “İnsan kendisine olan saygısını, onurunu ve güvenini yitirdiği an işi bitmiş demektir. Alabildiğine bir baş aşağı düşüş yaşar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Kendimi türlü türlü şekillere sokarak hırpalamamın , işkence etmemin sebebini soracak olursanız, size, boş durmaktan canım sıkıldığı için çeşit çeşit marifetleri denedim, diye cevap veririm ki, gerçekten de öyle. Siz de kendinizi iyice bir yoklayacak olursanız, bunun böyle olduğunu anlarsınız baylar. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “Her şeyi konuştular mı, yoksa konuşmaya gerek kalmadan mı anlaştılar? Çünkü kimi zaman böyle olur; Sözler hiçbir işe yaramaz. İnsanlar, birbirlerinin fikrini gözlerinden anlarlar…” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Asıl kötülüğüm nereden geliyor bilir misiniz baylar ? En büyük kepazeliğim her an, en kızgın anlarda bile, hiç de kötü, hırçın bir insan olmadığımı, sadece serçeleri ürküten kaynana zırıltıları misali kuru gürültü çıkardığımı utana sıkıla idrak etmemdir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    dostoyevski sözleri

    - Bir kere kendini duygularına kaptır, bir anlığına şuurunu susturup, düşünmeden , esas aramadan hareket et, nefret et, sev, daha doğrusu boş durmamak için bir şeyler yap bakalım. En geç öbür gün bu bilinçli kandırmaca yüzünden kendi kendini küçümsemeye başlarsın. Sonuç : sabun köpüğü ve adalet. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - “Çok ufak şeyler” ama önemli olan da bu ufak şeyler. İşte her zaman bu ufak şeyler mahveder her şeyi…“ - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Fakat en çok dokunan da her yerde ve her zaman haklı ya da haksız bir çeşit doğa yasasına boyun eğer gibi, herkesten önce kendimi suçlu görüyor olmamdı. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Amacına ulaşmak için hiçbir şeyi hor görme. Tam ulaşamazsan bile dene; belki başarırsın... Hepimizin güvenimizi bağladığımız şu "belki" hiç de azımsanmayacak bir umuttur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Netoçka Nezvanova



    - Övülmekten hoşlanmayan bütün temiz, mert, iyi yürekli insanlar gibi sözlerimden sıkılmıştı :- Çay ister misiniz ? diye sözü değiştirdi. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler

    - Bir sihir ya da mucizeli bir güç, son yıllarda geçirdiklerimi unutturabilse, dinç bir kafayla, yeni bir güçle her şeye yeniden başlasam... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Ezilenler

    - “Evet, sadece bizim ülkemizde en aşağılık, en adi insanlar aynı zamanda çok namuslu olabilirler." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar

    - Yılları bir uyur gezer gibi peş peşe harcamak, dünyadan bihaber yaşamak , ne bedbahtça! Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Gerçek hayat da zorlu, ıstıraplıydı... Biri göğsünden kalbini söküyormuşçasına acı çekiyordu... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Öteki

    - İyiyi, "yüce ve güzel her şeyi" anladıkça bataklığıma daha çok batıyor, canlılığımı daha çok yitiriyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Yeraltından Notlar



    - Sonra şöyle dedi: Konuşmak istiyor, konuşamıyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler

    - Ah, keşke hemen düşebilsem yollara! Yarın yeniden doğmuş gibi olabilsem! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Kumarbaz

    - Çok doğru bir görüş, dedi doktor. Bu anlamda gerçekten de hepimiz, hem de çokluk hepimiz deliyiz. Ne var ki "hastalar" bizlerden biraz daha fazla delidirler. İşte bu ince çizgiyi unutmamalıyız. Aslında ruh dünyası uyum içinde olan insan hemen hiç yoktur. Bir gerçektir bu. Onlarca, belki yüzlerce insanda bir rastlanır böylesine, onun bile tam anlamıyla uyumlu değildir ruh dünyası... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Zaten insanlar mutsuz olmadıkça başkalarının mutsuzluğunu anlamıyor. Mutsuz bir insanın hassasiyeti çok daha kuvvetli oluyor. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Beyaz Geceler

    - Anacığım, hayatın gerçek yüzünü yazar adı verilen kâğıt karalayıcılarından değil benden öğrenebilirsin. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – İnsancıklar

    - Bir insanın sevilmesi için kendini göstermemesi gerekir; yüzünü gösterdi mi sevgi ortadan silinir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    - Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski – Kumarbaz

    - Gözlerimden yaşlar boşandı. Sanırım, ömrümde ilk kez oluyordu böyle bir şey. Gözyaşlarımı bir türlü tutamıyordum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Kumarbaz

    - Bence, şeytan diye bir şey gerçekte yoksa, insanoğlu uydurmuşsa onu; kendine bakarak, kendisini örnek alarak uydurmuştur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

    Dostoyyevski Suç ve Ceza Kitabından Alıntı Sözler
    Dostoyevski denilince akla gelen ilk eser hiç şüphesiz ki Suç ve Ceza oluyor; en tanındık kahramanı ise herkesin bildiği Suç ve Ceza'nın başkahramanı Raskolnikovdur. İşte, okuyunca tesiri üzerinden geçmeyecek Suç ve Ceza kitabındaki alıntı sözler;

    - ... ama karı koca ya da iki sevgili arasında geçen olaylar üzerine asla kesin konuşmayın. Bu işlerde yalnızca ikisinin bildiği, dünyada başka hiç kimsenin bilmediği, haberinin olmadığı gizli bir nokta her zaman vardır. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Söyle bayım, acıyor musun bana? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    - Acı ve ıstırap daima büyük bir zeka ve derin bir yürek için kaçınılmazdır. Gerçekten büyük insanlar, sanıyorum ki, yeryüzündeki en büyük üzüntüye sahiptir. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Zeka, bence parlak bir varlık, tabiatı güzelleştiren bir süs, hayatın bir tesellisidir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. Herşeyi belirleyen çevredir, insansa bir hiçtir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İnsanın zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. Hele içiniz rahat olmadı mı, gerçeğe ne kadar da uyar rüyalarımız! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Sevimli bir şeydir yalan, çünkü gerçeğe götürür bizi. Hayır, kötü olan, yalan söylerken söyledikleri yalana kendilerinin de inanmaları. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    - Bir insanı, hele hele bir çocuğu iyi yola sokmak istiyorsan itip kakmayacaksın onu... Çocuklara bir kat daha özenle davranmak gerekir. Ah siz ilerici kafasızlar, dünyadan haberiniz yok! İnsana saygınız yok. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “İnsan ne kadar kurnazsa, basit şeylerden tuzağa düşürüleceğinden o kadar az kuşku duyar.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - “İnsanın ruhunu yücelten acı, ucuz bir mutluluktan daha değerlidir.” - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - "Sonsuz bir karanlığın sonsuz bir denizin ortasında ayakta durabilecek bir kaya parçasının üstünde sonsuza kadar durmaya razıydı, bile bile ölmektense. Yaşamak, sadece yaşamak! Hayat ne olursa olsun yaşamak..." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. Bir tek şey söz konusuydu burada, cesaret! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Önce biraz ağladılar ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır! - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza



    - Kimi zaman hayatta hiç tanımadığımız kişilerle öyle karşılaşmalar olur ki, kendileriyle daha bir kelime konuşmadan ilk bakışta onlarla ilgilenmeye başlarız. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Başkalarının zavallılığına bakıp kendi haline şükredenlerden tiksiniyorum. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar, değil mi?- Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    ' Olmaz, bakarsın bir süre sonra ona sarıldığımı hatırladığında, diye düşündü, belki de tiksintiyle ürperir, onun hak etmediğim öpücüğünü çaldığımı düşünür! ' - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Ayağının altındaki kaldırım taşları gibi her şey sağır, her şey cansızdır onun için.- Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    ' Hepsinin halinde, en yakınlarının beklenmedik bir felaketi karşısında bile insanlarda her zaman görülen tuhaf bir sevinç duygusu vardı. ' - Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Burada aptalca sayılan birşey, yarın komünde akıllıca görünecek; burada şimdiki şartlar altında doğal olmayan bir şey, orada tamamen doğal sayılacaktır... - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    Acı ve üzüntü, vicdan ve derin bir yürek için her zaman zorunludur. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza


    Yapayalnız olmanın, tek başına kalmışlığın sonsuz acı verici karanlık duygularıyla doluvermişti birden yüreği. - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    "Mantığın durduğu yerde şeytan yardım eder." - Fyodor Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - Demek beni sevmiyorsun?.. Dünya, hayır anlamında başını salladı. Svidrigaylov umutsuzlukla fısıldadı: - Beni… Sevemez misin? Hiçbir zaman? - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza

    - İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. - Dostoyevski - Suç ve Ceza

    "Ama toplum, muhafazakarlık görevini yerine getirmek için çok kez bu insanları asıp kesiyor ya da her türlü hareket imkanından mahrum ediyor. Ama yine aynı toplum, bir nesil sonra bu astığı insanların anıtını dikip onlara tapıyor... İlk bölüm şimdinin adamıyken, ikinci bölüm, hep geleceğin adamıdır. Birinciler dünyayı korur ve onun nüfusunu çoğaltır, ikincilerse onu hareket ettirir ve asıl amacına doğru yürütürler." - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski - Suç ve Ceza
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • Ben yolda izliyorum. Bir arada görmeye pek alışık olmadığımız hayvanlar bunlar.
    Karmakarışık duruyorlar; alacalı inekler, danalar, öküzler, buzağılar, kıvırcık tüylü koçlar, koyunlar, kuzular, yabani keçiler, zıp zıp zıplayan oğlaklar, birkaç domuz, bir at, yüzlerce tavuk, horozlar, ördekler, kazlar; tavşan, geyik, keklik, bıldırcın, sülün gibi av hayvanları, hatta bir iki eşek. Çayırlığın ötesindeki denizde balıklar; kefaller, mercanlar, levrekler, hamsiler, barbunyalar, suyun yüzeyinde dolaşan irili ufaklı, her boydan binlerce balık; kalamarlar, ahtapotlar, midyeler, deniztarakları, pavuryalar...
    Sürüye doğru yürüyorum. Beni fark edince otlamayı, eşinmeyi, geviş getirmeyi kesiyor, yüzüme bakmaya başlıyorlar. Hayvan yüzünde anlam olmaz sanırdım ama bunlar basbayağı ciddi bir bakışla süzüyorlar beni. Bazıları düşmanca, bazıları öfkeyle, çoğu da sitemli bir ifadeyle bakıyor. En yakınımda küçücük, bembeyaz, kıvır kıvır tüylü bir kuzucuk duruyor. Hayvanlarla dostça bir ilişki kurabilmek için kuzunun önüne çömelip ona güzel sözler söylemeye çalışıyorum. Kuzu meleyerek kaçıyor, annesinin yanına gidiyor, ona sokulup ağlıyor.
    Hayvanların hepsi kendi dillerinde homurdanmaya, huysuzlanmaya, tepinmeye başlıyorlar.
    “Neden böylesiniz?” diye soruyorum onlara. “Size bir kötülüğüm dokunmaz ki. Dostunuzum ben, kuzu niye kaçıyor?”
    Kuzunun annesi “Çünkü sen onu yedin” diyor.
    Şaşırıyorum “Nasıl yedim?” diye soruyorum.
    “Yedin işte!” diyor koyun. “Pirzolalarını, küçük butlarını yedin, hatta ciğerlerini, böbreklerini silip süpürdün.”
    O zaman durumu biraz anlamaya başlıyorum, düşmanca bakışların anlamını kavrıyorum. Bir ineğin açıklamasıyla yanılmadığım ortaya çıkıyor:
    “Biz senin bugüne kadar yediğin hayvanlarız” diyor. “Hepimizin etini yedin. En azından bir parçamızı yedin.”
    “Şu atı da mı yedim?” diyorum. “Evet” diyor at burnundan soluyarak. “Hani Rusya’da çalışırken arkadaşlarınla Kırgızistan’a bir gezi yapmıştınız; orada size yılkı eti yedirmişlerdi, hatırlıyor musun?”
    “Galiba hatırlıyorum” diyorum.
    “Hatta Kırgız geleneği olarak önce kulaklarımı sana ve arkadaşına ikram etmişlerdi.”
    “Evet” diyorum. “İyice hatırladım şimdi. Çok sert bir kıkırdaktı, yemesi çok zordu ama herkes yüzüme bakıyordu sofrada, ayıp olmasın diye çiğnemek zorunda kalmıştım.”
    At “İşte onlar benim kulaklarımdı” diyor gücenik bir ifadeyle.
    “Emin misiniz?” diyorum. “Burada binlerceniz var. Hepinizi yemiş olamam.”

    Görmüş geçirmiş bir manda “İnsanoğlu yer!” diyor. “Her insan ömrü boyunca iki bin, üç bin hayvan yer.”
    O zaman önüme bakıyorum. “Özür dilerim, hepinizden özür dilerim”
    diyorum.
    Doru at “Ama bunun bize bir faydası yok artık” diyor.
    “Mesela ceza olarak siz de beni yiyebilirsiniz” diyorum.
    Manda “İşte her şeyin püf noktası da burada” diyor. “Biz istesek bile seni yiyemeyiz, çünkü hepimiz ot yiyen hayvanlarız. Siz insanlar, et yiyen vahşi yaratıkları, kurtları, çakalları yemiyorsunuz. Onlar sizin kardeşleriniz” diyor. “Sana bir soru sorabilir miyim?”
    Yemiş olduğum hayvana bir borçluluk duygusu içinde “Sor lütfen!” diyorum.

    “Niye bizim gibi kimseye zararı olmayan, sadece otla beslenen hayvanları yiyorsunuz da et yiyenlere dokunmuyorsunuz? Aranızda bir anlaşma mı var? Avcı avcıya ilişmiyor mu? Kurt, çakal, kaplan, köpek, kedi niçin sofranıza gelmiyor?”
    Önce itiraz etmek istiyorum ama düşününce anlıyorum ki haklı.
    Hatta Sümerlerden bu yana bütün kutsal kitaplarda “kesici dişleri olan hayvanları yememe” kuralı olduğunu hatırlıyorum hayal meyal. Bir yerlerde okumuştum; evet hatırlıyorum.
    “Haklısın” diyorum mandaya. “Kusura bakma, cevabı bilmiyorum.”
    Sonra bir kez daha hepsinden özür dileyip gözlerimi açıyor, yatak odama geri dönüyorum. Hayvanlar aklımdan silinip gidiyor.